2012/12/15

İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?

“Eğer bir problemi çözmek için 60 dakikam olsaydı ve hayatım buna bağlı olsaydı, bu bir saatin 55 dakikasını doğru soruyu bulmaya çalışmakla geçirirdim. Çünkü doğru soruyu sorduktan sonra, cevabı kolaylıkla 5 dakikada verebilirim.” Albert Einstein.
Bazen bu doğru soruyu bulabilmek mümkün olmuyor. Başarısızlık verinin yetersizliğinden olabilir elbet, ama benim davamda yalnız kendi yetersizliğimden kaynaklanıyor, sanırım. Konuya dair hâkimiyetime çok güvenerek Darren Bent niçin bir kez daha gözden düştü; bunu tek ve net bir soruyla açıklayabileceğimi, sonra geri kalan 5 dakikada verilerle sizi de ikna edeceğimi düşünmüştüm. Mesela Bent’in maç başına topa dokunma sayısını diğer oyuncularla karşılaştıracak ve işte diyecektim. Böylece mevzu benim açımdan istediğim şekilde noktalanacaktı. Ne yazık ki bu soruyu bulmayı başaramadığımdan veya bulduklarım –yukarıdaki touches hadisesi- layıkıyla ikna etmediğinden, daha ziyade konuyu hissettirmeye çalışacağım ve böylece yazıyı bazı sorulara açık bırakacağım. Umarım bu sorular “Güner bey, maç başı bir gol atamayan takımın senede 20 gol atan oyuncuyu oynatmamasını mı savunuyorsunuz?” şeklinde sığ olmaz. Şimdi istediğim sorudan başlıyorum.

Öncelikle konuya aşina olmayanlar için bir girizgâh yapmak gerek, Villa o kadar da göz önünde olan bir kulüp değil. Aston Villa’nın şehri olan Birmingham, İngiltere’de Londra’dan sonra gelen en büyük ikinci olsa da Manchester, Liverpool gibi şehirlerin futbol kültürlerinin gerisinde kalır, dolayısıyla takım içi olayların ulusal düzeyde yer bulduğunu fazla görmeyiz. Bu bakımdan Darren Bent’in bir süredir gündeme dahil olması işin ilk bakıştaki ciddi garipliğinden kaynaklanıyor. Geçen yıl ocak ayında 18 milyon pound’a transfer olan ve henüz sezon başında takımın kaptanı Darren Bent ne oldu da ilk 18’e dahi girememeye başladı?

İlk akla gelen elbette ki hocayla yaşadığı bir anlaşmazlık olacaktır. Fakat bunu her seferinde ‘kazanacağına inandığım 18 kişiyi seçiyorum’ diye açıklayan Lambert’a bakılırsa, tercihi takımın Bent’siz daha iyi olmasından. İşte bu noktada insanlar şuna takılıyor: nasıl olur da son 4 maçında toplam (iki takımın attığı yani) 3 gol atılmış, 16 maçta 12 gol atabilmiş Aston Villa, senede 20 gol üstü görmüş bir oyuncuya takımında yer bulamıyor? Tersine, böyle bir oyuncu takımın mevcut sorununa derman olmaz mı? Yakındaki Alex ikilemine gönderme yapmak gerekirse, Alex’in takımdan dışlanmasında Aykut Kocaman’ın kişisel sistem tercihi bir adım öne çıkıyor; burada ise Bent’in Lambert’ın aklındakine uymaması gibi bir durum yok. Çünkü yanlış anlamazsanız, Lambert’ın bir sistemi yok. Bu bilgisizliğinden değil, lakin tam tersi. Bu haftaki Stoke City maçı öncesi “Herhangi bir doğru ya da yanlış oynama yöntemi yok, onlara saygı duyuyoruz.” açıklaması hislere tercüman olan cinstendi. Elbette çift forvet uygulamaları, forvetlerin arkasında bir oyun kurucu, üçlü savunma gibi repertuarında öne çıkanlar var ancak Lambert her şeyden önce takımın kazanmasına önem veren ve bunu her şeyden önde tutan bir hocadır. İki takımın karşılaştığı maç öncesi Villas-Boas’ın söylediği gibi (ki söyleyen kişiyi düşününce önemi 2 kat artıyor) Lambert bu ligin taktiksel olarak en bilgili hocalarından. Bu yüzden, yani bir önceki hoca McLeish gibi sığ biri olmadığından, takım lig tablosunda geçen seneki halinde olmasına karşın taraftar maçlarda hiçbir zaman yuhalamıyor ve gidişattan memnun. Yani özeti şu: 4-4-2, baklavalı 4-4-2, 3-5-2, 4-2-3-1 olmak üzere pek çok şablon, bunlar içinde ayrı ayrı sistem denenmesine rağmen hiçbirinde Bent’ten istenen verim alınamıyor. Hatta bir kez daha Bent’in sezon başı kaptan olduğunu, üstüne, yaz döneminde takımın frikiklerini bile kullandığını hatırlatmama izin verin. Hocanın basın toplantılarında 100’ün üzerinde tekrarladığı gibi bu tercihin kişisel çekişmelerle açıklaması yok, ‘tamamen futbol içi nedenlerden’.

Evet. Einstein'dan sonra bu.
En başta sorular üzerine alakalı alakasız konuşurken şu anki paragrafın planını yapıyordum. Az önce söylediğim ‘basın toplantılarında 100’ün üzerinde tekrarladığı gibi’ uçuk bir ifade değil. Geçen haftalarda The Guardian gazetesi yazıya döktüğü bir basın toplantısını ‘Bent üzerine 22 soru’ başlığıyla sundu. Oyuncunun sakatlıktan çıkıp da takıma giremediği geçen aydan bu yana, basın toplantılarında mütemadiyen bir Bent pasajı oluyor; hoca da peygamber olmadığından geçen böyle söylemiş. İşin garibi, gazetede verilen 22 sorunun hemen hepsi benzer doğrultuda, ve aynı soru üzerinden hocanın ağzından cımbızla bir şeyler kapmak istiyorlar. Hocaysa büyük bir sabırla hepsini “Aramızda bir sorun yok. Bent’ten memnunum, sadece sahada kazanacağına inandığım takımla oynuyorum, hepsi bu.” minvalinde cevaplıyor. İş gerçekten biraz özenle yapılmış olsaydı, birinin çıkıp da “Peki Bent’in yokluğunda takım nasıl daha iyi oynuyor?” sorusunu sorması gerekirdi. Böylece eğer istedikleri buysa, Lambert’ın açıklamasının tutarlılığına göre konu epey açıklığa kavuşabilirdi. En kötü haliyle, spekülatif gazete mantığı bile devreye girebilirdi. “Takım arkadaşı Herd’ün kız arkadaşıyla çekilmiş bir pozu var, buna ne diyeceksiniz Bay Lambert?” veya “Ligde 50 maç oynarsa 6 milyon pound daha vereceğiniz ve başkandan oynatmama talebi aldığınız söyleniyor; eh, bu ara kemerleri sıktığınızı biliyoruz..?!” denebilirdi. Gerek bir önceki paragrafı destekler gerek bu ikinci soruyu ortadan kaldırır şekilde, Bent dünkü Stoke maçında oyuna girdi ve 20 dakika görev yaptı. Mevzubahis para olsaydı, sanırım böyle bir saçmalığa girişmezdi. Kız arkadaşı meseliyse işin geyiği, ancak doğru. Bent Sunderland’den ayrılıp Villa’ya gelirken de Sunderland’deki hocası Bruce’ın kızıyla el ele bir pozunu yayımlamışlardı, ki bu benim için hiçbir şey ifade etmese de (vay demek bu yüzdenmiş, değil) bir süreklilik sunduğundan bir sonraki paragrafa geçiş oluyor. Bent’in sürekli birtakım desenler izleyen kariyeriyle alakalı başlayıp Villa’da niçin olmadığına, “Peki Bent’in yokluğunda takım nasıl daha iyi oynuyor?” sorusuna bir yerde bağlayabilmem gerekiyordu.

Bent ilk alındığında epey heyecanlanmıştım. Ama bir süre sonra bugünlerin geleceğini sezmişim sanırım. (Cümlelere tıklayın, ayrı iki yazıya yönlendiriyor.)



Son vakitte artan yazıp çizmelerde doğru olan fakat iyiden iyiye klişeleşen bir ifade var: “Bent servise ihtiyaç duyuyor”. Bu doğrultuda bir tartışmaya girerken aslında tam olarak ne ifade ettiğinin anlaşılmadığını gördüm; karşımdakinin söylediği gayet doğruydu, ama benim söylemek istediğim onun anladığı şey değildi. Diyordu ki: “Eğer Bent çevresinde ona pozisyon hazırlayacak kaliteli oyuncular olmadan oynayamıyorsa nasıl olup da misal Charlton, Ipswich gibi daha düşük profilli takımlarda başarılı oldu ve 10 golün üzerine çıktı?” Keza Sunderland’de bu sayı kariyer zirvesi olan 24 idi. O hâlde kendimi (ve diğer ‘servise ihtiyaç varcılar’ için de) şöyle izah etmem gerek: Bent’in servise ihtiyaç duyması, Bent’in kendisi için değil, fakat daha çok takımın geri kalanı için. İfadenin daha doğrusu ‘Bent needs service’ değil de “Bent’in oynadığı takımda servis yapacak bir oyuncuya ihtiyaç var” olacak. Bakın Bent’in yaptıklarını ve yapamadıklarını sıralarsam, bütün bu hengame açıklığa kavuşacak diye inanıyorum. Yapabildiği, hatta birinci kalitede yapabildikleri şunlar: ceza sahasında yer tutuş, ceza sahasında basit gol vuruşu, savunma arkasına koşular. Bunların arasında teknik, ikili mücadele, çalışkanlık, top sürme, kanatlara açılabilme veya herhangi bir şekilde hücuma yönelik takıma arkadaşlarını oyuna sokabilme becerisi yok. Hatta bu saydıklarım vasatın bile altında denebilir. Top sürme beceriksizliğine dair henüz dünkü maçta bir kez daha gözüme takılan, ceza sahasının biraz önünde önü boşken sırtı dönük top aldığında hiçbir şekilde yüzünü dönmeye yeltenmemesiydi. Bu son yaşanan olayların yarattığı bir durum değil, geçen senelerde de tekrar ediyordu. Darren Bent topu ayağına aldığında dönüp vurmayı deneyecek, takım arkadaşlarını oyuna katan veya birebir pozisyonda rakibi zorlayıp gol yapabilecek bir forvet değil. O, birebir pozisyonda yer tutuşuyla rakip stoperin önünde topu alacaktır, sonra da hızıyla geçip basit bir gol vuruşuyla karşı karşıya pozisyonda işini bitirecek.  Hani avcı deniyor ya bazı oyuncular için, Falcao gibi, gol konusunda kısmen öyle, fakat daha fazlası yok.

Dolayısıyla Bent’i ilk 11’ine yerleştiren biri, takımın geri kalanını nasıl adapte edebilir bunu da düşünmek zorunda. Aksi takdirde topun ileride tutulması ve daha önemlisi takımın bir şekilde ritmini bulması mümkün olmuyor. Çünkü –sürekli tekrardan dolayı özür dileyerek- Bent ne teknik ne de fizik gücüyle topu ön alanda tutma veya takım arkadaşlarını oyuna katma becerisine sahip değil. Bunu pratikte çok kereler gördüm ve oyuncunun geçmişine bakarsak aşabilen de olmamış. Ipswich, Charlton, Tottenham, Sunderland; Bent tüm kariyeri boyunca yanında bir yardımcı forvetle oynuyordu ve bunu İngiliz futbolunun yapısıyla açıklamak da doğru değil. Onla benzer kökenden gelen, yani çift forvetten kısa, pırpır olanı Defoe bugün ön alanda tek başına oynayabiliyor. Premier Lig’in iri, kuvvetli bir forvet olmadan oynanamayan yapısı kısmen kırılmıştı, en azından Bent’i Villa’ya getiren Gerard Houllier de böyle düşünüyordu.

Aston Villa’ya son 10 yıldaki belki en başarılı değil ama en iyi futbolunu oynatan Fransız hocanın ilk vakitlerini çok iyi hatırlıyorum. Öncelikle çok heyecanlıydı; hayatta en sevdiği şey olan futbola döndüğü için, ve pek çok fikri vardı. Young forvet arkası rolde dünyanın en iyilerinden olabilir diyordu, Heskey’i geri döndüreceğim diyordu ve vs. Bent transferini ise şöyle açıklamıştı: “Lyon'dayken Fred'i transfer etmiştim ve iki kupa kazanmıştık. Darren da henüz genç ve çok iyi bir son vuruşa sahip. Oyunu seviyor, çok çalışıyor. Eminim daha da gelişecek. Ona baktım ve işte aradığımız bu dedim.” Daha önceki üç sene ligi altıncı bitiren Villa, Martin O’Neill’ın şok istifası sonrası berbat bir sezon geçiriyordu ve Houllier, goller atan Bent’i kurtarıcı olarak görmüştü. Şampiyonluk getiren Fred gibi, kümede tutan Bent. Lakin Villa ilk maçta City’i 1-0 yenerken yeni forvet arkası rolündeki Ashley Young ara pası atıyor ve koşuya çoktan başlamış olan Bent temiz bir vuruşla golü yapıyordu. O haftaki Match of the Day dahi aklımda, Bent’in topa sahip olduğu noktalar işaretlenmişti ve Alan Shearer ne kadar az top aldığına şaşırıyordu. Sonra da, ‘önemli olan gol atması’ gibi bir şeyle geçiştirdi.

Bugünkü Chelsea’ye benzer şekilde Villa üç adet hareketli ofansif orta sahayla oynuyordu ve bunlar ön alanda çok hareketliydi. Young’ın tekniği kötüdür ve bunu dinamizmiyle törpüler; o yüzden, forvet arkası bu rol hem o hem de takım için çok uygundu: çünkü Bent’in sahip olmadığı hareketliliği, hatta sırtı dönük top alma becerisini bile getiriyordu. Sonundaysa şöyle oldu: Bent’in bir şekilde evrileceğine –bahsettiğim Defoe’vari- inanmiş olan Houllier dahi sonra bu kararından vazgeçti ve onun yanında Heskey’i oynatmaya başladı. Villa’nın müthiş kanat oyuncuları üzerinden topun hakimiyetini sağlayabildiği kısa dönem hariç Bent’in tek forvette başarı sağlamışlığı olmadı.

"Christian Benteke mi? Onu daha önce hiç duymadım. Kim olduğunu kimsenin bilmediği böyle bir adam için 7 milyon pound bence çok fazla para. Umarım Paul Lambert ne yaptığını biliyordur, çünkü dışarıdan bakıldığında sanki panikle yapılmış bir transfere benziyor. İnsanların çoğunun Belçika liginden gerçekten haberi yok, ki buna ben de dahilim."
Sizce bunları kim söylüyor? Herhangi bir İngiliz tabloid yazarı mı? Hayır, söyleyen Christian Benteke'nin kendisi. Four Four Two ayağının tozuyla mikrofonu yöneltiyor ve kendinden üçüncü tekil şahıs olarak bahseden bir adamla karşılaşıyor.  N'oluyoruz demekten kendimi alamamıştım -saçmalıyor muydu ya da Essien'in 'ben bu kadar para etmem' deyişi gibi öylesine bir şey miydi? Sonra anladık ki meğer gerçekten doğal ve komik. Sempatik demek istemedim çünkü bana çoğu zaman samimiyetsizliği de çağrıştırıyor; bence Benteke'yi en iyi karşılayan, doğal. Çok fazla öne çıkmayan bir diğer beyanı da vardı. "Aston Villa'yı Londra kulübü sandığını" ve "esas hayalinin Arsenal'de oynamak olduğunu" söylüyordu. Özellikle ikinci kısım hâliyle bizim taraftarda birtakım tripler halinde vuku buldu ama bana pek bir etkisi olmadı. Balotelli saçmalığı/boşluğuyla karıştırmamaya çalışıyorum ve umarım kendisi hakkında yanılmıyorumdur.
Artık Lambert’ın yeni yeni oluşturduğu takım ligdeki diğerlerine pek benzemiyor ve gücünü başka şeylerden alıyor. Villa’nın 11’indeki en yaşlı oyuncu kaleci Guzan 28 yaşında; ondan sonra gelen oyuncu muhtemelen 24-25’ten büyük olmuyor. Takımın O’Neill sonrası çöküşe geçen ekonomik yapısını düzeltme çabasında son aşamaya gelinmiş durumda ve böyle bir ortamda alt liglerden alınan oyunculardan oluşturulmuş bir takıma güven aşılanıyor. Örneğin orta sahada Carrick görevini –kendini böyle tanımlamıştı- iyice benimseyen Ashley Westwood, 6 ay önce iki alt ligin takımı Crewe’nın kaptanlığını yapıyordu; Matt Lowton da bir üst ligde Sheffield United’ın. ‘Önce takım’ diyen bu grubun arasından en öne çıkanıysa Belçikalı forvet Christian Benteke. Geçtiğimiz haftalarda taç çizgisinde Chris Smalling’i yere indirerek oyun stilini özetleyen dev adam, bundan böyle yeni kral. Villa Benteke ve Agbonlahor’un forvetliğinde çok daha dengeli bir yapıya kavuşmuş durumda, gol atabilmeye başladığında da orta sıralara yükselmesi kaçınılmaz olacak. Eğer tarih tekerrür ederse Bent de yine bir takımı küme düşmeden kurtarmak için QPR’ın yolunu tutacak. Ve sonra sakatlanmamak için kendine çok iyi bakmalı. Onun sakat olduğu dönemde Chelsea’yi 3-0 yenip üst üste galibiyetler alan Sunderland’i ve şu anı düşünüyorum da, sanki takımlar onsuz oynamaya alıştıktan sonra bir daha onu pek aramıyorlar.

Tüm bunların üzerine sevgili Darren Bent’e bir özür borcum var. En başından beri Premier Lig’de 100 gol barajını aşmış bir oyuncudan bahsediyorum, bizim mahallede gol atan ama koşmayan x abiden değil. Ne yazık ki yazıyı zaten fazla uzattığımdan ve yazının konusu gereği Bent’in yalnız bu yönünü yazmak zorundaydım, umarım bu ayrım da anlaşılmıştır.

Hayatım Futbol 60. sayıda çıktı.

2012/11/15

Alamet-i Baklava


Prolog - Margaret’ın telefon konuşması
Manchester United iki hafta içinde Chelsea ve Arsenal galibiyetlerini sıralarken bir United taraftarı olan Margaret’ın yüzünde ayrı bir tebessüm vardı.  Kazanmaları bir yana, takım yeniden onun istediği şekilde oynuyordu. İki hafta önce MUTV’de yaptığı sert çıkış işe yaramış olmalıydı. Bundan öncesini düşününce, akılsızca oynuyorlardı.
“Tüm yediğimiz gollerin o aptal baklava formasyonu yüzünden olduğunu görmüyor musunuz? Eski şekilde oynamaya devam etmeliyiz.”
Alex Ferguson’ın yıllar içindeki Manchester United takımları ve bunların oynama biçimleri sürekli değişse de ayakta kalan yalnız 4-4-2 şeklinde formülize edilen oyuncuların sahadaki dizilimi idi. Lakin, formasyon aynı kalsa da her takımın kendine has bir özelliği vardı. Mesela bunlar arasından 2006-09 arası Tevez ve Rooney’nin forvetleri olduğu 4-4-2 şablonu, son 10 yılın en iyisiydi. Takım o kadar homojendi ki, sanki herkes orta sahaydı ve herkes forvetti. Fakat bu takımın 99’da Şampiyonlar Ligi’ni kazanan 4-4-2 ile hatırı sayılır bir benzerliği bulunmuyordu. Hatta Ferguson zaman zaman şablonu da değiştiriyor ve Rooney’i sol kanada atıp oyuncularını 4-3-3 şeklinde üç bloğa ayırıyordu.  Margaret’ın kaygısı acaba takımın yıllar içinde değişen bu oyun tarzına mı yönelikti? Ya da değil miydi?
“Eğer menacere bir şey söylememi istiyorsanız, buyurun söyleyeyim: Lütfen Chelsea maçında baklavayı kullanmasın. Onun bütün iyi oyuncularını gördüm ben. Ve hiçbiri maçın başında bu kadar kolay gol yiyecek kadar salak değillerdi. Ne yapacaklarını bilmiyorlar, sahada kaybolmuş koyunlar gibi koşturuyorlar."
Görünen o ki, Margaret orta sahada baklava şeklinde dizilmenin her şeyi berbat ettiğini düşünüyor. Oyun anlayışını değiştirmeden salt şablonu değiştirmek bu ölçüde farklara, dolayısıyla tepkilere neden olabilir. Bununla beraber, oyun tarzı ile şu rakamlarla ifade edilen formasyonun birbirinden farkını ve de bağlantısını ayırt edebilmek gerek; benim yazıyı yazma amacım en az baklavadan bahsetmek olduğu kadar bu duruma da dikkat çekmek. Bana öyle geliyor da olabilir, ama sanki bizim futbol konuşulan ve güya teknik konuşulan ortamlarımızda, tepeden inme kaynaklı, gayet ezbere, dogmatik bir biçimde bu ayırda gitmiyoruz ve hatta bu sayılarla bir şeyler ifade edince ‘Ben bu işten anlıyorum’ triplerine giren abiler dahi olabiliyor. Bilgi kirliliği bu. Bilgi kirliliği, çünkü günümüzde 3 forvete dönme, 4-3-3 denen dizilim şeklini bilim adamlarınca kanıtlanmış en iyi dizilim olarak görme veya ayağa pas yapmanın oyunu en ahlaklı oynama şekli olduğu gibi yanlış kanılar var. Bunlar doğru olabilir, fakat neden doğru, nasıl doğrulanabilir, nasıl yanlışlanabilir bunlara ayrılan zaman çok az ve özensiz olduğundan havada kalıyor. Şüphesiz ki genelleyici değil ama grotesk bir örnek olarak; Arena’daki Cluj maçında bir abinin ‘Neden ayağa pas yapmıyoruz’ dediği gerçekten duyulmuş.

Şablon ve oyun anlayışı, kazanma yolunda türeyen sorunlar ve çözümlerin bir anlatım şekli olmakla hiçbir zaman birbirinden bağımsız yürümüyorlar. Tek başına şablonun veyahut oyun anlayışının bir değeri yok. Elinizde bir oyun hamuru var ve bu oyun hamurunu ne şekilde parçalara böleceğiniz size kalmış. Nitekim aynı büyüklükte iki parça çok farklı şekillere girebilir ama ikisi de bir yerde sınırlıdır yani daha büyük bir parçayla aynı olamaz. Belki çok fazla benzeyebilir, ama aynı, takdir edersiniz ki mümkün olmaz. Şablonları bu oyun hamuru parçaları olarak düşünün; dolayısıyla her bir şablonun doğasından, şeklinden dolayı bazı sınırları, avantajları ve dezavantajları olur. Ama hamura ne şekil vereceğiniz hala size kalıyor. Misal 4-3-3 dizilimi nispeten daha defansif bir oyun anlayışı içinde de kullanılabilir. Yani 4-3-3 demek Barcelona demek değil, Barcelona o şekilde kullanıyor.

Bunu Bleacher Report'tan aldım, salt Newcastle maçının analizini okumak isteyenler şuradan veya şuradan buyurabilir.

Manchester United baklavayı kullandığı maçlarda gerçekten de çok erken goller yedi. Margaret haklı. Braga karşısında 2. dakikada geriye düştüler, 20’de de fark 2 oldu. Lakin bu erken goller yalnız United kalesinde olmadı. Geçen yıl 3-0 yenilip darmadağın oldukları –her yönüyle mükemmel bir taktik maçıydı- Newcastle’a karşı ilk 15 dakikada 2 gol buldular ve o dakikada Newcastle menaceri Pardew da baklavaya geçene kadar topu hemen hemen hiç vermemişlerdi. Bu Margaret’ın tezinde bir tutarsızlık yaratmıyor, baklavanın eksikleri ve faydaları ve United’ın kullanım şekli biliniyorken böyle zıt durumların oluşması normal. Hemen hemen ağzına kadar dolu cam şişeyi dolaba koyarsanız muhtemelen patlar demek gibi bir şey bu. Birinde formasyonun avantajları sonuç verdi, diğerinde dezavantajları ayyuka çıktı ve ikisi de en uç halleriyle belirdiler. 

Son bir şey: Margaret’tan Newton’a Serbest Geçiş
Öncelikle sorunu saptamak gerekiyor ki, bu gerçekten hiçbir şekilde karmaşıklığa ihtiyaç duymuyor. Tüm saygımla artık Margaret’ın kimliğini ifşa etme zamanı geldi: soyadını hala bilmesek de, kendisinin yaşı 80 ve manşetlere çıkmasının esas nedeni söylediklerinden ziyade sanırım bu ayrıntı idi. Sorunların saptanması çok basittir. Hesap, kitap ve işlerin karmaşıklaşması bu sorunların nedenlerine inme aşamasında başlıyor; çünkü pek çok neden var ve hangisinin önce gelip tüm diğerlerinin kaynağı olduğu ya da ne şekilde bir çözüm yönteminin en doğrusu olduğunu bulmak zor. Sanırım teknik futbol lugatının bizdeki kısırlığı tepeden inme olmasının yanında bu durumdan kaynaklanıyor: bu şekilde analitik bir çözüm arayışında olan bir toplum değiliz. Yalnız, o sorunun kaynağının bulunması konusunda gayet başarılı olabileceğimize inanıyorum, her şeyi basite indirgeyebilme başarımızdan ötürü, ve en azından bu ayırda varabilmek de önemli diye düşünüyorum.

Premier Lig’de Manchester United düzeyinde kısa süreli de olsa ortaya çıkması, Ancelotti’nin PSG’deki denemeleri (sevgim blog geçmişinden görülebilir, hatta sizi yormayayım) ve bir de Yılmaz Vural’ın Süper Lig’e dönüşüyle –ne zaman gitti ki diyenler- bana biraz ilgi çekici geliyor ve buraya kadar gelebildiyseniz belki sizin de ilginizi toplayabilirim. Gerçi bunların hepsi bir yerde yalan: baklavayı yazma niyetim, takip ettiğim takım Aston Villa’nın denemeleriyle (dokuz karede baklava) başlamıştı. Ama buraya kadar dediklerimin de hepsi gerçekti.

Meseleyle bir noktadan alakadar olabilecek bir Newton alıntısı var aklımda. Lost in translation durumu yaşanmadıysa şöyle bir şey idi:
"Gerçek her zaman basitlikte bulunur, şeylerin karmaşıklığında değil. Çıplak gözlere çok çeşitli objeler silsilesi halinde gözüken dünyanın iç yapısı filozofik bir anlayışla bakıldığında çok basit hale gelir ve ne kadar basitleşirse o kadar anlaşılmış demektir."
Asıl mevzu: baklava neden kullanılıyor?

Avrupa’da favori dizilimi baklava olan hocaların sayısı çok fazla değil. İngiltere’de Alex Ferguson yakın zaman önce şablonun avantajlarından bahsetmiş olsa da ne o ne de ondan çok daha uzun zamandır bu işe ilgi duyan Paul Lambert şablonu efektif bir genel geçer sisteme dönüştürebilmeyi başarmış değiller. Açıkçası biraz düşününce de, uzun vadeli bir yapıya dönüşmesi ancak Ancelotti gibi orta saha obsesyonu olan hocalarla mümkün. Aksi takdirde iş güzellikten öteye gidemiyor, bir pratiklik sağlamıyor.


Baklavanın gizemi, orta sahaların kendilerini en rahat ifade edebilecekleri ortamı sağlayabilmesinde yatıyor. Orta sahalar düşünceye göre oyunun en önemli öğesi, kontrol öğesi haline geldiler¸fakat  denebilir ki bu aynı zamanda onları tam olarak bir kontrol mekanizmasından ibaret kıldı. Misal bugün çok değerli yeni nesil orta saha oyuncuları maç başı yaptıkları paslar ve bunların kaç tanesinin başarılı olduğuyla ölçülüyorlar. Geçen yıl %95e yakın bir pas yüzdesiyle oynayan Leon Britton ,Xavi of South Wales olarak çağrılırken bu değer Swansea’nin oyun kontrolüyle eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Keza bu yıl Joe Allen’ın veya Mikel Arteta’nın pas yüzdeleri bana da hayranlık veriyor ve bunlara şüpheyle yaklaşmıyorum. Yalnız işe bir de şu açıdan bakarsak, orta saha oyuncularının git gide kendilerini ifadeden uzaklaştığını ve oyunun akıcılığını ayarlayan bir unsur olarak mekanikleştiğini görüyoruz. Topu kendi takımında tutarak oyunun devamını sağlıyor, bununla beraber hızlı düşünmesi, ara paslar atabilmesi gerek, ama az da top kaptırmalı; bunun gibi şeyler. Trend yaklaşımı iyi veya kötü olarak yaftalamıyorum; sadece Ancelotti’nin bu bağlamda orta sahalara yaklaşımı biraz farklı, bunun karşılaştırmasını yapma amacındayım.

Orta Saha Koleksiyoncusu Ancelotti
Oyunun akışını bu tarz bir mekaniklik sonucu değil ama oyuncuların sürekli hareketiyle sağlamak istiyor. Yani şu sıklıkla söylenen ‘Barcelona topu koşturuyor’ argümanına karşı olarak ‘Oyuncular yer değişiyor’ diyebiliriz. Oyuncuların yer değiştirmesinden kasıt, merkez oyuncularının bir anda çizgide görülmesi, beklerin merkeze daha çok hareketlenmesi gibi. Serbestçe hareket etme.

Şablonun katkısı iki yönlü: birincisi, bir adet önde ve bir adet arkada olmak üzere iki adet eski tip oyun kurucu kullanımına izin veriyor. Pirlo, Rui Costa, Kaka gibi oyuncular bu düzen içinde maksimum verimle oynadılar. Arka oyun kurucu da öylesine bir şey  değil; Chelsea zamanlarında bir ara Deco’yu dahi orada denemişti. İtalyanların yeni yıldızlarından Veratti, şu anda PSG’de o pozisyon için deneniyor. İkincisi, oyuncuların hiçbirinin net bir pozisyonu olmadığı için çok farklı pas opsiyonları ortaya çıkıyor ve eğer sistem olgunlaşırsa, keyifli futbola eşlik eden videodaki 4. gol gibi müthiş takım golleri izlenebiliyor. Coverciano bitiriş tezi ‘movement’ olan bir hoca için sürpriz değil.

Sistemin sıkıntısı, mükemmel beklere ihtiyaç duymasında. Başka türlü olmuyor. Hoş üst düzey orta sahalarınız olmadan da olmuyor –zaten mümkün olduğunca bu oyuncuları öne çıkarmak üzerine kurulu- fakat bekler olmadan, orta sahalar da sıradanlaşıyor. Şu anda PSG’nin sıkıntılarının kaynağı bu: merkeze sıkışıp kalıyorlar ve kanatlar verimli kullanılmayınca aslında merkezdeki opsiyonlar da azalıyor. Sistem, takımın alabildiğine homojenleşmesi, sahanın her alanının eşit şekilde kullanılmasıyla son halini alıyor. Chelsea ligde şampiyon olurken Şampiyonlar Ligi’nde gerilerde kalması baklavanın lüks, pratik olmayan yapısından kaynaklanmıştı. Daha güçlü rakiplere karşı merkezden hücumların yeterli olamaması veya topa yeterince sahip olamamanız söz konusu. Ve topa sahip olunamadığında, asıl sıkıntılar o zaman baş gösteriyor.

Kanatları nasıl savunacağız?
Buraya kadar şablonun marjinalliğini kendi oyun anlayışına uyduran ya da daha doğru tabirle, kendi oyun anlayışına en uygun olarak böyle bir şablon kullanan Ancelotti’den bahsettim. Ancelotti’yi bırakıp hikayenin diğer kahramanları Ferguson ve Lambert’a dönersek, bu ikisi Adalı olmalarına mukabil baklavayı daha direkt ve delici oyunlar için hayal ediyorlar. Değişmeyen tek şey, merkezin anarşik düzeni sonucu sağlanan akıcı oyun ve belli özellikleri olan orta saha oyuncularına sağlanabilen özel görevler. Çünkü bunlar, oyun anlayışından bağımsız, birebir şablonun getirisi olarak paket halinde geliyorlar ve yapabileceğiniz bir şey yok. Tekrar baştaki oyun hamuru örneğine dönüyoruz.


Eğer Adalıların denediği gibi bu şablonda daha direkt oynarsanız, topu kaptırdığınızda karşı sahaya tam yerleşmemiş olabilir ve berbat bir savunma pozisyonunda yakalanabilirsiniz. Bu durumda kanatlar korkutucu derecede boş kalıyor ve orta saha oyuncularını aynı Margaret’ın dediği gibi amaçsızca koşuşurken görebiliyorsunuz. Bu şekilsel bir sorun olduğundan, eğer orta saha dominasyonu oyun üstünlüğünü ele geçirmeye yetecek kadarsa, topa sürekli sahip olmayla törpülenebilir. Keza her sistemin açıkları var, eğer sistemin avantajlı kısımları üstün geliyorsa bunlar kabul edilebilir oluyor. En basitinden, Barcelona savunmasının arkasına atılan topları söyleyebiliriz.

Neticesinde, ellerinde fazla sayıda orta saha oyuncusu biriken United ve Villa gibi ada takımları da bir süre deneyler yaptılar, ancak işleri belki de biraz fazla hızlı hallettiklerinden savunmada ciddi sıkıntılarla karşılaştılar. En başında, şablonun olanaklarını farklı görüyorlar; benim anladığım kadarıyla gerek Sir’ün gerek Lambert’ın baklava fikri hızlı orta saha-hücum geçişleri ve 4-4-2 oynayan rakibi bozma anlayışından doğuyor. Ancelotti ise işe çok daha idealist baktığından onun şu an için PSG’de karşılaştığı sorunlar işin savunma değil, hücum yönünde doğuyor. Benzer şablon farklı anlayışlarla şekillense de ortak noktaları sanırım biraz fazla lüks kaçmaları.

2012/09/27

9 karede baklava

*Maçtan örneklerle Villa'nın bu sezonki taktiksel özetini geçmek Southampton maçından sonra bir hevesle vuku bulmuştu, ama kafanın içi biraz boş olduğundan ancak şu an tamamlıyorum. Bu ara lafı uzatacak, iniş çıkışlar yapacak yaratıcılıkta değilim. Yaratıcılık derken de, gerek akıl yürütme gerek bunları aktarma açısından söylüyorum. Yine de çok emin olmamakla birlikte belli çözümlemeler yapmam gerekir diye düşünüyorum, çünkü Lambert geleli epey oluyor. İlk fikirlerin oluşması için, epey. Yazılma tarihine ait detay geçmemin sebebi de iki gün önce Lig Kupasında Manchester City'i elemiş olmamız; yani sonda söyleyeceğimi başta söylemek istiyorum: takım cahilce sarıldığı 'kazanmaya yönelik' safsatasını bıraktı, top oynuyor. 

Lambert için 'esnek' bir hoca diyordum, yalnız elbette bir ana fikir var. Norwich'in uzaktan okuduğum ama içli dışlı olmadığım özellikleri buraya da taşınmış durumda: berbat savunma, çift forvet ve bu forvetlerin arkasındaki yaratıcı oyuncu fikri.

Takımın tüm maçlarını 90 dakika izleyemesem de 3-1 kaybedilen Everton ve dünkü 4-1 Southampton maçlarının aynı karakterde olmadığını söyleyebilirim. Bu iki maç aynı zamanda oyun olarak en dipte olanlardı; ama Everton maçı hücuma çıkamama ve rakibin sabırlı oyunuyla şekillenirken, Southampton doğrudan uzun top oynama fikrinin patlamasından kaynaklandı. Esas olarak, sahanın belli alanlarında rakibe göre eksik oyuncuyla kalıyoruz ve bu ciddi açıklar yaratıyor. Everton maçında, Jagielka boşta kaldığını görüp sağ köşeye doğru sürüyor, gol sağdaki yığılmada geliyor; ondan önce de alamet-i farikaları sol kanattaki Fellaini, Pienaar, Baines, Jelavic paslaşmalarıyla kilidi açıyorlar. Southampton ise Lallana, Puncheon, Lambert, Ramires'in çabuk, sürekli değişen özellikleriyle orta sahadaki boşlukları çok iyi değerlendiriyor ve merkez darmadağın oluyor. Tüm bunlar, Aston Villa'nın alışılagelmişin dışında bir orta saha anlayışı olmasından kaynaklanıyor: Baklava diziliyoruz (Diamond, baklava, 4-1-2-1-2. Nasıl uygun görüyorsanız artık).

Lafı uzatmadan maça geçiyorum. Maviyle çizilenler orta saha, sarıyla olanlar savunma oyuncuları.

1

Maçın başında, herhangi bir Southampton hücumu bu. Orta sahanın ne kadar birbirine yakın ve kırılmaya müsait olduğuna dikkat. En aşağıdaki sol kanat Bannan, en geride baklavanın son adamı El Ahmadi ve karenin en solundaki maviyle çizili oyuncu da sağ kanat Holman. Southampton zaten pas oyununu oynayabilen bir takım ve çabuk paslarla topu oradan çıkarıp diğer kanattan hızlanabilirler. Yapının birinci riski burada: savunma rakip hücum oyuncularıyla doğrudan 4'e 4 kalabiliyor. Kolayca. Amaç, bunu olabildiğince zor hale getirmek. Bu yüzden,Villa ligin en çok kart gören takımı olarak 12 sarı, 1 kırmızı kartla başta yer alıyor. Bu kareden anlaşılacağı gibi, pozisyon almayla rakibi sıkıştırabilirsek, çılgınca saldırıyoruz ve topu kazandığımızda birbirine yakın oyuncuların akıcı paslaşmalarıyla öne gitmeye çalışıyoruz. Bu planla henüz bir golümüz yok, özellikle Newcastle maçında birkaç çok güzel örnek vardı fakat tam anlamıyla gol pozisyonuna dönüşmedi.

2

Şayet bundan otuz saniye sonra top kazanılıyor. Bence işin buradan sonraki aşamasında forvetlerin uyumsuzluğu ortaya çıkıyor. Uzunca zaman Bent'in partneri Weimann'dı ve yine tek sıra kalsalar da birinin geriye gelip duvar oluşları daha faydalı oluyordu. Sonra geleceğim, baklavanın çıkışının hücumda  akıcılığı sağlamakla alakalı olduğunu sanıyorum; özellikle de, hiçbir şey üretilemeyen klasik 4-4-2'li maçtan sonra uygulanmasıyla.

3

Top dışarı gittikten sonra, Southampton kale vuruşu kullanacak; takımın yerleşimi bu şekilde. Orta sahadaki bölünmeye dikkat. Klasik 4lü orta sahayla bir karşılaştırma yapmamız gerekirse, bu düzende oyuncuların birbirini koruma (cover) imkanı kısıtlı. Bir oyuncunun markaj görevinin diğer oyuncuya geçmesi, yani bir oyuncu pozisyonunu kaybettiğinde veya çalım yediğinde rakip oyuncunun önünü kapatabilmek ve başka alanda minimum boşluk vermek, oyuncuların birbirine yakın olmasıyla mümkün. Bu durum, orta saha tek sıra halinde dizildiğinde daha rahat sağlanabiliyor. 1) Saha enine 4 kişiyle kapatıldığı için daha iyi parselleniyor. 2) Hem kanatlarda hem merkezde bahsettiğim şekilde (markajcı, koruyucu) 2liler oluşabiliyor. Şimdi örneğin üçlü orta sahanın ortasındaki, aslında baklavanın en önündeki Ireland'ı geçebilmek çok zor değil. Bire ikilerle bunu başarmak, çok zor değil. Eğer Ireland'ı bu şekilde ekarte etmeyi engellemek için baklavanın kanatlarındaki oyunculardan biri öne hamle yapar ve başarısız olursa sahanın o kanadı ve aslında merkez bomboş kalıyor. Çünkü aktif kalan 2 orta saha oyuncusundan biri ters tarafta, diğerinin de tek başına hamle yapabilmesi mümkün değil. Bu durumda, 4lünün yerleşimi kadar yerleşime katılmayan forvetlerin de suçu var. Çok fazla ileride kalıyorlar. Tabi bu hocanın tercihi.

4

10 dakika kadar sonra, Southampton'ın daha çok topa sahip olmaya başlamasıyla orta sahanın dengesizleşmeye başladığı dakikalar. Bunda rakibin, bahsettiğim öne doğru akıcı oyunu kadar Villa'nın anlamsızca fazla uzun top denemesi de etkiliydi. Benteke'nin varlığı muhtemelen bunda en çok etkili olan faktör. Görüyorsunuz, kanatlar korkutucu derecede serbest, misal sol kanat oyuncusu Lallana'ya atılacak bir top onu birebir bırakacak. Bu birebir bırakmanın negatif yan etkisi, savunma oyuncusunun hareket alanını kısıtlaması. Çalımı yerse olacaklar bir yana, diğer alanları da kontrol etmek zorunda; birebir pozisyon aslında diğer oyuncuların rahatça pozisyon bulabilmesi anlamına geliyor. Takımın en iyi oynadığı Newcastle maçından çok daha fazla kare çekebilmek isterdim, karşılaştırma için, ancak elimde yalnızca aşağıdaki var. O da maç sırasından twitter'dan paylaştığım.

5

İşte burada baklavanın yerleşimi çok daha umut vericiydi, ve takımın muhtemelen en iyi maçıydı. Kazanılan Swansea maçını izlemediğim için bilemeyeceğim. Olması gerektiği gibi, kanatların geç hamle yapması gereken oyuncular kanatlar değil beklerdi. Özellikle Santon, sıklıkla ilk planda çok rahat top sürdü, fakat ceza sahasına yaklaştıkça Bannan ve Holman tek bir hat oluşturmaya başladılar ve takibe başladılar. O noktaya kadar, aynen burada görüldüğü gibi, uzaktan izliyorlar. Açıkçası, Ben Arfa'nın beraberlik golü Holman'ın baskı yapmamasıyla geldiği için yine bir falso vardı ama genel anlamda uygulama çok daha iyiydi. Bu yazıda bahsetmediğim bir trendi var takımın: stoperlerle top sürerek hücuma çıkmaya çalışıyoruz. WhoScored'un güvenilir istatistiklerine göre ligin maç başına en çok dribbling yapan 10. oyuncusu stoper Ron Vlaar. Böyle bir veri bekler için çok şaşırtıcı değil, ama bir stoper için, sıra dışı. Southampton maçı hariç, pas yapmaya çalışıyoruz fakat boş alanlar yaratmada ve aslında boş alanlara sahip olmada stoperler avantajlı oluyor.

6

Newcastle'dan önceki karenin devamı. Savunma belki ne yaptığını biliyor, fakat yapı dengeli değil.

7

 Geniş açılı gören üçüncü karede, iki kişi yakalanan orta sahanın dengesizliğinden bahsetmiştim, burada çok net olarak görülüyor. "Eğer Ireland'ı bu şekilde ekarte etmeyi engellemek için baklavanın kanatlarındaki oyunculardan biri öne hamle yapar ve başarısız olursa sahanın o kanadı ve aslında merkez bomboş kalıyor. Çünkü aktif kalan 2 orta saha oyuncusundan biri ters tarafta, diğerinin de tek başına hamle yapabilmesi mümkün değil." Böyle bir pozisyon kontra atak halinde normal olabilir, ama bu hemen hemen normal gelişen bir hücumdu.

                            Sonuç: Neden Baklava?



Sekizinci ve dokuzuncu kareler olarak olumlu örnekler seçtim. Ireland kendi yarı sahasına 'geç koşular' yapsa da çoğunlukla ön alandaki ilk presi başlatan kişi oluyor ve aslında gayet iyi çalışıyor. Üsttekinde topu az kalsın kazanacaktı ve çok önemli bir pozisyon olacaktı. Alttaysa bir diğer görevi var: kanallara sızıyor. Bunu sağlayan, Villa'nın tam anlamıyla kanat oyuncuları kullanmaması ve Ireland'ın ön alandaki serbestliği. Kanat ataklarında oralara gelen üçüncü oyuncu forvetlerden biri değil Ireland oluyor, paslarla çizgiye inilemezse çok iyi bir ortacı olan Bannan ceza sahasındaki iki forveti görüyor. 

Bu iki kare, Lambert'ın tercihini açıklamada bir ipucu olabilir. Villa hemen hemen tüm hazırlık dönemi boyunca 4-4-2 oynadı fakat bu öyle değişikti ki, merkezde Bannan ve El Ahmadi, sağ kanadında Ireland oynuyordu. İki forvet tercihinde, benim anladığım kadarıyla tek forvetin izolasyonunu önleme -hatta eski tip uyumlu ikili oyunlardan yararlanma, flick on gibi- ve genel anlamda nicel bir üstünlük sağlama düşüncesi vardı. Nicel üstünlük derken, açılacak ortalarda bir fazla oyuncu bulundurma gibi durumlardan bahsediyorum. Lambert tutucu biri değil, fakat her nasıl iki stoperden birinin koruma, birinin öne çıkma gibi uyumlar gösterebilmesi; verimli ikililer kurabilmesi durumu varsa, aynısı forvetler için de geçerli -bu biraz eski bir görüş de olsa- ve buna inanıyor. Orta saha ise sürekli kısa oynuyor, alan değiştiriyor, keyif veriyordu. Fakat rakipler MLS'dendi. Ve o vakitlerde yaptığım yorum, "Benim PESte oynadığım gibi oynuyoruz" olmuştu, yani tek pası anlamsızca abartıyor fakat kesin pozisyonlar üretmede güven vermiyorduk. Premier Lig'e gelince, özellikle Everton maçında hücuma çıkmadaki aksaklık ayyuka çıktı. Ligin zorluğundan dolayı kanatta Ireland gibi bir oyuncunun yerini rol oyuncusu Herd aldı, ve yine ligin zorluğundan, aynı mekaniklikte pas yapmak mümkün değildi. İki yenilgiyle biten iki maç sonunda görünen, takımın bir ölçüde pas yapabildiği, bununla beraber pozisyon üretmede yeterli fikre sahip olmadığıydı. Ardından bu düzen geldi. Sorunun Bent'in izole kalmasından ve orta sahaların yeterince melezleşememesinden olduğunu düşünmüş olmalı (Bent tek forvetti ve Ireland arkasında oynuyordu). Baklavaya geçişte, Ireland'ın daha önde, serbest rol almasının da belirleyici olduğunu düşünüyorum; oyuncunun gerçekten iyi olmasından dolayı gelen her hoca beğenisini dile getiriyor ve bir şekilde kullanmak istediğini söylüyor. 

Tüm bunlardan, Aston Villa'nın yeni sezondaki daimi oyun stratejisinin baklava olduğu çıkmasın. Henüz Manchester City maçında farklı bir şey oynandı. Belli fikirler ve anlatmaya çalıştığım ana fikirlerle pek çok değişiklik olacaktır, ben sadece bunlardan herhangi birini ve daha genel olarak, Lambert üzerine yazdığım ilk yazının devamını - haklı olarak, sahada görünenleri ele alarak- getirmeye çalıştım. Hocanın bir noktada kesin olarak Delph'e döneceğini düşünüyorum: Fabian Delph'in her topa ayak sokan, heyecanlı ama bir o kadar da olgunlaşmamış oyunu, Villa için önemli olabilir.

2012/08/16

Spartaküs yenilir mi?

Spartak, Rusçada Spartaküs anlamına geliyor. Bu seneden, staddan bir kare.


Önsöz niyetine, Spartak'ı bilmeyen kalmasın

Sovyetlerde kulüplerin ortaya çıkışı bizdekinden veya Batıdakinden farklıdır. Orada ordunun (CSKA), demiryollarının (Lokomotiv), polis teşkilatının (Dinamo), otomotivcilerin (Torpedo) takımları vardı. Bu kulüpler kurumların bir uzantısı şeklindeydi, kurulma amaçları sportif amaçtan çok spor kulüplerinin kurulma zorunluluğundan öte geliyor ve futbol, kurumların birbirine üstün gelme çabasıyla şekilleniyordu. Bu organizasyonlar elbette özerkliğe sahipti ancak devletin her şey üzerinde olduğu gibi spor üzerinde de bir otoritesi söz konusuydu. Zaten kulüplerin kurulma mantığı gereği, kaçınılmazdı. Daha ince şekilde Kagarlitski'den alıntıyla anlatayım: "En tepede mutlak bir iktidara sahip büyük önder ve öğretmen Yoldaş Stalin bulunmaktaydı. Ancak her bölgedeki büyük parti yöneticisi, devlet kurumlarının tepesindeki her bakan, her fabrika müdürü, emirleri altındaki kulların yaşamları ya da ölümleri üzerinde hakimiyet kurmuş minik birer Stalin'di." İşte tüm bu takımlar arasında, Spartak'ın yeri epey farklı.

Spartak Moskova et işçilerinin kurduğu (renkleri kırmızı beyaz) ve Starostin kardeşlerin hayat verdiği bir kulüp.Aynı zamanda iyi bir hokey oyuncusu olan Nikolay Starostin, Komünist Parti gençlik kolu Komsomol'un da desteğini alarak organizasyonun yönetimine geliyor ve onun anlayışı, Sovyetlerde bilinen haliyle Spartak'ı yaratıyor: bürokrasinin takımı olmayan, özgür, ülkenin dört bir yanından sevilen Spartak. Deniyor ki, Spartak dürüstlüğün, saygının, yani bürokrasiden uzak kalmayı seçen insanların takımıymış. Bunlar içinde elbette sanatçılar da var. Igor Rabiner'in Blizzard dergisindeki yazısında bununla ilgili bir bölüm yer alıyor: piyanist Denis Matsuev'in 30. yaş günü için verdiği konserde herkes Spartak atkısı takmaktaymış. Yani Spartaklı olmak bir kültür, bir tavırmış diğer yandan.

Şimdi asıl meseleye geleceğim. Günümüzdeki kulüp yapılanmaları artık böyle değil. Lokomotif'in stadını hala Rus demiryolları yapıyor veya Zenit'i Gazprom destekliyor olabilir; ama eskiyle bir tutmanın manası yok. Bu takımları destekleyen kurumların yerine, o kurumların yerini alan para babaları geçti; ancak kulüplerin eski ideolojik, sosyal kimliklerine dair hemen hemen hiçbir şey kalmadı. Igor Rabiner aynı yazıda Spartak taraftarı olmaktan nasıl uzaklaştığından bahsediyor: hiçbir vakit halkın takımı olduğunu iddia etmemiş, bunu kendiliğinden başarmış Spartak'ın, 'şeffaflık' döneminde politikaya alet edildiğini, bu dönemde takım için daha önce kullanılmayan 'halkın takımı' ibaresinin içi boş bir şekilde kullanılmaya başlandığını ve sanatçılar, dürüst insanların yerini neo-liberal bürokratların almaya başladığından bahsediyor. Bugünkü noktada Spartak'ın 30 yıl önceki Spartak'la pek bir bağı yok; ancak bu geçmişiyle, hâla -muhtemelen- Rusya'nın en tutulan, en çok taraftarı olan kulübü Spartak Moskova.

Milenyumla beraber ortadan kaybolmaları ve Zenit, CSKA gibi takımların yükselişiyle Spartak'ı pek çok kişi sadece 'iyi' bir Rus takımı olarak düşünüyor olabilir. Bunun böyle olmadığını, bilakis ülkenin en önemli kulübü, bir değilse ikincisi olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Bir de Hayatım Futbol'daki yazımda verdiğim verileri tekrarlasam daha iyi anlaşılacak: 21 sezonu deviren Rusya 1. liginin 9 şampiyonluk, 5 ikincilik, toplam 1214 puan ve 1199 golle tüm alanlarında en üst sıradaki takımı onlar. 90lı yıllarda Şampiyonlar Ligi'nde 1 kez yarı final, 2 kez çeyrek final oynamayı başarmış; yine aynı yıllarda lig şampiyonluklarını yalnız Lokomotif Moskova ile pay etmiş bir takım. Kuşkusuz en üstte. 2000lerin başında Yevgeni Giner'in satın aldığı kulüp CSKA değil Spartak olsaydı, bu başarılar aynen devam edebilir ve ben de bu girişi yapmak zorunda kalmayabilirdim. Neticede sıkıntılarla, karışıklıklarla geçen senelerin ardından -yine sıkıntılı şekilde- geçen yıl Şampiyonlar Ligi vizesi almayı başardılar ve bu yıl Unai Emery'i hocalığa getirerek yepyeni bir sayfa açtılar.

Artık bugüne dönüp saha içini irdeleyebiliriz.

Unai Emery, en soldaki
Benzer sorunlar, bir önemli farkla: Hız

Spartak'ın bu haftasonu Zenit'e 5-0 kaybetmesi takımı gereğinden kötü göstermesin. Öncesinde 3 maçı kazanarak gelmişlerdi. Darmadağın oldular. Bu öncelikle gerçekten sıradışı bir durum; takımın lig tarihindeki en farklı mağlubiyeti. Bu, Spartak'ın zaten ilk 3 haftada görülen eksiklerine yeni bir şey eklemedi; yalnız, fırsatları kusursuzca değerlendiren Zenit işleri bu durumu yarattı. 15. dakikada gelen ilk gole kadar, iki takımın da kağıt üzerindekileri sahaya yansıttığı ama kesin bir üstünlüğün olmadığı bir tablo vardı; sonra Kanunnikov'un büyük ölçüde bireysel golü geldi. 2. gol daha sonra dikkat çekeceğim düpedüz orta saha acizliği. Fakat sonra, Spartak maç 2-0 iken bir penaltı kaçırıyor ve Shirokov'un attığı 3. gol tek kelimeyle sıradışı. Üçten sonrasının bence futbol adına çok değeri yok, fakat şunu söyleyebiliriz: Spartak, bir hafta içinde en dibi ve en yükseği gördü. Bir önceki maçta Dinamo'nun sahasında Dinamo'yu 4-0 mağlup etmişlerdi ve oyun olarak da en üsttelerdi. Bana kalırsa, ilk haftadaki 2-1'lik Alania galibiyetini değerlendirmek bu iki maça nazaran daha mantıklı; şu anda Dinamo 0 puanla son, Zenit 12 puanla ilk sırada yer alıyor.


Esasında Aykut Kocaman'ın kafasındakiyle, Emery'nin Spartak'da gösterdikleri arasında pek fark yok. İki takımın da hücum planlarında esas nokta kanatlar; merkezin üstünlüğünden öte merkezin koruyuculuğuna dair bir inanç var. Fakat Fenerbahçe'dekinden farklı olarak, Emery'nin kafasındaki daha çok hıza ve boş alanları değerlendirmeye dayanıyor.

Unai Emery hakkında bilinmesi gereken ilk şey, esnek bir hoca olduğu; detaylara çok önem veriyor ve bu yüzden maçtan maça takımda değişikliklere gidebilir. Spartak ilk 4 haftada hep çift forvet kullandı, yalnız bu ikili Dinamo maçında Brezilyalılar Ari ve Welliton, diğer maçlardaysa Dzyuba ve Emenike'ydi. Rus basınında çıkan bir eleştiride, 'kazanan takım değiştirilmez'e vurgu yapıldı; yani, Brezilyalıların olduğu takım 4-0 kazandıktan sonra Zenit maçında diğer ikiliye dönmek nedendi? İki uzun ve fizikli forvettense, hareketli, yerden oynamaya daha uygun iki forvetle maç daha rahat kontrol edilecektir, deniyor. O halde Emery neden Dzyuba-Emenike ikilisine daha çok değer veriyor?
Önce Brezilyalıların tercihinden başlayalım. Bu, az önce bahsettiğim rakibe göre ince ayar yapma huyunun birebir örneği. Dinamo, Petr Chulkov'un yukarıdaki videoda bir araya getirdiği gibi, bloklar arasında çok fazla boşluk veren bir takım. Böyle bir durumda, haliyle, o kanallara sızan Ari, Welliton gibi oyuncularla başlamak daha anlamlı. Burayı daha fazla videoyla doldurmak için eklemiyorum, ancak ufak bir araştırma sonrası maçın gollerine ulaşırsanız Bilyaletdinov'un bu boşluktan yararlanarak ilk golü yaptığını görebilirsiniz.

Spartak'ın elinde saf bir 10 numara yok. Veya saf 10 numara olmasına gerek yok, forvet arkası bölgede oynayıp takıma ahenk katacak herhangi bir oyuncu yok. Bu oyuncular Valencia'da Piatti veya Tino Costa oluyordu; veya başka takımlar için, geçen sene bu rolü layıkıyla yapan Mata, Rosicky gibiler. Eğer elinizde bu tip, oyunu esnetme ve ön alanda hızlanma sağlayan oyuncular yoksa, pasla çıkma ve topa sürekli sahip olarak pozisyon üretme şansınız fazla değil. Terim sonrası milli takımda meydana gelen bu; topa sahip olalım diyoruz, fakat ön alanda bu boşlukları görecek mekanikliğe sahip değiliz, top geriden doğru çıksa dahi. Esas amaç bolca alan bulmak ve hızlanabilmek olduğundan, Spartak ileride Dzyuba ve Emenike gibi iki fizikli forvet kullanarak uzun oynuyor. Genelde yaptıkları bu. Bunlardan 1.95lik Dzyuba indirici, Emenike ise onun indirdiği alanlara koşu yapan oyuncu. Bu strateji sezonun açılış maçında Emenike'nin 15 saniye dolmadan gol atmasıyla sonuçlandı. Yani hazırlıksız yakalanmamak gerek.

Ön alanda bahsettiğim tipte bir orta saha olmadığı gibi, gerideki iki orta saha oyuncusu da defansif özellikli; Carioca ve de Zeeuw. Yalnız, Fenerbahçe'dekinden farklı olarak ikisi de tempolu oyuncular, yani dönen topları hemen kanada açma veya ön oynama işlerini iyi beceriyorlar. Spartak'ın şu anda oynadığı oyunda, ikisinin bu özellikleri en az o bahsettiğim orta saha oyuncunun olmaması kadar etkili.

Dikan - K Kombarov, Pareja, Suchy, D Kombarov - McGeady, de Zeeuw, Carioca, Bilyaletdinov - Dzyuba - Emenike

Bunlardan, Spartak'ın sadece uzun oynamaya çalıştığı anlaşılmasın; doğru anlaşılırsa, bu genel planın bir parçası sadece. Eğer rakip kanat oyuncuları, Spartak'ın öne koşmaya hazır beklerine uzak duruyorsa, ilk pas oraya gidecektir. Kanatlarda McGeady ve Bilyaletdinov'un (ikisi de Britanya tecrübeli, kanat oyunu ne bilirler) bekleriyle iyi bir uyumu var, gerekirse onlar da çizgiye yakın gidip bekini hemen tek pasla hareketlendiriyor veya içe kaçıp rakip kanatları da beraberinde getirerek onlara alan yaratıyorlar. Bu arada topları indiriyor deyip kestiğim Dzyuba da aslında epey değer gören bir oyuncu. Bu yaz Aston Villa'yla ve Bundesliga kulüpleriyle anılmıştı; Emery de ilk geldiği zamanlara ait bir röportajında sinyalleri vermişti : "Sadece Spartak için önemli değil, aynı zamanda çok büyük bir oyuncuya dönüşme potansiyeline sahip. Bunu başarması için yardım etmeliyiz. Tabi bunu kendisinin de istemesi gerekiyor."

Üstte, bu bahsettiğim takım yapısını özetleyen bir dizilim var. Sports.ru'dan aldığım için isimleri altlarına yazmak zorunda kaldım. Aşağıda da, yine buraya kadar söylediğim şeylere Alania maçı içinden örnekler var; video edit işinden anlamadığım için altyazıyla idare edin.

Savunmadaki sıkıntılar

Spartak Moskova'nın savunmadaki sıkıntıları geçen seneden geliyor. Açıkçası bu sene de henüz bir ilerleme yok. Yalnız, bu seneki sorunlar bireysel hatalardan çok yeni şablonun bir sonucu; geri dörtlünün yerleşimi takımın ofansif planına uyum sağlasın diye olacak. Spartak'ın kanat oyuncuları Bilyaletdinov ve McGeady çoğunlukla önde yakalanıyorlar ve takım 4 defans oyuncusu + 2 orta sahayla, 6 kişiyle savunuyor. Rakip hücuma çıkmada yavaş kalmıyorsa böyle. Geri dörtlü de nispeten önde kurulunca, haliyle çok fazla boş alan kalıyor. Zenit'te, hem geriden çabuk ve doğru oynayabilen Denisov, hem de ön alanda bloklar arası boşlukları çok iyi değerlendirebilen 4-5 oyuncu olunca, çok rahat pozisyon buldular. Eğer savunmayı ilk pasta yakalayamazsanız, merkezdeki orta saha oyuncuları kanatlara yaklaşıp bu bölgelere yardım edebiliyor. Yani Carioca ve de Zeeuw'un alan kapama anlamında görevi hem enine hem boyuna. Tabi Fenerbahçe'ye karşı oynanan maçlarda, kanat oyuncularının daha disiplinli olması muhtemel. Daha önce alıntı yaptığım röportajda savunmayı ne yapacaksınız diye de soruluyor; ama Emery'nin cevabının takımın şu anda oynadığıyla pek alakası yok. Zamanla, belki.

Bu kare Zenit maçına ait. Savunmanın ne kadar önde olduğuna dikkat, ve hazırlıksız.

Bu da Dinamo maçından. Sarıyla çizdiklerim kanatlar; onların bu kadar geriye gelmesi, Dinamo'nun epeydir topa sahip olduğunu gösteriyor. Ama geri 4lü yine çok ileride.
"Savunurken sadece 4 oyuncumuzu kullanmak istemiyorum. Savunmaya tüm takımın dahil olmasını istiyoruz. Ayrıca, oyunumuzu daha çok topa sahip olma üzerine kuracağız. Topa sahip olursanız, savunmada yapacak işler daha az demektir. Daha fazla atak, geride daha az sıkıntı."


Sonuç: Fenerbahçe eşleşmesine dair

Tüm bu anlattıklarımdan sonra artık eşleşmeye dair kafalarda bir şeyler oluşması lazım, ortada ne varsa anlatmaya çalıştım. Salı günü Luzhniki'de oynanacak ilk maçta, Spartak'ın kazanacağını ama illa ki gol de yiyeceğini sanıyorum; 2-1, 3-1 gibi bir sonuç. Aslında bu 2 takımın deplasman performansı için de geçerli, ikisinin de savunmadaki malum sıkıntılarını düşünürsek. Emery illa ki Fenerbahçe'yi analiz edecektir ve bunun sonucunda eğer Welliton'la Ari'nin ön alanda yapacağı prese daha çok önem verirse eşleşmelerde bu 2liyi daha sık görebiliriz. Ki Fenerbahçe'nin yaşayacağı sıkıntı Dinamo'nunkine benzer; çünkü Spartak'ın aksine Fenerbahçe iki 4lü blok olarak yerleşmesine rağmen yerleşme hataları yapabiliyor. Dinamo'ya dair videoyu hatırlayın, 4 + 4 diziliyorlardı, fakat buna rağmen o iki blok arasında rakip oyuncular rahatlıkla gidip gelebiliyordu. Esas plandan vazgeçmezse, çoğunlukla gördüğümüz gibi Dzyuba, Emenike'den devam edecek ve bloklar arasındaki boşlukları çabuk ve direk oynayıp değerlendirmeye çalışacak.

Fenerbahçe içinse söylenebilecek ilk şey, Sow'u mutlaka 11'e yazmaları gerektiği. En azından deplasmanda. Kuyt'ın katkıları yadsınamaz, fakat Galatasaray'a karşı olduğu gibi rakip takımın temposuna ve baskısına çok kolay cevap veremeyeceklerini düşünürsek; bu kadar ileride savunan bir takıma karşı Sow epey avantajlı. Zaten bu oyuncunun eleştirilme nedeni topa sahip olunan oyundaki zayıflığı değil miydi? İşte bu zayıflığı törpülenecektir; hatta Kuyt, bir dönem Niang'la arandığı gibi sağ kanatta ilk topların atıldığı isim de olabilir, Spartak'ın kanatlarının geriye geliş sıkıntıları düşünüldüğünde. Sow, Alex, Caner, Topal, Cristian, Kuyt 6lısı benim için ilk maçın ideal kadrosu. Kuyt ve Caner'in savunmadaki görevleri de en önemlisi; özellikle Fener'in sağ kanadı, Spartak'ın kanat akınları için çok kolay hedef olabilir.

Açıkçası Fenerbahçe için de ayrı bir başlığım vardı, ama bu yazının ederinin bu kadar olması lazım. Belki başka zamana.

2012/06/29

Lambert, aye!

Paul Lambert kimdir diyene kısaca Martin O'Neill'ın genci desek nasıl olur? Celtic'te 5 yıl beraber çalışıyorlar; sonra Lambert hocalık kariyerinde de onun gittiği yoldan, en aşağıdan başlayıp yavaş yavaş yükseliyor ve hatta çalıştıkları takımlar bile tutuyor. Wycombe Wanderers, Norwich City, Aston Villa. Düşük bütçelerle önemli başarılar yakalıyorlar. Bununla beraber çalıştıkları takımları dan diye bırakıp gitmek gibi bir huy ediniyorlar. Norwich'in 3-5-2'si ve O'Neill'ın çalıştırdığı Leicester City'nin Muzzy, Savage, Lennonlı meşhur 3-5-2'si ile de nihayet kare as tamamlanıyor. O'Neill 3lü savunma sistemini İskoçya'ya taşıdığında Lambert bizzat bu sistemin içinde yer alıyor.

Etkileyici bir hocanın yanında geçen her bir senenin değeri büyük. Bu anılar daha sonra oyuncuların fikirlerini, geleceklerini doğrudan şekillendiriyor. Villa'nın son dönemde çalıştığı veya çalışmak istediği isimlere baktığımızda, hep bu tip ilişkileri görüyoruz: O'Neill için Clough ve Solskjær için Alex Ferguson. Lambert'a gelince, ikinci kez O'Neill, ve Hitzfeld. Başkan Lerner'ın baktığı en önemli kıstaslardan biri bu. Takımı büyütme kapasitesine; bu ölçüde fikirlere ve deneyime sahip olma. Yalnız, Lerner'ın düşüncesi daha çok iş ahlakı yönünden açığa çıkmış olacak ki ki aldığımız adamlardan ikisi Glaswegian, biri de onlara çok uzak değil, O'Neill oluyordu. (Houllier ise çok başkaydı, saygım vardır). Şimdi baktığımızda, pekala bu tercihlerin 'sonuçları' istenilen düzeyde olmadı. Blogu az çok okuyanlar bilir, benim Lerner döneminin en çok iz bırakan hocası Martin O'Neill'la ilişkim sevgi ve saygı ama daha çok da sevgi üzerine kuruludur. O da büyük ölçüde anıların etkisiyle. Takımın iyi veya kötü bugünkü halinin baş sorumlusu o; ve net olarak, beklentiyle ve bir planla bunu değiştirmeye gelen onun elinden geçmiş biri olacak.
 
Girişte bu hikaye, yani Lambert'ın her haber nitelikli yazıda dolaşan hikayesi yazılmasa olmayacaktı. Ama esasında söylemek istediğim bunun birebir zıddı. Lambert kararı açıklandığında mutluluk yaratan O'Neill'ın açtığı yoldan devam edecek biri olması değildi. Sadece şu 3-5-2 muhabbeti dahi O'Neill'ı bir taktik deha olarak düşündürebilir ve Redknapp, Bruce gibi bu işleri küçümseyen biri olmadığı elbette söylenmeli; fakat fikirlerini fazla değiştirmiyor ve bu uzun vadede takıma zarar verebiliyor. Lambert'ın Villa için önemi hakkında söylenebilecek en önemli şey, aynı zamanda mentöründen en önemli farkı: müthiş bir esnekliğe sahip. Bunu üst paragrafta söylediğim Glaswegian ahlakı ve pratikliğiyle birleştirin. Çok ideal, heyecan verici bir hoca ortaya çıkıyor. Bakın, O'Neill'ın belli planları vardır; ancak bunlar sezon öncesinden bellidir ve sezon içinde değişmez. Young'ı kanattan merkeze çekme, Milner'ı zamanı gelince merkezde oynatma planları sezon öncesinden bellidir. Maçlarda oyuncu değişiklikleri çok az yapılır, kullanılan oyuncu sayısı 17-18'i geçmez. Bannan gibi yetenekli gençler dahi fiziken hazır olmadıkları gerekçesiyle Premier Lig tecrübesinden yoksun bırakılır. Lambert'sa, doğrudan rakibe göre uzun oynuyor, paslı oynuyor veya tavşan deliğinde Hoolahan'ı kullanıyor. Sezon öncesinde belli olan bu esneklik. Takımın bu değişken yapısını acizlik olarak nitelendirmeden bir nefes almak gerek; bunun arkasında bir eğitim ve keyif var. Oyuncular bunun bilincinde. Hocanın Norwich'de çalıştığı hemen herkesin onla çalışmaktan duyduğu zevk buradan geliyor.

Martin O'Neill'ın ayrılma nedeni, her şeyi tek elde toplama isteğinin işleri çığrından çıkarmasıyla bugün hâla toparlanamayan maaş şişkinliği idi. Bu yönetim bazında, ve elbette daha da önemlisi, kulübün geleceğine dair. Maaşlar kadar etkili olan diğer nedense istenilen düzeyde çözülemeyen teknik problemlerdi. Buysa esas olarak taraftarı ilgilendiriyor ve daha eskilere gidiyordu. O'Neill sezonun başlamasına 1 hafta kala istifasını verince, aceleye gelmesi gereken bir kararla 'teknik' bir hoca bulundu. Gerard Houllier. Keza daha çok öne çıkan takımın tekdüzeliği, taraftarın bıkkınlığıydı. Houllier, deneyimi ve yetkinliğiyle Lerner'ın büyük takım hocası kafasına da uyuyordu. Ama berbat bir iletişim kurunca, takıma getirdiği bütün taktiksel yeniliklere rağmen sevimsizce gitti. Hâla da sevilmez -şayet ben severim. Sonra, verilerle de Villa tarihinin en kötü hocası olduğu kanıtlanan Alex McLeish geldi biliyorsunuz (yüzdeye vurulunca en başarısız); onun nedeni de Houllier'nin ve -artık göz ardı edilemeyen- O'Neill'ın enkazını toplamaktı. O'Neill'ın enkazı derken, bu enkaz finansal yöndendi, Houller'ninki ise zihinsel. Buradan bakarsak, McLeish ikisinin de hakkını verdi. Maaşlar biraz toparlandı, küsler öpüşüp barıştı. Ama dünyalar kötüsü bir hoca olduğundan olacak, blogda da yer alan akıl almaz negatif futboluyla kendinden nefret ettirdi; takım ligden düşenin 1 puan üstünde bitirerek bir sonraki sene için bahis sitelerinde 'küme düşer 5/2' verilir hale geldi. Bunu o zaman da söylemiştim: McLeish'ın bu kadar kötü olmasına rağmen oyuncuların desteğini alması ve oyuncuların hâla arkasından kötü söz söylememesi oldukça garip. İşte Lambert bu iki unsuru, yani oyuncularla iyi geçinme ve teknik yetkinliği bir arada bulunduran; genç, potansiyelli bir hoca olarak sonunda eksiksiz bir tercih olarak gözüküyor. Lambert'ı getiren süreç budur, Lambert'ın önemi budur Villa için.

Biraz da hocanın kendisinden ve takımın önümüzdeki sezon için beklentilerinden bahsetmek gerek. Kariyerinden bahsederken, O'Neill'la kesişmediğinden olacak, 1 senelik Borussia Dortmund deneyimini atlamışım. Halbuki epey önemli. Dortmund o sene Juventus'u yenip Avrupa şampiyonu olurken -bunu yabancı bir takımla başaran ilk adalı- Lambert 40'ın üzerinde maça çıkan değerli bir oyuncuydu. Orada geçirdiği 1 sene için "Takımın en kötü oyuncusu bendim" diyor ve bu basit bir mütevazilikten ibaret olmayabilir. Bana kalırsa, İskoçya dışındaki ilk sezonunu yaşayan bir futbolcunun teknik yetersizliğini hoş bir şekilde söyleme biçimi; yani kendini bu bakımdan aşağıda görmüş olabilir. İşte en az bu şampiyonluk kadar değerli olan, muhtemel ki kariyerinin ileriki kısmını net olarak etkileyen bir başka mevzu vardı: Ottmar Hitzfeld. Hitzfeld referansı sanırım Ferguson referansından daha değerlidir. McLeish'te görüldüğü üzere o yakada hemşehri davaları yürüdüğü oluyor. Şöyle demekte general:
"Dortmund'dan ayrıldığından beri Paul'u takip ediyorum ve Norwich City'le Premier Lig'e yükseldiğinde onu tebrik etmiştim. Bir oyuncu olarak, her zaman bir koç gibiydi. Liderdi. Onu transfer etmek pahalıya mal olmamıştı ve kimse de önemli bir oyuncu olmasını beklemiyordu. Ama bizim için çok değerli bir oyuncu oldu. Bu yüzden, başarılı bir hoca olması benim için bir sürpriz olmadı. Paul'le alakalı söylenebilecek en önemli şey, çok iyi bir takım oyuncusu olması. Bu bir hoca ve oyuncu olmak için en önemli niteliklerden birisi. Paul maçlardan önce soyunma odasında iyi bir hava yaratmaya çalışırdı. Ve bir mağlubiyetten sonra, soruna nasıl işaret edilmesi gerektiğini bilenlerden biriydi."
Eh, çok can alıcı bir nokta yok gibi. Yine de Hitzfeld övgüsü gayet iyidir.

Hocanın Villa'ya gelir gelmez işaret ettiği konulardan biri -Lerner'ın da genellikle üzerine düşündüğü- gelenekten güç almak oldu. Özetlemek gerekirse; Aston Villa Avrupa şampiyonu olmuş sayılı İngiliz takımından biri, Premier Lig'in kurucu üyesi, İngiltere'nin ikinci şehrinin en büyük takımı, saçmalamaya giderek başbakanın takımı falan filan (Cameron 1-2 kez de geldi Villa Park'a). Lerner'ın çalışmaları kurucu üye McGregor'ın heykelini dikmek ve tarihi Holte End otelini revize etmek gibi şeyler oldu; Lambert'ın aklındakiyse daha çok saha içi. Bu sanıyorum O'Neill'dan aldığı bir şey olacak, 'takım' vurgusuna çok önem veriyor. Şurada acayip bir gereksizlikle tartışıldığı üzere, futbol kulübüne olduğu kadar futbol takımına vurgusu da büyük. Yani, modern birtakım yapısal gereklilikler kadar biraz da eski tip diyebileceğimiz, 18-20 kişilik çok iyi bir uyum, herkesin kendini takımın bir parçası hissetmesi, taraftarlarla çok iyi bir bütünlük gibi şeyler. Bu amaçla yedek kulübesinin ve teknik kadronun bulunduğu yeri, Villa'nın meşhur, o güçlü Holte End tribünün önüne çekilmesini istemiş ilk icraat olarak.

Bugün öğrendiğimize göre teknik kadro işine de el atacak. Bir önceki dönemde katılan Glenn Roeder'a ek olarak, McLeish'le beraber gelen Paul Montgomery -scouting'in başına atanmıştı- ve Arthur Numan görevden ayrılıyorlar. Bunlar Villa'nın oyuncu izleme komitesinde çalışıyorlardı. Brett Holmen'ın Bosman kuralıyla transferini gerçekleştiren Hollandalı Arthur Numan'dı. Villa yine Eredivisie'den oyuncu alıyor, Feyenoord'dan El Ahmadi; fakat bu birebir Lambert referansıyla. Norwich'ten çalıştığı ekibi getiriyor. Bunu paylaşmaktaki amacım O'Neill'dan ayrılan, değerli görülen yönüne bir kez daha vurgu yapmak esasında. Lambert kendi bildiğini yapmayı seviyor olabilir, ama bu bildikleri kulüp yönetimine zarar verecek ölçüde değil. En azından şu ana kadar gösterdikleri bu şekilde. Henüz 33 yaşında kulüpte en önemli 2. adam konumunda olan Paul Faulkner, Lerner'ın değil, daha doğru tabirle O'Neill'ın her işine koşmakla meşguldü. Yönetim artık her işi hocaya bırakmaktan vazgeçti ve belli kısıtlamalar getirmeye başladı. Ben Lambert'ın belli bir özerkliği korumakla beraber, bu basit ama kesin kurallarla -her takımda var olan- uğraşmada sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum. Mantıklı olduğu sürece gerekli harcamalar zaten yapılıyor.

Peki ne yapacak? Akademideki oyuncuları kullanacak, hâla kaldıysa yüksek maaş alanlardan gönderebildiklerini gönderecek ve trende uyup Hollanda'dan, Fransa'dan düşük bütçeli transferler yapacak. Ve büyük çoğunlukla genç. Buna alt liglere ait bilgisiyle beraber ufak tefek transferler de eklenebilir. En iyi oyuncularını satmaya çok meraklı Leeds'den Snodgrass yazılıp çiziliyor. Bu yüksek maaşlı oyunculardan örneğin en yükseği Darren Bent, haftada 80k alıyor; yani Luka Modric'in bir buçuk katı, Cabaye'ın 2 katından fazla. Onun dokunulmazlığı olduğundan sıra geçen senenin en değerli oyuncusu seçilen Ireland'a geliyor. Stephen Ireland esasında Bent'ten de klas, takımın bana göre açık ara en klas oyuncusu. Fakat şöyle bir durum da var: Villa 2 sene önceki üst üste 6.lıklar alan konumunda olmadığı için böyle değerli bir oyuncunun kaybı o zamanki gibi bir anlam ifade etmiyor, en azından benim için bu böyle. Villa'nın bu sezonki gerçekçi hedefi yeniden tablonun üst kısmına çıkmak ki böyle bir ortamda Ireland'a haftalık 65k vermek yerine hem gelecek oyuncular için daha rahat bir ortam sağlanabilir, hem de Barry Bannan gibi artık olmakla olmamak aşamasına gelmiş oyunculara şans verilebilir. Bannan'ın 'olmaması' durumunda elde her daim hazır bulunan, jack-of-all-trades Gabby Agbonlahor da var. Bahsedilen oyuncularla uzaktan yakından alakası olmamasına rağmen, Lambert'ın oyunculardan max verim almadaki başarısı ve takımı belli bir şekle sokacağı yolundaki umut, işi benim için %51 satılsına getiriyor. Gelip de şampiyonluğa oynayacağız demedi bu adam. Keza QPR'ın, Mark Hughes'un da bir ilgisi var. Dunne'ı da Martin O'Neill istiyor, hiç şaşırmadık tabi ki.

(Gelecekten gelen not: Ireland'ı kimseye vermeyiz. -Hazırlık kampı sonrası)

Genç oyuncuların süre alması ve gelişimleri epey önem verilen konulardan biri olacak. Bunu deyince de yakın zamana dair ister istemez Gerard Houllier akla geliyor. Oyuncuların gelişiminde en önemli nokta artık hırs, kararlılık gibi şeyler değil; birtakım oyunu okuma becerileri ve teknik gelişme olmalı. Barry Bannan üzerinden gidelim ve son 3 hocanın kullanımlarına bakalım bu bağlamda. O'Neill, boyu kısa diye kadroya almıyor; Houllier, orta ikiliye yerleştiriyor ve oyun kurduruyor ki bu aynı zamanda en başarılı dönemi; McLeish'se daha çok kanatta ofansif orta saha olarak kullanıyor, ya da göbekteyse Gerrard'vari Hollywood paslarına yönlendiriyor. O'Neill'ın katkısı yazıyla sıfır olurken, McLeish Premier Lig tecrübesi ve attığı gollerle oyuncuya belli bir güven aşıladı; ama yetersizdi. Okuduklarımıza göre, Bannan şu an daha fazla kısa, basit oynamaya başlamış, doğruların tekrar edilmesi, Houllier'ye bakılması açısından sevindirici. Bu tür taktiksel olgunlukları sanırım en çok Marc Albrighton'da görüyoruz; zaten Ginola hayranlığı ve bisiklet sürün teşvikiyle rüştünü ispatlamış bir arkadaşımız. McLeish'in verdiği 1 senelik aradan sonra takımda yeniden önemli görevler üstlenebilir, keza Houllier döneminde bir seneliğine yerleşen orta ikilinin oyun kurması, kanatların arka direğe koşu yapması gibi unsurlar çok büyük ihtimalle geri dönecek. Ama önce, kronikleşmeden önce sakatlık sorunlarını net olarak çözmesi, ve geçen seneyi tamamen unutması gerek.

Lambert'la ilgili bilgi edinmeye çalışırken Elite Soccer diye bir dergiye denk geldim, yeni gördüğüm için affola. Bu derginin Şubat sayısında kapak Lambert'mış ve hoca antrenmanlarına dair iki yazı paylaşmış. Bunlar Swansea'nin tiki taka futboluna benzemese de, gayet iyiler. "Çalışmanın bazı bölümleri basit gözükse de, bunlar oyun ve oyuncuların gelişimi için temel şeyler; özellikle topa sahip olmak ve oyunu yönlendirebilmek için. Modern oyunda, pres olsun olmasın oyuncular topla rahat olmalılar." diyor.




Paul Lambert koçluk lisansını İngiltere'den değil, Almanya'dan almış ve antrenman tarzının İngilizden çok Almana benzediği söyleniyor. Bunun gibi çalışmalar ve El Ahmadi gibi transferlerle -geride çok sakin oynayan, Carrick'i andıran bir oyuncu olduğunu okudum- Villa'nın topa sahip olma ve hiç değilse önemli hücum oyuncularını daha verimli kullanma şansı olacak. Bu işler (savunma, orta saha, forvet gibi görevlerden bahsediyorum) bir bütünlük teşkil etse de, net olarak takımın işlemeyen bölgeleri orta sahası ve savunmasıydı. İki bölge de tek yönlüydü. Hücum oyuncularının, en azından nitelik olarak bir sıkıntısı yoktu. Doğru yönlendirmelerle, gençlerden Ciaran Clark -stoper-, Gary Gardner -orta saha- gibi oyuncular vakti zamanında Jordan Henderson'ın Sunderland'de yaptığı sükseyi yapabilecek nitelikteler. Ciaran Clark geçen sene bir kez daha gösterdiği gibi, topla arası Ireland hariç Villa orta sahalarının hepsinden iyi veya denk olan bir defans oyuncusu. Bu yüzden, ve takım 2 senedir krizde olduğundan orta sahada kullanıldı, goller de attı. Lambert hocanın oraya bir el atıp onu fark yaratacak bir stopere dönüştürme işini üstlenmesini merakla bekliyorum. Nereden geldiği nereye gittiği belli olmayan bu paragrafı geçen senenin sürprizi, bir başka her işin adamı -bkz. Gabby Agbonlahor- Herd'e sevgi, saygı notu düşerek kapatalım.
 
Geçmişe bakarsak, Lambert'ın çok uzun süre burada kalması olası değil, yani iyi bir teklif gelirse her şey mümkün. Bu özelliği O'Neill inadından biraz farklı, hırs demek daha doğru duracak. Ama önemli olan bu değil, gittiğinde neler bırakacağı olacak. Geride bıraktığı Norwich, artık League One'da değil, Premier Lig'de yarışıyor; gelişime açık ve ekonomik açıdan ileriye giden bir kulüp. Aston Villa'nın da beklentisi bu. Wycombe Wanderers başkanı Beeks'in sözüyle, "O henüz bitmedi. Villa'ya gittiğinde de bitmiş olmayacak."

BBC'teki yazı oldukça güzel, pek çok detayı oradan aldım. İncelemek isteyenler için.

*Başlıkla ilgili olarak, 'aye' İskoçların yes deme biçimi gibi bir şey oluyor. Lambert'ı anlayabilmek için kulakları dikmek gerek, McLeish hem daha iyi konuşuyordu hem de ne dediği pek önemli olmadığından daha kolaydı bu işler. Glasgowluların konuşması böyle bir melodi gibi, akıp gidiyor ama o arada ne olduğunu anlamıyorsunuz. Geçenlerde bununla ilgili bir habere rastladım. 1986'da Ferguson'la görüşmek isteyen Unitedlı yöneticiler, iyi bir ilk izlenim bırakmak için olacak, telefonda İskoç aksanını taklit etmişler! Bakın şurada Lambert'ın konuşmasının bir örneği var.

2012/01/11

Zonal whoever...

Hikayeyi çoğu kişi bilir. FourFourTwo, uçuşa geçen Bolton'ın hocası Owen Coyle'la bir röportaj yapmaktadır ve sorulardan biri de ünlü futbol taktikleri sitesi Zonal Marking'in bir tespiti üzerinedir:
-Zonal Marking sizin çok fazla uzun top gönderdiğinizi söylüyor.
-İstatistikler…Biz de ProZone’dan her hafta istatistiklerimizi alıyoruz ve emin olun, daha çok pas yaptığımızı söylüyorlar. Zonal, her kimse, ona iyi şanslar.

Futbol tanrılarının alınganlığından mıdır bilinmez, Bolton o röportajın ardından önce düşüşe geçti ve sonra da bir daha toparlanamadı. Takım uzun süredir ligin dibinde ve 10 maçta topladığı 4 puanla en kötü iç saha karnesine sahip. Geçen sene bu dönemler Avrupa kupası kovalayan ve oynadığı oyuna methiyeler düzülen Bolton'a ne oldu?

1) Güzel futbol miti. Güzel değil, heyecanlı.
 Yarım bıraktığım işi burada tamamlayayım. Öncelikle, Zonal Marking'in tespitine gelelim. Yanlış değildi; ki zaten bu bir tespit değildi esasen, istatistiklerin göz önüne serilmesiydi. Malum yazının başlığında: “Bolton bu sezon ‘gerçekten’ etkileyici futbol mu oynadı?” diyordu, buradaki ‘etkileyici’ ibaresine dikkat. Anlatılmak istenen Bolton’ın lanse edildiğinin aksibe yaratıcı futbol oynamadığıydı; istatistikler bunun tersine işaret ediyordu. 2010-11 sezonunda en çok faul yapan ve maç başına en çok müdahalede (tackle) bulunan takım, Bolton'dı. En çok uzun top gönderenler arasında dördüncüydü; kısa paslardaysa sondan üçüncü ve topla oynama yüzdelerinde yine sondan, dördüncü. Bundan sonra iş yoruma gelir ki, ligin en çok uzun top gönderen takımının Blackpool olması, istatistiklerin tek başına bir anlam ifade etmediğinin hatta yanıltıcı olabildiğini gösteren çok yerinde bir örnek oluyor. Blackpool'un oyunu pas, sürekli pas üzerine kuruluydu, Holloway'in bizzat itiraf ettiği üzere, İspanya'dan etkilenmeyle kurulan bir takımdı bu. Ama adı üzerinde ya, etkilenme. Çok doğru bir şekilde, olanı aynen olduğu gibi almayı değil, olanın neden öyle olduğunu anlayıp öyle aldıklarından olacak ki, paslı oyunu bir eğlence kaynağı, stil ve maça hükmetme yolu olarak gördüler. Ancak bu gol için yeterli değildi, boşluklar hazırlayacak teknikte oyuncuları yoktu belki ama onlar uzun paslarla kendilerine alan yarattılar. Takımın oyunu üç forvetli düzende kanatların çizgiye olabildiğince yakın olması ve Charlie Adam, David Vaughan gibi iyi pasörlerin buralara oynadığı ani ve sürekli, uzun, paslarla şekillenirdi. Etkileyici bir sezondu, ama güzellik fayda etmedi ve Championship'e geri döndüler. Bunda Blackpool hocası Ian Holloway'ın ligin ikinci yarısındaki düşüşe rağmen oyun planında esnekliğe gitmemesi oldukça etkili oldu; fakat onlar ligden düşmeyi zaten pek umursamıyorlardı. Daha sezon başlamadan bu yoldan vazgeçmeyeceklerini, ligden düşmelerinin bir anlam ifade etmeyeceğini, hedeflerinin daha uzun vadeli olduğunu söylemişlerdi. Premier Lig’den alt lige düşen takımlar her geçen yıl azalmakla birlikte, belli bir zaman dilimi boyunca yayın gelirlerinden pay almaya devam ediyorlar. Buna ‘parachute payments’ deniyor. Bu para, Blackpool’un stadı için yeterliydi. Ama Bolton için pek de öyle değil. Bu yüzden, daha sonra ikinci maddede söyleyeceğim gibi, Bolton'ın gidenlerin yerini benzerleriyle dolduramadığı bir ortamda daha farklı bir yola, daha çabuk adapte olması gerekiyordu.

2 Şubat 2011 tarihli Bolton-Wolves maçından görüntüler. Takım o sırada 25 maçta 33 puanla 8. sırada yer alıyor...

Maçın başlarında gelişen çok net bir Wolves hücumu. Savunmada böyle bir dizilimin oluştuğunu gördüğünüzde, kontra atak yediklerini düşünebilirsiniz. Ama değil. Rakip kalecinin degajı sonrası Bolton savunması önde yakalanıyor (orta sahanın da ne kadar dengesiz durduğuna dikkat) ama kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonda Matt Jarvis topu dışarı atacak. Her zaman olmasa bile, Bolton zaman zaman bu tip pozisyonlar verirdi. Çok katı bir şekilde savunmayı önde kurma anlayışları olmasa da, öndeki 4 oyuncunun genelde oldukça önde pozisyon alışları ve orta sahanın da köprü oluşuyla bu durum daha çok kendiliğinden meydana gelirdi.


Çok klasik bir Bolton hücumu. Altını beyazla çizdiklerim forvetler (9 numara Elmander ve ayağında top olan Kevin Davies), kırmızılar kanat oyuncuları (Matt Taylor ve Lee), maviler de iki orta saha; Paint'le bu kadar. Davies'e uzun gönderiliyor, Davies illa ki bu topu iyi bir yere indiriyor veya saklıyor, çevresinde de savunma oyuncuları dışında takımın tamamı oluyor. Burada da görüldüğü gibi, Davies orada kaybetse dahi çevresindeki oyuncuların geri kazanması veya korner yaratması, bir karambol olasılığı hiç uzak değil. Top bu şekilde ileriye atıldıktan sonrasını hızlı oynuyorlar, boşlukları hemen değerlendirmeye çalışıyorlar. Bunda yaratıcı ve teknik Elmander'in merkezdeki değeri çok büyük. Oradan bir şey üretilemezse, Lee ve Taylor'ın ortaları deneniyor. Holden gibi ceza sahasına geç koşu yapanları da unutmayalım.


İki takımın atamadıklarıyla maç 0-0 bitmeye doğru giderken, Chelsea'den kiralık gelen ve o gün ilk maçına çıkan Sturridge oyuna giriyor. Bolton'ın ufak presine yenik düşen Wolves sağ beki Zubar, Sturridge'in koşusunu görmüyor ve Sturridge kaleciye geri pası gole çeviriyor. Bu maçın da skoru ve Sturridge sonraki 3 maçta da gol atmayı başaracak. Son olarak, bu gol sıkıntılar yaşamaya başlayan Bolton'ın 5 maç aradan sonra ilk galibiyeti oluyor. Takım Sturridge'in hızının etkisiyle, zaman zaman biraz daha geriye çekildi ve onun hızını kullanmaya çalıştı. Daha önce pek böyle bir yol izledikleri söylenemez, maç başına 1.5 ofsaytla geçen sezonun en az ofsayta düşen takımı Bolton Wanderers.

Takım, geçen seneki başarısını, doğru yerde doğru zamanda olan pek çok etkene borçlu. Uzun top oyununa anlam katabilen Stuart Holden, Elmander, Lee gibi oyuncuların varlığı Coyle’un heyecan veren ve sözüm ona agresif oyun isteğiyle birleşince bambaşka bir takım oldular. Doğrudur, uzun oynuyorlardı, ama bu klasik anlayıştan epey farklıydı. Takımın kaptanı ligde en iyi hava topu alan Kevin Davies’ti, takımın geri kalanı da Gary Megson’ın mirası olarak hep fizikli oyunculardı. Bolton genelde uzun oynayarak hücum kurmaya çalıştı ama özellikle de rakip sahaya yerleşmişken. Çok mantıklı olarak, rakip üzerinde biraz baskı kurulup karşı sahaya yerleşildiğinde savunmaya dönen top anında ileriye uzun oynanıyordu; çünkü bu topu %90 olumlu değerlendirecek Kevin Davies vardı. Bloklar arasını kısa tuttular, böylece Bolton hem uzun oynayan hem de savunmayı çok ileride kuran garip bir takım oldu. Kaptırdıklarında Davies ve artık çok iyi tanıdığımız Elmander’in olduğu 2 forvet, arkalarında da yine mobil bir dörtlü orta saha. Böylece hücumların devamlılığı sağlanıyor ve Bolton çok yaratıcı olmasa bile rakibin üzerinde dönemsel müthiş bir pres kurabiliyordu. Bu düzenin olmazsa olmazları Holden’dı, Elmander’di veya kanattan gelen oyunculardı. Bu oyuna neden olan Kevin Davies ve diğerleriydi, ve bu oyunu sağlayan da onlardı. Ama olmazsa olmaz olan bu oyuncular değildi, Davies değildi, ki onlar olmasa Bolton kimbilir çok daha alışageldik, daha fazla kısa pas kullandığı bir yapıda olacaktı. Elmander’in ayrılışı, Sturridge’in geri dönmesi, Holden ve Lee’nin uzun süre sakatlıklarıyla Bolton sıradan bir takıma dönüştü.

2)Onlar artık yok.

Takımın halini açıkladım ki sanırım çok sayıdaki fauller, tackle’lar da bunu destekleyebildi. Yapı, ister istemez düzenli değil, bir tarafa yığılmış (lopsided) bir hal alıyordu ve savunmayı önde kurmanın sisteme katkıları olduğu kadar riskleri de malumdu ve böyle goller de yendi. Yeni sezonda takımın gidenlerin yerini dolduracak durumunun olmadığı ve üstüne sakatlıkların da geldiği kabul, fakat acaba Coyle geçen sene heyecan yaratan ama sonunda SOS veren ekibi daha düzenli bir ekibe dönüştürme işine yeterince özen göstermedi mi?

Öncelikle savunma oyuncularını öne çıkarma işinden kesin olarak vazgeçildi. Felaket sonuçların ardından bunu anlayışla karşılamak lazım fakat bu aynı zamanda takımın sıradanlığa terfisinde ve hücumdaki kısırlığında önemli bir adım oldu. Tabi yerleri doldurulamayan oyuncularla beraber... İki sene evvel Wilshere'i, sonra da Sturridge'i kiralayıp hem Bolton'a hem İngiliz futboluna önemli katkı yapan Coyle, bu sefer gözünü İberya'ya dikti. Uzun süre, geçen senekilerin yerine geçebilecek yaratıcı oyuncuların peşinde koştu: Barcelona'dan Thiago Alcantara, Real Madrid'den Rodrigo (bir önceki sene Bolton'da kiralık oynamıştı) ve bazı başkaları... Bunların hiçbirisinden sonuç alamadı, rotasını mecburen bir alt lige yöneltti. Burnley'den eski oyuncuları Tyrone Mears ve Chris Eagles'ı, Swansea'den de Darren Pratley'i aldı. Maliyet bakımından yerinde transferler olsalar da gidenlerin yerini doldurmakta işleri çok zordu. Artık atılan uzun topların pek bir esprisi olmuyordu ve ayrıca görüldü ki bundan başka da topu öne aktarmada zorlanıyorlardı. Orta saha ikilisi zaman zaman Reo-coker ve Muamba’dan (iki sözümona önlibero) oluştu. Keza savunma geriye itilince bloklar arası mesafe de arttı. Bolton’ın geçen seneden süregelen dengesiz şekli iyice ayyuka çıktı ve çok fazla gol yemeye başladılar. Şu anda son 3 sıradaki diğer iki takımla beraber 40 golün üstünde gol yeme şerefini paylaşıyorlar.

Kabul etmek gerek, Bolton’ın çok kaliteli bir kadrosu yok. Fakat kimse de bugün 9. sırada bulunan Norwich’in daha iyi bir kadrosu olduğunu iddia edemez. Norwich’in de aynı şekilde berbat bir savunması var, bu seneki tüm maçlarda gol yediler, ve kadroları geniş değil. Ama her maça farklı tepki verebiliyorlar, çok daha esnekler. Misal, bir maça 3-5-2 çıkıp rakip orta sahayı nötrleyebilirken, iki stoperi de sakat olan Newcastle’a karşı ısrarla hava toplarına yoğunlaşıp 3 golü de bu şekilde atıyorlar. Takımı her sene bir üst lige çıkaran Lambert’ın çıkabileceği lig kalmadı ama çok büyük takdir toplamaya devam ediyor. Bolton’da çok fazla eksik gedik var, peki bu kadar mı kötüler? Doğru tepkiyi veremediler.

Yine de tüm bunlara rağmen son maçtaki 2-1'lik Everton galibiyeti umut verici olabilir. Düz forvetlerin (Klasnic=Son vuruşçu, ama biraz o kadar; Davies=Savaşçı, ama yine muhtemelen, biraz o kadar) ikisini de kulübede bırakıp top tutup dönüp şut da çıkarabilecek ve tekniği ikisinden de iyi N'Gog'la başladı. Orta sahayı da 5ledi. Everton'ın kaçırdıkları bir yana, bu oldukça olumlu bir sonuç verdi ve özellikle ikinci yarıda Everton orta sahasının da düşmesiyle Bolton daha üstün ve derli toplu bir oyun oynadı; 1-0 geriye düştüğü maçta da 2-1 kazanmayı başardı. İki golün de bireysel çabalarla olduğunu unutalım, o açıdan o vuruşu yapabilecek Gary Cahill'den başka İngiliz stoper yok. Yine de bana kalırsa doğru, en azından artık denenmesi gereken bir tercihti ve galibiyet, bu açıdan sevindirici.

3) Gary Cahill

Takımın yıldızı Gary Cahill, çok yakında Chelsea’ye imza atabilir. Bunun üzerine, Cahill çok mu hızlı ki deniyor Chelsea'nin savunmayı öne çıkaran anlayışına yönelik. Değil, fakat ayağı çok daha düzgün, bu konuda Terry’den daha iyi olduğu kesin. Ayrıca kendini kanıtlamış da bir oyuncu, milli takıma yükselmişliği var. Daha önce sistemin benzerini oynaması da bonus. En kötü ihtimalde iyi bir rotasyon oyuncusu olur ancak bu bir yana, Villas-Boas’ın son zamanlarda presten vazgeçip (en azından tam saha presten) high-line’ı koruması bana oyunun doğasına aykırı geliyor. Yazı boyunca tekrarladığım, Bolton’ın başına gelen de buna benzer bir şeydi. Bu iki unsur çoğu zaman birlikte gider, birinin yapılıp diğerinin eksik bırakılması etkisizliğin yanında negatif bir etki de yaratır. Verilen açığın karşılığında bir şey alınmaz çünkü. Satrançta sanat taş fedalarıyla yapılır misal, rakibi dengesiz bir pozisyonda yakalamak çoğu zaman bir taş fedasıyla başlar. Başarılı taş fedası oyunu kazandırabilirken tersi sizi geri düşürür. Rakip üzerinde yeterli baskıyı ve oyunda akıcılığı kurmadan geride boşluk bırakmak bana çok mantıklı gelmiyor. Bakalım, göreceğiz...