<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573</id><updated>2012-02-17T04:07:26.132+02:00</updated><category term='felsefe'/><category term='wigan'/><category term='chelsea'/><category term='basın'/><category term='birmingham city'/><category term='bolton'/><category term='fantezi futbol oyunu'/><category term='liverpool'/><category term='real madrid'/><category term='ingiliz olmayan futbol'/><category term='psvli ronaldo'/><category term='premiership'/><category term='aston villa'/><category term='barcelona'/><category term='martin o&apos;neill'/><category term='hadi bi de bu var'/><category term='gareth barry'/><category term='frank rijkaard'/><category term='tv'/><category term='ya tutarsa'/><category term='onu okuma bunu oku'/><category term='her şeyin başladığı an'/><category term='arsenal'/><category term='forma'/><category term='beijing 2008'/><category term='dünya kupası 2010'/><category term='kitap'/><category term='sunderland'/><category term='tottenham'/><category term='fatih terim'/><category term='tahmin'/><category term='newcastle united'/><category term='milli takımlar'/><category term='az öz söz'/><category term='blog'/><category term='porto'/><category term='galatasaray ve bülent korkmaz'/><category term='transfer'/><category term='trabzonspor'/><category term='basketbol'/><category term='denemek'/><category term='west ham'/><category term='görsel'/><category term='aragones ve fenerbahçe'/><category term='everton'/><category term='beni kategorize etme'/><category term='taktikler'/><category term='galatasaray'/><category term='sportingli ronaldo'/><category term='oyun'/><category term='tennis'/><category term='ali daei?'/><title type='text'>Hayat Yuvarlaktır</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>134</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-5771823780592678091</id><published>2012-01-11T10:44:00.027+02:00</published><updated>2012-01-12T10:19:17.299+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bolton'/><title type='text'>Zonal whoever...</title><content type='html'>Hikayeyi çoğu kişi bilir. FourFourTwo, uçuşa geçen Bolton'ın hocası Owen Coyle'la bir röportaj yapmaktadır ve sorulardan biri de ünlü futbol taktikleri sitesi &lt;a href="http://www.zonalmarking.net/2011/05/24/bolton-owen-coyle-style-of-football/"&gt;Zonal Marking'in bir tespiti &lt;/a&gt;üzerinedir:&lt;br /&gt;-Zonal Marking sizin çok fazla uzun top gönderdiğinizi söylüyor.&lt;br /&gt;-İstatistikler…Biz de ProZone’dan her hafta istatistiklerimizi alıyoruz ve emin olun, daha çok pas yaptığımızı söylüyorlar. Zonal, her kimse, ona iyi şanslar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol tanrılarının alınganlığından mıdır bilinmez, Bolton o röportajın ardından önce düşüşe geçti ve sonra da bir daha toparlanamadı. Takım uzun süredir ligin dibinde ve 10 maçta topladığı 4 puanla en kötü iç saha karnesine sahip. Geçen sene bu dönemler Avrupa kupası kovalayan ve oynadığı oyuna methiyeler düzülen Bolton'a ne oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1) Güzel futbol miti. Güzel değil, heyecanlı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/05/fakat-owen-coyle.html"&gt;Yarım bıraktığım işi&lt;/a&gt; burada tamamlayayım. Öncelikle, Zonal Marking'in tespitine gelelim. Yanlış değildi; ki zaten bu bir tespit değildi esasen, istatistiklerin göz önüne serilmesiydi. Malum yazının başlığında: “Bolton bu sezon ‘gerçekten’ etkileyici futbol mu oynadı?” diyordu, buradaki ‘etkileyici’ ibaresine dikkat. Anlatılmak istenen Bolton’ın lanse edildiğinin aksibe yaratıcı futbol oynamadığıydı; istatistikler bunun tersine işaret ediyordu. 2010-11 sezonunda en çok faul yapan ve maç başına en çok müdahalede (tackle) bulunan takım, Bolton'dı. En çok uzun top gönderenler arasında dördüncüydü; kısa paslardaysa sondan üçüncü ve topla oynama yüzdelerinde yine sondan, dördüncü. Bundan sonra iş yoruma gelir ki, ligin en çok uzun top gönderen takımının &lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Blackpool olması, istatistiklerin tek başına bir anlam ifade etmediğinin hatta yanıltıcı olabildiğini gösteren çok yerinde bir örnek oluyor. Blackpool'un oyunu pas, sürekli pas üzerine kuruluydu, Holloway'in bizzat itiraf ettiği üzere, İspanya'dan etkilenmeyle kurulan bir takımdı bu. Ama adı üzerinde ya, etkilenme. Çok doğru bir şekilde, olanı aynen olduğu gibi almayı değil, olanın neden öyle olduğunu anlayıp öyle aldıklarından olacak ki, paslı oyunu bir eğlence kaynağı, stil ve maça hükmetme yolu olarak gördüler. Ancak bu gol için yeterli değildi, boşluklar hazırlayacak teknikte oyuncuları yoktu belki ama onlar uzun paslarla kendilerine alan yarattılar. Takımın oyunu üç forvetli düzende kanatların çizgiye olabildiğince yakın olması ve Charlie Adam, David Vaughan gibi iyi pasörlerin buralara oynadığı ani ve sürekli, uzun, paslarla şekillenirdi. Etkileyici bir sezondu, ama güzellik fayda etmedi ve Championship'e geri döndüler. Bunda Blackpool hocası Ian Holloway'ın ligin ikinci yarısındaki düşüşe rağmen oyun planında esnekliğe gitmemesi oldukça etkili oldu; fakat onlar ligden düşmeyi zaten pek umursamıyorlardı. Daha sezon başlamadan bu yoldan vazgeçmeyeceklerini, ligden düşmelerinin bir anlam ifade etmeyeceğini, hedeflerinin daha uzun vadeli olduğunu söylemişlerdi. Premier Lig’den alt lige düşen takımlar her geçen yıl azalmakla birlikte, b&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;elli bir zaman dilimi boyunca yayın gelirlerinden pay almaya devam ediyorlar. Buna ‘parachute payments’ deniyor. Bu para, Blackpool’un stadı için yeterliydi. Ama Bolton için pek de öyle değil. Bu yüzden, daha sonra ikinci maddede söyleyeceğim gibi, Bolton'ın gidenlerin yerini benzerleriyle dolduramadığı bir ortamda daha farklı bir yola, daha çabuk adapte olması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:78%;" &gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;2 Şubat 2011 tarihli Bolton-Wolves maçından görüntüler&lt;/span&gt;. Takım o sırada 25 maçta 33 puanla 8. sırada yer alıyor.&lt;/span&gt;..&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-gXAQlxa1czo/Tw1ZVgIxkzI/AAAAAAAAA94/BgRQRZmdZ-s/s1600/boltonwolveshighline.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 220px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-gXAQlxa1czo/Tw1ZVgIxkzI/AAAAAAAAA94/BgRQRZmdZ-s/s400/boltonwolveshighline.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5696307329632408370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Maçın başlarında gelişen çok net bir Wolves hücumu. Savunmada böyle bir dizilimin oluştuğunu gördüğünüzde, kontra atak yediklerini düşünebilirsiniz. Ama değ&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;il. Rakip kalecinin degajı sonrası Bolton savunması önde yakalanıyor (orta sahanın da ne kadar dengesiz durduğuna dikkat) ama kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonda Matt Jarvis topu dışarı atacak. Her zaman olmasa bile, Bolton zaman zaman bu tip pozisyonlar verirdi. Çok katı bir şekilde savunmayı önde kurma anlayışları olmasa da, öndeki 4 oyuncunun genelde oldukça önde pozisyon alışları ve orta sahanın da köprü oluşuyla bu durum daha çok kendiliğinden meydana gelirdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-IVcLPv4pjHs/Tw1ZVQBO7gI/AAAAAAAAA9o/VkJzllGp2EM/s1600/boltonwolvesdavies.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 220px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-IVcLPv4pjHs/Tw1ZVQBO7gI/AAAAAAAAA9o/VkJzllGp2EM/s400/boltonwolvesdavies.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5696307325305810434" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Çok klasik bir Bolton hücumu. Altını beyazla çizdiklerim forvetler (9 numara Elmander ve ayağında top olan Kevin Davies), kırmızılar kanat oyuncuları (Matt Taylor ve Lee), maviler de iki orta saha; Paint'le bu kadar. Davies'e uzun gönderiliyor, Davies illa ki bu topu iyi bir yere indiriyor veya saklıyor, çevresinde de savunma oyuncuları dışında takımın tamamı oluyor. Burada da görüldüğü gibi, Davies orada kaybetse dahi çevresindeki oyuncuların geri kazanması veya korner yaratması, bir karambol olasılığı hiç uzak değil. Top bu şekilde ileriye atıldıktan sonrasını hızlı oynuyorlar, boşlukları hemen değerlendirmeye çalışıyorlar. Bunda yaratıcı ve teknik Elmander'in merkezdeki değeri çok büyük.  Oradan bir şey üretilemezse, Lee ve Taylor'ın ortaları deneniyor. Holden gibi ceza sahasına geç koşu yapanları da unutmayalım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-1gHiF52YMaw/Tw1ZWNZapoI/AAAAAAAAA-A/6_3uAeXmIIg/s1600/boltonwolveszubar.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 220px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-1gHiF52YMaw/Tw1ZWNZapoI/AAAAAAAAA-A/6_3uAeXmIIg/s400/boltonwolveszubar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5696307341781804674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;İki takımın atamadıklarıyla maç 0-0 bitmeye doğru giderken, Chelsea'den kiralık gelen ve o gün ilk maçına çıkan Sturridge oyuna giriyor. Bolton'ın ufak presine yenik düşen Wolves sağ beki Zubar, Sturridge'in koşusunu görmüyor ve Sturridge kaleciye geri pası gole çeviriyor. Bu maçın da skoru ve Sturridge sonraki 3 maçta da gol atmayı başaracak. Son olarak, bu gol sıkıntılar yaşamaya başlayan Bolton'ın 5 maç aradan sonra ilk galibiyeti oluyor. Takım Sturridge'in hızının etkisiyle, zaman zaman biraz daha geriye çekildi ve onun hızını kullanmaya çalıştı. Daha önce pek böyle bir yol izledikleri söylenemez, maç başına 1.5 ofsaytla geçen sezonun en az ofsayta düşen takımı Bolton Wanderers.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takım, geçen seneki başarısını, doğru yerde doğru zamanda olan pek çok etkene borçlu. Uzun top oyununa anlam katabilen Stuart Holden, Elmander, Lee gibi oyuncuların varlığı Coyle’un heyecan veren ve sözüm ona agresif oyun isteğiyle birleşince bambaşka bir takım oldular. Doğrudur, uzun oynuyorlardı, ama bu klasik anlayıştan epey farklıydı. Takımın kaptanı ligde en iyi hava topu alan Kevin Davies’ti, takımın geri kalanı da Gary Megson’ın mirası olarak hep fizikli oyunculardı. Bolton genelde uzun oynayarak hücum kurmaya çalıştı ama özellikle de rakip sahaya yerleşmişken. Çok mantıklı olarak, rakip üzerinde biraz baskı kurulup karşı sahaya yerleşildiğinde savunmaya dönen top anında ileriye uzun oynanıyordu; çünkü bu topu %90 olumlu değerlendirecek Kevin Davies vardı. Bloklar arasını kısa tuttular, böylece Bolton hem uzun oynayan hem de savunmayı çok ileride kuran garip bir takım oldu. Kaptırdıklarında Davies ve artık çok iyi tanıdığımız Elmander’in olduğu 2 forvet, arkalarında da yine mobil bir dörtlü orta saha. Böylece hücumların devamlılığı sağlanıyor ve Bolton çok yaratıcı olmasa bile rakibin üzerinde dönemsel müthiş bir pres kurabiliyordu. Bu düzenin olmazsa olmazları Holden’dı, Elmander’di veya kanattan gelen oyunculardı. Bu oyuna neden olan Kevin Davies ve diğerleriydi, ve bu oyunu sağlayan da onlardı. Ama olmazsa olmaz olan bu oyuncular değildi, Davies değildi, ki onlar olmasa Bolton kimbilir çok daha alışageldik, daha fazla kısa pas kullandığı bir yapıda olacaktı. Elmander’in ayrılışı, Sturridge’in geri dönmesi, Holden ve Lee’nin uzun süre sakatlıklarıyla Bolton sıradan bir takıma dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2)Onlar artık yok.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımın halini açıkladım ki sanırım çok sayıdaki fauller, tackle’lar da bunu destekleyebildi. Yapı, ister istemez düzenli değil, bir tarafa yığılmış (lopsided) bir hal alıyordu ve savunmayı önde kurmanın sisteme katkıları olduğu kadar riskleri de malumdu ve böyle goller de yendi. Yeni sezonda takımın gidenlerin yerini dolduracak durumunun olmadığı ve üstüne sakatlıkların da geldiği kabul, fakat acaba Coyle geçen sene heyecan yaratan ama sonunda SOS veren ekibi daha düzenli bir ekibe dönüştürme işine yeterince özen göstermedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-umOdKhrAj3Y/Tw1ppTe7Q1I/AAAAAAAAA-M/Mks1bcJx9Ew/s1600/coyle-1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 239px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-umOdKhrAj3Y/Tw1ppTe7Q1I/AAAAAAAAA-M/Mks1bcJx9Ew/s400/coyle-1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5696325262019085138" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Öncelikle savunma oyuncularını öne çıkarma işinden kesin olarak vazgeçildi. Felaket sonuçların ardından bunu anlayışla karşılamak lazım fakat bu aynı zamanda takımın sıradanlığa terfisinde ve hücumdaki kısırlığında önemli bir adım oldu. Tabi yerleri doldurulamayan oyuncularla beraber... İki sene evvel Wilshere'i, sonra da Sturridge'i kiralayıp hem Bolton'a hem İngiliz futboluna önemli katkı yapan Coyle, bu sefer gözünü İberya'ya dikti. Uzun süre, geçen senekilerin yerine geçebilecek yaratıcı oyuncuların peşinde koştu: Barcelona'dan Thiago Alcantara, Real Madrid'den Rodrigo (bir önceki sene Bolton'da kiralık oynamıştı) ve bazı başkaları... Bunların hiçbirisinden sonuç alamadı, rotasını mecburen bir alt lige yöneltti. Burnley'den eski oyuncuları Tyrone Mears ve Chris Eagles'ı, Swansea'den de Darren Pratley'i aldı. Maliyet bakımından yerinde transferler olsalar da gidenlerin yerini doldurmakta işleri çok zordu. Artık atılan uzun topların pek bir esprisi olmuyordu ve ayrıca görüldü ki bundan başka da topu öne aktarmada zorlanıyorlardı. Orta saha ikilisi zaman zaman Reo-coker ve Muamba’dan (iki sözümona &lt;span style="font-style: italic;"&gt;önlibero&lt;/span&gt;) oluştu. Keza savunma geriye itilince bloklar arası mesafe de arttı. Bolton’ın geçen seneden süregelen dengesiz şekli iyice ayyuka çıktı ve çok fazla gol yemeye başladılar. Şu anda son 3 sıradaki diğer iki takımla beraber 40 golün üstünde gol yeme şerefini paylaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul etmek gerek, Bolton’ın çok kaliteli bir kadrosu yok. Fakat kimse de bugün 9. sırada bulunan Norwich’in daha iyi bir kadrosu olduğunu iddia edemez. Norwich’in de aynı şekilde berbat bir savunması var, bu seneki tüm maçlarda gol yediler, ve kadroları geniş değil. Ama her maça farklı tepki verebiliyorlar, çok daha esnekler. Misal, bir maça 3-5-2 çıkıp rakip orta sahayı nötrleyebilirken, iki stoperi de sakat olan Newcastle’a karşı ısrarla hava toplarına yoğunlaşıp 3 golü de bu şekilde atıyorlar. Takımı her sene bir üst lige çıkaran Lambert’ın çıkabileceği lig kalmadı ama çok büyük takdir toplamaya devam ediyor. Bolton’da çok fazla eksik gedik var, peki bu kadar mı kötüler? Doğru tepkiyi veremediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de tüm bunlara rağmen son maçtaki 2-1'lik Everton galibiyeti umut verici olabilir. Düz forvetlerin (Klasnic=Son vuruşçu, ama biraz o kadar; Davies=Savaşçı, ama yine muhtemelen, biraz o kadar) ikisini de kulübede bırakıp top tutup dönüp şut da çıkarabilecek ve tekniği ikisinden de iyi N'Gog'la başladı. Orta sahayı da 5ledi. Everton'ın kaçırdıkları bir yana, bu oldukça olumlu bir sonuç verdi ve özellikle ikinci yarıda Everton orta sahasının da düşmesiyle Bolton daha üstün ve derli toplu bir oyun oynadı; 1-0 geriye düştüğü maçta da 2-1 kazanmayı başardı. İki golün de bireysel çabalarla olduğunu unutalım, o açıdan o vuruşu yapabilecek Gary Cahill'den başka İngiliz stoper yok. Yine de bana kalırsa doğru, en azından artık denenmesi gereken bir tercihti ve galibiyet, bu açıdan sevindirici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;3) Gary Cahill&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımın yıldızı Gary Cahill, çok yakında Chelsea’ye imza atabilir. Bunun üzerine, Cahill çok mu hızlı ki deniyor Chelsea'nin savunmayı öne çıkaran anlayışına yönelik. Değil, fakat ayağı çok daha düzgün, bu konuda Terry’den daha iyi olduğu kesin. Ayrıca kendini kanıtlamış da bir oyuncu, milli takıma yükselmişliği var. Daha önce sistemin benzerini oynaması da bonus. En kötü ihtimalde iyi bir rotasyon oyuncusu olur ancak bu bir yana, Villas-Boas’ın son zamanlarda presten vazgeçip (en azından tam saha presten) high-line’ı koruması bana oyunun doğasına aykırı geliyor. Yazı boyunca tekrarladığım, Bolton’ın başına gelen de buna benzer bir şeydi. Bu iki unsur çoğu zaman birlikte gider, birinin yapılıp diğerinin eksik bırakılması etkisizliğin yanında negatif bir etki de yaratır. Verilen açığın karşılığında bir şey alınmaz çünkü. Satrançta sanat taş fedalarıyla yapılır misal, rakibi dengesiz bir pozisyonda yakalamak çoğu zaman bir taş fedasıyla başlar. Başarılı taş fedası oyunu kazandırabilirken tersi sizi geri düşürür. Rakip üzerinde yeterli baskıyı ve oyunda akıcılığı kurmadan geride boşluk bırakmak bana çok mantıklı gelmiyor. Bakalım, göreceğiz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-5771823780592678091?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/5771823780592678091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=5771823780592678091&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/5771823780592678091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/5771823780592678091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2012/01/zonal-whoever.html' title='Zonal whoever...'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-gXAQlxa1czo/Tw1ZVgIxkzI/AAAAAAAAA94/BgRQRZmdZ-s/s72-c/boltonwolveshighline.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-1766385992003775668</id><published>2011-12-03T23:37:00.014+02:00</published><updated>2011-12-04T14:18:06.022+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>McLeish yeter!</title><content type='html'>Aston Villa şu anda Premier Lig'in topa en az sahip olan takımı. Aslında sondan ikinci. Ama sonuncu takım zaten bu alanda sonuncu olmaya bilinçli olarak gönül vermiş olduğundan -Stoke City- istatistiği böyle bir amaç gütmemiş diğer 19 takım için tutmak daha akla uygun. Bununla beraber şut ve kaleyi tutan şut istatistiklerinde de yine sondan ikinci. 14 maçın 7'si berabere bitti ve Aston Villa an itibariyle Heskey'siz hiçbir hücum planı yokmuş gibi gözüken ve tüm yaratıcılığı Gabriel Agbonlahor'dan ibaret olan bir takım. Bununla beraber hâla ilk 10 içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce hocalara yaklaşırken belli bir saygıyı hep göz önünde bulundurdum, ama artık dayanamıyorum: McLeish dayanılacak gibi değil. 'Negatif' imajını Birmingham City'deki çalışma şartlarına bağlayıp daha önce İskoçya ve Rangers'la başardıklarını eklediğimizde dengesi ve pragmatikliğine ek olarak daha vizyon sahibi bir hoca imajı yaratmıştık. Futbol devrimi yapmaya gelmiyordu buraya; gençleri kullanacaktı, arada Heskey'e uzun oynayacaktı, ama genel olarak takım belli bir taktik disipline ve modernizasyona sahip olacaktı. Ama belli ki İskoçya'nın fazla atak yapmasına gerek yoktu ve belki de İskoçya Ligi'nin kalitesi belliydi. Geçen sene Hleb başarısızlığında olduğu gibi, sorun oyuncuların alınmasında değil, bunların nasıl kullanılması gerektiğindeydi. Sir Alex Ferguson futbol okulundan çıkma, şimdinin teknik direktörlerinden ikisi Steve Bruce ve Alex McLeish futbol oyununa çözümler üretme konusunda sınıfta kalıyorlar. Yöneticilik becerileri fena değil, ki Sir Alex okulundan mezun olup da bu alanda zayıf olanı sopayla döverler. Ama yine bu okulun, daha doğrusu İngiltere futbol kültürünün bir sonucu olarak, saha içinde sınıfta kalıyorlar. Rijkaard, Ancelotti veya Cruyff'un çıktığı okuldan biraz farklı bu. Ben Sunderland'in yapılanmasını her zaman &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/07/sunderland-safralar-atyor.html"&gt;onayladım&lt;/a&gt;; çok oyuncu gelip gitmesi bana kalırsa çok önemli değil. Keane'in kadrosundan çok daha uzun vadeli, çok daha maaş dengesi oturmuş ve oyuncu alım-satımlarıyla da bütçesini büyütebilecek bir yapıda Sunderland. McLeish'ten nefret ederken de gidip saha dışındaki olaylardan bahsetmiyoruz; Dunne ve Collins, hocanın destek görmesi için kazanmalıyız diyorlar. Böyle de bir durum var, ki ondan beklenen de buydu. Ama iş bu oyuncuları kullanıma gelince, saha içine gelince, tekniğe gelince işte o noktada bu adamların hiçbiri bir Alex Ferguson değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruce'un gidişi üzerine Louise Taylor'ın yazdığı iki yazı var. &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/football/blog/2011/nov/30/steve-bruce-sunderland-sacked"&gt;İlkinde&lt;/a&gt; çok güzel anektodlar bulunuyor. Bruce'a soruyorlar: "Sizce yılbaşı ağacı taktiğini (4-3-2-1) uygulamak nasıl olur?" Cevap şöyle: "Ben taktiklerle pek ilgilenmiyorum." (!) Yazının devamında bunun nükte değil trajik ve gerçek olduğunun anlaşılmasından bahsediliyor. Aslında doğru, ama şunu da net olarak söyleyebiliriz: Dinamik, genç, atletik bir takım istiyor. Peki nasıl? İşte onca denemeden sonra bunu hala başaramadı ve bundan sonrası belki de zararlı olacaktı. Peki benim henüz iki alt yazıda bahsettiğim başarı parametrelerine göre değerlendirecek olursak? Yani Bruce'un geleceğe bıraktıklarından bahsedersek bir de? Dediğim gibi, iyi bir kadro, gelişime müsait genç oyuncular, sağlıklı ve yine gelişime açık bir ekonomik bilanço. O hâlde Bruce kendinden sonra gelecek olana iyi bir miras bıraktı ve önemli olan da biraz budur. Bundan sonrası Bruce'un yetersizliği kaynaklı çok daha sancılı olacaktı ve bana kalırsa çok yerinde bir noktada ayrılık gerçekleşti. Yetersizlik demişken, aynı yazıda Bruce'un daha e-mail yollamaktan dahi aciz olduğundan bahsediyor: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;eski kafa hoca&lt;/span&gt;. McLeish'in bundan biraz uzak olduğunu söylemekte fayda var. "Oyunculara bizim zamanımız şöyleydi diye bahsetmek saçma" diyor; disipline ve profesyonelliğe önem veriyor ama kuralları eskiden olduğu gibi uygulama konusunda katı bir düşüncesi yok. Hoş Bruce'un da böyle bir yapısı yok ama bunlardan Bannan'ın alkollü araba kullanmaktan ceza aldığı zamanlarda bahsetmişti hoca ve hani yöneticilik konusunda fena olmadığını gösteren örneklerden biriydi. "Elbette bir iki bira içmekte sakınca yok, ama profesyonelliğin gereklerini de yerine getirmelisiniz. Bu şekilde kafayı bulana kadar içmenin ve sonra araba kullanmanın mantıklı bir açıklaması olamaz." Sonra Bannan bir iki hafta ilk 11den kesildi, milli takıma çağırılmadı ama geçmişte olan geçmişte kaldı. Bugünkü maçta 90 dakika sahadaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;McLeish'in sahada olan bitene muvaffak olamaması son iki maçta iyice ayyuka çıktı ve ben de bugünkü maçtan sonra bir karar aldım: Hoca gidene kadar Villa maçı izlemeyeceğim. Sinirle alındı, duygusal, ama en azından boşa vakit ve sinir harbi ihtimalini ortadan kaldırmış oluyorum. Fikirlerde değişen bir şey olmayacağından, farklı bir sonuç beklemek anlamsız olacak. Peki bu son iki maçta neler oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1) Bale'i durduralım. Ama nasıl?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki hafta önce Villa, White Hart Lane'deydi. Maçın hikayesi her yerde aynıydı: 2 sene önceye kadar bu iki takım Şampiyonlar Ligi için mücadele verirdi, şimdi biri o noktadan ileri giderken, diğeri ilk 10 mücadelesi veriyor. Realizmin doruk noktalarında yaşayan ve çocukluğunda taş üstünden giden golünün sayılmaması tecrübesini yaşamadığı çok belli olan Assou-Ekotto (Biz futbolcular para nerdeyse orada oynarız, gerisi fasa fiso tadında bir röportaj vermişti) konuşuyordu: "Çok yakın zamana kadar, bir üst seviyeye çıkabilmek için 2-3 oyuncu  uzaktalardı. Onları almadılar ve ellerindekileri de sattılar. O zamandan sonra birkaç adım geriye gittiler." Maç öncesi veriler böyleydi, verilerin gösterdiklerini değiştirecek bir zihin olmadığından maçın gidişatı da bu doğrultuda oldu. Tottenham orta sahada üstünlük sağladı, yüklendi, erken 2-0 öne geçti ve sonrasında geri vitese taktı. Bu esnada Aston Villa pek bir şey üretemedi, ve asıl çileden çıkaran, sessizlikti. Takım coşkudan, penetre etme, yüklenme hevesinden yoksundu. Keza bugünkü Manchester United maçında da gördüğümüz üzere, zaten uzun top oynama dışında nasıl hücuma çıkılacağı konusunda da pek bir fikri yoktu. Orta saha hemen hemen direk geçiliyor, buradaki oyuncuların topu savunmadan çıkarıp kanatlara açma, sonra yeniden alma, sonra yine kanada açma gibi bir süreci takip ettiği belli bir mekanik yok. Pres karşısında hemen uzun oynanıyor. Yazının girişinde verdiğim istatistik önemli. N'Zogbia'nın pasifliğinde oldukça etkili. Wigan'daki son senesinde önemli bir kontra silahıydı, ama Villa onu doğru paslarla buluşturup bu özelliğini kullanamıyor; ikincisi, set oyununda da çok nadir kalındığı için onun birebir bırakıldığını çok çok nadir görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl konuya gelelim: Gareth Bale. Malumunuz zat çok formda, zaten adalı kesim tarafından da bilimum yeni şey olarak atfediliyor. Harika oyuncu, evet çok da formdaydı; bunlar kabul, ama muhtemelen McLeish'in sağ açık pozisyonda sağ bek Hutton'ı, sağ bekte stoper Cuellar'ı, ve hatta defansif orta sahada da sağ bek orjinli (Ha Herd kaç maçtır orada oynuyor ayrı konu, burada işin hikayesine kaçtım) Herd'ü oynatırken aklından geçen neydi? Maçtan sonra "İşleri biraz sıkı tutmalıydık, ben hâla doğru karar verdiğimi düşünüyorum" diyor. Peki öyleyse ilk yarıda en çok pas yapan oyuncunun rakibin sol beki Assou-Ekotto olmasına ne demeli? Ya da Bale'in 2 asist yapmasına? Haklı olarak "Bale'i durdurmak için daha kaç tane sağ bek gerekiyor?" dalgasını yiyor. Hutton'ın gerçekte ne yaptığıyla ilgili fikir verebilecek bir grafiğe ve maçtan bir kareye bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GGC3J45Cfmg/TtqNVZL4_qI/AAAAAAAAA7k/VJvmlFLa20k/s1600/hutton.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 362px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-GGC3J45Cfmg/TtqNVZL4_qI/AAAAAAAAA7k/VJvmlFLa20k/s400/hutton.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5682009278558830242" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;İşleri sıkı tutmak için oynayan Hutton maç boyu yalnızca '1' kez top kesmek için müdahale yapmış. (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;interception&lt;/span&gt;) Ve bu da başarısız olmuş. Alttaki bomboş. O da tackle, yani top kapma, klavyede d ile yaptığımız şey. İşte orası bomboş. Net olarak görülüyor ki oyuncunun görev tanımında bir yanlışlık var, ya da hayal gücü eksikliği kaynaklı maç öncesi net bir görev tanımı yapılmamasından: "Biraz sıkı durursak iyi olur?"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--iwTB-jrIzo/TtqPIymh90I/AAAAAAAAA7w/Inp2lquAgOw/s1600/bale.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 111px;" src="http://1.bp.blogspot.com/--iwTB-jrIzo/TtqPIymh90I/AAAAAAAAA7w/Inp2lquAgOw/s400/bale.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5682011261066409794" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Maç öncesini Gary Neville'a yorumlattırıyorlardı ve Neville, Bale'i durdurma konusunda Manchester United'dan örnekler gösterdi: Elinizde çabuk bir oyuncu varsa, Bale'e yakın oynasın, top aldırmasın. Hutton işte bu görevle oynasaydı etkili olabilirdi, ama görev aldığı bölgeler standart bir sağ açığın oynadığı bölgelerden farksızdı. Genel olarak Bale'e yakın oynamadı, Bale'i tüm maç ve saha boyuncu takip eden Cuellar'dı. Haliyle, Bale'in Cuellar'la birebir kaldığı pozisyonlarda -ki bu çok sıklıkla yaşandı- veya Bale'in içe kaçışlarıyla Villa'nın sağ kanadında büyük boşluklar oluştu. Hutton'ın pozisyon alışlarıyla ilgili maç içinden, maçın ilk 10 dakikasından iki kare de aşağıda. Kırmızı Hutton'ı, mavi Bale'i gösteriyor. Sonuç olarak her şey daha da berbat oldu. Hutton'ın görevindeki bu belirsizlik standart kanat oyuncusundan, mesela N'Zogbia veya Albrighton'dan daha alt düzeyde defansif katkı yapmasına ve ayrıca hücumda da daha az yaratıcılığa neden oldu. Villa 3 gol yiyip eve döndü. Bence bu maçta 3 orta saha oynanmalı ve kanatlarda da standart kanat oyuncularıyla oynanmalıydı. Ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-EFEmRDxJWtE/TtqQgoxXk4I/AAAAAAAAA78/uNJtelG3dUQ/s1600/huttonbale.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 108px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-EFEmRDxJWtE/TtqQgoxXk4I/AAAAAAAAA78/uNJtelG3dUQ/s400/huttonbale.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5682012770255999874" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2) Hücumcu oyuncularla başlamak yetmez. Hücum etmek de gerekir...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manchester United maçına ancak yetişebildim, televizyonu açtığımda maçın 20. saniyesi falandı. Bannan'ı görünce koltuğa iyice bir kuruldum, sonra Albrighton. Amanın nası bir keyif... Heskey yok; Herd'ün yanında Jenas, Bannan Heskey'in yerine oynuyor. Ben bekliyorum ki takım topu daha çok ayağında tutacak, eğlenceli bir maç izleyeceğiz. İlk 10 dakika kadar da fena değildi aslında fakat sonra, United topu aldığında bir daha geri vermedi ve verdiğinde de sahaya iyi yerleşmiş olduğundan, ve Villa da tüm adamlarıyla kendi yarı sahasında olduğundan, ribaundu alıp tekrar tekrar yüklenmeye başladı. Hutton, artık alışageldiğimiz, Collins'le senkronize kabızlık yaşadı ve çok kolay gelişen pozisyonda Phil Jones mükemmel bitirdi. Sonra maçın sonuna kadar Villa hiç pozisyona giremedi, topa sahip olduğunda ne yapacağını bilemedi ve en ufak Rooney presinde yine kaleciye, ve sonra da uzun. Takımın çok derinde savunması yeni değil, pres minimum düzeyde. Bunu çift orta saha oynarken bir nebze anlamak mümkün, fakat +1 le başlayıp işin esprisinin bu olduğu yerde yine eskisinden devam etmek anlaşılır gibi değil. Böyle olunca oyun belli periyodlara bölünüyor, bir periyotta bir takım, öbüründe diğerinin oynadığı fakat Villa'da böyle dahi olmadı. Bent dahi kendi yarı alanına gelince ve çok iyi bir top tutucu olmayınca, Villa o öbür periyoda dahi geçemedi. Bannan'ın olduğu yerde topu biraz dolaştırıp Bent'e ara top atıldığını hiç görmedik. Ya da topun defanstan sabırlıca, 80 pasta da olsa, orta saha yardımıyla kanada açıldığını, oradan bir daha orta sahaya geldiğini. Heyecan yoktu, ne yapılabileceğine dair bir fikir yoktu. Dahası, McLeish garipçe çok heyecanlı gözüküyordu kenarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olmadı, başkasını verin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-1766385992003775668?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/1766385992003775668/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=1766385992003775668&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1766385992003775668'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1766385992003775668'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/12/mcleish-yeter.html' title='McLeish yeter!'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-GGC3J45Cfmg/TtqNVZL4_qI/AAAAAAAAA7k/VJvmlFLa20k/s72-c/hutton.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-2569227575875650130</id><published>2011-11-07T13:02:00.012+02:00</published><updated>2011-11-07T15:09:51.682+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='trabzonspor'/><title type='text'>Trabzon ne yapmalı?</title><content type='html'>Trabzonspor ülkede yaşanan gariplikler sonucu tepeden indiği Şampiyonlar Ligi'nde şu ana kadar beklentileri aşmayı başardı, en azından yerine katıldıkları Fenerbahçe gibi 2.-3. sıra bandı mücadelesi verebiliyorlar. Ligdeki tek Türk takımının maçları belli bir yarışmacılıkla çıkarabilmesi, hem şu nam-ı diğer ülke puanı hem de bizi heyecanlandırabildiği için iyi. Gerisinde, Trabzonspor pek iyi değil, rakipler de epey kötü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gol atamıyor. 4 maçta 2 golü var ki, bunlardan biri penaltıdan, diğeri de frikik sonrası. Fakat  takım bu 4 maçta ortalama 426 kısa pas yapmış, topa da %51 oranında sahip. Bu alanlarda grupta başa oynuyor. Lille de aynı sayıda pas yapmış, fakat onların yüzdesi 56. Ligin genelinde de fena istatistikler değil bunlar, misal Dortmund 444 pas yapmış, Trabzon'un elendiği Benfica 400'ün altında. Ajax, Barcelona gibiler uçmuş, onlar 540'lardan gidiyor. Peki güzel futbolun paslı oyunla aynı anlamda gittiği yerde Trabzon neden gol atamıyor? Devamında, Trabzon neden bu kadar çok pas yapıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisinin de cevabı Burak Yılmaz. Artık ağızlara sakız olan bir Burak Yılmaz bağımlılığı söz konusu. Oyuncunun ülkede yetişen diğer forvetlere zıt bir yol izlemesinden ve elde başka alternatif olmamasından. Vittek gibi çok değerli bir oyuncudan faydalanma imkanı kalmayınca, Trabzon'un forvet üzerinden gol pozisyonu üretebileceği bilhassa oyuncu Burak. Henrique'nin geri dönüşü bu yüzden çok önemli. Burak dışında takımın forvet üzerinden bir şeyler üretebileceği bilhassa oyuncu olabilir. Gerçi bunu forvet oynadığı Lille maçında pek yapamadı ve sürekli ortada kaldı ama kanatları çoklamaya gelir ve orada duvar olarak kanat akınlarına yardımcı olursa takım yine forvetinden doğru bir şekilde yararlanmış olur. Trabzon'un bu kadar pas yapması da zor maçlar olması nedeniyle riski minimumda tutması ve sürekli topu dolaştırmasından, ve Burak'tan. Avni Aker'de iki hedef maç oynandı ve bunlardan birinde Burak yoktu, Trabzon az ofsayta düştü, yine kısa oynayıp bir şeyler üretmeye çalıştı. Son maçta Burak vardı ve oyuncu ofsaytta tek başına çift haneleri zorladı, takım da pas ortalamasının altına düştü. Takımın pasörü Colman'ın pas isabet yüzdesi 70'e kadar dayandı (bu düşük oluyor, normalde 80 küsürlerde), son 15 dakikada 10 kişiye karşı belli bir kimlik gösterilemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun; direk oynamaktan, Burak'a ve sürekli Burak'a oynamaktan daha çok devamlılığın sağlanamamasından. Trabzon orta sahası düşüyor. Zokora fazla geride kalıyor, Adrian'ın olayla alakası yok ve Colman da tek başına her yeri kapatabilecek biri değil. Barcelona pozisyon futbolunun kanunu: Sürekli pas yapacaksın, kaybettiğinde geri kazanacaksın. Topu geri kazanmak, pres, takımın sürekli pas sonucu zaten belli pozisyonlara yerleşmesiyle mümkün oluyor. Trabzon'un topu kaptırır kaptırmaz yeniden kazanıp atak başlatma gibi bir zihniyeti yok, fakat çok yavaş ve takım olarak karşı alana geçtikleri ilk iki maçta, bu tür omurgasal aksaklıklar törpülenmiş oluyordu. Colman'ın düşük pas yüzdesi Burak'ın her koşusunu gördüğünde bir deneme pas atma gerekliliğinden çok, bütün yükün adama binmesiyle fiziksel olarak çökmesi bence. Zamanında bu sendromu yaşayan Ernst vardı, kapatılacak alan çok, kapatacak adam yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kalan 2 maç için ne yapılmalı? Inter birtakım denemelerden sonra yaşlı kadrosuyla yeniden İtalya-Arjantin karışımı 4-3-1-2'e dönüş yaptı, bu düzenin sorunlarıyla beraber. Lille, Inter'in forvetlerine karşı çok zorlandı ama aynı zamanda sağ bek Debuchy mükemmel bir maç çıkardı. Bu sene defalarca ortaya çıkan ve kişisel hatalar değil omurgayla ilişkili olduğundan tekrar tekrar ortaya çıkması sürpriz olmayan kanatların kapatılamaması durumu Trabzon için önemli. Inter zaten hali hazırda grubun en reaktif takımı, birinci torbadan gelip %43 topla oynama oranları var, en az pas yapanlar da onlar. Ben Avni Aker'de Burak'a direk oynamanın çok işlemeyeceğini düşünüyorum, çünkü çok büyük ihtimal zaten savunma dörtlüsünü geride kuracaklar. Bu CSKA maçının tekrarından biraz iyi olur ki (takım en azından yorgun olmayacak, orta sahada daha dirençli olabilir nispeten) yine de çok farklı değil. Inter 7 oyuncuyla savunuyor, az önce söylediğim bek oyuncusunu savunma zaaflarını kullanmada Alanzinho önemli bir yer teşkil edebilir. CSKA maçında sonradan girip yarattığı pozisyon önemli bir gösterge: Trabzon'da bunun gibi, orta saha forvet arası bölgede oyunu hızlandırabilecek diğer oyuncular Serkan ve Volkan ama bunlardan biri başaramadığı için çıktı, diğeri lige kayıtlı değil. Alanzinho'nun ilk iki maçtaki silik görüntüsü, doğru pozisyonlarda top alamaması kaynaklı, ve beklentilerden ve elbet biraz da kendi yetersizliği. Böyle pırpır oyuncuların nasıl kullanılacağı soru işareti oluyor, nasıl verimli olabilir? Misal İngiltere'de Sessegnon'un oynamadığı pozisyon kalmadı, forvet arkası, sol orta saha, sağ orta sahadan tutun tek forvete kadar. N'Zogbia 9.5 milyon poundla bonservisin altında eziliyor gibi, gerçi son maçlarda epey ilerleme var ama bu adamlardan ne gibi beklentiler içine girmeli? Zaman zaman çok zorladıklarından verimli olamayabiliyorlar, diğer türlü de, yani zorlamadıklarında da "Bu adamın işi ne o halde?" deniyor. Bazısı daha forvet nitelikli oluyor -N'Zogbia-, bazısının daha geriden top alması daha yararlı -Sessegnon-, yani herkesin reçetesi aynı değil. Alan'a gelince bence yine ilk iki maçta olduğu gibi kanattan oyun kurulumuna katılması yararlı, Trabzon'un biraz parça parça olan yapısından ve oyuncunun pas opsiyonu olabilmesinden dolayı. Kanattan topu alıp hızlandığıysa yanında duvar olabilecek veya Alan'ın pas atabileceği biri olmalı, keza top sürüş sonrası kendi şutundan gol yaratabilecek (Bir tane bize, Galatasaray'a attığı gol var çok güzel, başka hatırlamıyorum) biri değil, son pasları vs de fark yaratacak düzeyde değil. Fakat hızlı oyuncu, çabuk oyuncu, Trabzon'da olmayan, denge bozucu bir yapısı var ve önemli olan Alan değil de onun sürüşleri sırasındaki dalgalanmalardan yararlanabilecek diğer oyuncular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Link olacak oyuncuya gelelim... Adrian güzel futbolcu, ama henüz yeterince direk ve kesin değil. Wenger'in en önemli kıstasıdır link oyuncusu için, fazla pas hatası yapmayacak. Makine gibi olmalı yani, Arshavin'i bu yüzden ortada kullanmak istemediğini söylüyor. Adrian pek hızlı düşünmüyor, oyunu o savunma, orta saha bloğu arasında hızlandırma görevini pek iyi yapamıyor. Fizik olarak da iyi değil, ama Colman gibi zamanla, yavaş yavaş gelişme gösterecek gibi duruyor. Şimdilik, özellikle böyle büyük maçlarda kanatları sürekli çoklamasının onu en verimli kullanma yolu olduğunu düşünüyorum. Hele takımın da kanat organizasyonlarının zayıf olduğu göz önünde bulundurulursa. Lille karşısında onun kanattaki performansı belirleyiciydi, penaltı da, şans da olsa, bu şekilde geldi. Benim buradaki kastım direk sol açık olarak oynaması değil, ama top almak için sürekli kanatlara gelmesi ve o pozisyonlardan pas alış verişi yapması. Trabzon Burak'sız maçlarda keskin bir hücum silahına sahip olmamasının yanında (Pek çok opsiyon olabilir: kanatları kullanma, ortadan bindirmeler, topu hemen kazanıp direk hücumlar vs... Genel olarak bunların hiçbiri yoktu, topa sahip olduktan sonraki kısım eksikti) ne yapacağını bilmez bir hali vardı, ve kanatlarda net toplar çıkaramayan Serkan, Halil gibi oyuncular ve bekler de buna yardım etmedi. Adrian'ın kanatları çoklayıcı özelliği hem onun ortadaki kalabalıktan kurtulması hem de rakibin zayıflığını kullanma açısından iyi olabilir. Son olarak yine beklerin bu maçta sahip olacağı önemle ilintili, Serkan'ın sağ önde değil de bek olarak başlamasını daha doğru buluyorum. Kendi 11im şöyle olurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tolga; Serkan, Glowacki, Giray, Cech; Zokora, Colman; Alanzinho, Adrian, Henrique; Burak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstatistik, grafik bunlar yok. Bana biraz yavan geldi bu yüzden, ama bu seferlik böyle olsun. Bayramda boş zamanda can sıkıntısı, daha uzun bir şeye de pek elim gitmedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-2569227575875650130?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/2569227575875650130/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=2569227575875650130&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2569227575875650130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2569227575875650130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/11/trabzon-ne-yapmal.html' title='Trabzon ne yapmalı?'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-2469489129962372726</id><published>2011-10-22T11:43:00.012+03:00</published><updated>2011-11-17T22:13:17.532+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Aston Villa'da Restorasyon: Yeni Kral Agbonlahor</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-Xsa6LSmjD4M/TpCeAhQQ9VI/AAAAAAAAA4w/44AWCZH8Vd8/s1600/Gabriel-Agbonlahor-celebr-005.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-Xsa6LSmjD4M/TpCeAhQQ9VI/AAAAAAAAA4w/44AWCZH8Vd8/s400/Gabriel-Agbonlahor-celebr-005.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5661198463368492370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;font-size:100%;" &gt;-Hayatım  Futbol dergisinin 3. sayısında yayımlanan Profil / Gabriel Agbonlahor  yazısının biraz daha geniş, farklı hâli. Dergide yayımlananı da &lt;a href="http://www.hayatimfutbol.com/sayi_03/index.html"&gt;şurada&lt;/a&gt;-&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gabriel Agbonlahor için her şey Viktoryen dönemi tedriciliğine uygun ilerliyordu.&lt;span style="font-style: italic;"&gt; Yavaş yavaş, aşama aşama, ama sürekli daha iyiye&lt;/span&gt;. Gol adedinin bir anlamı oluyorsa eğer, 06/07'de 9, sonraki iki sezonda 11 ve 09/10 sezonunda nihayet 13 gol. Takım da istikrarlı olarak  3 sene üst üste lig altıncısı olarak bitirmişti. Hikaye yazmayı sevenlerin en büyük destekçisi bu istatistiklerdi; ama klavye başı çok bilmişliğini bir kenara bırakıp olayları gerçekten anlamaya çalışırsak sonuçlar gözüktüğü kadar keskin olmuyor. Acaba daha farklı bir yöntem izlense, Aston Villa ve Agbonlahor bugün daha farklı bir yerde olabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takıma ciddi paralar harcandı, oyunculara ciddi maaşlar verildi fakat tercih edilenlerin çok büyük kısmı (Milner'ı, Downing'i, Young'ı ayıralım) vasatın üstünde oyuncular değildi. Mesela zamanında 8 milyon pound ödenen Curtis Davies. Ya da haftalık maaşı 40.000 pounda yakın  olan ama geldiğinden beri -2 sene- 10 maç oynayan Habib Beye. Hoca vasat oyunculardan maksimum verimi almakla övünüyordu. Kısıtlı bir kadroyla, kalitesi çok yüksek olmayan oyunculardan maksimum verimi almayı başarmıştı. Fakat daha iyisinin alınabildiği yerde bunu tercih etmemesi başarıyı getirse de ekonomik anlamda bir külfete neden oluyordu. Daha önceki yazılarda sürekli söylediğim şeyler... İşin aslı, buradaki asıl çıkmazı bugüne uzanan ekonomik sıkıntılardansa takımın gelişemeyen oyununda görmek çok daha doğru bir tespit olacak. Fark etmişsinizdir, anlattığım şeyler Benitez'in Liverpool'daki dönemine oldukça benziyor: Genelde karavana ama zaman zaman çok iyi transferler, vasat oyuncu tercihleri sonucu nakitin kalmaması, hocanın bundan şikayeti, ama sonuç birtakım sancılarla beraber başarı. O'Neill'ın Benitez'den ayrılan yanı, onun gibi proaktif bir oyun getirme amacında olmamasıydı. İki hoca da eleştirilebilir, ki kesinlikle eleştirilmelidir de. Yöneticileri batırma veya çıkarma amacındayken onların geleceğe taşıdıklarını da çok önemli olarak irdelemek gerekiyor ve baktığımızda bu hocaların taşıdıkları çok iyi şeyler olmadı. Günlük hırs kaybedilsin demiyorum, bu olmazsa zaten işlerin pek tadı olmaz. Ama ona yenik de düşülmemeli; uzun vadedeki sürecin bilincine varılması gerek mümkün olduğunca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kişilerin kafasına girebilmek ayrıca önemli. Mesela O'Neill'ın teknik direktörlük yaptığı vakitler Manchester City henüz satın alınmamıştı ve Tottenham bugünkü kadar güçlü değildi. Bir anlamda, 4. olup Şampiyonlar Ligi vizesi almak o dönemde çok daha olasıydı, ve çok da önemli bir fırsattı. Bunu, bir daha ele geçirilmesi zor bir fırsat olarak değerlendirebilir ve ona ulaşmak için fedakarlıkları en üst seviyeye çıkarabilirsiniz. Bu bir risktir, iyisi veya kötüsü yoktur, tercihtir. Burada görüldüğü gibi yine uzun vadeli bir düşünce var: Hedef 4. sıra, bunun getirecekleri vs. Fakat daha üst sıralar amaçsızca isteniyorsa ve bunun için çok para harcanıyorsa, ben buna haklı nedenler bulamıyorum. Bu elbet salt futbolu yönetenler için değil; hatta futbolun dışına çıkıp tarihten birkaç örnekle bunu biraz daha yayabilirim. Bizans'ın en şöhretli imparatoru I. Justinyen mesela. Uzun süreli hükümdarlığı boyunca İtalya'yı yeniden fethi, Afrika'da kazandığı başarılar, tek gücü kendinde toplaması, ülkeyi Ortodokslaştırması önemli başarılar olarak görünür. Fakat daha önceleri uyarı veren ve ardılı Anastasios'un tasarruflarıyla yeniden yükselen Bizans ekonomisi Justinyen döneminin sonlarında tam anlamıyla çöker ve sonrakiler için çok büyük sıkıntılar yaratır. Gerek sınırların artması ve buna zıt olarak asker sayısının azalması, gerek ekonominin berbat olmasıyla devlet zayıf bir haldedir ve ileriki dönemlerde İtalya da elden çıkar. Üstüne üstlük katı Ortodoksluğu ve Mısır'da bunu kabul etmeyenlere -monofizitler- karşı tutumu, Doğu eyaletleriyle bağı iyice koparır ve bu bölgelerdeki sorunlar da hiç dinmez. Şimdi böyle bakıldığında Justiniyen'i nasıl başarılı olarak değerlendirebiliriz? Öncelikle çağında büyük bir hükümdar olduğunu söyleyerek hakkını vermek, çağına bağlı olarak değerlendirmek gerekir. Fakat başarılı? Buna katılamam. Geceleri uyuyamayıp sarayın içinde yeni yasalar mırıldandığı fıkrası obsesif ve işine saygı duyan biri olduğunu gösterir, ama hırsı neticede onun çöküşünü getirir. Bir başka Romalı -eski Romalı- Augustus'un ölürken söylediği sanılan "Roma'yı kilden yapılmış buldum, mermer içinde bırakıyorum" sözüyse bundan epey farklı bir zihniyeti yansıtır. Augustus da en az Justinyen kadar hırslıdır şüphesiz ama çoğu zaman korkaklıkla, sıfır riskle beraber anılan bu adam aynı zamanda bir hükumdarlık süresince imparatorluğu sadece sınır değil, teşkilatlanma, sivil hayat kalitesinin yükseltilmesi gibi başka pek çok açıdan da, tam anlamıyla geliştirmiştir (Klasik çağın nadir &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bona fides&lt;/span&gt; hükumdarlarından). Bunu yaparken, başa geçiş sürecinde yaptığı savaşlarda görüldüğü gibi, önemli bir fırsat geldiğinde zaman zaman risk de almıştır fakat hiçbir zaman kişisel hırslarına yenik düşüp anlamsızca riskler değil. Genel olarak amaç imparatorluğu geliştirmektir, ki biraz toprak kazanıp sonucunda çok para kaybetmek -eğer o bölgenin stratejik veya başka bir önemi yoksa- buna hizmet etmez. Yine ölürken söylediği sanılan ama daha teatral bir dizede şöyle der -o çağda tiyatrolarda kullanılan maskelerden birine bakarak- "Bölümümü yeterince iyi oynayabildim mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz O'Neill'a geri dönelim. Ne oldu sonra? Hocanın zamanla taraftarla olduğu gibi meslektaşlarıyla da arası açıldı. Yeri geldi, 'top oynamak isteyen' hocalardan -o zamanın West Brom menaceri- Tony Mowbray Villa'yı 'futbol oynamak değil salt rakibi bozmak' istemekle &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/football/2009/jan/14/astonvilla-premierleague"&gt;suçladı&lt;/a&gt;. Martin O'Neill'ın buna cevabı biraz talihsizce 'Ne demek istediğini anlamıyorum. Manchester United da kontra atak oynuyor' oldu. Haksız değildi şüphesiz, ama tam olarak haklı da değil. Bir sene sonra bir başka futbol oynamak isteyen adam, Wenger &lt;a href="http://www.dailymail.co.uk/sport/football/article-1246912/Do-Aston-Villa-really-play-long-ball-game-Arsene.html"&gt;konuştu&lt;/a&gt;: "Aston Villa bir uzun top takımı". Bu sefer mikrofon takımda mükemmel bir sezon geçiren Richard Dunne'daydı: "Arsenal'e göre herkes uzun top takımı". Bu çok daha haklı bir cevaptı şüphesiz. İşin aslı, Mowbray bu sözleri söylediği zaman Villa ligde 4. sıradaydı ve onlardan daha çok gol atan yalnızca Chelsea ile Manchester City idi. Wenger'e gelirsek, yine o dönemde Villa'dan daha az uzun top oynayan sadece 2 takım bulunuyordu; bunlardan biri elbette ki Arsenal, diğeriyse Joe Hart'ın küme düşen Portsmouth'uydu. Bu eleştirilerin ortak bir noktası var ki, o da Brian Clough'un en değerli oyuncularından olan -ve en az onun kadar inatçı- O'Neill'ın baştan yarattığı bu takımın futbol yönünden pek sempatik bulunmadığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-L0ZinhQSChI/TqJ_Z-ccsWI/AAAAAAAAA6M/xu24mCrU6oI/s1600/Gabriel-Agbonlahor-007.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-L0ZinhQSChI/TqJ_Z-ccsWI/AAAAAAAAA6M/xu24mCrU6oI/s400/Gabriel-Agbonlahor-007.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5666231365421281634" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A takıma O'Neill'ın başa geçişiyle 2006'da yükselen Agbonlahor, bu ortamda yükseldi, bu ortamda yaratılan başarının mimarlarından oldu. &lt;span&gt;26 sene sonra&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;ilk kez Old Trafford'da kazanılırken galibiyet golünü o attı. Manchester şehrinin belalılısı olacağı daha o sezonun ilk maçından belliydi aslında: City'e 10 dakika içinde kusursuz bir hat-trick yapıyordu (kafayla, sol ayakla, sağ ayakla). Derbilerin aranan adamıydı. McLeish sorulduğunda (Şimdinin Aston Villa, eskinin ezeli rakip Birmingham City hocası) gülümseyerek "Onun takımına karşı attığım goller ilişkimizi etkilemediği için mutluyum" diyor. Gabby, Second City Derby'de 6 gol atmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat olayın yine başka bir boyutu, sezonda 10 gollük istikrarlı katkı yapan bu adamın tüm bu sezonlarda 3000 dakikanın üzerinde süre almasıydı. Atıyordu atmasına ya, golcü olarak çok da güven vermiyordu. Ligi altıncı bitiren bir takımın esas forvetinin 35 maçın üstüne çıkıp maksimum 13 gol atabilmesi garip değil mi? Son tahlilde şunu söyleyelim: Taraftar mutsuz değildi. Ama bir yandan telaşlıydı da; fırsatların kaçıp gidiyor olma olasılığından duyulan telaş. Bunu kendi kafamdan, kendi bakış açımla uydurmuyorum; gerçekten böyleydi. Gabby seviliyordu, kimse O'Neill'ın son dönemlerindeki gibi hocaya haklı-haksız sürekli eleştiride bulunmuyordu ama daha iyi futbol, daha iyi bir forvet özlemi hep vardı. Klişeleşmişti artık: "Şampiyonlar Ligi'ne senede 20 gol atan forvet kadar uzaktayız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâla kafalarda bir şeyler oluşmadıysa bir kez daha toparlayalım: Agbonlahor 10/11 sezonuna girerken nasıl bir profildeydi? Beklenen patlamayı tam anlamıyla gerçekleştirememiş, o elit forvetler arasında adı sayılmayan ama zaman zaman milli takımda kendine yer bulabilen kalburüstü bir forvet. Hedefi muhtemelen 13ün iki daha üstüne koyup o sene 15 gole ulaşmaktı. Ama Houllier'nin deyimiyle 'travmatik' geçen o sezonun başlangıcı Martin O'Neill'ın bir hafta kala istifasıyla oldu: Sonun başlangıcı. Yerine gelen bir Fransızdı, takımda da ihtilale benzer bir şey oldu. Bir yanda güzellikler, diğer yanda kaos, mutsuzluk. Şimdi bakıldığında özlem. Agbonlahor o sezonu -yani geçen sezonu- 15 değil 3 golle bitirdi ve Viktoryen çağ istikrarı böylece son bulmuş oldu. Sezon sonunda Fransız ayrıldı. Gabby'de ise yeni bir dönem, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;restorasyon&lt;/span&gt; dönemi -Fransız İhtilali göndermelerine ara vermeden devam ediyoruz böylece- başladı. Yazının kalan kısmı daha çok bu kısımla, 11/12 sezonuyla ilgili. Kagarlitski'nin önsözde kullandığı (Boris Kagarlitski - Bugünkü Rusya / İthaki Yayınları) şu dizelerle, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;eskisinden tek bir kıymık kalmayasıya yenilenen &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Gabby&lt;/span&gt;...&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic;"&gt;Kadim Yunan kentlerinden birinde&lt;br /&gt;Bir gemi dururdu limanda&lt;br /&gt;Yunanlıların kutsal saydığı.&lt;br /&gt;Bu gemiyle tüm dünyayı dolaşmıştı kentin kahramanı&lt;br /&gt;Ve onunla evine dönmüştü nihayet sağ ve esen.&lt;br /&gt;Ancak su gibi akan zaman ve iklimin etkisi,&lt;br /&gt;Bu kutsal gemiyi yavaş yavaş kemirdi,&lt;br /&gt;O zaman gemiyi koruyabilmek için,&lt;br /&gt;Çürüyen kısımları yenileri ile değiştirmeye karar verildi.&lt;br /&gt;İşte gemi böylece baştan aşağıya yenilendi,&lt;br /&gt;Eskisinden tek bir kıymık kalmayasıya. [Eduard Mendosa, "Restorasyon"]&lt;/blockquote&gt;Agbonlahor'un yükselişiyle ilgili yazılanlarda laf kalabalığını bir kenara atarsak elde bir tek ve ortak olarak 'özgürlük' kalıyor. Yazı belki fazla ve anlamsızca siyasi/sosyal motiflerle gidiyor ama ne yazık ki kullanılan kavram tam anlamıyla bu. Deniyor ki, Houllier çok kuralcıydı ve oyunculardan istediğini alamadı, McLeish'se bunun tam tersi. Bu doğru. Houllier'in kuralcı olduğu ve McLeish'in oyuncuların hoşuna giden biri olduğu doğru. Devamı geliyor ve deniyor ki, işte Houllier'in de McLeish'in de onu sol açık kullanmasına rağmen McLeish'de patlama yapması ve Houllier'de ilk 11'e dahi girememesinin nedeni bu. Ve devamında, Gabby'nin Houllier döneminde çok fazla sol çizgiye bağlı kalması, McLeish'te ise daha serbest bir rol verilmesi oyuncunun performansında esas etkili deniyor. İşte bu yetersiz. Özellikle olayın saha dışı yönüne daha çok yükleniliyor ki; doğru, ama çokça gazeteci tembelliği ve biraz da olayları anlama isteksizliğiyle alakalı, yetersiz. Ben elimden geldiğince Gabby'nin yükselişini daha açıklayıcı bir şekilde ortaya koymak istiyorum, bunun için de bu 'özgürlük' ortamı gibi futbol dışı etkenler yanında saha içi etkenlerden de söz etmek gerekiyor. Ama saha içine gitmeden önce yine geçmişe, geçen sezona gitmem gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol ilahı Jonathan Wilson'ın editörlüğünü yaptığı Blizzard dergisi, son sayısında ağırlıklı olarak Fransa futbolunu işliyor. Houllier neden tutunamadı demeden önce, kıssadan hisse, editörün yazısından Fransız'la İngiliz'in yaklaşımını alaya alan güzel bir bölüm aktarıyorum:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Paris'te kanalizasyon sisteminin kurulması üzerine bir hikaye anlatılagelir. Londra'nın bu alandaki mevcut başarısını gören Parisliler, proje için Britanyalı bir mühendis getirirler. Birkaç hafta sonra mühendisin işi bitmiştir: 'Biraz kabataslak ve hazır.' 'Ama pratikte çalıştığını görmemiz gerekiyor'. Bunu duyan bir Fransız bürokrat sorar: 'Pratikte çalışması beni ilgilendirmiyor. Peki teoride çalışacak mı?"&lt;/blockquote&gt;Gerard Houllier, Liverpool kentine Kıta Avrupası esintisini getirirken şartlar çok daha olgunlaşmış durumdaydı. Daha gençti, henüz kalp rahatsızlığı yaşamamıştı; daha enerjik, daha ilgiliydi. Kenti tanıyordu, henüz 20li yaşlarında genç bir İngilizce öğretmeniyken Liverpool kentinde bulunmuştu. Fakat hepsinden önemlisi, Liverpool değişime istekli ve hazırdı: gerek futbol kökenleri -kısa paslı oyunu en iyi uygulayan İngiliz takımı- gerekse o anki koşullarıyla. Houllier'nin öncülü Roy Evans, 90lı yılların en keyifle izlenen İngiliz takımını yaratmıştı. Bir değilse, ikiydi. Hatta oyunculara yaklaşımı da diğer yerli hocalardan farklı; daha yumuşak duruyordu. Durum böyle olunca, Liverpool kulübü başka pek çok etkenle beraber Houllier'nin methodik yaklaşımına Aston Villa'da olduğu gibi bir karşı koyuşta bulunmadı ve hocanın dediklerini uygulayan takım Benitez'in de temellerini attı (Rijkaard'ın Pep'in takımının temellerini attığının anlatılması gibi) ve Liverpool bir sezonda 3 kupa kazandı. Aston Villa'ya gelince, işler pek de böyle gitmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocanın takım içi arkadaşlığı arttırmak ve rehabilitasyon sağlamak için götürdüğü Spa Resort'ta, takımın ağabeyleri Dunne ve Collins sarhoş olup teknik ekiple ağız dalaşına girdiler. Takımın sol beki Warnock rezerv takıma yollandı ve hoca gidene kadar da orada kaldı . Bir başka eski, yazının kahramanı Agbonlahor kesik yedi; keza kaptan Petrov da sezonun ikinci yarısına kadar 11de istikrarlı olarak yer almadı. Daha başka pek çok olay, pek çok mutsuz suratlı futbolcu. Taraftarlar da mutlu değildi, 'Houllier out' pankartıyla çıktılar bir maça; 30 senedir kaybedilmeyen derbilerde Wolves'a, West Brom'a kaybedildi. Şu sıralar takıma yeniden stabilite gelmesiyle oyuncular sıklıkla o dönemden konuşuyorlar, onlar konuşmazsa da gazeteciler soruyor. Dunne "O gitmese sezon sonunda ayrılacaktım" diyor. Warnock rezerv takımdayken moralini sürekli yüksek tutan MacDonald'a -çok sevilen bir hocadır- teşekkür ediyor ve "Houllier benim futbol hayatımı bitirecekti, neye uğradığımı şaşırdım" diye serzenişte bulunuyor. &lt;a href="http://www.expressandstar.com/sport/aston-villa-fc/2011/09/16/gabby-agbonlahor-blasts-former-boss/"&gt;Sonra Agbonlahor var&lt;/a&gt;:&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Bir ara ayrılmayı düşündüm. Eğer işler böyle yürümeye devam etse, hoca burada kalsa ve bu taktikle oynamaya devam etseydi; evet, muhtemelen ayrılacaktım.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Buralı (Birmingham şehri) biri ve bir Villa taraftarı olarak takımın bu hâli beni daha çok üzdü. Kafasında bazı şeyler var ve bunları değiştirmiyor. İyi bir konuşmacı olduğunu da söyleyemem. Konuşan daha çok McAllister'dı (yardımcısı)  fakat onun da çok iyi olduğunu söyleyemem. Onunla da anlaşamadım.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Neyse ki o ayrıldı, ve McAllister da."&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Bu Eylül'de verdiği bir röportajdan. Çok daha yakın zamandaysa bir başka yerel gazeteye röportaj verdi, epey popüler. &lt;a href="http://www.sundaymercury.net/news/midlands-news/2011/09/18/aston-villa-striker-gabby-agbonlahor-on-millionaire-wages-birmingham-riots-and-gerard-houllier-66331-29442278/"&gt;Can alıcı bir bölüm aktarıyorum&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Geçen yıl çok fazla kural vardı, okula geri döndüğümü hissettim. O eskiden öğretmenmiş değil mi? Burada da bir okul öğretmeni gibiydi."&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Agbonlahor kenarda oturana karşı mesleki saygıyı eksik etmeyen, önce takım diyen biri. İş ahlâkı iyidir, fazla zorluk çıkarmaz. Bunu o sıkıntılı dönemde de &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/02/lamarkc-futbol.html"&gt;göstermişti&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Her zaman oynamak istediğiniz pozisyonlarda oynayamazsınız. Oynadığınız ve sahada olduğunuz sürece itiraz etmezsiniz. Herkes biliyor ki ben forvet olarak oynamak istiyorum, ama takımın iyiliği için başka türlüsü gerekiyorsa, itiraz etmezsiniz.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Fakat buna karşın, kafasında bir şeyler oluşturduğu ve mutsuz olduğunu söylediklerinden anlıyoruz. Kafasında bir şeyler oluşturmak ifadesini bilahere kullanıyorum, keza pek çok hatasına karşın Houllier'i birçok konuda savunmam onun değişimin yüzü olmasındandı; Houllier'nin yol göstericiliğini takip eden oyunculardan biri bugün Manchester United (Ashley Young), diğeri de Liverpool (Stewart Downing) 11'inde oynuyor. Onun yol göstericiliğinde daha evrensel oyuncular haline gelen ve yeni şeyler öğrenen bu oyuncularla Villa akıcı bir oyun oynamaya ve milli takıma O'Neill döneminden daha nitelikli oyuncular yollamaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda Tottenham'ın derbi kazandıran golünü atan Kyle Walker da, Premier Lig tahsilini yine bu takımda yaptı. Nasıl bir ifade kullanmak gerekir bilmiyorum ama; Young gibi, Downing gibi, Bent gibi futbol aklı daha üst düzeyde olan veya daha olgun olan oyuncular hocanın isteklerine olumlu cevap verdiler. Benzer bir süreç Agbonlahor'da yaşansaydı, bu patlama bir sene önce gerçekleşebilirdi. Bu sene onu farklı kılan özellikleri: en sonunda gelişen top tekniği, son vuruşu ve top sürüşü, tüm bunlar geçen sene Houllier'nin ondan geliştirmesini istediği özellikleriydi. Daha önce sağ ayağını kullanmayan Antonio Valencia kılıklı Downing, sağ kanattan içe kaçışlar, iki ayağını kullanabilme, son direk koşuları gibi pek çok konuda özelleşti ve sene sonunda taraftarlarca en iyi oyuncu seçildi. Bugün Bielsa'nın Munian'ı kullanması gibi, çabuk ve direk bir kanat oyuncusu olan Ashley Young forvet arkasında oynayarak vizyonuna yeni bir boyut kattı, kendini en iyi şekilde gösterme olanağı buldu. İşler daha farklı gelişseydi; Bent transfer edilmeseydi veya Albrighton gibi çok kuvvetli bir rakip olmasaydı ve Agbonlahor daha sık oynasaydı bu direnişi gösterir miydi, bunu bilmek mümkün değil. Ama neticede, Bent'in olduğu bir yerde solda oynamasının mümkün olduğu kendi aklına da yatmış gözüküyor. Bunun için de McLeish'in yaklaşımına bir alkış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, Agbonlahor yeniden takımın bir parçası olduğunu hissettiğinde tüm parçalar yerine oturuyor mu? Kendisini geliştirmesinin etkisi kadar McLeish'in yarattığı ortamın da -bunu bilinçli yaptığına dair şüphelerim var- buna katkısı büyük. Bu da orta sahadaki ikilinin -dolayısıyla da büyük ölçüde takımın- değişen, yeniden İngilizleşen yapısıyla oldukça alakalı. Keza can alıcı bir nokta olarak hemen söyleyelim: Gabby, durdurulamayacak şekilde yükselip kendine forvette yer açana kadar McLeish'le de sol kanat olarak oynuyordu ve Blackburn'e attığı gol de büyük ölçüde bu görevi sayesinde oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-LA66K7Yfdno/TqKD7ejU_FI/AAAAAAAAA68/CxjxcrDX2Jg/s1600/9101112.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 100px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-LA66K7Yfdno/TqKD7ejU_FI/AAAAAAAAA68/CxjxcrDX2Jg/s400/9101112.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5666236339022265426" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O'Neill döneminin başarılı ama az değişen, yavaş ilerleyen ve fazla sevilmeyen karakterinden bahsetmiştim. Pas adedi takımların oyunlarının gelişmişlikleriyle paralel olarak anılıyorsa, yukarıda WhoScored.com'un sağladığı diyagramlarla Houllier'nin gelişiyle değişen Aston Villa'yı görüyoruz. Sabırlı oyun, bu daha çok pas yapan yapının önemli bir karakteri. Yani oyun kurulumu şimdikinden farklı olarak biraz daha uzun sürüyordu. Böyle bir yapıda hücum verimliliğinin korunması için, top tekniği yüksek kenar oyuncuları gerekir i) Sirkulasyonun, pas akışının sağlanması için ii) Rakip sıklıkla derinde savunduğundan, ancak hızıyla çalım atabilen oyuncuların hızlanabilecek alan bulmakta zorlanmalarından. Bu durumda, ancak dikine oynayabilen ve özellikleri yetersiz kalan Gabby bir sol forvet değil de sol önde oynayan sol bek oyuncusu gibi davranabildi. Hızıyla rakibi geçebileceği bir adımlık mesafeyi bulamadığı için de verimsiz oldu. Aşağıdaki grafikte farklı karakterdeki iki takıma -önde savunma kuran Blackpool, ve deplasmanda oynayan (aynı zamanda da 4'lü blok dizilmesini iyi yapan) Fulham- karşı iki farklı Agbonlahor gözlemliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-xtIY_s0BNbk/TpCl6Z2yeII/AAAAAAAAA44/_3YG1B_d8PA/s1600/gabbyleftchannel.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 139px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-xtIY_s0BNbk/TpCl6Z2yeII/AAAAAAAAA44/_3YG1B_d8PA/s400/gabbyleftchannel.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5661207154396395650" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Houllier, Agbonlahor'un söylediği kadar tutucu, dediğim dedik birisi değildi. Aşağıda Guardian'ın chalkboard uygulamasıyla Agbonlahor'un hava toplarında bir seçenek olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu da denenmişti. Zaman zaman Gabby'e uzun oynanıyordu veya sol koridorda sırtı dönük olarak top alıyordu. Senelerdir stoperlerle boğuşan biri için beklere karşı avantajı elbette büyük. Ondan beklenen takımın oyununa entegre olmasına yetecek düzeyde bir teknikti fakat şöyle bir düşününce sanırım yine de bugünkü konumundan farklı bir yerde olacaktı. Bu da Houllier'in anlayışı ve ondan beklentisiyle ilişkili. Onu bir forvetten öte muhtemelen Walcott gibi takımın boyunu ayarlayan bir kenar oyuncusu olarak görüyordu, dolayısıyla bu kurguda onu çizgiye yakın görmemiz daha olası olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5QlTwLxrGy8/TpCpiI4yw3I/AAAAAAAAA5I/En6lmK-7yMI/s1600/gabbyaerial1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 167px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-5QlTwLxrGy8/TpCpiI4yw3I/AAAAAAAAA5I/En6lmK-7yMI/s400/gabbyaerial1.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5661211135571051378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;McLeish ise Adalı zihniyette bir hoca olarak hücumların daha hızlı başlamasından yana. Bu, takımın topa sahipliğini ve rakip üzerinde kurduğu baskıyı azaltsa da Agbonlahor gibi oyuncular için bulunmaz bir nimet oluyor. Gabby böylece ani çapraz paslarla veya uzun toplarla forvet pozisyonlarında birebir kalabiliyor; dört beş saniye içinde orta sahadan koşmaya başlayan Petrov ceza sahası uzak köşeden içeriye pas çıkarırken görülebiliyor. Bardağın diğer tarafından bakıncaysa, iç sahada kazanılan Wigan Athletic maçında topa ancak %39 oranında sahip olunabildiği görülüyor. %39 kadar topa sahip olup, rakipten bir fazla -16- gol pozisyonuna girmek; bu, Villa'nın yeni karakterini çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. Oranların biraz daha dengeye gelmesi zamanla ve Barry Bannan'ın takımdaki yerini sabitlemesiyle mümkün olabilir.&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;font-size:78%;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-2469489129962372726?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/2469489129962372726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=2469489129962372726&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2469489129962372726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2469489129962372726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/10/aston-villada-restorasyon-yeni-kral.html' title='Aston Villa&apos;da Restorasyon: Yeni Kral Agbonlahor'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Xsa6LSmjD4M/TpCeAhQQ9VI/AAAAAAAAA4w/44AWCZH8Vd8/s72-c/Gabriel-Agbonlahor-celebr-005.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4015767000754762723</id><published>2011-09-01T11:16:00.005+03:00</published><updated>2011-09-01T11:27:37.180+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Heskey, never gets old</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-UfBeWvWHNqw/Tl36MRZfg4I/AAAAAAAAA4Y/eQSfQbrxaGQ/s1600/Emile-Heskey-001.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-UfBeWvWHNqw/Tl36MRZfg4I/AAAAAAAAA4Y/eQSfQbrxaGQ/s400/Emile-Heskey-001.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646944596528169858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Araya bir Porto serpiştirdim, ama şimdi aslımıza dönme vakti geldi değil mi ya? &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Aston Villa&lt;/span&gt;. En son dedem gibi sevdiğim adam &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/06/gerard-houllier-iyisiyle-kotusuyle.html"&gt;Gerard Houllier'e elveda metni&lt;/a&gt; yazmıştım. Şimdi McLeish için bir şeyler söylemek istiyorum hazır el klavyeye gitmişken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emile Heskey gerçekten hiç eskimiyor. Kimse onun kalitesinden şüphe etmi... Hayır. Böyle bir şey yok. En parlak döneminde, Liverpool günlerinde dahi eleştirilen, beğenilmeyen bir oyuncu oldu Heskey. Muhazakar İngilizleri temsilen hala oyunun içinde olan, iyi niyetinden şüphe etmediğim ama ne olursa olsun her fırsatta bana eskiyi hatırlatan güzel bir adam. Eski olan eskide kalmıyor ya, yeninin içinde varlığını sürdürüyor. Yaşlandı, eskisi gibi hızlı olmaması onun suçu değil. Son vuruşları? Evet, muhakkak ki bu geliştirilemeyecek bir özellik değildi ama forvete evrilmeden önce stoper oynuyor olmasının bir nedeni vardı. Nedum Onouha da çok hızlı ve Heskey kadar olmasa bile kuvvetli. Ama sağ bek. Heskey'i bu kadar indirmek acımasızlık elbet; ama bu orjininin istemeden de olsa getirdikleri oluyor. İşte o son vuruş becerisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alex McLeish, Heskey'nin bu takıma geldiğinden beri gördüğü 4. hoca oluyor. Haftalık bir zaman diliminde görev yapan -genç takımın hocası- MacDonald'ı ayıracak olursak, Emile Heskey 3 hocanın da beğendiği bir isim oldu, ama taraftarın da mızmızlandığı. O'Neill dönemi bu takımdaki en kötü dönemiydi. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Debut&lt;/span&gt;sunu yaptığı Portsmouth maçında attığı gol haricinde hakkında söylenen iyi şeyler gerçekten az oldu ve zamanla kendine olan güvenini kaybetmesi somut olarak da berbat top kontrolleri ve basit hatalarla ve Güizavari yüz ifadeleriyle kendini gösterdi. Fenerbahçe taraftarının zamanla Güiza'ya alışması ve Güiza'nın da eskisi kadar kötü olmaması gibi, Heskey için de işler bu yönde gitti. Ona Leicester City'de ilk kez formayı veren Martin O'Neill'dı; O'Neill, Heskey'nin ne kadar iyi bir oyuncu olduğuna dair düşüncelerini saklamadı. Keza Houllier... Onu Liverpool'a, kariyerindeki en yüksek noktaya ve bir sezondaki en yüksek gol adedine getiren oydu. Houllier'nin has adamıydı. Takıma gelir gelmez yapmak istediklerinden biri olarak Heskey'in rönesansını işaret etti. Nihayetinde McLeish, öyle ya da böyle tüm hazırlık maçlarında -442 solunda- Heskey'i kullandıktan sonra onun kalitesinde bir oyuncuyu kullanmamanın hata olacağını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş geçmişte kaldı. Heskey'nin önceki iki hocasının sevgisini daha çok geçmişle açıklayabiliriz. O'Neill sonraları Heskey'den vazgeçti -tamamen silmedi elbet-, Houllier de onun kendine güvenini üstte tutmaya çalıştı ve gerektiği anlarda kullanmayı bir kenara yazdı. Ama ilk tercihi değildi. McLeish'teyse durumlar daha farklı; Heskey net olarak McLeish'in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;gözdesi&lt;/span&gt;. Yani takımın planları içinde gerçekten önemli bir yer arz ediyor. Takımın oyun kurucusunun Heskey olması Bent'in istediği servisi alamamasına, Barry Bannan gibi potansiyeli yüksek oyuncuların şu dar kadroda dahi yeterli şansı bulamamasına ve takımın topa yeterince sahip olamayıp yeterli gol pozisyonu yaratamamasına neden oluyor. Tüm bunlara karşın, Heskey kendisinden isteneni en iyi şekilde yapıyor ve takımdaki en verimli dönemini yaşıyor. Ben hâla onun bu kadar süre almaması gerektiğini düşünüyorum. İçinde bulunduğu durum için bana değil ama zamana küfretmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6_Mt07-bc5w/Tl80oCTWYTI/AAAAAAAAA4g/eeCZCTfuXDo/s1600/heskey.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 190px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-6_Mt07-bc5w/Tl80oCTWYTI/AAAAAAAAA4g/eeCZCTfuXDo/s400/heskey.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5647290320163332402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-He4gjy45pJ4/Tl80ofvCXyI/AAAAAAAAA4o/douf6yRlwOQ/s1600/heskeycapture.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 232px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-He4gjy45pJ4/Tl80ofvCXyI/AAAAAAAAA4o/douf6yRlwOQ/s400/heskeycapture.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5647290328064089890" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Soldaki futbol sahası çizimi için deviantart'ta aloobi'ye teşekkürler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emile Heskey'nin oyun kurucu olması ne demek, bunu yukarıdaki çizimlerle ve birebir maçtan bir kareyle göstermeye çalıştım. Heskey'nin 4-4-2 solunda dahi verimli olabilmesini bu rolü sağlıyor ve 3 maçın tamamında oynamasında takımdaki bu temel rolü etkili. Sırtı dönük oyundaki mutlak kabiliyeti ve topun olmadığı zamanlardaki alan boşaltıcı koşuları onu diğerleri için çok önemli bir silah yapıyor. Böylece, çoğu hücumda duvar olup geriden koşu yapan oyunculara paslar çıkararak onların alan bulmalarını sağlıyor. Yaz hazırlık döneminde "Gabby forvet oynamalı, kanatta verimsizleşiyor" açıklamasına takiben onu Bent'in arkasındaki serbest bölgeye koyan McLeish, zamanla bu yöntemden uzaklaştı ve Gabby kesin olarak kanat, Heskey de serbest bölgenin oyuncusu oldu. Hatta bir hafta önce de "Gabby yeni yöntemler öğrenmeli" dedi. &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/02/lamarkc-futbol.html"&gt;Agbonlahor çıkmazından&lt;/a&gt; zamanında uzun uzadıya, başka konulara da atlayarak bahsetmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere Premier Lig'de forvet arkası oynayan oyuncunun belirli bir mekanikliğe ulaşmış olması gerekiyor. Yaratıcı oyuncunun aynı zamanda mekanik oyuncu da olabildiği gerçeğini göz önünde tutarak Dennis Bergkamp'ın buna antitez oluşturmadığını belirteyim. Ashley Young'ın, Yaya Toure'nin, Wayne Rooney'nin, Cesc Fabregas'ın forvet arkası rollerdeki başarısı bu direktliklerinden geliyor. Topla biraz oyalanmayı seven Nasri gibi arkadaşların yeri daha çok kanat. Forvet arkasında oynayan oyuncunun net olması gerekiyor, boş alana koşması, çabuk karar vermesi, köprü olması gibi. Heskey'nin egosuz oyunu bu gerekleri yeterli düzeyde sağlıyor ve kendi tarzında iyi bir hazırlayıcı, aynı zamanda iyi bir ceza sahası koşucusu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yapıdaki sorunsa, yazıda daha önce belirttiğim gibi öncelikle Bent'in edilgenleşmesi ve sonra zaman zaman topa yeterince sahip olamama sıkıntısı. Bent kendi başına alan açabilen, tek forvet oynadığında daha verimli olabilen Torres ekolünden bir golcü. Grafiklerde göstermeye çalıştığım gibi Bent pozisyon gereği çoğu zaman edilgenleşen oyuncu oluyor; takipçiliği ve gol vuruşundan pek iyi yararlanılamıyor. Bu sezonki tek golü de Petrov'un uzaktan şutunu takibinden gelmişti. Takıma bir fazla orta saha/yaratıcı oyuncunun girmesi topa sahip olma olasılığını arttırıyor ve Bent'ten de daha iyi yararlanma olasılığı doğuyor. Heskey'i Kevin Davies'e, Villa'yı Bolton'a benzetirsek Bent, Klasnic veya Elmander'le eşleşemiyor. Klasnic'in bu seneki mükemmel başlangıcında Davies kaynaklı Bolton'ın skorer oyuncuya pozisyon hazırlama yapısının önemi çok büyük. Geçen sene Elmander de böyle parlamıştı. Bent ise daha modern sistemlerin oyuncusu, tek başına varlığıyla takımda daha fazla orta saha bulundurmaya izin veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Heskey değil. Agbonlahor -uzun zamandır istediğim, kanatta oynayıp uzun top atılması ve duvar olması da ayrıca sevindirici- ve Petrov da performanslarını Martin O'Neill dönemine denk seviyeye çekecek gibi gözüküyorlar. Houllier ile kafalarımız uymuyordu diyen Collins, McLeish'le çok mutlu. Kendisi de eskiden bir stoper olduğu için neler yapılması gerektiğini çok iyi biliyor ve bize çok yardımcı oluyor diyor. McLeish'ten beklediğimiz basitlik ve takım içi huzur geldi. Sırada taraftarların gönlünü almak var: Wolves'la oynanan derbi maçında stadın dörtte biri boş kalmıştı. Kimbilir zamanla altın çocuk Bannan, kafasız Ireland gibiler de takımı değiştirebilir. Fakat şimdilik risksiz ve yararlı Heskey var, çok da iyi. Teşekkürler koca adam. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-4015767000754762723?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/4015767000754762723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=4015767000754762723&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4015767000754762723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4015767000754762723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/09/heskey-never-gets-old.html' title='Heskey, never gets old'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-UfBeWvWHNqw/Tl36MRZfg4I/AAAAAAAAA4Y/eQSfQbrxaGQ/s72-c/Emile-Heskey-001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-2053480972650319543</id><published>2011-08-28T10:23:00.029+03:00</published><updated>2011-08-30T00:07:01.074+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='real madrid'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='porto'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='barcelona'/><title type='text'>Eskimeyen dörtlü blok</title><content type='html'>İngilizlerin klasik 4-4-2 oyun anlayışı* (oyun anlayışıyla dizilimin farklı şeyler olduğuna dikkat)  büyük takımlar nezdinde ortadan kaybolsa da&lt;span style="font-style: italic;"&gt; two banks of four &lt;/span&gt;(iki dörtlü blok) geçerliliğini hâla, hem de değerli bir biçimde koruyor. Dörtlü blok -orta alandaki dörtlü-, reaktif oyunda muhtemelen en önemli hücum ve savunma silahı. Roy Hodgson'ın senelerdir süren aşkı bir yana (Yılmaz Vural baklavası, Villas-Boas 4-3-3ü gibi Hodgson 4-4-1-1'i var bir de) ve Real Madrid'in zaman zaman kullanmasının üstüne, Porto'nun da Barcelona'ya karşı bu yolu takip etmesi bende belli bir heyecan ve bu yazının doğuşu için gerekli hazırlık hevesini telkin etti. Takımların konumları gereği Real Madrid'in daha proaktif oynadığını ve 4-4-1-1 dizildiğini, Porto'nun da yine aynı nedenden daha reaktif ve 4-1-4-1 dizildiğini belirtelim şimdilik. Bu küçük farkları, bunların hücuma etkilerini ve 4lü bloğun neden öne çıktığını elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce proaktif, reaktif gibi kısmen yabancı kelimeler kullandım. İngilizce konuşan yabancı kaynaklar futbol konuşurken artık bu kavramları sıkça kullanıyorlar ama bize henüz çok tanıdık değil ve bir şeyler söylenmese sanırım havada kalacak. Proaktif kavramını ortaya koyan 20. yy psikolojisi; fakat sonraları, bu terim bilimin dışındaki insanlar tarafından daha başka alanlarda da kullanılıyor ve söylendiğine göre günümüzde özellikle işletme okuyanların sıkça işittiği bir sözcük. Ailesi Holokost'ta kıyıma uğrayan bir psikiyatrist, Viktor Frankl, bu kavramı asıl yaygınlaştıran olmuş. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Man's Search for Meaning &lt;/span&gt;(Hayatı Anlama Arayışı) adlı kitabında, proaktiflik sorumluluk alma, başkalarına veya dış şartlara bağlı kalarak hareket etmeme ve olasılıkların farkında olma hâli şeklinde vuku buluyor. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir seçim yapma, bunun sorumluluğunu alma, böylece olayların gidişatı üzerinde söz sahibi olma&lt;/span&gt;. Biz bu anlayışı futbola uyarladığımızda 'belli bir felsefeye sahip', 'top oynamak isteyen taraf' gibi kavramlarla karşılaşıyoruz. Reaktiflik ise bunun tersi; anlık bir eylemde bulunma ve şartlara göre hareket etme durumunu temsil ediyor. Kısaca, rakibe göre değişkenlik gösteren takımlar reaktif, göstermeyenler proaktif olarak adlandırılıyor. Güncel proaktif takımlar olarak Barcelona -en iyisi-, Bielsa'nın Şili'si, Benitez'in Liverpool'u söylenebilir; geçmiştense Lobanovski'nin Dinamo'su (üç nesil), Sacchi'nin Milan'ı ve &lt;span class="st"&gt;totaalvoetbal&lt;/span&gt; Hollanda. Mourinho böyle değil, kişiliği gereği mümkün değil; o, bu niteliklerin kontrasını bulup futbolun gelişimine bu şekilde katkıda bulunuyor. Canavarın kafasını her kesişte yenisi daha güçlü olarak çıkıyor yani, fakat onun da naniklerinin haddi hesabı yok. Böylece, düşünsel düzeyde proaktif hocalardan her zaman daha az saygı gören reaktiflerden biri olarak, en az onlar kadar iyi olduğunu kanıtlamış da oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyorduk? İlk görüntüler en taze olandan, Barcelona - Porto.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-82iWEUB4rto/TltVZPnE0BI/AAAAAAAAA3I/kSS72Zzm2CA/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-82iWEUB4rto/TltVZPnE0BI/AAAAAAAAA3I/kSS72Zzm2CA/s400/1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646200450014564370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-hv6n70aYYXs/TltVZPd5e0I/AAAAAAAAA3Q/MeKm5-5j-90/s1600/2.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-hv6n70aYYXs/TltVZPd5e0I/AAAAAAAAA3Q/MeKm5-5j-90/s400/2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646200449976073026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın henüz başı ve Porto ön adamları Barcelona'ya topu ileri aktarma konusunda ciddi zorluk yaşatıyor. Kırmızılar stoperleri, sarılar bekleri, maviler Barcelona orta sahalarını (Iniesta ilk oyun kurulumunda daha ileride oluyor), açık maviler de Porto 4lü bloğunu gösteriyor. İki resimde de görüldüğü gibi Barcelona'nın bekleri ve orta sahalarının topu alabilecekleri alanlar kapatılmış ve Barcelona'nın 6, Porto'nun 5 kişiyle oynadığı bu alanda yalnızca stoperlerden biri boş kalıyor. Kleber o anda topa sahip olan defans oyuncusuna pres yapmayı ve açısını daraltmayı maç boyu denedi, 11. saniyede bunu gayet iyi başarıyor. Bu maçta Porto'nun agresif presle oynadığını söyleyemeyiz. Esasında presli oynadıkları bile söylenemez, yapmaya çalıştıkları daha çok alanlarını korumaktı. Barcelona kendi alanından topu çıkarmakta biraz geç kalmadığı sürece agresifleşmediler veya öne doğru atılım yapmadılar. Söz konusu olan, belli bir bölgeye geçildikten sonra başlayan ve o da zaman zaman olan kesikli presti. Mesela ilk resim. Pres yapılacak en uygun an topun çizgilere yakın olduğu andır. Çizgiye yaklaştıkça açı daralır, pas opsiyonları ve hareket alanı azalır. Böyle bir anda veya oyuncunun tekniği yetersizse veya belli bir alanda sayıca üstünlük varsa anlık bir pres yapılır, buna kesikli pres diyorum. Mascherano'nun boşta atabileceği bir tek Abidal var, fakat ona da pası atacak bir açı yakalaması zor gözüküyor ve topu ileridekilere aktarmak için uzun gönderiyor. Ama orada Porto'nun 1 kişilik sayısal avantajı var ve verimsiz bir top oluyor. Aynı resimde Porto'nun en sağdaki orta sahasını yuvarlak içine aldım. Bu da yine takımın alanı koruma anlayışının bir sonucu. Pozisyonla pek alakası yok, öne atılım da yapmıyor ama kadraja girmeyen sol bek oyuncusuna atılacak bir topta müdahele yapabilecek veya ikili sıkıştırma yapabilecek mesafede.  Top Barcelona'nın yarı sahasındayken Portoluların yerleşimlerini bu kadar net görmek, maçın geri kalan kısmında fazla tekrar etmedi. Barcelona bu tip zorlukları aşabilecek teknik ve taktik yeterliliğe sahip ama bununla beraber Porto bu şekilde bir ilk yerleşimle Barcelona'nın ilk alandan ikincisine gitmesini engelleme amacı gütmedi. Yaptıkları bir ileride yaptıklarını bir geri alana taşımaları oldu sadece. Bloğun yerleşimini olabildiğince koruyarak rakibin top yapmasını engellemek değil ama oynayabilecekleri alanları kapamak ve hata yapmalarını beklemek veya belli bir alanı geçtiklerinde agresifleşip topu o alanda kazanmak. Roy Hodgson takımından bahsediyorum gibi geldi. Neyse devam edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-IjOCZttpJ_Y/Tltk9clrHSI/AAAAAAAAA3Y/igUasoN_Igk/s1600/3.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-IjOCZttpJ_Y/Tltk9clrHSI/AAAAAAAAA3Y/igUasoN_Igk/s400/3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646217564648054050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GwXqA-c9-Ls/Tltk9sKaH-I/AAAAAAAAA3g/eNh1I7UzR_U/s1600/4.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-GwXqA-c9-Ls/Tltk9sKaH-I/AAAAAAAAA3g/eNh1I7UzR_U/s400/4.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646217568828661730" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki resim bir önceki paragrafta dediğimi tasdikliyor, bundan sonra ön alanda yaptıklarını bir geri alanda yapıyorlar; ama bir iki önemli farkla. Blok geriye itildikçe savunma bloğu ile orta saha bloğu arasındaki alan da inanılmaz azalıyor. Özellikle ikinci resimdeki farka dikkat. Ayrıca en başta beklere baskı yapan ve geniş bir alana yayılan orta saha kanatları, geriye geldikçe olabildiğine daralıyor ve Barcelona hücumlarında nispeten boş kalan bölgeler beklerin boş kaldığı bu alanlar oluyor. Rakibin kullanabildiği alan azaldıkça bloğun genişleyebilmesi de mümkün oluyordu ama Barcelona maça girdikçe ve topu ikinci alana taşımada daha az zorluk yaşayınca, bu pek mümkün olmadı. Barcelona'nın boşta kalan beklerine gelince, Porto savunma kurgusunun yakınlığı ve nasıl diyelim, açılıp kapanabilir özelliğiyle ilk hamle fırsatını bu oyunculara vermesine rağmen pozisyon devamında çok büyük sıkıntı yaşamadı. İkinci resimde yuvarlak içine aldığım oyuncu Dani Alves, devamında Keita pası ona değil Xavi'ye veriyor. Topa sahip olan oyuncunun Xavi veya Iniesta kadar iyi pasör olmadığı bu gibi durumlarda bloğun hamle yapabilme kapasitesi de rakip oyuncunun bu kadar boşta olmasına rağmen topla buluşmamasını sağlayabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrası? Sonrası bir basit hata ve mükemmel bir Messi golü. Ondan sonrasının pek de bir önemi kalmadı. Bu maça dair son olarak Barça'nın savunma yerleşimini örnekleyen basit bir resim verip Real Madrid'e geçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Cdyx0SPcW88/Tltvl7fDTGI/AAAAAAAAA3w/zH7jmZ1GTxw/s1600/5.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Cdyx0SPcW88/Tltvl7fDTGI/AAAAAAAAA3w/zH7jmZ1GTxw/s400/5.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646229255252823138" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylenecekler çok yeni şeyler değil elbet. Burada taç kullanmış Porto, bunun avantajıyla Barcelona zaten 9a 7lik üstünlük sağlamış. Topa sahip olan oyuncuya agresif bir pres var ve yerleşim de pas verdikten sonra nefes almaya pek imkan tanımıyor. Bir tek uzak köşede el kaldıran bir Portolu oyuncu boşta (altı çizili), onu görüş alanında tutan Barcelonalı belki de topu kazandıktan sonra kullanacağı boş alan için bekliyor. Barcelona'nın rakip yarı sahada bunun gibi sayısal üstünlük yakalaması mümkün değil fakat oyuncuların birbirine uzaklığı fazla olmadığından ve hücumların çoğunda takımın büyük kısmı rakip ikinci bölgeye yerleşmiş olduğundan ön alanda pres de akıcılık kazanıyor. Yani şöyle: Barcelona'nın sürekli topa sahip olması gerek, bunun için de kaybettiğinde hemen tekrar kazanması; bu, hemen atlamalar yapabilmeleri ve alanda kalabalıklaşmaları, oyuncuların yakın mesafelerde olmasıyla mümkün; ve nihayetinde topu kaybettiklerinde böyle bir senaryonun oluşması da topa sahipkenki yerleşimlerinden ötürü hemen hemen kendiliğinden, mekanik olarak gerçekleşebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-A-t0zuwWWrU/Tlt7Z0nxaQI/AAAAAAAAA34/elnn2Xtabfw/s1600/6.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-A-t0zuwWWrU/Tlt7Z0nxaQI/AAAAAAAAA34/elnn2Xtabfw/s400/6.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646242241391454466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Real Madrid - Barcelona Süper Kupa eşleşmesinin ilk maçı, Real Madrid'in ilk golünün oluşumu. Öncelikle Real Madrid'in Porto'dan çok farklı reaksiyon verdiğini ve dizilim dışında yukarıdakiyle alakası olmadığını belirtmek gerekiyor. Ortak noktaları, Barcelona'ya karşı oynamaları ve savunma pozisyonunda 4lü bloğu kullanmaları; ama farklı şekillerde. Real Madrid kesin olarak her Barcelona atak başlangıcında bir ilk pres yapıyor ve bunun devamında rakibi hataya zorlayamazsa ikinci kademe böyle bir dizilim oluyor. Orta sahadaki oyuncular çok daha aktif ve bu yüzden ortanın kırılması nispeten daha kolay. Defans da 4lü olarak sabit kalmıyor ve Pepe ile Carvalho'dan biri sıklıkla orta sahaya kadar gelip Porto'da o iki blok arasındaki süpürücünün rolünü kapıyor. Tüm bunlar Real Madrid'i Porto'ya nazaran proaktif kılıyor ve bu aktiflik, agresiflik ayrıca atakların daha boş pozisyonlarda ve oyuncu tercihlerinin de etkisiyle daha opsiyonlu olmasını kılıyor. Porto'nun yapısında topu kazandıktan sonra atak olgunlaştırmak gerçekten zor, benzer gösterdiğim Hodgson'ın Liverpool'unda da böyle bir sorun vardı. En öndeki oyuncu Kleber'e büyük pay düştü o maçta. Yukarıdaki golde, top kanatlara geldiği vakit genellikle orta ikili oraya yaklaşıyor ve çizgide bek-orta saha-kanat oyuncusu yakınlaşıp 3 koldan kapatabiliyor. Olan buydu. Kazanılan topta Di Maria ayağının dışıyla Benzema'ya -o sırada sağ kanada açılmış- çok güzel ve çabuk bir pas attı, devamında da Benzema'nın boşalttığı alana koşu yapan ikinci forvet Mesut düzgün bitirdi. Çok güzel bir ikinci forvet golü ayrıca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-FQ3_84ljZ9w/TluMxqC2ygI/AAAAAAAAA4I/v79ZfWEkJsg/s1600/8.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-FQ3_84ljZ9w/TluMxqC2ygI/AAAAAAAAA4I/v79ZfWEkJsg/s400/8.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646261342566795778" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Real'in ilk presi,  ön alan presi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-GaJwEjmmMHw/TluMxcBlSHI/AAAAAAAAA4A/Vo-zpknt-Bg/s1600/7.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-GaJwEjmmMHw/TluMxcBlSHI/AAAAAAAAA4A/Vo-zpknt-Bg/s400/7.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646261338803357810" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da yukarıda bahsettiğim stoperlerden birinin orta sahaya atlama yapması, aslında Messi'yle beraber gelmesinin örneklemesi. Stoperin Messi'yle beraber sürüklenmesi Barcelona'nın orta sahada bir fazla duruma geçmesini engelliyor ve son durumda da Real kendi alanında bir fazla kalabiliyor. Resimde ucuz atlatıyorlar, ne olursa olsun arkada geniş bir alan var, fakat pozisyon ofsaytla sonuçlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-jtG2L2IPcV8/TluMx6_WEdI/AAAAAAAAA4Q/spqJY7tjlKE/s1600/9.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-jtG2L2IPcV8/TluMx6_WEdI/AAAAAAAAA4Q/spqJY7tjlKE/s400/9.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5646261347115471314" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Barcelona'nın ilk golü. Önce (soldaki resim) rakibi bozabiliyorlar, ama 30 saniye sonrasında (sağdaki resmin devamında) Villa imkansıza vuruyor.  Stoperin öne çıkışıyla Messi geri dönmek zorunda kalıyor ve Barcelona top çevirmeye devam ediyor. İkinci denemelerinde Messi yalnızca bir saniye önce hamle alıyor, ama belli ki bu yetiyor ve topu rakibinden kurtarıp sol tarafa Villa'ya aktarıyor. Sonrası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;*4-4-2 oyun anlayışını bir uzun boylu, fizikli forvet; bir onun açtığı alanlara koşu yapan skorer;  ve kanatlarda klasik &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:78%;" &gt;winger&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;larla temellendirmek mümkün. Bununla beraber bu sene ligin zirve futbolunu ortaya koyan Manchester United da temelde 4-4-2 şeklinde diziliyor ve oynadıkları oyunun bunla alakası yok. Her 4-3-3 diziliminin ofansif, agresif, akıcı öğeler içermemesi gibi. Farkın anlaşılması çok zor değil, yine de belirtmekte fayda var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-2053480972650319543?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/2053480972650319543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=2053480972650319543&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2053480972650319543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2053480972650319543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/08/eskimeyen-dortlu-blok.html' title='Eskimeyen dörtlü blok'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-82iWEUB4rto/TltVZPnE0BI/AAAAAAAAA3I/kSS72Zzm2CA/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-8551350544441586612</id><published>2011-07-05T18:08:00.004+03:00</published><updated>2011-07-13T21:07:00.848+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sunderland'/><title type='text'>Sunderland Safraları Atıyor</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-eUhMkZAs2r4/ThMgiYgjllI/AAAAAAAAA2g/xBF-tFukKyI/s1600/0%252C%252C10281%257E9762872%252C00.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-eUhMkZAs2r4/ThMgiYgjllI/AAAAAAAAA2g/xBF-tFukKyI/s400/0%252C%252C10281%257E9762872%252C00.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625876134582523474" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunderland'in yolu, modern orta sıra takımının büyüme yolu. Takımların yarı yarıya geçmişleri ve bugünleriyle paralel olarak Sunderland bir alt yazıdaki Aston Villa'dan bir seviye aşağıdan geliyor, fakat takip ettikleri yollar genel hatlarıyla birbirine çok yakın. Süreci düzgün yönettiğine inandığım Bruce'la -ve elbet başkan Quinn'le- bu farklar zamanla daha da kapanabilir; nihayetinde de dünyanın en acımasız liginde kendi kendilerine yetecek ve yerlerini garanti edecek yapıya kavuşmaları bana kesin gözüküyor. Şimdi bunları açmak gerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunderland son 6 ay içinde golcüsünün ve gelecek vaad eden genç oyuncusunun satışını yaptı. Her birinden 18er milyon pound olmak üzere toplamda 36 milyona varan harika bir gelir elde etti. Hatta zaman dilimine 6 ay daha eklersek Kenwyne Jones'un 12 milyonluk satışıyla meblağ 48'i buluyor. Safralar birer birer atıldı. Safra derken... Benim safra metaforuna yerleştirdiğim iki anlam var. Birincisi gerçekten takımın gelişimine zararı olan oyuncular gönderiliyor; ikinci şeklindeyse bu oyuncular takım için değerli olsalar dahi zaman içinde değerleri düşeceğinden doğru zamanda kritik kararlar alınıp kesinlikle gönderilmeleri gerekiyor. Riveros, Angeleri gibi beklenenin alınamadığı oyuncular da Henderson gibi takımın geleceği olan bir oyuncu da bu şekilde benim kafamda aynı başlığa oturuyor. Alt başlıklar da atılabilir elbet, ama bunların vaziyetini kesinlikle birbirinden ayrı tutmuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruce'u anlatırken Wigan Athletic günlerine gitmek ve onun başardıklarıyla Martinez'inkileri karşılaştırmak hocayı tanımlamada kolaylık sağlayabilir. Wigan, Dave Whelan gibi sağduyulu bir başkana ligdeki tüm kulüplerden daha fazla muhtaç. Diğer hiçbir takım gibi bir geleneği, kültürü ve seyircisi olmayan bu kulüp, sürekli doğru adımlar atmak ve kesinlikle Premiership'te kalmak zorunda. Gelirlerinin %80'ini televizyon hakları oluşturuyor; yani bu %80lik kısım yalnızca Premier ligde bulundukları için geliyor. Zaten görüldüğü üzere başka hiçbir şey oldukları için de para gelmiyor. Bu güzel kulüp lige ilk adım attığı oyuncu grubunu (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Leighton Baines, Jimmy Bullard, Jason Roberts, o zamanlar iyi bir Chimbonda vs&lt;/span&gt;) bir daha bulamadıktan sonra son iki teknik direktör seçimiyle yeniden fark yaratmayı başardı: Steve Bruce ve Roberto Martinez. İkisi de kulübü büyütmeye yönelik adımlar atan, uzun vadeli planların da parçası olabilecek kenar adamları; bir kere ikisi de klasik adalı hocalardan değiller ve transfer yaparken dünyanın dört bir tarafına bakıyorlar. Ama özellikle Bruce, bunları parlatıp yüksek paralara satmayı çok iyi başarıyor. Wigan, Güney/Orta Amerika pazarına Bruce zamanında girdi; Valencia 16 milyon pound'a Manchester United'a transfer oldu (gerçi Valencia onun gelişinden önce transfer edilmişti), Cattermole ve Palacios yine çok iyi paralar kazandırdılar ve henüz takımda kalan Figueroa ile Rodallega da piyasası vasatın üzerinde futbolcular. Wigan o dönemde sürekli ucuza al-pahalıya sat yaparak gerekli parayı kazandı, ki Zaki gibi bedavaya gelip yarım sezon lige damga vuran bir oyuncu da vardı. Ardılı Martinez rejiminde bu oyuncu satışlarının devamı gelmedi, son olarak N'Zogbia ayrılacak fakat bilindiği gibi o da bir önceki döneme ait bir futbolcu. Martinez'in getirdikleri Thomas, Diame, Stam, Alcaraz'sa bu tip büyük transferler yapacak oyuncular değiller, bir ihtimal McCarthy gözüküyor. Fakat bu İspanyol'un kötü hoca olduğu anlamına gelmiyor, hatta Bruce'dan daha üstün olduğu kesin. Sunderland'a ait bu bölümü daha fazla Wigan'la doldurmamak için kısa kesiyorum: Bruce mini-Porto (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;veya Lille de bu aralar popüler&lt;/span&gt;), Martinez mini-Barcelona yaratıyor. İşin özü bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber, Birmingham City ve Wigan'dan sonra daha büyük bir sermayeye ve kulübe gelen Bruce için yeni bir zorunluluk daha doğdu. Bu kulüplerde uzun vadeli bir oyun planı ikinci plandaydı; pastanın kremasıydı. Sunderland'de durumlar farklı. Kulüp 2009 Mayıs'ında Amerikalı iş adamı Ellis Short tarafından satın alındı ve kulüp daha az mütevazi bir hale geldi. Bruce ilk senesinde Wigan'daki düzeninden devam etmek istedi, oldukça benzer bir şablon uyguladı: aynı Wigan'daki gibi klasik 4-4-2 üzerinden ve aynı orta saha, forvet rollerinden. Beraberinde Cattermole'u getirdi, Palacios'un yerini Cana aldı, hedef oyuncu Heskey değil Jones oldu ve golcü de dengesiz Zaki yerine ligde o görevi en iyi yapabilecek Bent olarak seçildi. Onun yapabileceklerinden ve oyun fikrine güvenen biri olarak ben, &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/08/hayal-krklg.html"&gt;hayal kırıklığı demiştim&lt;/a&gt;. Sonraları takım galibiyetler almaya başladı ve başarılı oldu ama sonra, tekrar dibe vurdu ve hem de çok kötü. 14 maç üst üste kazanamadılar, Sunderland sezon sonunu zor getirdi. Yaz döneminde kaptan Lorik Cana gönderildi, Bruce kötü süreçte 4-4-2'yi suçladı. Takım bölünmüştü, bu biraz da verilen görevlerde oyuncuların gerçekten en iyi olmaları ve kemikleşerek bunun takımda kohezyon sorunu yaratmasıydı. Bahsettim; Bent golcüydü, Jones indiriyordu, Cana ve Cattermole orta sahada savaşıyorlardı. Cana'yı biliyoruz, Cattermole'u bilmeyenler için gözü en az onun kadar kan bürümüş bir oyuncudur; sezon boyu gördüğü kırmızı kartlar yüzünden alternatif gerektirir. Bent son 3 sezon baz alındığında ligde en çok gol atan 3 oyuncudan biri -ki bu ilk üç birer ikişer golle ayrılıyorlar, istatistiği bulamadığımdan aktaramıyorum, fakat Rooney ve Bent arasında sadece 1 veya 2 gol var-, Jones'sa bir dönem Terry'nin en çok zorlandığım oyuncu dediği Andy Carroll'dan hallice bir oyuncu. Takım zamanla 4-2-4 şeklinde bölündü, orta ikilinin yaratma eksikliği kanatlara Andy Reid gibi takviyelerle çözülmeye çalışıldı. Kötüsü, takım oyunculara inanılmaz bağımlı hâle geldi; tek gol silahının Bent olması gibi bir durum oluştu (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İstatistiğe göre iki golden birini Bent atıyor, ligdeki 48 golün 24'ü ondan&lt;/span&gt;). Bu kesinlikle Bruce'un istediği bir ekip değildi ve zamanla bu tip bağımlılık ve bütünlük sorunu yaratan oyuncular gönderildi. Yine de o günden bugüne bir bağ kurulduğunda, Bruce'un zihniyetinin değişmediği fakat yöntemin yanlış olduğunu görüp bunda değişikliğe gittiği görülebilir. Tempolu, dinamik oyunu seven bir hoca ve bunu lig şartları içinde iki orta saha ile yapabiliyorken Sunderland'de daha evrensel bir takım yaratma gereği ve bu sefer bunun başarısız olması onu çift forvetten vazgeçirdi. Sezonun sonlarında bol bol deneme yapıldı, kale hariç her yerde oynar -&lt;span style="font-style: italic;"&gt;sol bek, orta ikili, sol açık, sağ açık, ikinci forvet oynadı&lt;/span&gt;- Kieran Richardson sol beke çekildi, böylece orta ikiliden beklenen yaratıcılık Reid'den sağlanırken onun içe kaçışları ve Richardson'ın genişlik sağlamasıyla hücuma alternatif sağlamaya çalışıldı. Richardson elinden geleni yaptı, ama haliyle o kanatta bir savrukluk oldu. Reid zaten Sergen'den hallice, göbekli ama yetenekligillerden. Bunun yanında esnek 4-5-1'i denedi ve sanıyorum aklına yatan bu oldu. Bu düzende zaman zaman forvette de kullandığı patlayıcı forvet Fraizer Campbell'ı kanada yerleştirdi ve orta sahayı kalabalık ama değişkenliği yüksek oyunculardan kurdu, Richardson gibi, ve ortada daha üstün görünüp tehlikeli de bir kontra atak takımı oldular. 2009-2010 sezonu burada bitiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-xO173DcGZOs/ThMgiJzaOoI/AAAAAAAAA2Y/ZcpTpLbwKNc/s1600/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2B01%2B-%2BJan%2B-%2B2011.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 226px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-xO173DcGZOs/ThMgiJzaOoI/AAAAAAAAA2Y/ZcpTpLbwKNc/s400/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2B01%2B-%2BJan%2B-%2B2011.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625876130635070082" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;I: Görüntüler Danny Welbeck'in (altı kırmızıyla çizili) en formda dönemine rastlayan Blackburn maçından, 2011'in ilk maçı. Görüntünün öncesinde Welbeck orta sahada link oluyor, bir iki pas sonrasında bu durum oluşuyor. Sağdan orta açmaya hazırlanan oyuncu Elmohamady. Bu kareyi Welbeck'in demarke serbest rolünü göstermek için seçtim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-vz1W_oPz_No/ThMgi1dBAeI/AAAAAAAAA2o/97wzDGspt10/s1600/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2B01%2B-%2BJan%2B-%2B2011b.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 226px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-vz1W_oPz_No/ThMgi1dBAeI/AAAAAAAAA2o/97wzDGspt10/s400/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2B01%2B-%2BJan%2B-%2B2011b.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625876142352302562" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span&gt;Orta Darren Bent'e geliyor, Bent karambolde topu Welbeck'e indirmeyi başarıyor. Pozisyon devamında Welbeck'in gelişine vuruşunda gol olacak.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-F-SkrLUPUQA/ThMgjcZRvjI/AAAAAAAAA2w/bcPTYSxaxcc/s1600/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2BMidweek%2BSpecial%2B-%2B05%2B-%2BJan%2B-%2B2011c.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 226px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-F-SkrLUPUQA/ThMgjcZRvjI/AAAAAAAAA2w/bcPTYSxaxcc/s400/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2BMidweek%2BSpecial%2B-%2B05%2B-%2BJan%2B-%2B2011c.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625876152805604914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span&gt;II) Bundan 4 gün sonra oynanan maçta Sunderland bu sefer deplasmana, Villa Park'a gidiyor ve Welbeck kanatlara biraz daha yakın. Burada rakip sağ beki Cuellar'ı kovalıyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-AvGZx4Di_Ts/ThMh7OpHvyI/AAAAAAAAA3A/UY891lTMzSI/s1600/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2BMidweek%2BSpecial%2B-%2B05%2B-%2BJan%2B-%2B2011d.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 226px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-AvGZx4Di_Ts/ThMh7OpHvyI/AAAAAAAAA3A/UY891lTMzSI/s400/Match%2Bof%2Bthe%2BDay%2B-%2B%2BMidweek%2BSpecial%2B-%2B05%2B-%2BJan%2B-%2B2011d.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625877660942450466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Sunderland bu kez hücum ediyor, top sağ kanatta, Mısırlı orta yapmaya hazırlanıyor. Soldan arka direğe doğru hareketlenen Welbeck kadrajda. Bu arada Elmohamady'nin sağ kanattan önemli bir opsiyon olduğunu görüyoruz 4 karede. &lt;a href="http://www.whoscored.com/Regions/252/Tournaments/2/Seasons/2458/Stages/4345/Analysis/England-Premier-League-2010-2011"&gt;Sunderland sağ kanadı en çok kullanan takım.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kulüplerin futbolcu eskisi olmak pek çok güzelliğinin yanında günümüz piyasasında da çok yararlı. İç piyasada oyuncular için istenen paralar bir anda iki katına çıkıyor, bu her ligde böyle. Eskilerin avantajı bu büyük kulüplerde istenmeyenleri veya kiralanmak istenen gençleri kolayca alabilmeleri oluyor. Aynı kalitedeki oyuncu daha düşük bir bedelle transfer edilmiş oluyor. Bir de buna bağlantılar aracılığıyla oyuncunun daha iyi tanınması eklenebilir. Şu an kulübün en versatil oyuncusu Kieran Richardson bu şekilde, Roy Keane zamanında geldi. Bruce'un da yine bir Manchester United eskisi olmasıyla ilişkiler devam etti, hocanın Welbeck'e de çok büyük yararları dokundu. Bunun yanında bir kez daha Mısır'dan oyuncu getirildi -&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ahmed Elmohamady&lt;/span&gt;- ve bu seferki Zaki gibi savruk değil, ayrıca Premier Lig'e gayet uyumlu bir oyuncuydu. Sunderland'ın sezonun ilk bölümünde gol kısırlığı ve Bent bağımlılığı devam etti: ilk 9 lig maçında yalnızca 8 gol atabildiler (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zaten 5i de Bent'ten&lt;/span&gt;). Fakat zamanla takımın değişen yapısı belirginleşti,performans arttı ve bu yeni yapıda Bent daha sağlıklı bir role kavuştu. Artık durum şöyleydi: Bent verilen görevi ligde en iyi yapabilecek oyunculardan biri olsa dahi, o olmadan da işler yürüyebiliyordu. Çoğu zaman oyuncular takım mekaniğinin bir parçası olarak parlıyor fakat zamanla büyük başarıları, takımları yüksek oranda bu oyuncuya bağlıyor ve oyuncuyu daha iyi kullanmak adına takımın yaptığı ince ayarlar ileriki zamanlarda ciddi sıkıntılar doğurabiliyor. Manchester United iki sezon önce bu sürece girdi ve Rooney'nin sakatlandığı dönemde çok büyük darbe aldılar. Bunun gibi. Hatta gariptir, bu duruma net ve somut bir örnek olarak Bent'in oynamadığı maçta, Stamford Bridge'de şahane bir futbolla 3-0 kazandılar, bundan iki hafta önce de ezeli rakip Newcastle'a 5 gol attılar. Welbeck takımın çok önemli bir parçası haline geldi ve Bent'in sakat olduğu dönemde Gyan tek forvet, Welbeck de uzak forvet veya ikinci forvet oldu. Takım 4-4-2 gözüküyordu ve zaman zaman Welbeck önde Gyan'la beraber baskı yapıyordu fakat bu durumda ortadaki koheziv üçlüden solda olan - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zenden, Richardson, Malbranque kim varsa&lt;/span&gt;- o Welbeck'in yerine sola geçiyordu (Ne yazık ki Chelsea maçının tamamının linkini bulamıyorum, ancak bu şekilde görsellere ulaşabilirim). Takım genç kadronun dinamizmi üzerine kurulu olarak, presli bir oyun oynuyordu ve oyuncu özelliklerinin de katkısıyla oyun içinde bu tip dizilim değişiklikleri yapılabiliyor, uzak forvet kanada geçip veya link oyuncusu olup bu şekilde savunma yapılabiliyordu. Neticede Bruce'un forvet ve orta saha oyuncularındaki tanım değişikliği apaçık görülüyor. Geçen sezon bazı maçlarda orta ikilinin Henderson-Malbranque'dan oluştuğu oldu, Malbranque 2-3 sene önceye kadar kanat oyuncusuydu ve Henderson da bir önceki yıl - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;aynı Wilshere gibi&lt;/span&gt;- göbekte değil (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Wilshere'den daha orta saha yetişmesine rağmen&lt;/span&gt;) orta sahanın sağında kullanılıyordu. Jones'un yerini Gyan gibi top indirmekten pek çok başka şey de yapabilen ve en önemlisi, istikrarlı bir oyuncu alıyordu; yani gol atmasa da takıma yararlı olacak biri. Sağ bek, sağ açık, Sabri Sarıoğlu Elmohamady de ters kanatta dengeyi kurmak üzere çoğunlukla sağ açık oynadı; bindirmeleriyle ve ortalarıyla etkili oldu. Sunderland bir ara 7.liğe kadar çıktı ve Avrupa Kupası ciddi bir şekilde ufukta belirdi. Ama sezonun ikinci yarısı bir önceki sezonu takip etti ve takım tablonun ikinci yarısına düşüp bu hedeften kesin olarak uzaklaştı. Bunu Bent'in yollanmasına bağlayanlar var fakat somut olarak ortaya koymasam da (&lt;a href="http://www.guardian.co.uk/sport/blog/2011/jan/19/the-question-darren-bent"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bunu halihazırda yapan var&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;), bir şekilde açıkladığım üzere böyle bir durum yok. Hatta Bent sonrası Sessegnon ve Richardson ikinci forvet rolünde gayet başarılıydılar. Ben düşüşü orta sahaya bağlıyorum ve biraz da takımın fazla idealist takılırken, yani basit olamamaktan zorlanmasına. Çok forvet oynatmayacağız derken tamamen forvetsiz kalması vs ayrıca etkili. Ve bazen de savunma hataları -&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Baharda oynanan Stoke City maçı. Üç duran top golü yediler. Rakip Stoke da olsa, aynı maçta üç tane...&lt;/span&gt;- Bunların hepsi bir araya geldi ve önceki senenin kabusu tekrarlandı. Benim bu yazıyı yazış nedenim tüm bunlara bir kez daha değindikten sonra bu seneki transferler ışığında Sunderland'den beklentilerim ve takımdaki olasılıklara duyduğum heyecandı. Jones'dan alınan para hemen Gyan'a harcanmıştı; Henderson'dan gelen de yeni İngiliz prodigy Connor Wickham, Craig Gardner ve -Korelilerin Rooney'si imiş- Ji'ye paylaştırıldı. Bruce'un artık demarke, uzakta forvet kullanması ve yine sezon sonu travmasından dersler alarak ilk 11de kesin olarak bir uzak forvet olması gerektiğini benimsemesi ve son olarak da geleceğe yatırım yapmaya hevesi birleşince ortaya bu adamlar çıktı. Ben Ji Dong-Won'u elbette tanımıyorum, pek tanıyan da yok. Sunderland taraftar sitesi Roker Report, Koreli bir blogger'a &lt;a href="http://www.rokerreport.com/2011/7/4/2257410/getting-to-know-ji-dong-won-a-korean-insight"&gt;sormuş&lt;/a&gt;. Açıkçası beklediğim gibi, ve Wickham gibi, esnek, gol atmaktan başka şeyleri de net yapabilen ama aynı zamanda doğuştan golcü bir futbolcuymuş. Kore'de Rooney diyorlarmış, fakat gol atmadaki rahatlığı nedeniyle yazar Raul Gonzalez diyor. Elbette gerçeği kadar değil diyerek de tevazuyu, efendiliği elden bırakmamış. Wickham'sa lanse edildiği ve görüntülerinden izlediğimiz kadarıyla Ji'nin İngiliz versiyonu ve Bruce bu gençleri bana kalırsa demarke forvet olarak kullanacak. Bu geçen sene olduğu gibi, sol orta sahayla maç içinde yer değişmelerle kanatta da olabilir, veya link oyuncusu gibi, demarke vaziyette. Hem bu oyuncuların kendilerini gösterebileceği ortam olacak hem de arka direkte veya herhangi bir yerde sürekli bir oyuncu. Ji'yle alakalı çekincem fiziği. Keza Koreli blogger da bunu söylemiş (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu arada Kore'de kanatta oynadığı da oluyormuş&lt;/span&gt;) ve ben Sunderland'in bu oyuncu tercihiyle biraz gereğinden fazla risk almış olabileceğini düşünüyorum. Mısır'dan oyuncu almak daha farklı. Koreliler aynı bizim Tuncay'dan beklediğimiz gibi sürekli oynamasını bekleyecekler veya oyuncu da bunu bekleyebilir; fakat Sunderland'de bu kadar kesin birinci adam olması zor gözüküyor. Bunun yarattığı sorunlar olmazsa, takım Asya'da da bir taraftar kitlesi kazanacaktır, bunun için de tebrik etmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gardner, Westwood ve Larsson diğer transferler. Sebastian Larsson yine güzel bir transfer, istikrar beklenmediği sürece yararlı bir oyuncu. 100+ maça çıkan ve 5 golü bulamayan, buna rağmen her maç en az 1 karavana şut deneyen Malbranque'ın bulunduğu takıma ilaç gibi gelir; sanırım İskandinavların tamamı uzaktan iyi vuruyor. Çok da güvenilir bir serbest vuruşçu, N'Zogbia ile beraber ligde fazla göz önünde bulunmayan ama en iyilerden. Orta açamıyor, hızlı değil; ama bunlar da Mısırlıda var ve o ortalar da bu sene Koreliye ve Wickham'a çok goller attırabilir. Neticede gelmek istediğim nokta, Sunderland üstüne koyarak daha iyiye gidiyor ve çıkardığı dersler üzerinden güzel işler yapıyor. Halen orta sahaya ihtiyaçları var, önceden de vardı, Henderson gidip Gardner geldikten sonra hâla var. Bruce bir de, başkanı tutuklanan ve küme düşüp bir bir oyuncuları satacak olan Birmingham City'den stoper Scott Dann'i istiyor. Evet, Turner'ın yanına daha sağlıklı bir adam lazım. Tüm bu transferler sanırım henüz eksiye geçilmeden, satışlardan elde edilen paralar üzerinden yapıldı. Sunderland büyümek için ve ligde kalmak için para harcıyor ve bu yüzden iki senedir zarar ediyor. Ama bu politika sayesinde önümüzdeki yıllarda ibre tersine dönebilir, kulüp kâr edip gelirlerini arttırarak büyümeye devam edebilir. Hedef de bu zaten.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-8551350544441586612?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/8551350544441586612/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=8551350544441586612&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8551350544441586612'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8551350544441586612'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/07/sunderland-safralar-atyor.html' title='Sunderland Safraları Atıyor'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-eUhMkZAs2r4/ThMgiYgjllI/AAAAAAAAA2g/xBF-tFukKyI/s72-c/0%252C%252C10281%257E9762872%252C00.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-6620952098437054035</id><published>2011-06-11T15:11:00.013+03:00</published><updated>2011-06-11T21:27:52.649+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Gerard Houllier: İyisiyle Kötüsüyle</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-BUJAv2W6E6w/TfJYm1sizAI/AAAAAAAAA2A/vZasIAUqZpU/s1600/Aston-Villa-fans-007.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-BUJAv2W6E6w/TfJYm1sizAI/AAAAAAAAA2A/vZasIAUqZpU/s400/Aston-Villa-fans-007.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5616649109556612098" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerard Houllier çok sevdiği Premier Lig'e ikinci gelişinde fazla  tutunamadı ve Aston Villa teknik direktörlüğünde yalnızca 9 ay  kalabildi. Bu aynı zamanda Aston Villa'nın 1 yıl içinde değiştirdiği üçüncü  hoca oluyor (O'Neill, MacDonald, Houllier), dördüncünün arayışıysa -ne  yazık ki- hayal kırıklıklarıyla sürüyor. Burada kulübün kötü  yönetilmesinden öte istatistiklerin üst üste binişi ve şanssızlıklar  daha çok etkili; keza Aston Villa Randy Lerner'ın gelişinden beri hemen  her zaman doğru kararlar aldı ve her zaman özveriyle yönetildi. Lerner  takıma yatırım gözüyle bakmıyor, ki bunda yetiştiği ortamın payı büyük.  Baba Al, Cleveland Browns futbol takımının (soccer olmayan futbol)  sahibi; Randy'nin spora olan tutkusunda ön ayak olan bu oluyor. "Hiçbir  zaman güzel kokulu üniformalara, çoraplara, havlulara boğulmadım" diyor  Lerner. Al o disiplinli babalardan, ama anladığım kadarıyla sert ve  huysuz değil; 30ların Amerikasından geçmiş biri olarak, oğlunun fanusta  yetişmesinden yana değil ve kendi yolunu bulması için teşvik ediyor  sadece, böylece Randy hayatı daha doğru tanıma fırsatı buluyor vesaire.  Bugün kulübün en doğru şekilde yönetilmesinde bu tecrübelerin; Lerner'ın  taraftar olma duygusunu ve taraftarların kulüpteki rolünü bilmesinin  payı çok büyük. Aston Villa İngiltere'de okuduğu vakitlerde ilgi duyduğu  üç takımdan biri; diğer iki takım Fulham ve Arsenal. Şans o ki  Lerner'ın İngiltere'de eğitim aldığı 81-84 yılları, Aston Villa kulüp  tarihinin en başarılı dönemi. Doug Ellis'in başkanlıktan çekilmesinin de  yarattığı rahatlıkla kulüp efsane teknik direktör Ron Saunders'in  elinde yeniden şekilleniyor ve 82'de takımı devralan yardımcısı Tony  Barton'la şimdinin Şampiyonlar Ligi şampiyonu oluyor. Bugüne dönelim.  Lerner'ın yatırımı başkan olduğu 2006'dan bu yana 140 milyon pound'a ulaştı, fakat sadece bu  değil; değerlere de sahip çıkıyor, William McGregor (Aston Villa direktörü - 1888de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Futbol Ligi&lt;/span&gt;nin kurucusu) anıtı bir örnek ama  kesinlikle tek değil. Ayrıca çok güzel modern uygulamalar da var. Mesela  son günlerde Houllier'nin koltuğu için McClaren'in adı geçiyordu, sonra  rafa kalktı bu. Deniyor ki taraftar blogları ve forumlar takip  ediliyormuş ve taraftarın Stevie'yi istemediği görüldüğünden hocadan  vazgeçilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstatistiklerin  üst üste binmesi ve şanssızlıklar da şu: bu 3 teknik direktörden biri  zor gün adamı Kevin 'Cevat Güler' MacDonald, diğeri taraftar ve başkanla  anlaşmazlıkları yüzünden bıçağın kemiğe dayandığı, sezonun başlamasına  bir hafta kala bırakıp giden Martin O'Neill, sonuncusu da sağlık  sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalan Gerard Houllier. Houllier  hasta olmasa dahi bırakmayacak mıydı? Bence hayır, bir sene daha devam  edecekti. Öncelikle kulüp istikrardan yana. Bu, kötü olanın da  istikrarlı olarak devam etmesi değil; Hou'da elbette bizim gördüğümüz  gibi bir şeyler gördüler ve benim görüşüm, sezon sonunda onu göndermek  acil bir karar olacaktı. Houllier, David O'Leary'den sonra muhtemelen en  az sevilen hoca; ama onu bu raddeye getiren en çok da şanssız  açıklamalar ve olaylar. Nereden başlamalı? Gençliğinde gelip hayran  kaldığı, sonra bir dönem efsane olduğu Liverpool'a geri döndüğünde,  takımın 3-0 kaybettiği maçtan sonra Kop'u selamlamasından mı? Ben  olayları daha uzaktan takip ediyorum ve işin aslı böyle durumlara önem  vermeyen biriyim, fakat bir de o asıl, genel taraftarın halini düşünün.  Takım alt tabloya düşmüş ve sonuçlar gelmiyor, bunun gerginliği ve  hocaya kızgınlığı varken, teknik direktörünüz rahat görünüyor ve rakip  takım taraftarlarını samimice selamlıyor. Bunlar gerçekten ince  hesaplar, ince işler. Houllier'nin Anfield'da mutlaka ki iyi diyaloglar  kurması bekleniyor ve bana kalırsa gerekiyordu da, fakat böyle  gerçekleşmesi herkes için kötü oldu. Düşünün ki Mesut Özil Türkiye milli  takımına gol atıyor, Almanya 2-0 öne geçiyor; abartılı bir sevinç doğru  olur muydu? Zaten Mesut'a karşı genel bir antipati varken ipler tamamen  kopardı. Bir başka olay da FA Cup'ta Manchester City'e karşı yedek  kadroyla çıkmasıydı. Bu benim için anlaşılamaz bir durum; olayın etik  yönünü bırakıp tamamen faydacı bakıldığında da anlam verilemiyor.  Gerekçe gösterdiği ligde Aston Villa Championship'i ensesinde  hissetmiyor, bilakis son haftalardaki performansıyla uzaklaşmış durumda.  FA Cup'ta muhtemel galibiyet finale doğru önemli bir adım ve FA Cup  finali de şu umut kırıcı sezonun tek tesellisi olabilir. Gerçekten  garip. Peki ya "Heskey gününde olursa Drogba kadar etkili olabilir" gibi  talihsiz bir açıklama yapması? Anlatmaya çalıştığım aslında şu:  Houllier'nin imajını zedeleyen sahadaki sonuçlardan pek çok başka  olaydı. Keza bu sürecin tam tersi Wigan'da işledi, öyle ki takım kümeye  düşse dahi muhtemelen Martinez'e olan sevgi ve güven devam edecekti.  Olabildiğine geniş bakıp bu faktörleri de düşünmek zorundasınız, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;değer vermeseniz dahi&lt;/span&gt;.  Ben Houllier'nin kaba, soğuk bir insan olduğunu düşünmüyorum. Tersine,  kendince oyunun centilmenlerinden biri bile sayılabilir; bir futbol  öğreticisi olarak düşünülmesi gayet makul. Kimse onun iş ahlakından  dolayı yakınmıyor ve takımla günde 10 saati aşkın çalıştığı, çok çaba  sarf ettiğini kimse reddetmiyor. Hatta babacan bir figür olduğunu da ve  vesaire. Ama haddini aşan profesyonelliği -Manchester City örneği-  zamanında Liverpool'da* olduğu gibi burada da başını yaktı. Benjamin  Franklin'e kulak verelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir insanın &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kredisini&lt;/span&gt;  etkileyen en önemsiz eylemler onun tarafından dikkate alınmak  zorundadır. Sana inananların sabahları saat 5'te ya da akşamları saat  8'de çekicinin vuruşlarını duymaları onları altı ay mutlu kılar; fakat  eğer işinin başında olman gerekirken bilardo masasının başında  görülürsen ya da sesin meyhanede duyulursa, o zaman ertesi sabah yekûnu  hatırlatır ve sen daha kullanamadan geri ister. Bunun dışında bu şunu  gösterir: Borçlarına sadıksan, bu durum senin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;şerefli bir insan&lt;/span&gt; olduğun gibi sorumlu olduğunu da gösterir ve bu da senin&lt;span style="font-style: italic;"&gt; kredini&lt;/span&gt;  arttırır." Yukarıda değer vermeseniz dahi demiştim ya, işte Houllier  Franklin'e biraz daha kulak asabilirdi. Nihai hedeften sapmamak için  şartlara göre manevralar yapmak gerekiyor. Bunu asil ve tek görev olarak  sayma yanlısı değilim, yani hedef yolunda her şey mübahtır diyerek körü  körüne bir inançtan bahsetmiyorum; ama pek çok durumda geçerlidir bu ve  Houllier'nin City deplasmanına as kadrosuyla çıkması ve bunu taraftarı  göz önüne alarak yapması benim için iki yüzlülük değildir. İki yüzlülük  her şartta bunu yapması ve tutkuyla bağlanması olacaktır, ki az önceki  manevra benim için sağduyu ve zeka belirtisiyken bu durumda (her şartta  bağlanması, tutkuyla yapması meselesinden bahsediyorum) benim Houllier'i  sevmem mümkün olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu uzun girişten sonra  Houllier'nin 9 aylık dönemini iyisiyle kötüsüyle, madde madde  değerlendirmek istiyorum. Ek olarak Hou'nun Liverpool döneminin bir  analizi yapılırsa sanıyorum bu yazı tamamlanmış olur, ama bilgim ve  ilgim gereği yalnızca Aston Villa bölümünü ele alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İstatistikler yalan söylemez: Houllier başarısız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde  &lt;a href="http://astonvillacentral.com/"&gt;astonvillacentral&lt;/a&gt;'ın hazırladığı, İkinci Dünya Savaşı sonrası Aston  Villa teknik direktörlerinin başarı çizelgesi var. Tam tarihini  hatırlamıyorum, ama muhtemelen yine 9 ay öncesine ait; kulüp tarihinin  ikinci British olmayan hocası Houllier gelirken hazırlanmıştı diye aklıma kalmış. Bunu Houllier'i de ekleyerek güncelledim, zaten net  bir  şekilde belli oluyor. Tablo aşağıda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-xyHSfsEu74U/TfIocG4uO_I/AAAAAAAAA14/U5d2ZQ8VIxY/s1600/updatedtable.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 301px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-xyHSfsEu74U/TfIocG4uO_I/AAAAAAAAA14/U5d2ZQ8VIxY/s400/updatedtable.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5616596148634401778" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Houllier  28 maçla en az maça çıkmış teknik direktör; kendisi gibi birer sene  kalan Billy McNeill ve Josef Venglos'dan daha az, çünkü ilk maçı ligin  altıncı haftasına denk geliyor ve sağlık sorunlarından dolayı görevi  son 5 haftada Gary McAllister'a bırakmak zorunda kalıyor. Bu açıdan, az  maç sayısı sağlıklı yorum yapmak için elverişli değil, ama neresinden  tutarsanız yine de bir gösterge. 1991'de efsane başkan (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;efsane&lt;/span&gt;deki ironiye dikkat) Doug 'Deadly' Ellis'in 90  İtalya'daki Çekoslovakya'yı beğenip takımın Çekoslovak hocası -sonra Slovak-  Josef Venglos'u İngiltere'ye getirmesi bir ilkti; ilk kez Britanyalı  olmayan birisi İngiltere'nin en üst liginde teknik direktörlük  yapacaktı. Sonuç iyi olmadı; Aston Villa ligi 17. sırada bitirdi,  Venglos da buradan Fenerbahçe'nin yolunu tuttu. Houllier ondan sonra  gelen ikinci yabancı ve yine onun gibi vadesi ancak bir sene. Bu da  onları takımda en kısa süre çalışan üç teknik direktörden ikisi yapıyor.  Üçüncüsü, listenin son sırasındaki Billy McNeill; zamanında, 86-87  sezonundaki takım küme düşmüştü. Bunların dışında, Houllier rejiminde  Aston Villa West Brom'a 26 yıl, Wolves'a 31 yıl sonra ilk kez yenildi ve  Martin O'Neill'ın üst üste 6 galibiyetle bıraktığı The Second City  Derby rekabetinde Lig Kupası yenilgisi ve Villa Park'taki 0-0 beraberlik  avantajı şehrin mavi yakasına geçirdi. &lt;a href="http://www.mirrorfootball.co.uk/news/Aston-Villa-v-Birmingham-Gerard-Houllier-hopes-to-maintain-his-proud-derby-record-having-lost-just-one-in-the-last-11-years-article615903.html"&gt;11 yıldır derbi kaybetmedim diyen&lt;/a&gt;  biri için oldukça ironik. Giriş bölümünde de söylediğim gibi Houllier'i  en çok ve asıl yakan bu talihsizlikler oldu; keza istatistikler onun  başarısız olduğunu gösterse de asıl yakanlar bana göre bunlar. Şu 9  aylık dönemi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;sağduyu yoksunluğu&lt;/span&gt;yla açıklamak doğru gözüküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geride  kalan sezonun iki kronik rahatsızlığı var: Korner golleri ve öndeyken  kaybedilen puanlar. İkinci alanda 24 puanla ligin zirvesindeyiz, bir  başka hayal kırıklığı Sunderland 23 puanla ikinci geliyor. Bu şekilde  bir varsayımda bulunmak elbet çok anlamsız, ama bir fikir vermek  açısından söyleyelim: bu 24 puanın yarısı alınsa 60 puanla tamamlanıyor  ve bu da bir önceki sezondan 4 puan eksik demek. 3-2 kaybedilen Bolton  deplasmanı ve The Hawthorns'taki -West Brom'la oynanıyor- 2-1lik mağlubiyet en vahim örnekler.  Bolton karşısında oyunun büyük kısmı domine ediliyor, hatta 2-1 öndeyken  Young bir de penaltı kaçırıyor, fakat maç skoru: 3-2 Bolton. &lt;a href="http://astonvillacentral.com/2011/03/zonal-marking-or-man-marking-all-eight-bolton-corners-reviewed/"&gt;İki gol kornerden yeniyor&lt;/a&gt;.  West Brom maçı... İlk yarı 1-0 Aston Villa önde ve 60'a kadar bu böyle;  60'da Odemwingie atıyor 1-1 oluyor, ama hemen sonra da West Brom 10  kişi kalıyor. 20 dakikalık Aston Villa baskısının sonucu: 2-1 West  Bromwich Albion. Kornerlerde yenilen gollerde de yine muhtemelen lig  lideriyiz, ama bunun için kesin bir şey söyleyemem. Veriler Opta  Sports'tan, fakat 5 Mart tarihli, ben bunların üzerinden güncelleme  yaptım. Açıkçası Aston Villa ve Sunderland'e kimsenin yetişemeyeceğini  düşündüğümden başka takımı kontrol etmedim. Kornerlerde ise Blackpool  veya başka bir takım da en az Aston Villa kadar berbat olabilir.  Nihayet, en kötü değilsek bile çok kötüyüz: kornerden yenilen 14'e tekabül ediyor. Ve  toplamda yenilen 59 gole ilk 10 sırada bitirenler arasında en fazla  yaklaşabilen 46 golle Tottenham. Son 5 sıradaki takımlar, yani ligde  kalma mücadelesi vermiş takımlar hariç tutulduğunda Villa'dan daha çok  gol yiyen -Di Matteo'nun serbest-akışkan futbolunun katkılarıyla-  yalnızca West Brom var; açık ara öndeler, 71 gol yemişler. Savunma bir  yana,  duran top kullanımında ligin en iyi takımlarından biriydi Aston  Villa; hele ki Martin Laursen'in henüz futbolu bırakmadığı dönemde.  Aşağıda bunun da bir karşılaştırması var: soldaki tablo 09/10 sezonuna,  sağdakiyse &lt;a href="http://www.whoscored.com/Regions/252/Tournaments/2/Seasons/2458/Stages/4345/Analysis/England-Premier-League-2010-2011"&gt;bu sezona ait&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7f6fY2XXLNk/TfKe8aFZvvI/AAAAAAAAA2I/jAxLRtg9wE4/s1600/cornertable.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 159px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-7f6fY2XXLNk/TfKe8aFZvvI/AAAAAAAAA2I/jAxLRtg9wE4/s400/cornertable.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5616726445915750130" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peki ya istatistik tek belirleyici mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle hayır. Hatta birçok durumda, yalancık şahitlik yaptığından dolayı matematiğin de adını kötüye çıkarabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'nin  geçen hafta İsviçre'yle oynadığı maçın son 10 dakikasında ileri üçlüsü  üç Aston Villalıdan oluşuyordu: Young, Bent ve Downing. Milner da eski  bir Aston Villa oyuncusu; ama  a) artık Villa oyuncusu olmamasından(!),  b) milli takıma yükselişini bu üçünden farklı nedenlere borçlu  olmasından -Martin O'Neill- dolayı onu bu kategoriye alamıyorum. 10  dakikalık görüntü hikaye yazmaya elverişli olabilir; ama başka bir şey  daha var. Daha önceki iki resmi maçta, Galler'e ve Gana'ya karşı maçın  adamı seçilenler yine Aston Villalı oyunculardı: Ashley Young ve Stewart  Downing. Bent son maçta kaçırdığı gole rağmen, artık İngiltere'nin  forvetteki ilk tercihi gözüküyor. Tüm bunları daha iyi bir temele  oturtmak için önce elemeler yapmak istiyorum. Mesela Bent'in ilk tercih  hale gelmesinde tek katkı Bent'ten mi geldi? Daha önce kullanılan  forvetlerden Heskey milli takımı bıraktığını açıkladı; Crouch  (Şampiyonlar Ligi yetmez Crouchy) ve Defoe çok formsuzlar, Andy Caroll  henüz hazır değil ve nihayet Rooney kulüp performansının etkisiyle  yeniden ikinci forvet rolüne döndü. Ama bu, Bent'in yerinde saydığı ve  sahip olduğu pozisyonu salt kendinin dışında gelişmelere bağlı kazandığı  anlamına gelmiyor. Capello ilk geldiği dönemde milli takımda kökünden  değişimden değil, reformdan yana oldu. Bu öncelikle İngilizlerin yeterince  evrensel olduklarına inanmamasından kaynaklanabilir, sonra da sahada  alınan iyi neticelerden. Fakat Dünya Kupası'ndaki hezimet onu yeni  bir yola itti ve İngiltere'de şu an bir şeyler çok farklı olmasa da  değiştirme yolunda önemli adımlar atılıyor. Neticesinde takımın tamamı  değişmiyor, değişen 3 veya 4 oyuncu; fakat bu 3-4 kişi felsefenin  değişmesinde önemli rol oynayabilir. Neo-İngiliz oyunu yeniden arkaplana  itildi; Bent değil, ama Wilshere, Young gibi oyuncular milli takımın  hüviyetini değiştirmeye başladılar. Bu oyuncuların ortak özellikleri &lt;span style="font-style: italic;"&gt;güzel&lt;/span&gt; futbol oynamaya çalışan takımlarda olmaları, böylece daha farklı koşullara adapte olabiliyorlar ve İngiltere'nin nihai &lt;span style="font-style: italic;"&gt;evrensel &lt;/span&gt;futbol  anlayışına uyum sağlayabiliyorlar. İngiliz oyun anlayışını değiştirmek  Capello'nun yapabileceği bir iş değil; bu yüzden Houllier, Benitez,  Mourinho gibi yabancı hocaların İngiliz yeteneklerin oyununu  yönlendirmelerine aşırı derecede muhtaç. Bent, Capello'nun Aston  Villa'ya transferine &lt;a href="http://www.telegraph.co.uk/sport/football/teams/england/8317377/Darren-Bent-better-off-at-Aston-Villa-than-Sunderland-says-England-manager-Fabio-Capello.html"&gt;çok olumlu tepki verdiğini söylüyor&lt;/a&gt;.  Şunu net olarak söyleyebilirim ki Bent'in Sunderland'de üstlendiği  görevle Aston Villa'daki arasındaki farklar çok az; temeldeyse aynı.  Hâla yeterince iyi top süremiyor ve zaman zaman çok izole kalıyor. Ama  bu alanlarda bir iyiye gitme var ve Capello'nun bahsettiği de bu.  Mourinho ve Benitez'in elinde bambaşka oyuncular olan Lampard ve Gerrard  bilindik örnekler. Bu süreçlerin benzeri bir sene içinde Ashley Young  için işledi. Aslında fark şurada: bu oyunculara evrensel futboldaki  yerleri usulca gösteriliyor. Lampard da Gerrard da adanın en parlak  box-to-box orta sahalarıyken, ilerki dönemde üçüncü orta saha ve ikinci  forvetlere dönüştüler. Fark burada. Ashley Young'sa içeri kat eden, sol  kanatta oynayan sağ ayaklı bir oyuncuyken ikinci forvete, &lt;a href="http://www.zonalmarking.net/2010/12/03/introducing-the-central-winger/"&gt;merkez kanat oyuncusuna dönüştü&lt;/a&gt;.  Premier Lig sahip olduğu hızla idealist hocalar için challenge olmaya  devam ediyor; bana kalırsa süreç yabancı hoca akımının artması ve  yerlilerin de bunlardan etkilenir olmasıyla daha hızlı işleyecek. Artık  alt tablodan gelen takımlarda Burnley ve Blackpool örneklerinde  görüldüğü gibi idealist futbol anlayışları benimsenebiliyor. Mevcut  kaynaklar doğru yönlendirildiğinde, yani hız ve fiziksel üstünlük bilim  ve eğitimle daha çok kaynaştıkça Premier Lig'in ve bununla beraber milli  takımın seviyesi artacak. Bu yolu, bilim ve eğitimi adaya getirmenin  öncülüğünü yapan hoca Arsene Wenger; ardından da Gerard Houllier  geliyor. Houllier'nin -sürekli eleştirilen- Liverpool'daki kapalı,  çekingen oyun anlayışını biraz daha ayrıntılı olarak savunmak isterdim,  fakat şu an yeri değil. Bu aslında o zamanın kontra-atak anlayışı ve  temelde Hou'yla aynı düşünceleri paylaşmamızdan -oyuncuların evrensel  futbola doğru bir şekilde yönlendirilmeleri- öte geliyor olabilir.  Dönemle alakalı bilgilendirici bir kitap için: &lt;a href="http://www.google.com/books?hl=tr&amp;amp;lr=&amp;amp;id=2QoJcCbLugIC&amp;amp;oi=fnd&amp;amp;pg=PA173&amp;amp;dq=gerard+houllier&amp;amp;ots=4hIifvHbTX&amp;amp;sig=aF2Wq_3UAPRO4nYsDYnIgCRWz6E#v=onepage&amp;amp;q=gerard%20houllier&amp;amp;f=false"&gt;Passing rhythms: Liverpool FC and the transformation of football.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her  şeye karşın Hou'nun kendinden önce gelenlerden önemli bir miras  aldığını da kabul etmek gerek. Kyle Walker tamamen onun eseri, ama Young  ve Downing kendinden önce gelenler tarafından benzer rollerde  kullanılmışlardı. Young sezonun ilk maçında West Ham'a karşı bu rolde  kullanıldı ve &lt;a href="http://www.tomwfootball.com/2011/06/01/the-2010-2011-season-five-tactical-observations/"&gt;oldukça beğeni topladı&lt;/a&gt;.  Houllier'nin bunun üzerine eklemesi kanatları daha ileriye atmak,  rollerini de klasik İngiliz kanat oyuncuları olmaktan çıkarıp &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/11/downingin-sag-ayag.html"&gt;4-4-1-1den 4-2-3-1ye geçmek oldu&lt;/a&gt;. Hâla Young'ın bu rolünü &lt;a href="http://www.avillafan.com/young-is-a-winger-houllier/"&gt;tartışanlar oluyor&lt;/a&gt;,  ama nihayetinde önemli bir kesim Young'ın ne tip bir oyuncu olduğunu  kavramış durumda. Linkte öne sürülen düşüncede ciddi çelişkiler var.  Birincisi Young o maçta üç forvetli düzenin sağında oynuyor, yani Aston  Villa'da oynayacağı düzenden oldukça farklı; benzer şekilde tavşan  deliğine girebiliyor ve link oyuncusu olabiliyor. Ayrıca arkasında  oynayan Glen Johnson gibi hücumcu bir bek var. Bu hücumcu bekin önemi  çok büyük, daha sonra değineceğiz. Aston Villa'da ise durum farklı;  kanatta oynamak zorunda olduğu zaman Downing'in sağı tapulamasından  ötürü kesin olarak sola geçiyor ve beki de yine sağ ayaklı Luke Young  oluyor (Yani sol kanatta iki sağ kanatlı oyuncu oynuyor). İlk olarak, 4-4-2 düzeninde bu olaylar gerçekleştiği için,  takımın geri kalanıyla bağ kurması, yani içeri kat ettiğinde aynı  oranda verimli olması çok kolay olmuyor. Bu düzendeki verimi oyunun  olabildiğine hızlı oynanmasına bağlı, ki yıldızlaştığı 07-8 sezonunda (8  gol, 17 asist) aynen böyle oynandı. Kick-and-rush futbolunda  Agbonlahor'la alan değişimini iyi yaptılar ve Aston Villa ligin  kontra-ataktan en çok gol bulan takımına dönüştü. Şimdi durumlar değişti  ve daha sabırlı bir anlayış hakim. Bundan önemlisi ve en önemli olarak,  geçen senelerde yapılan hatalar aynen tekrarlanmış oluyor. Benim  defalarca tekrarladığım gibi, Villa'nın iyiden iyiye bir başaltı  takımına dönüşmesi ve bunun neticesinde nispeten daha sabırlı  oynamasıyla (daha sabırlı uzun top oynaması da denebilir eş anlamlı  olarak), Young alan bulamamaya başladı ve arkasında oynayan bekin de  gerekli desteği verememesiyle sahanın sol kenarında sıkıştı. Sürekli ve  zorlama karavana ortalar, ikili sıkıştırmalar sonrası kaybedilen  toplarla formu inanılmaz düştü. Forvet arkasında kendi için daha fazla  alan bulabildiği gibi rakibin düzenini de bozuyor ve arkadaşlarına alan  yaratıp aynı zamanda link oyuncusu da oluyor. Young'ın rotası  Manchester; Ferguson'ın uzun süreli Sneijder hayranlığı düşünüldüğünde  Young'ı bu şekilde kullanmanın da aklından geçtiğini düşünüyorum. Ayrıca  Valencia da Nani de kanatlarda ondan daha verimli olabilecek oyuncular.  &lt;a href="http://www.mirrorfootball.co.uk/news/England-Aston-Villa-star-Ashley-Young-has-talked-up-a-club-and-country-strike-partnership-with-Darren-Bent-after-both-scored-against-Denmark-article694827.html"&gt;Young'a kulak verelim:&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çocukken  forvet oynardım. Her zaman forvet olarak tercih edildim, Watford'da  bile. Sonra Aston Villa'ya gelmemle yeni mevkim kanat oldu. Ama şimdi  pozisyonum değişti ve ikinci forveti oynuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortada oynamaktan  gerçekten keyif alıyorum. Eğer teknik direktör benim orada oynamamı  isterse ya da kanatta, fark etmeyecek, herhangi bir yerde işimi  yapacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence ortada oynamak gol atmak için daha çok fırsat  tanıyor. Forvetin hemen arkasında oynuyorsunuz ve bu da ceza sahasına  girmek ve şut kullanmak için daha çok fırsat demek. Danimarka'da bunu  yaptım ve karşılığını aldım. Burada oynamaktan mutluluk duyacağım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varmak  istediğim nokta; Young'ı merkezde oynatma fikrinin, bu  yaratıcılığın  Houllier'den çıkmış olmadığı ama son ve en iyi şeklini  verenin de  Houllier olduğu. Hou bunu ilk geldiği zamanlarda söylemişti:  Young yeni  pozisyonunda &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/football/2010/sep/24/aston-villa-ashley-young-gerard-houllier"&gt;dünyanın en iyilerinden olabilir&lt;/a&gt;.  Ama şimdi Young'ı bırakalım, tüm bunlara rağmen Villa'da yılın oyuncusu  seçilen Ashley Young olmadı. 10/11 sezonunda yılın oyuncusu ödülüne  layık görülen oyuncu Stewart Downing'di. Downing'in&lt;span style="font-style: italic;"&gt; debut &lt;/span&gt;yılı  hiç de hayalleri süsleyecek cinsten değildi. 12 milyon pound verilmiş  bir oyuncu olarak sezonun ilk yarısını sakat olarak geçirdi (zaten sakat  gelmişti), sonrasında oynadığı 2070 dakikada yalnızca 2 gol attı ve 1  asist yaptı, çoğunlukla da hayal kırıklığı yarattı. Downing'in dönüşüyle  Martin O'Neill daha önce sağ kanatta oynayan Milner'ı orta ikiliye  çekti ve Downing'i sağ kanat adamı yaptı. İki şekilde Villa'nın oyunu  değişti. Birincisi orta sahadan hücuma katkı verebilen ve oyun vizyonu  yüksek Milner orta sahadan oyunu yönlendirmeye başladı. İkincisi hayatı  boyunca sol kanat oynamış ve yalnızca sol ayağını kullanabilen Downing,  doğası gereği içe kaçıyor, bir nevi üçüncü orta saha oluyordu. Böylece  O'Neill'ın Downing transferinin anlamı anlaşılmış oldu; Barry'nin  boşluğunu doldurma bu iki oyuncuya paylaştırılacaktı ve aslında daha çok  Milner'a. Downing o zamanlar yalnızca üçüncü orta sahaydı, &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/10/sunderland-uzerinden-aston-villa.html"&gt;ikinci forvet olmaktan henüz uzaktı&lt;/a&gt;.  Aston Villa'nın sağ bekinin çoğunlukla stoper olması, yeni takımında  ilk sezonu, rolüne alışamaması ve bu sene verildiği kadar serbestlik  verilmemesi gibi faktörler bu başarısız sezonda etkili oldu. Sağda  oynamaktan ve içinde bulunduğu şartlardan mutlu olduğunu sanmıyorum.  Şimdi bu seneye ait açıklamalarına bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.birminghammail.net/birmingham-sport/midlands-football/2011/02/03/aston-villa-stewart-downing-is-on-the-right-track-97319-28105920/"&gt;3 Şubat&lt;/a&gt;:  "Middlesbrough'a ilk geldiğimde sadece sol ayağımı kullanabiliyordum.  Oradaki antrenörler Steve Round ve Steve Harrison, sağ ayağına daha çok  önem ver yoksa rakipler bunu fark edecekler diye beni uyardılar. İki  şekilde de gidebilmek güzel, böylece defansları şaşırtabiliyorsunuz.  Buna her zaman çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sağ ayağımı kullanmaya hazırsam -bu  sezon sağ ayağıyla attığı gollere gönderme- ve sağla goller  atabiliyorsam, bu iyi bir şey ve beni daha iyi bir oyuncu yapacak. Sağ  ayağıma güveniyorum. Çalıştıkça güven kazanıyorsunuz, bu futbolun her  alanı için geçerli. Sağ ya da sol, fark etmiyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/h8FChF19c5U" allowfullscreen="" frameborder="0" height="349" width="560"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:78%;" &gt;Merkez kanat oyuncusu Young'ın pozisyon gereği sağa geçişiyle, Downing'in içeri kat etmesi ve sağ ayağıyla golü!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.birminghammail.net/birmingham-sport/aston-villa-fc/aston-villa-news/2011/02/17/stewart-downing-wants-right-wing-attack-for-aston-villa-97319-28185202/"&gt;17 Şubat&lt;/a&gt;:   "Onunla ilk defa beraber oynuyorum ama açıkçası çok iyi bir oyuncuya   benziyor. Kyle her maç daha iyiye gidiyor ve onun ileriye çıkışlarıyla   ben de içe kaçışlarda daha çok opsiyona sahip olabiliyorum. Onunla   oynamaktan zevk alıyorum ve ikimiz iyi bir ikili oluşturuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi  oynamadığınızda ve bir de rakip takımlar sizi harcadığında daha fazla  yara alıyorsunuz. Ama bana kalırsa şu an doğru yoldayız, -beraberlikler  almamıza karşın. Puanlar alıyoruz ve bugün Blackpool'u yenemememiz  gerçekten üzücü. Eğer bu beraberlikleri galibiyetlere dönüştürebilirsek  hak ettiğimizi almış olacağız ve bunu bir an önce yapmalıyız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Downing  özellikle ligin ikinci yarısında takımındaki konumundan mutluydu ve  kontrat yenilemeye hazır görünüyordu. Ama sezon sonu ağız değiştirdi ve  muhtelemen Young'ın ardından bir başka kırmızıya (Young'ın Manchester  United'la anlaşması bekleniyor), Liverpool'a yol alacak. Bir sene içinde  en sevdiğim oyunculardan birine dönüştüğünden Downing'e kızmam pek  mümkün gözükmüyor, iyisi suçu 6 numaraya atalım (Barry gibi Downing de 6  numarayı giydi - Grafik &lt;a href="http://www.thevillablog.co.uk/"&gt;The Villa Blog&lt;/a&gt;'a ait):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6DpzJ8FXhws/TfMy7l1Q7wI/AAAAAAAAA2Q/BLIeYD1IzcA/s1600/BarryJudas.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-6DpzJ8FXhws/TfMy7l1Q7wI/AAAAAAAAA2Q/BLIeYD1IzcA/s400/BarryJudas.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5616889159610330882" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darren  Bent'in yolu şu an, ve gelecekte de bu iki oyuncudan farklı olacak gibi  gözüküyor. Şu an Bent Aston Villa'nın sözcüsü durumunda; gerçekten  mutlu, sürekli konuşuyor, bir şeyler anlatıyor. "Young'ın başının etini  yiyorum, kalması için elimden geleni yapıyorum" diyordu milli takım  kampında, ama zor. Sonra genel beklentiyi &lt;a href="http://www.birminghammail.net/birmingham-sport/aston-villa-fc/aston-villa-news/2011/06/08/aston-villa-darren-bent-insists-villa-could-cope-without-ashley-young-97319-28847138/"&gt;dile getiriyor&lt;/a&gt;:  "Young çok iyi bir oyuncu olabilir ama hiçbir takım tek oyuncudan  oluşmaz. Marc (Albrighton) bu sene oynadığı maçlarda etkileyiciydi, bir sonraki sene  daha fazla süre alıp Young'ın boşluğunu doldurabilir" Şüphesiz beklenti  bu. Ama beklenti tam olarak böyle olmamalı, Young sezonun büyük  kısmını Albrighton'ın mevkisinin dışında geçirdi. N'Zogbia'nın transferi  yazılırken de düşülen yanlış bu. Bu oyuncular Young'ın hücuma olan  katkısını karşılayabilseler bile bu farklı bir yoldan olacak. Bent'se  sürekli takım değiştirmekten yorgun ve bu yüzden &lt;a href="http://www.birminghammail.net/birmingham-sport/aston-villa-fc/aston-villa-news/2011/06/06/aston-villa-transfer-latest-darren-bent-won-t-join-summer-exodus-of-players-97319-28826132/"&gt;içinizi rahat tutun diyor&lt;/a&gt;.  İkincisi, Young ve Downing'in aksine Bent'in transfer olabileceği üst  düzey bir İngiliz kulübü yok. Manchester City'nin de eklenmesiyle sayısı  beş olan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;en büyükler &lt;/span&gt;bu tip  İngiliz forvet tercih etmiyor. Bunların dışında yalnızca Tottenham  kalıyor ki Bent'in burada iyi anıları yok. Houllier'nin takıma en büyük  kazanımlarından biri de -hem de uzun vadeli bir kazanım- Darren Bent.&lt;br /&gt;&lt;div style="width:425px"&gt;&lt;object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://fpdownload.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=8,0,0,0" id="vpod2" height="350" align="middle" width="425"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="sameDomain"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.goalvideoz.com/vpod2.swf?id=11365090"&gt;&lt;param name="quality" value="high"&gt;&lt;embed src="http://www.goalvideoz.com/vpod2.swf?id=11365090" quality="high" name="vpod" allowscriptaccess="sameDomain" type="application/x-shockwave-flash" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" height="350" align="middle" width="424"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:78%;" &gt;Sağ bek Walker'ın Bent'e asisti. Bu koşuları hep yapıyor.&lt;/span&gt; &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=7v3uhyx3kzU"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:78%;" &gt;Burada da Fulham'a attığı gol var.&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve  son olarak Kyle Walker, Marc Albrighton, Ciaran Clark; hatta Barry Bannan. Bu dört genç  oyuncu Houllier rehberliğinde önemli süreler aldılar ve kalitelerini  ispatladılar; Kyle Walker sezonun görünmez kahramanı. Downing'i milli  takıma taşıyan sürecin mimarlarından biri olmaktan çok daha fazlası,  bireysel olarak da çok etkileyici. Sürekli ve etkili koşular yapıyor  fakat çok hızlı olmasıyla savunmada da aksamıyor. Şunu rahatça  söyleyebilirim, bu çocuk Bent'ten daha iyi top sürüyor. Downing'in de  bir açık oyuncusuna kıyasla gayet iyi savunma yapması, onları  Pienaar-Baines'ten farklı bir yere koyuyor -Everton'da bu ikili savunmada çok fire  verdi zamanında-. Villa'nın sağ kanadı böylece sezonun ikinci yarısında ligin en  iyileri arasına girmeyi başardı. O'Neill döneminde Bent'e, bir forvete 18 milyon  pound verilmesi; veya Kyle Walker gibi tecrübesiz ve hücumcu bekin  tercih edilmesi düşünülemezdi. Onun genç oyunculara verdiği önem,  O'Neill'dan iyi yönde farkı olduğu gibi başarısızlığının da ana  nedenlerinden biri oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu açıklamak için genç kavramını tecrübesiz ile eş değerde kullanmamız  gerekecek. O'Neill için genç oyuncu tecrübesiz oyuncu demekti ve  Premier Lig'in tecrübesiz oyunculara affı yoktu. Bunu defalarca belirtti  ve gençleri yalnızca Europa Cup maçlarında kullandı. Gary Cahill, Craig  Gardner gibi oyuncular Villa'da aradıkları şans bulamadılar ve ayrılmak  zorunda kaldılar; gittikleri takımlarda oldukça başarılı oldular.  Cahill'in adı 20 milyon pound ve Arsenal'le beraber anılıyor. Şu aralar  İskoç Messi diye methiyeler düzülen Bannan, popüler olduğu dönemde  yaptığı röportajlardan birinde sırf zayıf fiziği nedeniyle O'Neill'ın  ona kesinlikle şans tanımadığından &lt;a href="http://www.birminghammail.net/birmingham-sport/aston-villa-fc/aston-villa-news/2010/11/18/aston-villa-barry-bannan-reveals-martin-o-neill-s-obsession-with-his-height-97319-27674226/"&gt;bahsediyor&lt;/a&gt;.  Bu kadarı puritanlığa kaçıyor, ama diğer yandan İrlandalının haklı  olduğu da görüldü: Premier Lig affetmiyor. Yazının başında verdiğimiz  istatistiklerde başı çeken iki takım Sunderland ve Aston Villa sezonun  belirli bölümlerinde orta saha direncini sağlamada ciddi sıkıntılar  çektiler. Bu ligde ortadaki ikilinin performansı ve uyumu çok önemli,  hatta en önemlisi. Houllier Liverpool zamanlarında oluşturduğu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kare&lt;/span&gt;  savunmayla, iki stoper ve iki orta sahanın defansif uyumuyla öne  çıkmış; sezonunda 30 gol yemişti. Aston Villa'da orta saha yokluğu değil  fakat çokluğu vardı ama hocanın tercihlerini daha evrensel veya genç  oyunculardan kullanıp ligin tecrübelileri Petrov ve Reo-coker'ı bir  kenara atması tabelaya iyi yansımadı. Işık hızıyla oynanan bu ligde orta  sahadaki ikilinin önemi apayrı ve ayrıca Stiliyan Petrov saha içinde de  bir liderdi. Ben de onu çok eleştirdim, ayakları yavaşladı ve eski  dinamizminde değil; fakat ölüsü bile değerli, ki öyle de oldu. Sezon  sonuna doğru performansı daha da arttı ve yeniden &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kaptan&lt;/span&gt; Petrov oldu. Bir dönem nokta paslarıyla taraftarı şaşırtan Jean Makoun,&lt;span style="font-style: italic;"&gt; ligin temposuna henüz adapte olamadığı&lt;/span&gt;  gerekçesiyle bir daha süre alamadı. Reo-coker-Petrov'un orta sahada  kemikleşmesiyle Aston Villa daha dengeli bir takım oldu; diğer yandan  topun ileriye taşınması ve akıcılık da yara aldı ama bunların önemi yok.  Daha iyisi gelene kadar en iyisi bu. Bu geç de olsa görüldü ve  risklerden kaçılarak Bradley, Makoun gibi yenilere yer verilmedi. Zaman  zaman Delph şans buldu ve Bannan bir kez daha kiralık gönderildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sonuç: Ölçüt ne olmalı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında  sonuç basit: Houllier iyi şeyler yaptı fakat başarısız sonuçlar aldı.  Peki onu değerlendirme ölçütümüz ne olmalı? Salt iyi şeyler yapması onun  gibi birinin devam etmesi için yeterli miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu  değerlendirmeden önce Aston Villa'nın ve Aston Villa gibi kulüplerin  konumunu yeniden, doğru anlamak gerekiyor. Son 20 yılda futbolun geldiği  noktada, mali imkanları kısıtlı ekipler için yukarıya oynamak,  büyüklerin monopolünü bozmak oldukça zor. Orta halli takımlarda çalışan  hocaları değerlendirirken, benim kıstasım bu adamların uzun vadede ne  verebilecekleri ve kulübün sahip olması gereken hedeflerle ne kadar  bağdaşdıkları. Bu, günlük olayların bir kenara bırakılması anlamına  gelmiyor kesinlikle. Bahsettiğim hoca tipine birebir uyan Roberto  Martinez -o zamanlar Swansea'yi çalıştırıyor- 2 sene öncesinden &lt;a href="http://www.independent.co.uk/sport/football/football-league/roberto-martinez-the-next-arsene-wenger-1609097.html"&gt;bugünün sinyallerini veriyor&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnançlarıma  güvenim tam ve sonuç bu şekilde gelmeli. Eğer sonucu beklediğim yoldan  alamazsak, o zaman mutlu olamam. Önemli olan performansınızın ne kadar  iyi olduğu ve futbol kulübünü geliştirme yolunuzdur. Eğer doğru  yaparsanız, sonuçları alırsınız. 10 maçın üzerinde, istikrarlı olarak  devam etmek için çözümleri bulmak zorundasınız. Ama bir maç özelinde,  oyun tarzı da skor kadar önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wigan'a gelmek için İspanya'yı  terk ettiğimde, futbolda projelerin parçası olduğunuzu hissetmeniz  gerektiğini anladım. Uzun vadedeki hedefleri bir kenara koymayın, onun  hakkında kaygılanmayın, çünkü bu durumda günlük kargaşaya  yoğunlaşamazsınız. Ve sonunda cezalandırılırsınz. Beni ilgilendiren bir  sonraki maç, günlük olarak kulübün ilerlemesi. Yönetim 33 yaşında bana  bu görevi teslim etmekle çok cesur bir karar aldı, aynı hedefleri  güttüğümüz sürece sorun olmayacaktır."&lt;br /&gt;&lt;p class="font-null"&gt;Yol  belli. Bütçeyi sürekli, sürekli daha yükseğe çıkarmak. Bu süreç çok  kolay değil, ama bir planla gelen ve sabırlı yöneticilerin öncüllüğünde  kulüplerin bu hedefleri karşılayacak teknik kadrolar seçmesi çok önemli.  Lerner kulübe sürekli para yatırıyor, peki ya sonra? Kimse bu kulübün  Leeds United trajedisini yaşamasını istemez. Dolayısıyla gelecek teknik  direktörün felsefesi, kulübü kendi imkanlarıyla ayakta kalabilecek,  seneler sonra Lerner gibi bir başkana ihtiyaç duymadan da rekabet  edebilecek seviyeye çıkarmak olmalı. Son zamanlarda bu tip takım  yapılanmasının başını Lille çekti, şampiyon oldular. Fakat orada süreç  daha farklı işliyor, projenin en başında sahip Seydoux var ve Garcia da  takımın uzun vadeli planlarının bir parçası, bir dişlisi. Villa'da böyle  olmuyor. Lerner'ın da bir planı var, ama bu şekilde değil. Villa'da  gidişatın belirleyen teknik direktör oluyor, Lerner ipleri onun eline  bırakıyor ve gerekli destek veriliyor. O'Neill veya Houllier bilinçsiz  tercihler değil; misal İrlandalı takımın başarıya ulaştırmada en ideal  isim olarak seçilmişken, ardılı Fransız farklı şeyler göstermesi, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;güzel&lt;/span&gt;lik  ve bilimi kanıksatması, gençleri kullanması için getirildi. Bu raddeden  sonra ipler onların eline bırakılıyor ve kulüp buna göre yönleniyor.  Yanlış anlaşılmasın, Seydoux'nun soyunma odasına indiğini iddia edecek  değilim; fakat orada genel bir politika var ve zamanı gelen oyuncu  satılıyor. Burada politikalar gelen hocaların tarzına göre değişiklik  gösteriyor. O'Neill'ın son yılında oyuncu maaşları gelirlerin %80inden  fazlasına karşılık geliyordu. Bu inanılmaz bir rakam. Houlier başarısız  olmasına rağmen takımı doğru yola götürebilecek yapıya sahip olduğundan  benim gönlümü kazandı ve bana kalırsa, imkan olsaydı, kalmalıydı. "Az  kalsın ölüyordum" diyor France Football'a verdiği röportajda. "Doktorlar  Eylül'den önce başlamamam gerektiğini söylediler. Bu bir problemdi.  Ayrıca yöneticiler benim geri dönüşümün bu tarihi de aşabileceğinden  endişelendiler. Onları anlayabiliyorum. Onlar halen geçen yılın, Martin  O'Neill'ın sezon başlamadan beş gün önce ayrılmasının  travmasını  yaşıyorlar." Böylece Houllier kulüp teknik direktörlüğü kariyerinin,  muhtemelen, sonuna geldi. Yine de muhtemelen futbolun içinde aktif rol  almaya devam edecek. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Koçluk benim işim, hayatım, tutkum."&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="font-null"&gt;Şimdi ne olacak? Kendi listemin başındaki iki  İspanyol, Benitez ve Martinez görevi reddettiler. Ancelotti attan inip  eşeğe binmeyeceğim dedi, peki ya adada kalmak istiyorsa hangi kulüpten  teklif bekliyor? Hughes ve McClaren olasılık dışılar. Son hedef heyecan  verici: David Moyes! Villa Wigan'ın menajerini dahi ikna edemedi diye  dalga geçiliyor, fakat her daim maddiyat maneviyattan önce gelmiyor.  Moyes da Martinez gibi kulübüne sadık bir hoca, ama Martinez'in durumu  çok daha özel ve bana öyle geliyor ki Moyes'ı ikna edebilmek daha kolay  olacaktır. Moyes olursa, işte o zaman kulübün geleceği hakkında  endişelenmeye lüzum yok, hoca tüm kutuları dolduruyor: takımı mali  açıdan daha dengeli hale getirecek, gençleri kullanmaya devam edecek,  oyuncular üzerindeki hakimiyeti gayet iyi ve Şampiyonlar Ligi hedefi  için her yönüyle uygun. Olmazsa... Hayırlısı diyelim.&lt;/p&gt;&lt;p class="font-null"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:85%;" &gt;*Bu gereğini aşabilen profesyonellikle ilgili ilginç bir  not aktarayım. Liverpool 2001'de UEFA Kupası'nı 5-4 gibi epik bir skorla  kazanıyor, -bu, o sezon aldıkları üçüncü kupa olacak- ardından da  mikrofon Houllier'de. Eğer gelecek sezon için Şampiyonlar Ligi bileti  alamazlarsa bunların pek bir anlamı olmadığını söylüyor Ged.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:78%;" &gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Futbol kulübü satın alan biri kendini onların, kulübü en derinden önemseyen taraftarların, vasisi olarak benimsemeli."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Randy Lerner&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-6620952098437054035?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/6620952098437054035/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=6620952098437054035&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6620952098437054035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6620952098437054035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/06/gerard-houllier-iyisiyle-kotusuyle.html' title='Gerard Houllier: İyisiyle Kötüsüyle'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-BUJAv2W6E6w/TfJYm1sizAI/AAAAAAAAA2A/vZasIAUqZpU/s72-c/Aston-Villa-fans-007.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-349576056214130071</id><published>2011-05-18T13:28:00.008+03:00</published><updated>2011-05-18T15:07:00.329+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bolton'/><title type='text'>Fakat Owen Coyle?</title><content type='html'>Öncelikle bu yazının yazılmasına ön ayak olan yazının linkini verelim: &lt;a href="http://ghostgoal.co.uk/2011/05/17/the-owen-coyle-myth/"&gt;The Owen Coyle Myth&lt;/a&gt;. Ghostgoal blog Bolton'ın aslında hiç de 'güzel' futbol oynamadığını verilerle tasdiklemiş. Bu konu  bir süredir benim radarımdaydı ve bu yazının da gösterdikleriyle yeni olmayan birkaç şey söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yazıdan aktarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;“Coyle has won admirers for an attractive style of passing football  at Bolton, where predecessors Sam Allardyce and Gary Megson were noted  for their direct play.”&lt;br /&gt;– Daily Mirror, Jan 7 2011&lt;/p&gt; &lt;p&gt;“The Trotters have confounded all expectations this term by playing a slick brand of pass-and-move football.”&lt;br /&gt;– BBC, Dec 12 2010&lt;/p&gt; &lt;p&gt;“The team once regarded as schoolyard bullies are now using the Arsenal blueprint for how the game should be played”&lt;br /&gt;– The Guardian, Nov 16 2010&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ucuz gazetecilik örnekleri. Geçmişte Paul Wilson'ın Wigan hakkında söylediklerini de &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/wigan-gercekleri.html"&gt;bloga taşımıştım&lt;/a&gt;, "Wigan yetiştirdiği oyuncularla tanınan bir kulüp. Artık göz alıcı futbol oynamanın da zamanı geldi." yazmıştı. Öyle bir ifade ki, her sene baş aşağı düşüyor diye Arsenal'i iyi futbol oynamamakla suçlamakla birebir. Bu noktada, Owen Coyle'a arka çıkış nereden geliyor bunun bir tahlilinini yapmak amacındayım elimden geldiğince.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle Bolton'ın bir Gary Megson gerçeği vardı. Hocanın taraftarlarla arası bir türlü iyi olamadı, hatta maçlara seyirci gitmemesine kadar vardı bu. Önceleri biraz şaşkınlıkla takip ettik. Yani Bolton standart bir sezon seyri izliyordu fakat 5-6 ay içinde Megson'a tepki kesin bir karşıtlığa dönüştü. Burada elde edilen sonuçlardan başka şeylere tepki vardı. Mesela Anelka'nın satılıp yerine Elmander'e tomarla para dökülmesi. En oyuncumuzu satıp karşılığında -kârın dörtte üçü bu transfere gitti- bunu mu alıyoruz dediler. Elmander Megson'ın 4-5-1'inde, sağ uzak forveti oynuyordu o dönem. Uzun top oynuyorlardı, heyecan yoktu, tek düzelikten bıkkınlık vardı ve şu halde Megson'ın takımı bir adım ileri götürmediğinden büyük şikayet vardı. Kötü gidişten değil de yeterince iyi olmayan organizasyondan sıkıntı vardı. Keza o dönem Bolton UEFA Kupası'nda çeyrek finalin kapısından dönmüştü. Megson ligdeki tehlikeli durumlarını neden göstererek eşleşmenin ikinci ayağına yedek oyuncularla çıktı ve bu bardağı taşıran son damla oldu. Üstüne 10 kişilik Wigan'a kaybettiklerini ekleyelim! Bolton sezonu 41 puanla 13. bitirdi. Bu sezonun bitimine bir hafta kala Bolton şu an 46 puanda ve 10. sırada ve son hafta Manchester City'le oynuyor. Kaybedeceklerini düşünürsek arada 5 puanlık fark var ve muhtemelen yine 13. sırada bitirecekler. Tezimi kuvvetlendirmek amacıyla gerçekleri saptırmak niyetinde değilim, varmaya çalıştığım nokta Megson'ın haksızca asılması değil. Fakat Coyle'u sempatik gösteren nedenleri anlatmaya çalışıyorum burada. Owen Coyle şüphesiz Megson'dan daha iyi bir hoca, övgüyü de hak ediyor, ama doğru şekilde mi yapılıyor bu övgü? Neticesinde böyle bir Megson gerçeği vardı ve üzerine Owen Coyle geldi. Takımın eski topçusu, Burnley'i Premiership'e çıkaran, ve 'güzel' futbol oynatan adam. Şüphesiz ki 'futbol oynamak istemek' önemli bir yer teşkil edecekti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Coyle'un ilk yarım sezonundan bahsederken Jack Wilshere'den bahsetmemek olmaz. Bir nevi Ersun Yanal - Arda Turan ilişkisi. Arsenal'da o dönem ideal 4-2-3-1 çalışmaları sürüyordu, oyuncuların kendi kişisel gelişimi devam ederken orta ikiliye monte edilmeye çalışılan değişik isimler oldu, hatta Nasri bile. Fakat Wilshere henüz sadece Emirates Cup'ta parlayan, ve yalnızca kanatta düşünülen bir oyuncuydu. Coyle onu orta sahada kullandı ve bugünkü hale gelmesinde şüphesiz bu deneyimin ve bu deneyimle beraber oluşan kendine güvenin payı çok büyük. Aslında bu seçim de ve sonrasında gelen Holden da, Coyle'u aklamaya yeter. Coyle uzun top üzerinden prim yapıyor eleştirisine de karşıyım, son tahlil de buna ve O'Neill'la, Allardyce'la karşılaştırmalı olarak değineceğim. Ghostgoal'de orta sahada Elmander'in kullanımına dem vuruluyor, katılmıyorum. Coyle fikirlerinde revizyona gitmiş biri, yani klasik futbolcu eskisi adalı menajer değil, ama metafora başvurursak reformcu bir teknik direktör. Daha iyisi ve iyi olan hedeflenir fakat gerçekle de sıkı sıkıya bağlıdır. Devam edersek Benitez devrimcidir, Moyes uluslar arası çok güzel bir adamdır vs. Dolayısıyla Benitez gibi birinin fikirleri sabit ve ideala, hayale sıkı sıkıya bağlıyken, yani orada Elmander değil kesin bir orta saha oynatacakken Coyle'un tercihi sürpriz değil. Kötüye yormamak gerek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Artık Bolton bu sene itibariyle ne tip bir takıma dönüştü bunu açıklamanın vakti geldi. Bir kere çizgi savunması uyguluyorlar, gariptir, çizgi savunması ve stoperleri 2.01lik Zat Knight ve 1.88lik Gary Cahill. Sağ bek delibaş Steinsson, sol bek klasik adalı bek Paul Robinson. Sıkıntı elbet oluyor, &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=cHZ0Vcp579w"&gt;Vela'nın sezon başında gösterdiği gibi&lt;/a&gt;. Bolton, Megson'ın mirasıyla ultra-fiziksel bir takım ve bu şekilde farklılık yaratıyor. Bunu yaparken Stoke gibi doğrudan değil, 'stil'le yapıyor. Hücum başlangıçları genellikle ilk topların Kevin Davies'e oynanmasıyla oluyor, sonrasında rakibi boğan bir Bolton presi ve futbolun gereklerinin yapılması-kenar adamlarının kullanılması, ortadaki iki koca adamın duvar oluşlarıyla ortadan yüklenmeler vs. Coyle dinamizmi devam ettirmek için Ocak'ta Sturridge'i getirerek çok güzel bir iş yaptı, sezon sonuna gelindiğinde takımların daha reaktif bir oyunu tercih etmeleri normal; ki Hernandez'in ikinci dönemde Berbatov'u kesin olarak kesişi de buna yorulabilir. Bolton'ın en kesin özelliği rakibi 'boğması'. Topu bir daha aldıktan sonra hemen yeniden uzun gönderiyorlar, genellikle Davies zaten alıyor, alamazsa da bloklar arası mesafe az olduğu için düşen topu bir başkası alıyor ve yeniden yükleniyorlar. Setlerin yönlendirilmesinde sezonun yıldızı Stuart Holden'ın payı çok büyük, bu yaz muhtemelen onun alternatifini arayacaklar. Bu oyun düzeninde Elmander sezonun ilk yarısında çok büyük çıkış gösterdi, ceza sahası civarında daha çok varlığı ve takımın oyun gelişimindeki başarısı en çok ona yaradı. Sturridge'in gelişi takımdaki hızlı, delici oyuncu eksiğini kapadı ve Elmander de sağa geçti. Diyagramlar aşağıda:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;devamı gelecek...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-349576056214130071?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/349576056214130071/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=349576056214130071&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/349576056214130071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/349576056214130071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/05/fakat-owen-coyle.html' title='Fakat Owen Coyle?'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-8932222936183777627</id><published>2011-03-14T20:23:00.006+02:00</published><updated>2011-03-14T21:58:29.479+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arsenal'/><title type='text'>Bir başka umut dolu sezona Arsenal</title><content type='html'>Arsenal son iki haftada üç kupaya veda etti ve son 5 yıldakinden farklı olacağa benzeyen yıl, yine beklentileri aşamadı. Barcelona'yı bir kenara koymak gerek, fakat FA Cup ve Carling Cup başarısızlıkları Arsenal'in 'loser' etiketinin devamı, birer yansıması nitelindeğiydi. Sıkça bu sorunu, genel oyun planını 90 dakikalık özel maça göre esnetememenin sıkıntısını yaşıyorlar. Proaktif oyunda da o kadar iyi olmadıklarından, kolayca alt edilebiliyorlar. Prematüre Barca sözü buradan geliyor, yani sandıkları kadar iyi değiller. Ferguson son eşleşmede en beklenmeyeni yaparken ana yoldan şaşmadı: Arsenal'i yenmek için iyi bir kontra atak takımı olun. Kazanan yine o oldu. Ben şimdi Manchester United-Arsenal maçı ayrıntılarıyla, ama esasında daha genel bir Arsenal yazısı takip edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Arsenal oyuncusu Emmanuel Petit konuşuyor. Bugünkü Guardian'dan.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"2005'ten bu yana, ve Vieira, Pires ve ekürisinin ayrılışıyla, onun (Wenger'i kast ediyor) genç bir takım üzerine yoğunlaştığını görüyorsunuz (burada çeviriyi kısa kestim). Arsenal'in sahada oynadığı oyun bir marka değeri taşıyor ama ne yazık ki takımda kazanma mantalitesine sahip çok fazla oyuncu yok. Bu beni üzüyor, çünkü ben bir Arsenal taraftarıyım ve son yıllarda kim şampiyon olmayı hak etti diye baktığımda Arsenal'i görüyorum. Gerçekte durum böyle değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Oyuncular biraz doğalarına aykırı oynuyorlar. Barça sıradışı bir futbol oynuyor ve çok küçük yaşlardan çocuklara aynı yolu öğretiyorlar. Arsenal'de durum böyle değil. Dediğim gibi, bazı oyuncular doğalarına aykırı durumda. Mesela Abou Diaby'i düşünüyorum. Oyuna fiziksel etkisi yeterince yok. Fabregas kalitesinde olmayan ama onun gibi oynamaya çalışan bazı oyuncular var."&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Ben bunu oldukça beğendim, ve yazıya bu şekilde başlamayı uygun gördüm. Manchester United karşısında belki en net ve kesin değil, ama benim aklıma kazınan sorun Arsenal oyuncularının görevlerindeki belirsizlikti. Arsenal iyi futbol oynamaya çalışırken, ve bu yolda giderken kazanma formülünü bulamamanın sıkıntısını yaşayan bir takım. Süreç boyunca bu formüldeki değişiklikler, kadrodaki oyuncuların gelişimiyle de birebir alakalıydı. Bir yerde Barcelona takımdaki eksikliği fark edip o alana transfer yaparken, başka bir mali yapılanma içindeki Arsenal'de bu hamleler oldukça kısıtlıydı. Böyle bir ortamda sezonun yıldızı Nasri yeri geldi iki orta sahadan biri oldu, yeri geldi bugünün Mustafa Sarp'ı Denilson takımın çok önemli bir parçası oldu. Bu değişimlerde, en iyiye ulaşma yolunda aşamalı bir değişimdense; sürekli iniş çıkışları takip eden, ne iyiye ne kötüye kesin bir grafik izleyen bir değişim vardı. Bu sene değişti demek istemiyorum çünkü The Invincibles dağıldıktan sonraki ilk dönem kadro (Flamini'nin olduğu) yine bu senekine benzer bir sezon izlemişti. Çok önemli bir kısmı lider götürüp sezonun ikinci yarısında çuvallamış ve şampiyonluğu Manchester United'a kaybetmişlerdi (Az ama öz Arsenal yazarı Amy Lawrence, Carling Cup finali öncesi bu konuya değindiği yazı için &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/football/blog/2011/feb/26/arsenal-evolution-carling-cup-final"&gt;tıklayın&lt;/a&gt;). Chamakh'ın en sonunda kontratının bitmesi ve Bosman kuralıyla takıma katılması, van Persie'nin nispeten daha uzun süre sağlıklı kalabilmesi gibi pek çok rastgele faktör Arsenal'in sezona başlarken daha iyi bir formül çıkarabilmesini sağladı ve neticesinde bu takım çıktı. Song geçen senenin en iyi tutucu orta sahasıydı, bir değilse ikinciydi. Wilshere'se oyununu daha sertleştirdiği ve kanattan orta sahaya geçtiği Bolton serüveninden dönüyordu. İlerleyen dönemde bu ikili Arsenal'in oyununun karakteristiği oldular. Song bir önceki sezon en iyi olduğu görevden başka bir göreve geçti, Wilshere'e de yine bambaşka bir görev verildi, ve sonuç muhteşem oldu. Ben bu yapıyı Dünya Kupası'ndaki Almanya'ya çok benzetirim ve elimde somut bir veri olmasa da Wenger'in bu düzeni kurarken Almanya'dan esinlendiğine inanırım. Kullanılan oyuncuların geçmişlerinin ve kullanımlarının benzer yol izlemesine gerek yok (S'steiger de Wilshere de kanat geçmişli ve ikisi de daha derinde oynuyor; Song ile Khedira da daha defansif doğaya sahip oyuncular olmalarına rağmen daha ileride pozisyon alıyorlar). Löw'ün sistemindeki felsefeyi özümsemek ve bunu bir şekildeki takıma uygulamak benim için yeterli: çift pivot. Bir başka yazı öneriyorum, Arsenal Column'dan, Arsenal'de tutucu orta saha kullanımından çift pivota geçişi zaman çizelgesiyle anlatan &lt;a href="http://arsenalcolumn.co.uk/?p=8139"&gt;bir yazı&lt;/a&gt;. Burada da dendiği gibi, Arsenal'in artık orta sahada kullandığı oyuncular, gerekli taktik beceriye sahip ve oyunu tam anlamıyla iki yönlü oynayabilen oyunculardı. Artık iki göreve bölünmüş iki orta sahaya yer yoktu. Flamini-Fabregas çok başarılı olmuştu ve hâla başarılı olabilirdi fakat elde Song ile Wilshere varken ve Fabregas'ın link oyuncusu olarak oynaması herkesin yararınayken çift pivot kullanmamak için hiçbir neden yoktu. Düşünün ki, Song yine daha geride, savunma önünde pozisyon alıyor, Wilshere daha serbest, daha çok ofansif orta saha anlayışıyla oynuyor. Bu halde mecburen bekler daha çok ileride olacak ve Arsenal yine kontra ataklar karşısında sıkıntı yaşayacak bir takım olacak. Wenger bu konudan bahsediyor. İkincisi, Song savunma önünde sabitlenmek için nispeten fazla iyi bir oyuncu ve bu da onu tam anlamıyla verimli kullanamamak olacaktı. Song ile Wilshere sahada görevleri paylaştılar ve bunu Alman takımı anlayışıyla yaptılar. Song ataklar ilk olarak olgunlaşırken ileri koşuyor, harika Wilshere (çok severim) topu orta sahadan geçirebildiğinde de, Arsenal hücumları daha direk ve daha etkili olabiliyordu, keza ilerideki oyuncular çok daha geniş alan buluyorlardı. Bundan bahsettim &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/12/arsenalin-daimi-holding-problemi.html"&gt;daha önce&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir önceki paragrafın başına gelelim: Görevlerdeki belirsizlik. İki takım da maça çok fazla eksikle çıkarken, reaktif oyunu tercih eden takım ev sahibi Manchester United oldu. Bir seferliğine kötü adamı oynamak futbola ihanet değil. Beyaz yalan gibi düşünün. Arsenal bunu düşünmedi. Clichy'den daha ofansif, ve ama savunma zaafları olan Gibbs Arsenal'e bir gole mal oldu. Devamında Denilson anlamsızlaştı ve buna Diaby'nin maç boyu devam eden kafa karışıklığı eklendi. Diaby kuşkusuz şu aralar en çok kızılan adam. Newcastle maçı unutulmamıştır. Ama bununla beraber çok değerli bir oyuncudur. Hızlıdır, güçlüdür ve harika bir tekniği vardır (Clairefontaine çıkışlı tabi). Sorun, bu oyuncunun ne şekilde kullanılacağının bulunamaması.  Wilshere başka herhangi bir pozisyonda bugün olduğu kadar değerli bir oyuncu olmayacaktı belki de. Oyuncuyu parlatacak şablonu yaratmalısınız. Downing bugün çok güzel bir oyuncu olabilir, arkasında Kyle Walker varken. Bununla beraber Wilshere gibi, Messi gibi oyuncular pek çok pozisyonda layıkıyla oynayabilirler. Maç sırasında Arsenal Fabregas'ı arıyordu, orta saha ile forvet arası köprü kuracak ve vizyon sahibi bir oyuncuyu. Diaby, Fabregas'ın pozisyonundaydı fakat bunların herhangi birini yapmaktan uzaktı. Wilshere bu ihtiyaçları Fabregas kadar olmasa bile, yine de sağlayabilecek bir oyuncu. Wenger düşünmedi.  Orta ikilinin düzeni, zaten Denilson'la başlanıp bozulmuştu. Diaby neden olmasın? Hadi bunu geçelim. Çok önemli değil ya, Wilshere'in o pozisyondaki başarısı ortadayken bunu uygulamaması gayet doğal. Peki ya Nasri'nin maçın çok büyük kısmını sağda geçirmesi? Nasri takımın en önemli hücum silahı olarak belirirken, sıkça soldan içe kaçıyor ve iç forvet gibi bir bölgede bulunuyordu. Sağdayken bunu yapması mümkün değildi ve muhtemelen daha çok kendi insiyatifiyle sürekli içeri kaçtı, ama bu sefer topu orta sahada aldı. Sağda çakılı kalsa izole olacaktı ki bunu kesinlikle yapmak istemez. Oyun tarzı gereği içeri kaçtı, ve daha çok Fabregas benzeri bir oyun kurucu rolüne büründü. Eleştiri yine Diaby'e, bu görevi üstlenemediği için. Diğer kanatta Arshavin çok fazla bir şey üretemedi ve yine geçmiş senelerdeki patlayıcılığından uzaktı. Nasri ilk yarının sonunda sol bölgeden çok net bir şut çıkardı ve o soru geldi akıllara. Keza Gibbs'in sürekli hücum eden oyunuyla sol bölge çok etkin çalışabilirdi. Maç sonrası konuşmak kolay, ve bunların hiçbiri olmadı. Ferguson'ı ve Rooney'i ayrı ayrı çok tebrik etmek gerekiyor, tabi manşet olan da Silva ikizleriydi. Arsenal potansiyelini maç özeline yayamamanın sıkıntısını çekti. Bu konuda bu sene daha iyiler. Pek çok örnek gösterilebilir, yakınlardan Everton maçı var. Wenger Walcott'un yokluğunda onun alternatifi olabiliecek bir ikinciyi bulamıyor ve oyunu biraz kurcalayarak van Persie'nin yanına ikinci büyük adamı sokuyor, tercihen Bendtner, bu maçta Chamakh oldu. Oynamayan hücum oyuncularından biri de etki edecek adam olarak ikinci oyuncu değişikliği oluyor. Ramsey'i aldı. Rambo hoşgelsin. Valencia da öyle. Diaby öyle işe yaramaz bir adam değil. Sadece ne şekilde kullanılacağı muamma. Hatta Petit'in dedikleriyle ilişkilendirirsek, çok değerli bir adam da olabilir. Eğer Arsenal zaman zaman futbola ihanet etmeyi öğrenebilirse, Diaby bu tip daha farklı bir oyunda yıldızlaşabilir örneğin. Şu anda geleceği parlak görünmüyor, fena bir suç işledi, neler olacak göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arsenal bir sezonu daha kupasız kapatacak görünüyor. Yazın ne konuşulacak? Fabregas gidiyor mu? Hangi kaleci, hangi stoper gelecek? Bunlar artık oldukça sıradanlaştı. Yine de Arsenal'in son formülü oldukça etkileyici. Walcott'a bir yedek,  bir de savunmaya takviyelerle gelecek sene bir kez daha, umut dolu gireceklerdir. Eden Hazard, mükemmel olur. Çok çok önemli, Ramsey dönüyor. Ne durumda bilmiyoruz, yine Vermaelen, çok önemli. Hepsinden önemlisi Arsenal'in biraz daha esnek olabilmesi ve inanması gerekiyor. Ön şart bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan Manchester United ve kanatlarda beklerin kullanımı bir başka yazı konusu olabilir. Seamus Coleman'ın sezon aşırı performansından sonra bu hafta sonu bir kez daha zirveye çıktı: güçlü ve hızlı 'fazla iyi' beklerin, birer forvet olarak kullanımı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-8932222936183777627?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/8932222936183777627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=8932222936183777627&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8932222936183777627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8932222936183777627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/03/bir-baska-umut-dolu-sezona-arsenal.html' title='Bir başka umut dolu sezona Arsenal'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-3682424508508320637</id><published>2011-03-03T20:24:00.006+02:00</published><updated>2011-03-03T22:20:56.192+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Teknik Direktörlük ne ola ki?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-rYa0NlvzX8M/TW_zuSaxNtI/AAAAAAAAA1c/qL_CbNaQNwI/s1600/Gerard-Houllier-006.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-rYa0NlvzX8M/TW_zuSaxNtI/AAAAAAAAA1c/qL_CbNaQNwI/s400/Gerard-Houllier-006.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5579946439878981330" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aston Villa Avrupa'ya bir sene ara veriyor. Bir sene ki, bu kendine güven de yazarın teknik direktörüne olan güveninin göstergesi. Birmingham City'nin Carling Cup'ı kazanmasıyla 6. sıra kontenjanı kalktı, ilk 4 Şampiyonlar Ligi'ne, 5. de Europa Cup'a gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllara ilk gelecek olan CSKA Moskva maçıdır muhtemelen. Villa ligde iyi gidiyor, 4. sırayı kovalıyorken eşleşmenin Moskova'daki ikinci ayağına rezerv oyuncularıyla çıkıyordu. &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/martin-oneill-nasl-bilirsiniz.html"&gt;Daha önce uzunca yazdığım üzere&lt;/a&gt;, O'Neill'ın sonunu getiren sürecin başlangıcı buydu. Megson benzer şekilde 2008'de Lisbon'a zayıf bir kadro götürüyordu ve kısa süre sonra kendisine daha fazla tahammül edilemedi. İki teknik direktörün de geçmişten gelen vukuatları vardı ve bu olaylar, daha çok da sonun başlangıcı oldu. Bu gerçeğe karşın, değinmek istediğim nokta belli; ve diyorum ki Houllier'in tercihi diğer ikisinden de daha saçma olmasına karşın biraz daha farklı bir noktada. Bunları bırakıp bir de Tony Pulis'e bakalım. Stoke City tarzını yaratan adam olarak, kendini görevi maçları kazandırmak olan bir çalışan pozisyonuna koyar. Açıklamaları böyledir. Bu yanlış değil, romantizm bir yana, teknik direktörlerin görevleri budur. Aynen bu doğrultudan gidelim, sonuçta bir çalışan olarak beklentileri karşılamalı, aksi takdirde görevinden olacak. Maçları kazanmak, esas hedef olsa da bir yerden sonra oldukça basit kalıyor. Etki eden elbette başka faktörler var, ve teknik direktörün pozisyonunu aynı zamanda bunlar belirliyor. Megson kötü gidiyordu ya, O'Neill takımı üç sene üst üste 6.lığa taşımıştı. Kağıt üstünde istifa etmiş gözükse de taraftarın desteğini tamamen kaybetmişti. Üstelik Moskova hadisesi dışında taraftarla arasında kötü giden bir şey de yoktu. Ama taraftar iyi futbol izlemeye açtı ve üst üste gelen 6.lıklar, üzerine Avrupa'daki başarısızlıklar doyurucu gelmiyordu. Takım mali açıdan berbat yerlere geldi, bunun şeceresini de yeni rejim ve Houllier çekiyor. Lerner sürekli cebinden harcıyor ve bunu Demirören gibi taht kurma amacıyla yapmıyor. Cebinden çıkan para 200 milyon pound'u buldu. Onu bırakın, O'Neill'ın döneminde her yaz takımın o sezonki en iyi oyuncusu ayrılırken, Houllier ile bu telaş neden daha az? Barry ve Milner aynı gerekçeleri gösterdiler; Villa onlar için kendini gösterdikleri bir arena oldu, ertesinde kupalar kazanma amacıyla Manchester'ın yolunu tuttular. Ashley Young şu an bu iki oyuncunun ulaştığı noktanın aynısında, ama ona kaptanlık veriliyor ve yeni oluşan, parlak bir takımın liderliği üstlendiriliyor. Young'ın kafası Houllier'le daha rahat. Şöyle bakın. Teknik direktöre maç kazandıran unsurlar, ve maç kazandırmaya devam edecek unsurlar arasında mali bilanço ve futbolcular da var. Oyuncuları kadroda tutabilmek de O'Neill'in stiliyle alakalıydı. Daha iyiye giden, proaktif bir futbol olmadığından, oyuncular kulüple beraber büyüyebileceklerini düşünmüyorlardı. Kalıcı, stabil bir başarıya güven yoktu. Villa her geçen gün daha iyiye gidiyor ve gelecek seneler için Houllier'nin elinde mükemmel bir omurga var. Şu kadroyu Liverpool'a benzetsek, gerçekten çok uzak olmaz. Yine altyapıdan gelenlerle iyi bir jel oluşturulacak ve işler iyiye gidecek. Sonrası? Sonrası da Liverpool macerasına benzeyebilir, keza pek çok teknik direktörün stili bir kulüpte uzun yıllar çalışması için uygun değildir. Efsane hoca Bela Guttmann bir takımı yönetme gücü kalmadığını anladığı anda ayrılır (Yazının sonuna kendisinin bir sözünü ekledim). Hiçbir takımda 3 seneden fazla kalmamıştır. Benitez, Liverpool'u en yükseğe çıkarır, sonra o yüksekteki takımı orada tutacak dinamiği geliştiremez. Bunda elbet istediği oyuncuların alınamaması ve başka etkenler de vardır, fakat suçlu aldığı tonlarca oyuncudan ettiği zarar ve kesin bazı karakterler isteyen proaktif oyunudur da aynı zamanda. Sacchi, Milan'a futbol tarihinin en etkileyici tarzlarından birini yerleştirir, ama sonrası için Sacchi'nin Milan'da kalmasındansa Capello'nun gelmesi çok daha iyidir. Bu, Capello Sacchi'den daha iyi olduğu için değil. Houllier, O'Neill üzerine kurulan ve onun ani ayrılışıyla boşluğa düşen Aston Villa için bulunmaz bir nimet oldu. Houllier'nin stili, Aston Villa'nın gereklerini en yüksek derecede karşılıyor. Beklenen nedir? İngiltere'nin en iyi genç oyuncuları belki de Aston Villa'da; bunları as takıma çıkarmak ve daha iyi bir bilanço. Takımın modern ve proaktif bir futbol oynamasını sağlamak; bu doğrultuda başarıyı hedeflemek. Aynen bu yöntem izlenebilir, eldeki malzemeye göre başarı yine maksimum 6.lığa gelebilir. Fakat görünen o ki, Aston Villa'nın potansiyeli gerçekten yüksek. Liverpool benzetmem de buradan geliyor. Houllier doğru yer, doğru zaman adamı. Onun da miadı, 2-3 sene içinde dolacaktır, bu zaman içerisinde ondan beklenilenleri yerine getirirse büyük minnet duyulur, teşekkür edilir. Onun gereğinden fazla profesyonel, nispeten soğuk mizacı ve teknik direktörlük geçmişinin gösterdikleriyle Aston Villa'nın Wenger'i olmasını beklemek zor. Wenger, başarıyı yakaladıktan sonra kalıcılığı da yakalayan bir dinamiğe sahip. Keza Sir Alex de öyle. Yeniden, yeni yollar çizebiliyor. Houllier ise, benim tahminim o ki çok yüksek ihtimalle mizacı yüzünden görevinden olabilir, bunların hepsi birer varsayımdan ibaret olsa da. Neticesinde Aston Villa'dan Redknapp'ın Tottenham'ı benzeri bir takım yaratmasından ve sonrasında olacaklardan bahsediyoruz. Hepsi varsayım. Bundan öte, başarılı takım yönetimleri vardır. Bana sorarsanız, Barcelona gibi olmamak daha iyidir. Barcelona çok iyi olduğu için sıkıcıdır bana göre ve takımın içinde bulunduğu şartlara göre yapılan teknik direktör tercihleri sadece işin eğlencesi yanından bakıldığında, daha iyidir. İşte, Sacchi sonrası Capello mükemmel bir tercihtir. Keza olası Houllier başarısı sonrası, yeniden bir şeyler yaratması beklenen biri değil, bu dengeyi koruyabilecek ama aynı zamanda modern, taktiksel bilgisi iyi olan bir teknik direktör Aston Villa'nın uzun vadeli seçimi olabilir. Ferguson sonrası Manchester United nasıl bir yapılanmaya gider, Wenger muadili bir futbol aklının etrafında farklı bir yapıya mı bürünür yoksa Ferguson geleneğinden devam edip fonksiyonel bir takım olmayı mı sürdürür, bu muallak. Ama fonksiyonel gelenekten hocaların sayıca daha az olmasını göz önüne alarak, United'ın da muhtemelen yol değiştireceğini düşünüyorum. Bir takımın başında çok uzun süre kalmak bir büyüklük, veya başarı kıstası olarak alınmamalı.Bu tamamen stille alakalıdır. Bela Guttmann konargöçer bir adamdır, efsane bir teknik direktördür. Mourinho, Sacchi, Benitez; yazıda geçen diğerleri de öyle. Uzun süre aynı takımı çalıştırmak sıkça en iyilikle karıştırılıyor ki, stabilite iyi olma kıstaslarından sadece biridir. Ferguson tarihin en büyük teknik direktörlerinden biridir; 20+ sene aynı takımda olup 10+ sene istikrarlı olarak başarılı olmak. Fakat bir başkası, bir seferliğine de mahsus olsa, çok düşük bütçeli takımla şampiyon olduğu için efsane olabilir; veya oyuna yepyeni bir bakış getirmesiyle. Bunun karıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bununla alakalı aklıma gelen bir Borges yazısı var, &lt;a href="http://devrimderki.blogspot.com/2011/02/kucuk-takm-hocas-van-gaal.html"&gt;önerilir&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Houllier dün gece aptalca bir seçim yaptı. O'Neill ve Megson'ın seçimlerinin mantıklı açıklaması yapılabiliyor, tercih yapmak için nedenleri vardı. Fakat Houllier? Ligde zaten hiçbir hedef kalmamışken kupaya zayıf kadroyla çıkmanın hiçbir anlamı yoktu. Üstelik kupada bir üst tur, çok yüksek ihtimalde yarı final de demekti; Villa Park'ta Reading'le oynanacaktı. Bunun yanında oraya gelen taraftarlara büyük saygısızlık. Kendini savunuyor ve "Daha güçlü bir kadroyla çıksam da ilk golün yenilmesine engel olamazdım." diyor. Bu doğru. Ama devamında haftasonuki Bolton maçını gerekçe göstermesi inanılır gibi değil. Bunu her maç için söyleyebiliriz, gerçekten kadronun kalitesizliğinden bağımsız, bu maçta olduğu gibi savunmaya çarpıp yenen gollere yapılacak bir şey yok; ama o halde her maça daha zayıf bir kadroyla çıkalım. Nasıl olur? Houllier gelecek sezon için gerçekten çok önemli olan bir maçı, gereksizce, değersiz gördü ve seneye Avrupa'da oynama hayalleri tamamen tükendi. Ama bunun önemi yok. Houllier, Aston Villa için şu an doğru adam ve doğru işler yapmaya devam edecektir. Sevsek de sevmesek de. Ha benim canım sıkkın, ama genel durumdan gayet memnunum, o ayrı...&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Teknik direktör bir aslan terbiyecisi gibidir. Şovunda kullandığı hayvanlara hükmeder, bunu korkusuzca ve kendine güvenle yapar. Fakat hipnotize edici gücünden emin olmadığı, gözünde korku belirmeye başladığı anda, kaybetmiş demektir."&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bela Guttmann, Inverting the Pyramid'den.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ek okumalar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://www.guardian.co.uk/football/blog/2011/mar/03/football-should-be-about-glory"&gt;Dünkü maçın ardından, futbolda romantizm üzerine.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://www.expressandstar.com/sport/aston-villa-fc/2011/03/03/analysis-of-manchester-city-3-villa-0/"&gt;City maçının analizi.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://www.guardian.co.uk/football/2011/mar/01/gerard-houllier-fa-cup-aston-villa"&gt;Ne ilginçtir ki, Houllier maç öncesi açıklamalarında güçlü bir kadroyla çıkacaklarını ima eden açıklamalar yapıyor.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://www.guardian.co.uk/football/2011/mar/01/aston-villa-randy-lerner-accounts"&gt;O'Neill'in mirası: Dengesiz oyuncu maaşları.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-style: italic;" href="http://swissramble.blogspot.com/2010/04/randy-lerners-money-talks-at-aston.html"&gt;Aynı konu üzerine daha da ayrıntılı bir inceleme, Swiss Ramble'dan.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-3682424508508320637?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/3682424508508320637/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=3682424508508320637&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/3682424508508320637'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/3682424508508320637'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/03/teknik-direktorluk-ne-ola-ki.html' title='Teknik Direktörlük ne ola ki?'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-rYa0NlvzX8M/TW_zuSaxNtI/AAAAAAAAA1c/qL_CbNaQNwI/s72-c/Gerard-Houllier-006.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-435722319327223404</id><published>2011-02-13T01:02:00.022+02:00</published><updated>2011-02-13T18:26:38.921+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Lamarkçı futbol</title><content type='html'>Bu aralar bir kez daha Stephen Jay Gould'a sardım. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Pandanın Başparmağı&lt;/span&gt;nı okuyorum. Gould; çok çeşitli ilgi alanları olan, bakış açısı etkileyici, değerli bir Darwinci. Buradan aldığımız gazla izin verin bu yazıda doğaya göndermeler yapalım, metafor işinin biraz bokunu çıkaralım. Hem de futbol içerikli yazılarını bilhassa felsefik temalarla süsleyen In Bed With Maradona'ya nazire olsun. Konumuz Gabriel Agbonlahor. Ama ondan da önce bir ilişkilendirme girişi yapmak lazım geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Seçilime inat! Lamarkçılığın yolu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Hani Sabri Total Futbol'a tepki olarak doğdu diye bir geyik var ya. Neyse ki bizim durumumuz o kadar ileri değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal seçilim kuramı 24 Kasım 1859'da Charles Darwin'ce ortaya konuldu. Kuram, insan merkezli dünya anlayışını terkeden görüşlerin bir devamını içeriyor ve evrim anlayışının çok ciddi bir temellendirmesini yapıyordu.  Elbette bir Descartes ya da Platon gibi karşılanmadı. Anlatılanlar soyut değil, olabildiğince açık ve dosdoğru, sözüm ona katı ve sevgiden yoksundu. Bahsi geçen filozofların ikisi de formel bilimlerle ilgilendiler: Platon bir geometri aşığıydı (Okulunun kapısında 'Geometri bilmeyen giremez' yazıyordu), Descartes da analitik geometrinin kurucusu. Bu durum, onların anlayışlarında elbette etkili oldu, olguları hor gördüler. Descartes kendini bir odaya kapadıktan sonra, yöntemli düşünceyle doğru ve yanlışlara kesin olarak ulaşabileceğini düşündü. Elbet bu durumda Zenon Paradoksları da bir bilmece olmaktan çıkar. Gerçekte bu paradokslar matematiğin bir oyunundan ibaret kalır. Her şey bir yana, bu düşünürlerin hiçbiri insana toz kondurmadılar, ve rasyonel olarak Tanrı'ya ulaştıklarını iddia ettiler. İnsanlık tarihine bakıldığında, bu adamların sevilmemesi için hiçbir neden yok. Darwin'se önceleri dine gerçekten bağlı biri olarak, bu düşüncelerde değildi. Kuramının çok tartışılmasının nedeni, doğru veya yanlış olmasından çok insanın alışkın olduğu şeylere keskin eleştiriler getirmesinden dolayı oldu. Aynı Kopernik gibi. Akla yatkınlık, her zaman doğru olanı vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Darwin'in rolünü de iyi anlamak gerekiyor. Yanlış bir kanının aksine, ilk defa evrim kuramından bahseden Darwin değildi. Keza komünizm/sosyalizm Marx ve Engels'ten önce vardı. Bu üç bilim insanı bıkmak usanmak bilmeden teorilerini meşrulaştırma yolunda bir ömür verdiler. Kendilerinden önce ortaya çıkmış evrim ve komünizm/sosyalizm konularını saygın bir yere yerleştirdiler. Marx tarih öncesi konular da dahil olmak üzere (Spartaküs örneğinde olduğu gibi) insanlık tarihini emek kavramı üzerinden yeniden ele aldı, sosyal bir dinamik ortaya koydu ve en son aşamada komünist düzene geçileceğini öngördü. Değeri, bu öngörüleri ve yazdıklarından değil, fakat yazdıklarını nesnel, somut verilere dayandırması ve sonradan gelenlere yol göstericiliğinden öte geliyor. Jonathan Wilson'ın Inverting the Pyramid kitabının yarattığı etkiyi buna benzetebiliriz. Wilson'ın kitabın sonunda futbolun geleceği üzerine söyleyeceği bir iki söz, ve bunların yanlış çıkması kitabın değerini düşürmeyecekti. Sosyal teorilerin fenni alanlardaki teoriler ölçüsünde netlik içermesi de zaten mümkün değildir. Wilson'ın ödüllü kitabını, Zonal Marking, Tangerine Dreaming gibi detaylı maç analizleri içeren internet siteleri izledi. Zonal Marking'in kurucusu ve editörü Michael Cox'la yapılan röportajda, Wilson'dan aldığı ilhamla bu işe başladığını söylüyordu. Keza Tangerine Dreaming de aynı şeyi Zonal Marking için söylüyor. Marx ve Engels'in eserleri, kendilerinden önce gelen ütopik anlayışların ve devrimsel süreçlerin bir yorumudur. Bir anlamda, Diderot'nun iyi yönlerini alıp kötü yönlerini def etmek ve bu yönlerin neden kötü olduğunu belirtip bu özelliklerin sosyal statüyle ilişkisini açıklamak gibi. Diderot sadece bir isim; Babeuf, Rus narodnikleri, ve daha başkaları... Comte bir teoremin sağlamlığından bahsederken, öngörüleri çok önemli bir noktaya koyar. Darwin'in evrim kuramının büyük başarısında, bu özelliğinin payı büyüktür. Sosyal kuramlarda öngörünün yanlışlığını bir noktaya kadar kabul edebiliriz, bu alanın çok daha öznel öğeler içermesi ve yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden ötürü. Fakat işin içine doğa girdiğinde, aynı davranışı beklemek doğru olmaz. Öngörüleri tutarsız olan bir kuram, yanlıştır, ve katkısı da yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Darwin'den önce de evrimciler vardı, fakat doğal seçilimden bahseden yoktu. Bu öncül evrimcilerden en ünlülerinden biri Jean Baptiste Lamarck'tır. Fakat Lamarck'ın kuramında kendiliğindenliğe ve şansa yer yoktu. Canlılar kendilerine uygun olanı görüyorlar, ve buna uyarlanmaya yönelik adımlar atıyorlardı. Yani uyarlanma biçimini biliyorlar ve bu uyarlanma biçimini yavrularına aktarıyorlardı. Kitapta Lamarckçı bir bilim adamı olan Koestler'in ebekurbağaları üzerinden yaptığı deney anlatılıyor ve bu deney iki farklı bakış açısıyla yorumlanıyor (Lamarkçı ve Darwinci). Birebir aktarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;"Bir karakurbağası olan ebekurbağasının suda yaşayan atalarının, ön ayaklarında sertleşmiş, kabarık çiftleşme yastıkları vardı. Erkek kurbağa bu yastıkları kabarık ortamda çiftleşirken, dişiye tutunmak için kullanırdı. Karada çiftleşen bir karakurbağası olan ebekurbağa bu yastıkları yitirdiyse de, kimi anormal biretler, bunları güdük kalmış biçimleriyle geliştirirler; bu da göstermektedir ki, yastık meydana getirmek için gerekli genetik yetiyi tümüyle yitirmemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kammerer kimi ebekurbağaları suda yavrulamaya zorladı ve bir sonraki kuşağı bu barınılmaz ortamda sığ kalmış birkaç yumurtadan yetiştirdi. Bu süreci birkaç kuşak boyunca yineledikten sonra Kammerer çiftleşme tarağı olan erkek ebekurbağalar üretti. Kammerer Lamarkçı bir etkiyi gösterdiği sonucuna vardı. Ebekurbağayı atalarının yaşadığı ortama geri götürmüştü; karakurbağası, atalarının uyarlanma biçimini yeniden edinmişti ve bunu genetik biçimde yavrularına aktarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Kammerer gerçekte Darwinci bir deney gerçekleştirmişti. Karakurbağalarını suda yavrulamaya zorlayınca, yumurtadan yalnızca birkaçı hayatta kalmıştı. Kammerer, hangi genetik değişim suda başarı sağlıyorsa, o yönde güçlü bir seçilim baskısı uygulamış ve bu baskıyı birkaç kuşak boyunca güçlendirmişti. Kammerer'in seçilimi suda yaşamı kolaylaştırıcı genleri bir araya toplamıştı. Bu, ilk kuşaktaki ana babaların sahip olamadığı bir genetik kombinasyondu. Çiftleşme yastıkları suda yaşama uyarlanma olduğu için, ortaya çıkmaları suda başarıyı sağlayan gen takımıyla bağlantılı olabilir. Bu Kammerer'in doğal seçilimi, dolayısıyla sıklığı artmış bir gen takımıdır."&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Gerçekte elbette ki canlılar neyin neyin kötü olduğunu bilip bunu genetik özümseme yoluyla yavrularına aktaramazlar. Fakat kültürel ve sosyal anlamdaki gelişmemizi, Lamarkçılığı uygulamaktaki başarımıza borçluyuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim doğal seçilime ve Darwin'e. Darwin bu kuramı oluştururken ne gibi yollardan geçti? Beagle yolculuğuna, kaptan FitzRoy'la tartışmalarına, Galapagos adalarına; kısacası yolculuğun değiştirdiği adama değinme niyetim yok. Malthus ve Adam Smith'ten bahsedeceğim. Lyell gibi bilim adamlarının yanında bu iki ekonomistin de kuramın oluşumuna katkıları çok büyük olmuştur. Keza Darwin'in evrimi sezmekten daha fazlasına, bir evrim dinamiğine ihtiyacı vardı. İşte bu iki isim burada devreye girdi. Bir bilim adamı da yaşadığı dönemden etkilenir, neticede birimleri nesnel olsa da bilim bir insan etkinliğidir. Darwin bir Viktoryen dönemi bilim insanı olarak bu düşüncelerle yoğruldu. Zaten kendisi bir Whig'di (İngiliz liberal partisi). Bu şartlarda futbolla doğal seçilimi ilişkilendirmek çok uzak değil. Futbol, doğada kendi başına var olan bir olgu değil. Kuralları olan, insanlarca oluşturulmuş, sınırlandırılmış bir oyun. Kuralları koyan ve oluşturanlar, nasıl oynanması gerektiği üzerine ilk kafa yoranlar İngilizler öyle değil mi? Futbol oyunu (belirli kurallara bağlanıp football olmadan önce, dünyanın dört bir yanında ayaktopu oynanmaktaydı) Viktoryen dönemde İngiltere'de doğdu ve yakın zamandaki astronomik transfer gelişmeleriyle &lt;i&gt;laissez-faire&lt;/i&gt;'yi (bırakınız yapsınlar) olabildiğine benimsemiş gözüküyor. Bu bölümde son olarak evrim kuramındaki terimleri futbol dinamiklerini uyarlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol şu anda Lamarkçı. Etkileşimin ve taktik anlayışın inanılmaz boyutlara gelmesiyle, iyi ve kötü bilinip bilinçli olarak bunlara yöneliniyor. Buradaki iyi ve kötü, iyi futbol ve kötü futbol anlayışını temsil etmiyor. Doğada amaç hayatta kalmaksa, futboldaki amaç da kazanmak. Dolayısıyla kazanan anlayışa göre yapılan her uyarlanma doğru, gerisi romantizm. Mourinho'nun Barcelona'yı mağlup edebilmesi mide bulandırıcı, fakat duygusallığımız başkasına izin vermiyor. Lamarkçılık şuradan geliyor. Her taktiğin bir tezi, ve antitezi var; en yakını Liverpool'un Chelsea karşısındaki galibiyeti. 3-4-1-1; 4-4-2 baklavanın direk antitezi ve bu durumda Chelsea'nin rakibini çözebilmesi ancak üstün bireysel performansla gerçekleşebilirdi. Bu ayarlamalar oyunun ilk yıllarındaki gibi bilinçsizce yapılmıyor, Lamarkçı bir yönlendirme var. İyi olan fark edilip buna yönleniliyor. Halbuki 20. yüzyılın başlarında durum böyle değildi. Teknik direktörlerin etkilerinin daha kısıtlı olduğu bir ortamda, uyarlanmalar da daha çok kazananın haklılığı üzerinden yürüyordu. Paslı oyun, yani günümüzdeki tiki-taka'nın ilk önce göz önünde bulundurulmaması da buradan geliyor. Çünkü kazandıran paslı oyun değildi. Ve paslı oyunun neden kazandırmayıp neden avantajlı olmadığının tam olarak bilinmediği bir durumda, bilinçli olarak bu oyun tarzını efektif olarak şekillendirmek mümkün değildi. Kendiliğinden kazanma formülü bulundu ve gerisi geldi. Özellikle son 30 yılda, neyin iyi olacağı ve neyin kötü olacağı daha net olarak biliniyor ve bu özellikler kazandırılmaya çalışılıyor. Birbirinin antitezi olan taktikler böyle doğuyor, yenen taktik yeni kral oluyor. Bu taktik savaşlarının zaman aralığının kısalmasını Lamarkçı anlayışa borçluyuz. Yoksa 3-5-2'nin gelmesi için çok daha uzun süre bekleyebilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libero konusu veya Makelele rolü günümüz entellektüel futbol muhabbetlerinde sıkça konuşulur. Bu tip rollerin doğuşu seçilimin alabildiğine baskın olmasından kaynaklanıyor; aynı Koestler'in kurbağalarındaki gibi. Oyundaki değişmeler, oyuncuları da değişmeye zorluyor ve bu yeni durum yeni pozisyonlar doğurup eskileri başka bir yola itiyor. Busquets üzerindeki seçilim çok baskın olduğundan, mükemmel bir centre-half'a dönüşmüş durumda. Aynı şey Real Madrid veya Chelsea'deki Makelele için geçerliydi. Özellikler hep var, oyun bir mühendis gibi çalışıyor ve bu özellikleri duruma göre şekillendiriyor. Hem ayrıca kalıtsal çeşitlilik, heterozigotluk iyidir. Bakın İngiltere'ye, hep aynı tip oyuncu yetiştirmekten ne hale geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAM bu tespitlerin hiçbirisiyle uyuşmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Agbonlahor ikilemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bir alttaki yazıda mükemmel Kyle Walker'ın sağ beki tapulamasıyla Downing'in sağ kanat olmasından ve Gabby'nin sol kanatlığından bahsetmiştim. Ve bu konudaki dileklerim, bana göre olması gerekenler vesaire. Gabby çok fazla iç gibi oynuyordu, halbuki mutlak surette daha fazla forvet olmalıydı. Blackpool maçında bu değişti. İşte aşağıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-GtBRLa1oqsg/TVfms5y_rJI/AAAAAAAAA1E/-sxtuIsn7R8/s1600/gabbyleftchannel.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 139px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-GtBRLa1oqsg/TVfms5y_rJI/AAAAAAAAA1E/-sxtuIsn7R8/s400/gabbyleftchannel.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573176722997619858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=Mtt4jzxaDCU&amp;amp;feature=related"&gt;Agbonlahor ne kadar hızlı? İzleyin.&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, bu maçta bilinçli olarak kanatlar oyun kurulumuna fazla katılmadı. 2-2 biten Manchester United maçında da benzerini görmüştük. Değişen Arsenal'in ve Güney Afrika'daki Almanya'nın trend taktiği. Oyun kurulumu gerideki 6lıya, hatta diğer iki takımda bundan da öte 5liye bırakılıyor ve bu şekilde alan açılımı sağlanıyor.  İkincisiyse Blackpool'un da 4-2-3-1 şeklinde dizilmesi. Onlar da benzer şekilde dizilip üzerine de bir de high-line oynadıklarından Gabby, Downing ve Young alanlar buldular ve ilk 15 dakika ciddi Aston Villa dominasyonuyla geçti. Set oyunlarında Downing'in içe kaçıp Walker'a alan yaratması ve Young'ın layıkıyla yaptığı link rolü ciddi gol pozisyonları hazırladı. Bent'in başlattığı presle kazanılan topta Downing karşı karşıya kaçırdı. Gerek Villa, gerek Blackpool hücum ederken karşılarında genellikle 6 kişiyle savunan bir rakip görüyordu. Bu da açık ve zevkli bir oyuna ön ayak oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ClqI4zdUy84/TVfpvS-wpiI/AAAAAAAAA1M/__8UT2TOMmI/s1600/start.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 113px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-ClqI4zdUy84/TVfpvS-wpiI/AAAAAAAAA1M/__8UT2TOMmI/s400/start.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573180062652474914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Maçın hemen başı. Blackpool santra yapıyor ve Villa ön adamları hücum sırasında ileride kalıyor. İlk atak olması dolayısıyla sağlıklı bir veri olmayabilir ama maçın pek çok bölümünde benzer görüntü hakimdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fulham, Blackpool'dan farklı olarak 4-4-2 oynuyor, yani two banks of four kullanıyor. İkili blok halinde disiplinli bir şekilde kalabilen her takım Agbonlahor'u kitleyebilir, zaten en iyi kanat oyuncuları için dahi büyük sıkıntıdır. Çoğu Premier Lig takımının başarıp da Inter'in başaramadığı buydu: Bale'e fazla alan verdiler. Kanadı sabırlıca iki oyuncuyla kapatıp savunmayı mümkünse fazla ileride kurmadığınız zaman o oyuncunun etkisini minimuma indirmiş olursunuz. Keza Gabby'nin durumu daha da farklı. Tekniği berbat. Kariyeri boyunca fiziksel özelliklerinin yanına fazlasını ekleyememiş bir oyuncu olarak, sol koridora hapsolması intihar olur. Keza o da başka görevlerde kullanılıyor. a)Direkt oyun opsiyonu. Bent, Agbonlahor kadar güçlü ve vücudunu iyi kullanabilen biri değil. Hem de stoperler yerine bekle mücadeleye girmiş oluyor. Bent'in takıma girdiği Manchester City maçından itibaren sürekli değerlendirilen bir opsiyon oldu bu. b)Kesin olarak Albrighton'dan daha iyi bir savunmacı. Güçlü ve çok hızlı olduğundan, özellikle Walcott gibi rakip kanatların antitezi. Albrighton golleri ve mükemmel ortalarının yanında çokça gole mal oldu, fakat Agbonlahor rakibini kovalayan ve sonucunu alan bir oyuncu. Albrighton'ı kovalamıyor diye suçlamak doğru olmaz; fakat fiziki zayıflığı nedeniyle rakibini zorlayamıyor ve top kazanamıyor. Benzer sorun, hâla, Milner'da da var. c)Tüm bunların yanında, Agbonlahor mevcut kadroda en uzun süredir Aston Villa'da bulunan isim. Yani tecrübeli, ve hani olmuş bir oyuncu. Downing de benzer nedenden dolayı sürekli takımda yer alır. Deneyimsiz ve fiziği yetersiz Albrighton'dan daha önde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-HEY6O3Lkg5Y/TVfzilU17_I/AAAAAAAAA1U/B4CWcL4aA08/s1600/gabbyaerial.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 235px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-HEY6O3Lkg5Y/TVfzilU17_I/AAAAAAAAA1U/B4CWcL4aA08/s400/gabbyaerial.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573190839354912754" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Sol kanattaki Agbonlahor'a gönderilen uzun toplar. Maviler kazandıklarını, kırmızılar kaybettiklerini gösteriyor. Blackpool maçındaysa buna fazla rastlanmadı, ilk toplar daha çok ortaya, Bent'e yollandı.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;N&lt;/span&gt;&lt;span&gt;e kadar iyi olduğunuzun önemi yok. Önemli olan uyarlanma. Dinozorlar yeni şartları uyarlanamadıkları için sahneden çekildiler, koskoca dinozorlar. Riquelme de Avrupa futbolunda tutunamadı. Veron da beceremedi. Agbonlahor ne çok iyi bir forvet, ne de çok iyi bir kanat oyuncusu. Ama bunların haricinde çok iyi ve çok yararlı bir oyuncu. Çevrenin değişmesiyle rekabet ortamı da değişti ve öyle görünüyor ki Bent'in sakatlıkları haricinde bundan böyle forvet rolüne dönmesi mümkün değil. Houllier skorer forvetlerle çalışmayı seviyor, forvet yolunu kapayan bu. Peki ikinci forvet olamaz mı? O da zor. Hatta Ashley Young'ın varlığında, kesinlikle olmamalı da. Houllier gelir gelmez Young'ı ikinci forvet olarak desteklediğini söyledi ve üzerine ekledi, "Bu pozisyonda dünyanın en iyilerinden biri olabilir!". Bundan bir iki hafta sonra gününde bir Heskey'nin Drogba'ya denk olabileceğini söyleyerek tutarlılık konusunda soru işaretleri bırakmayı da ihmal etmedi. Fakat Young konusunda söylediklerinde haklı. Genel olarak söylediği pek çok şeyde haklı, Heskey'i oğlu gibi gören birinden böyle bir açıklama duymak zaten sürpriz değil, biz şakamızı yaptık sadece.  Villa Young'ı satmadığı veya 4-3-1-2ye dönmediği sürece Agbonlahor'un ilk planda forvet olma imkanı kalmadı. Keza Houllier de onu takdir ettiğini ve Kıta Avrupalı bir hoca olarak, hızı nedeniyle kanatta oynamaya daha elverişli olduğunu belirtiyor. Bakın başka neler diyor...&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Onun forvette oynamak istediğini dile getirmesi hoşuma gidiyor. İnanılmaz hızlı. Bana kalırsa bu forvetten öte kanatta oynamak için daha önemli bir avantaj.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Başka bir röportajda takımın forveti üzerine düşüncelerinden bahsetmişti. Neden Gabby olmaz? Neden Bent olur?&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Liverpool'dayken Emile Heskey'i transfer etmişti ve bana kalırsa bir fark yaratmıştı ve kupalar kazanmaya başlamıştık. Emile 33-34 yaşında ama hala iyi. Lyon'dayken Fred'i transfer etmiştim ve yine iki kupa kazanmıştık. Darren henüz genç ve çok iyi bir son vuruşa sahip. Oyunu seviyor, çok çalışıyor. Eminim daha da gelişecek. Ona baktım, ve işte aradığımız bu dedim. &lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt; Bundan öncesi. Agbonlahor konuşuyor...&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bence şu an pek çok kişi kendi pozisyonun dışında oynuyor. Ciaran Clark'a bakın, sol bek oynuyor. Her zaman oynamak istediğiniz pozisyonlarda oynayamazsınız. Oynadığınız ve sahada olduğunuz sürece itiraz etmezsiniz. Herkes biliyor ki ben forvet olarak oynamak istiyorum, ama takımın iyiliği için başka türlüsü gerekiyorsa, itiraz etmezsiniz. Daha önce kanatta oynamıştı, ama o zaman sağdaydım. Umarım daha çok gol atacağım. Yeniden düzenli oynamaya başladım, yani gollerin gelmesi sadecee bir zaman meselesi. İstediğimiz sonuçları aldığımız sürece bir sorun yok. Bu sezon daha çok sonuç almak üzerine kurulu. Kendime odaklanmıyorum, önemli olan takımın istediği sonuçları alması ve tabelada yükselmek. Önemli olan bu.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Evet, işte durum böyle. Gabby'nin senelerdir geliştiremediği iki özelliği var. Biri tekniği, diğeri de gol yollarındaki eksikliği. Nerede duracağını tam olarak bilemiyor, kötü bir son vuruşu var. Şimdilik bunlar ikinci planda, çünkü Bent var. Öncelik olarak tekniğini daha iyiye götürmesi gerekiyor. Bakın bu çok zor bir şey değil. Wayne Rooney örneği çok taze. Hatta Martin O'Neill da Agbonlahor'a Rooney'i örnek gösteriyordu. O'Neill'a da teşekkür etmek ve hakkını vermek gerek ki Gabby'nin üstüne çok düşüyordu. Kimse ondan Ronaldo olmasını beklemiyor, Walcott'dan Mesut Özil olmasının beklenmediği gibi. Ama bu oyuncuların daha iyi bir oyun zekasına, ve Agbonlahor'un kesinlikle daha iyi bir tekniğe ihtiyacı var. Çok hızlı, ama iyi dribbling edemiyor. Sol bekinin Ciaran Clark olması avantaj. Her maç ufak ve mantıklı değişiklikler yapan Houllier, tahmin ediyorum ki bir sonraki maçta da Gabby'i daha çok ileride tutacaktır. İlerleyen dönemde ne olacak, böyle devam mı edecek yoksa yerini Albrighton'a mı kaptıracak, göreceğiz. Ama benden bir tavsiye, kılavuzu Lamarck olsun!&lt;br /&gt;&lt;a href="http://fanchants.com/football-songs/aston_villa-chants/gabby-agbonlahor-hes-fast-as-fck/"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="article"&gt;  &lt;div style="display: none;" class="mpu-ad mpu2"&gt;       &lt;noscript&gt;  &lt;a href="http://trinitymirror.grapeshot.co.uk/midlands/redirect.cgi?target=http://ad.uk.doubleclick.net/jump/birminghammail.5293/article_mpu;slot=article%5Fmpu;sect=aston%2Dvilla%2Dnews;templ=page;cat=Sport;reg=MID;st=r2;oid=28003748;sz=300x250;gs_cat=GS_CHANNELS;tile=4;ord=512167710?" target="_blank"&gt;  &lt;img src="http://trinitymirror.grapeshot.co.uk/midlands/redirect.cgi?target=http://ad.uk.doubleclick.net/ad/birminghammail.5293/article_mpu;slot=article%5Fmpu;sect=aston%2Dvilla%2Dnews;templ=page;cat=Sport;reg=MID;st=r2;oid=28003748;sz=300x250;gs_cat=GS_CHANNELS;tile=4;ord=512167710?" width="300" height="250" border="0" alt="article_mpuAdvertisement" /&gt;  &lt;/a&gt;  &lt;/noscript&gt;   &lt;/div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="overflow: hidden; color: rgb(0, 0, 0); background-color: transparent; text-align: left; text-decoration: none; border: medium none; font-style: italic;"&gt;&lt;a href="http://fanchants.com/football-songs/aston_villa-chants/gabby-agbonlahor-hes-fast-as-fck/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Gabby, Gabby, Gabby,Gabby, Gabby Agbonlahor,&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://fanchants.com/football-songs/aston_villa-chants/gabby-agbonlahor-hes-fast-as-fck/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;He's fast as Fuck,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;He's fast as Fuck..&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;!&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-435722319327223404?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/435722319327223404/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=435722319327223404&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/435722319327223404'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/435722319327223404'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/02/lamarkc-futbol.html' title='Lamarkçı futbol'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-GtBRLa1oqsg/TVfms5y_rJI/AAAAAAAAA1E/-sxtuIsn7R8/s72-c/gabbyleftchannel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-1402822205937013745</id><published>2011-02-05T19:22:00.012+02:00</published><updated>2011-02-06T12:02:18.899+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Golcü olmak</title><content type='html'>Darren Bent bir golcü, değil mi? Aston Villa'nın Juan Pablo Angel'den beri hasret kaldığı; gol vuruşu net, gol adedi yüksek forvet tipi. Peki sırf bu yüzden, golü koklamasından dolayı, bu adam diğer işlerden muaf mı olacak? Literatürde geçtiği haliyle, Darren Bent bir Poacher'dan mı ibaret?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Noat Samisa yaklaşık 6 ay önce çok güzel bir şekilde bu konuya &lt;a href="http://noatsamisa.blogspot.com/2010/07/biz-ayr-gollerin-dunyasndanz.html"&gt;değinmişti.&lt;/a&gt; Golcüler. Sacchi diyordu, "bir oyuncunun yalnızca gol atmak için  sahada yer almasına ve diğerlerinin ona hizmet etmesine 'gericilik'  demiştir". Bu bağlamda, Sacchi 'Poacher' geleneğine gericilik ithaf etmiş olur. Yazıda doğuştan golcülerin sayısı günümüzde azaldığından bahsediliyordu. Ki baktığımızda, bu oyuncuların hemen hepsi varlıklarını sürdürebilmek için farklı rollere adapte oldular. Michael Owen şu zamanlarda forvet arkası olarak tercihi ediliyor, keza Nicolas Anelka da öyle. Bu değişiklik iki nedene dayanıyor. Birincisi yaşlandılar ve artık eskisi kadar hızlı değiller. Buna karşın aynı Giggs'te olduğu gibi, apayrı bir oyun görüşü kazandılar ve bu özelliklerinin üzerine giderek farklı tip oyuncular haline geldiler. İkincisiyse, bu tip tek yönlü, sadece gol atmak üzere oynayan oyuncuların günümüz futbolunda yeri yok. Yaş faktörü bu iki oyuncuyu daha geride oynamaya itmiş olabilir, fakat başka bir durumda muhtemelen daha dinamik veya çok yönlü olmaya zorlanacaklardı. Şunun ayırdını yapmak lazım; bugünün en ünlü doğuştan golcüsü Luis Suarez, kanat-forvet geçmişi olan ve aynı zamanda çalışma etiği çok yüksek bir oyuncu. Bununla beraber mükemmel bir gol sezisine ve son vuruşa sahip. Yeteneğini maksimum düzeyde gösterebileceği bir ligde ve takımda oynamasının avantajıyla inanılmaz istatistikler yakaladı, ve hak ettiği büyük takım transferini gerçekleştirdi. Luis Suarez'e de poacher deniliyor. Yani aslında muazzam gol adedine ulaşan her forvete poacher demek mümkün. Ama van Nistelrooy'a da Suarez'e de aynı tabir kullanıldığında, bir yerde gedik oluyor. Yazının teması da bu gedikle ilgili, golcü diye aldık ama, bu adam başka hiçbir şey bilmiyor mu? Yani eski tip poacher mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bent'in pozisyon disiplinini takım emirleri gereği olarak kabul edelim. Bu durumda karamsar olmak için fazla neden yok. Aston Villa bu sezon Premier Ligde en çok oyuncu kullanan takım, Houllier de değişime meraklı. En basitinden Downing'in sezon boyu aldığı görevlere bakabiliriz, ve aynı şekilde Downing'in ilk geldiğinde ne kadar etkisiz olduğunu da hatırlayabiliriz. Takımın gol kısırlığı, ilk aşamada Houllier'nin kafasında Bent'i gol bölgesinden olabildiğince az uzaklaştırmaya yönlendirmiş olabilir. Bent'in debut maçı -Manchester City- Match of the Day programında gösterilirken Alan Shearer Bent'in kanallara koştuğundan da bahsetmişti. Bu yanlış. Bent çok nadir durumlarda bunu yapıyor, bunu yapma nedeni de ona atılan ilk toplar oluyor. Set oyunu içinde kanatlara açılması gibi bir durum yok. Keza Aston Villa'nın savunma arkasına attığı toplar da kanatlara değil, birebir ortadan oluyor. Arsenal'in Nasri veya Walcott'ı sürekli sağ koridordan kaçırması kanattan kaçırmalara örnek. Birebir merkezdeki forvet yerine kanattaki uzak forvete atılan bu toplar mutlak surette daha avantajlı. Geriden ivmelenerek gelen oyuncu avantajlı olandır. Bek oyuncularının hücum setlerinde çok verimli olarak yer almaları da bu şekilde olur. Agbonlahor Fulham karşısında ortadan iki güzel ara pas attı, birinde Young'a vurma şansı verilmedi, diğerinde Schwarzer erkenden sezip Bent'ten önce davrandı. Agbonlahor'un sol iç pozisyonundan çizginin gerisine toplar göndermesi garip değil mi? Bu, takım Bent'e anlamsız bir şekilde gereğinden fazla yüklenmesi sonucu. Setler illa ki ona yaratmak üzerine mi kurulmalı? Benitez gol atmak için ceza sahasında daimi bir oyuncu bulundurmanız gerekmez minvalinde bir söz söylemişti. Kusura bakmayın tam alıntı yapamıyorum. Villa'nın eksiği de net gol vuruşlarından yoksun bir oyuncuydu. Daimi olarak golü bekleyecek, yalnız gol için oynayacak biri değil. Bent gerektiği noktalarda o işi yapabilir, fakat oyun Bent'e gol attırmak üzerine kurulmamalı. Elbet birebir böyle bir plan yok, fakat görünen çok farklı değil. Agbonlahor'un sol koridordaki varlığı hem savunma güvencesi, hem de Bent'i kalabalıktan uzaklaştırıyor. İlk toplar aşağıda da görüldüğü gibi Gabby'e yollanıyor, uzun oynanacaksa oyun soldan kuruluyor. Oyunun kanattan kurulması, yeni değil. Aston Villa'nın kan davalısı Birmingham City geçen sene bu sistem üzerinden başarılı oldu, ilk topları soldaki McFadden'e gönderdiler ve bunu mütemadiyen yaptılar. Downing'in o sürekli bahsettiğim &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/10/sunderland-uzerinden-aston-villa.html"&gt;yarı orta saha, yarı forvet rolü&lt;/a&gt; bugün sağ kanattan içeri kestiğinde çok iyi işledi. Kyle Walker, sağ beki hep stoperden olan Aston Villa için bulunmaz nimet ve Downing'in içeri kesişleriyle değeri en yükseğe çıkıyor. Twitter öncesi bu durumdan bahsettim ve sonuç muazzam: takımın 2 golü de sağ kanattan. Villa'nın sağ kanadını Pienaar-Baines'li Everton sol koridoruna benzettim; ofansif açıdan daha zayıf ama defansif açıdan da kesin olarak daha iyi. Yani daha dengeli, ama toplamda oldukça güçlü. Takımın ideali Petrov'un çıkıp Bradley'nin girmesiyle bu olacak gibi gözüküyor. Manchester United karşısında Albrighton ve Downing beraber denendi fakat ilk topların hızlı geçmemesi ve maça 1-0 yenik başlanması Villa'yı proaktif, Manchester'ı reaktif hale soktu ve Villa kanatları sürekli ikileyen rakibine üstün gelemedi. Belki de biraz bu yüzden Gabby yeniden takıma girdi ve Downing sağa geçti. Downing takımın değişmezi, Bent'in varlığında diğer kanat değişecek hatta belki Heskey takıma girip Ashley Young bir diğer kanadı alacak. Bent'ten alınacak verimin optimumu bulunana kadar yapılacaklar bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bent'ten bahsederken, sezonun ilk yarısındaki Manchester United maçıyla karşılaştırmak faydalı olabilir. &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/11/downingin-sag-ayag.html"&gt;Maçın analizi arşivde duruyor.&lt;/a&gt; Bahsolan maçta net bir 4-2-3-1 görmüştük, fakat Downing solda ve Albrighton sağda. Böylece verdiğim grafiklere de yansıyan, müthiş bir genişlik sağlanmıştı ve Aston Villa çift kanattan çok verimli gelmişti. Bununla beraber ilk gol de Agbonlahor'un Vidic'i sürükleyip arkadan gelen Young'a alan açması ve Young'ın penaltı aldırmasıyla gelmişti. İşte bunların hiçbiri, bu haftaki maçta sahne almadı. En önemli etken elbette yukarıda söylediğim gibi, erken gelen golle Manchester United her geçen dakika daha üstün oynaması. Benzer avantajı Manchester'ın diğer yakasına karşı oynadığında Aston Villa elde etmişti, kendi yarı alanında bekleyip kazandığı toplarla hızlı ve tehlikeli hücumlar yaratmıştı. United kanatları sürekli ikili kapadı ve ilk maçın aksine Albrighton ile Downing ters kanatlarda oynadılar. Bu da takımın boyunda sıkıntı yarattı ve Bent'in Agbonlahor gibi mücadeleleri kazanamaması ve kanatlara açılmamasıyla, link olmak için tüm yük Makoun ve Young'a bindi.  Yazının tamamında bahsedilenlere ilişkin görseller aşağıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TU5xjYJanZI/AAAAAAAAA08/wu1EjaML_3k/s1600/bentgabby.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 231px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TU5xjYJanZI/AAAAAAAAA08/wu1EjaML_3k/s400/bentgabby.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570514641695186322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-1402822205937013745?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/1402822205937013745/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=1402822205937013745&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1402822205937013745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1402822205937013745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/02/golcu-olmak.html' title='Golcü olmak'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TU5xjYJanZI/AAAAAAAAA08/wu1EjaML_3k/s72-c/bentgabby.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-106879751642820495</id><published>2011-01-18T21:29:00.004+02:00</published><updated>2011-01-19T00:06:51.891+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sunderland'/><title type='text'>Darren Bent Aston Villa'da!</title><content type='html'>Darren Bent, Nicolas Anelka gibi bir adam. Ayrılırken illa ki çok kazandırıyor. Bu seferki hepsinden daha çok, ve aynı zamanda Aston Villa kulüp tarihi için de bir rekor oldu. 18 milyon pound net teklif reddedildikten sonra buna bonuslar eklendi, İngiliz basınına göre 24 milyon pound'u bulan bir bedele ulaşıldı. Bunun hemen ardından haklı olarak değeri bu mudur diye soruldu. Elbet değil, Wenger gibi futbol akılları içinse böyle bir transfer yapmak muhtemelen deliliktir. Fakat Wenger farklı bir futbol yolunun göstergesi, Arsenal yabancı başkana ihtiyaç duymadan kendi yağında kavrulmaya çalışan bir kulüp. Villa ise Lerner'ın başarılı hamleleriyle kısa sürede üst sıraları hedefledi ve bu hamleyle net olarak gösterildi ki her şeye karşın, bu hedeften vazgeçmeye niyet yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990'ın meşhur İrlanda Milli takımının ve bir zamanlar Sunderland'ın hedef santraforu Niall Quinn... Şimdinin Sunderland başkanı. Quinn, bir önceki başkan Bob Murray'nin hatasına düşmedi. Murray, vakti zamanında Kevin Phillips'e yapılan 16 milyon pound'luk teklifi reddetmiş, 2 sene sonra 3 milyona kadar düşen teklifi kabul etmek zorunda kalmıştı. Bent'in transfer geçmişine bakan biri için fiyatın bu kadar düşmesinin imkansız olduğunu söylemek zor değil; fakat bu maksimum fiyata, hem de formsuz olduğu ve takımın ona olan bağımlılığından kurtulduğu bir dönemde satmaları Sunderland açısından değerlendirildiğinde çok başarılı bir hamle. Fakat Bent bağımlılığı... Bu ne demektir, bunu açalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Bruce takımın tepetaklak gittiği geçen sezon, sorunun 4-4-2 olduğunu söylüyordu. Kenwyne Jones, John Terry'nin favorisi olacak kadar hava toplarına hakim bir oyuncuydu, değerliydi fakat istikrarsızdı. Keza takımın başka gol opsiyonu da yoktu. Bent zaten kadroya ilk yazılan, dolayısıyla 4-4-2 Allahın emri. &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/08/hayal-krklg.html"&gt;Hayal kırıklığı&lt;/a&gt; demiştim. Bruce yine de buradan aykırı şeyler çıkarmaya çalıştı, Kieran Richardson'ın joker-başrol olduğu değişik şablonlar denedi. Reid'ın sol orta sahadaki yeri Bent'e çok goller attırdı. Fakat sezon sonu çok kötü bitti, önce ayaklanmacıların lideri Cana uzaklaştırıldı. Sonra Jones'un taliplisi belirdi, çok da iyi bir paraya sattılar. Kenwyne Jones Stoke City'de ilk geldiği dönem hemen hemen maç başına 1 gol ortalaması tutturduktan sonra 6 hafta gol atamadı, ondan sonra da 9 maçta 2 gol atabildi. Bruce'u haksız çıkarmadı. Bruce buradan gelen parayı, hani nasıl demeli, öküz gücünde arı çalışkanlığındaki Gyan'a harcadı. Üzerine Welbeck'i kiraladı. Böylece geçen sene yanlışlarını gördüğü takımı tekrar etmedi, kafasındakine uygun olanı oluşturdu. Takımın geçen seneden kalma bir huyu var: Büyük maçlarda büyük oynuyorlar. Misal, Arsenal maçlarıyla çok ünlendiler. Bahsolan maçta şapka çıkartacak, presli, vazgeçmeyen bir oyun oynamışlardı. Bu sezon, kadronun da uygun hale gelmesiyle bunu temel anlayış haline getirdiler. Peki tüm bu tabloda Bent'i nereye yerleştiriyoruz? Kazanmak zorunda olan bir takımın tek gol silahıydı geçen sene Bent. Sunderland'in gol opsiyonları sınırlıydı; keza golü atmaktan önce gol pozisyonu yaratmak gerekir. Sunderland'in sıkıntısı yaratmadaydı, verimli formüller hep Bent üzerinden gelişiyordu, gelişmek zorunda kalıyordu. Bent ise üzerine oynandığında, ve doğru şekilde oynandığında yanıltmayacak bir golcü, bunu defalarca gösterdi; fakat uluslararası düzeyde değil. Bu seneye gelelim. Sunderland'in yeni oyununda, çoklarına göre 4-4-2, bana göreyse kesin olarak asimetrik 4-5-1'de Bent hala çok değerli bir oyuncuydu. Yine bu bağımlılıklarından dolayı, rekor transfer Gyan uzun süre kenardan geldi. Sunderland'in sekizinci haftaya kadar attığı altı lig golünün beşi Bent'tendi. Darrem Bent'in değerliliği, bu sefer opsiyon eksikliğinden değil, gol atabilen bilhassa adam olmasından ötürü oldu. Yani birebir Bent'in kalitesi. Sonraları takım açıldı, daha bir kendini buldu ve Welbeck'in ikinci/uzak forvet rolünü mükemmel yerine getirmesiyle ikinci bir skorer çıktı. Bent sakatlandı, Gyan 11e yerleşti, golleri Bent'in yerine o attı. Sakatlıktan dönmesi uzun süre aldı; döndüğündeyse, onu oynatma zorunluluğu Bruce'u şablon değiştirmeye itti ve sonuç asimetrik 4-5-1 kadar başarılı olmadı. Bu süreç Bent'in son 10 maçta 2 gol atabilmesiyle son buldu ve Darren Bent, 24 milyon pound'a Aston Villa'ya transfer oldu. Sunderland Europa Cup'ı hedeflerken en önemli oyuncusunu satarak ne derece doğru yaptı denirse, öncelikle bu en önemli oyuncunun artık en değerli oyuncu olmaktan çıktığını hatırlatmak gerekir. İşte tam da bu geçişi sağladıkları zamanda, böyle büyük bir paraya sattıkları için her türlü övgüyü hak ediyorlar. Frazier Campbell'ın zaten olmadığı, Welbeck'in de sakatlandığı kısa vadede çok acil bir adet forvete ihtiyaçları var. Steve Bruce işini bilen bir hoca, bir forvet ve yine kiralık 1-2 oyuncu alacaktır. Bu takviyeler de muhtemelen Europa Cup için yeter. Sessegnon ve Muntari'nin kiralık olarak gelmesi konuşuluyor. Sunderland Bent bağımlılığından kurtulsa da gol yükünü forvet oyuncularının omuzlarından kurtarabilmiş değil. Henderson'ın 1, Bardsley ve Onouha'nın 1er golleri var, bunun dışındaki tüm golleri üç forvet oyuncusu paylaşmış (Bent-Gyan-Welbeck). Zenden, Malbranque gibilerinin esneklik sağlamalarının yanında skora da katkı yapmaları gerekiyor. Muntari'yi anlatmaya gerek yok, Sessegnon da aykırılığıyla Sunderland'de olmayan bir oyuncu tipi. Biraz tahmin edilemezliğe ihtiyaçları var. İki oyuncunun da olası transferi heyecan verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas forvetin Bent olacak olması, Aston Villa'da uzun top oyunundan temelli vazgeçilmek istendiğini gösteren hamlelerin son halkası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısmın yazılması başka bir zamana...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18.01.2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-106879751642820495?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/106879751642820495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=106879751642820495&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/106879751642820495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/106879751642820495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2011/01/darren-bent-aston-villada.html' title='Darren Bent Aston Villa&apos;da!'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4949356369838522297</id><published>2010-12-05T21:07:00.005+02:00</published><updated>2010-12-05T22:59:23.842+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arsenal'/><title type='text'>Arsenal'in daimi 'holding' problemi</title><content type='html'>Arsenal'e her transfer döneminde 'holding' orta saha, forvet ve savunma oyuncusu yazılır. Fakat Wenger'den bu yönde bir talep gelmediğinden benzer haberler, farklı oyuncularla tekrarlanır. Orta saha bazında Song'un geçen seneki çıkışı ve Chamakh'ın takıma katılışıyla bu sorunların sayısı bire inmiş gözüküyordu. Keza Chamakh, bedavaya gelişini de göz önüne alırsak, sezonun en iyi transferlerinden biri oldu ve Van Persie'nin yokluğunda Arsenal kriz yaşamaktan çıktı. Peki ya Song'a noldu? Alexander Song, geçtiğimiz sene mükemmel bir savunma önü oyuncusu olarak öne çıktı; basit oynayan, ama doğru oynayan, ve çok iyi bir top kazanıcı olarak. Sert oynamak başka bir şey, fakat topu söküp almak ayrı. Song, Lee Cattermole değildi, daha çok Stiliyan Petrov'du. Bununla beraber Busquets gibi basit oynuyordu. Zaman içinde daha önemli biri haline gelince, yeni sezonla beraber yeni bir görev verildi, ve Song bu görevden, savunma önü oyuncusundan, iki ceza sahası arası mekik dokuyan klasik İngiliz box-t0-box oyuncusuna döndü. Bu elbet hemen gollerine yansıdı, sezon toplamında beklentisi 1-2 golken şimdiden 3ü buldu. Yeni görevinden beklenen de buydu, yeni bir hücum elementi olarak eklenmesi, hücumlarda daha çok görev alması ve gol sayısını arttırması. Petrov'a benzetirken iyi tackle atmalarının yanında gol istatistiklerini de baz almıştım, bakarsanız Petrov daha fazla serbestlik tanınan ilk lig maçında, West Ham sezon açılışında gol atmıştı. Arsenal taraftar bloglarında bu görev değişiminin olumlu karşılandığını görüyorum, ama ben aynı fikirde değilim. Bu Arsenal'in kart cezalarına da yansımış durumda; tutucu orta saha olmadığı için daha çok açık veriyorlar ve daha çok kontra atağa yakalanıyorlar. Buna sallanan savunma da eklenince ortaya fazlaca komik gol çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arsenal bir kez daha, kendi kendine 'holding' orta saha sorunu yaratmış durumda. Fakat benim daha çok takıldığım nokta, Song'un bu rolünün hücum işleyişine de yansıması. Oyun kurulurken ileri koşturduğundan, Arsenal bazı periyotlarda sağlıklı biçimde oyun kuramıyor ve hücumların daha akıcı, daha koheziv olmasını körüklüyor diye düşünüyorum. Orada bir fazla oyuncunun olmasının hiçbir anlamı yok. Song, daha çok hücuma katılarak, daha çok ceza sahasına geç koşular yaparak önemli bir element olabilir, fakat bunun tarzında değişikliğe ihtiyaç var. Wilshere daha teknik, fakat benzer tipte bir oyuncu. Arsenal'in 4-2-3-1le bağı henüz nispeten yeni, hatta van Persie'nin dönüşüyle -&lt;a href="http://arsenal-mania.com/articles/3109605/Wenger-optimistic-about-Chamakh-Van-Persie-partnership.html"&gt;bizzat Wenger'in söylediği gibi&lt;/a&gt;- 4-4-2ye geçişler yapmaları da olası. Sorunlar doğal, önemli olan bunların farkında olmak. Wilshere de Song da bu sene çok güzel goller attılar. Wilshere, Chamakh'la sayısız verkaça girip goller atmaya, Song ceza sahasında yaptığı koşularla maç kazandırmaya devam edebilir. Fakat ilk etapta ileriye uçmalarının çok da anlamı yok. Hatta Nasri'nin ve Arshavin'in iç forvetten yaptığı savunma arkası koşular düşünülürse, derinden savunma arkasına atılacak direk toplar da çok önemli. Bolton maçındaki enfes gol örneğin, veya başkaları. Bu pasları atan genelde Fabregas oluyor, bu yönden, Wilshere'in gelişiminde bir sonraki aşama 4-2-3-1 oyuncusu olabilmeyi öğrenebilmek. Wilshere, Henderson gibi adamlar diğer İngilizlerden farklı oldukları için el üstünde tutuluyorlar,  gerçekten farklı olabilmeleri en çok Capello için önemli. Wilshere, Bolton serüveni sonrası nispeten iyi tackle atan bir orta saha oyuncusuna dönüştü; eski pozisyonundan bildiklerini bir avantaj olarak kullanabilir, ama çok iyi olmak için yeni pozisyonun gereklerini vasattan daha iyi yerine getirmesi gerekiyor. Bu halde, Chamakh'la verkaça girerek attığı goller, Schweinsteiger'in Dünya Kupasında son çizgiye inip ceza sahasındaki arkadaşına asist yapması ölçüsünde daha etkileyici olacak.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;Dünkü Fulham maçından...&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TPv3U5o6imI/AAAAAAAAAz8/ABZhcLBrBOA/s1600/bscap0107.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 226px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TPv3U5o6imI/AAAAAAAAAz8/ABZhcLBrBOA/s400/bscap0107.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547299304478771810" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Song nerede? (Devamında Wilshere topu kurtarıyor ve tehlikeli bir Arsenal hücumu oluyor Song'un da katılımıyla. Fakat bu geriden oyun kurma görevine katılması gerekmiyor muydu asıl?)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TPv4k8Ut-TI/AAAAAAAAA0M/xDpABl044es/s1600/bscap01131.JPG"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 226px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TPv4k8Ut-TI/AAAAAAAAA0M/xDpABl044es/s400/bscap01131.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5547300679588903218" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Maç içinde oyuncular alan değiştirir. Her birinin başlangıç pozisyonu vardır, asıl pozisyonu, fakat dans ederler adeta, birinin boşalttığı alana bir başkası girer, demarke vaziyette topla buluşur. Akışkanlık vardır, güzel futbol vardır. Sorun şu ki, Song bu karede, bu ahenk içinde o noktada yakalanmıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Sonraki yazı: Marouane Chamakh&lt;/span&gt;&lt;span id="divAdnetKeyword"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;"He is a team player and makes players around him good and better. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;He had a very good pre-season and can give us something which is very important in England - he is good in the air. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;He  has everything you would want from a typical centre forward. That means  people who play to fight up front and work very hard for the team.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; That is what I expect from him.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;That is why every team which has him in the side, every player loves him." Arsene Wenger, Marouane Chamakh hakkında&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(O bir takım oyuncusu, ve etrafındaki oyuncuları daha iyi yapıyor. Çok iyi bir sezon öncesi hazırlık dönemi geçirdi ve bize İngiltere'de çok önemli olan bir şey sunabilir: Hava hakimiyeti çok iyi. Bir merkez forvetten beklediğiniz her şeye sahip. İleride savaşıyor ve takım adına çok çalışıyor. Benim ondan beklediğim bu. Bu yüzden takımda herkes onu seviyor.)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-4949356369838522297?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/4949356369838522297/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=4949356369838522297&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4949356369838522297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4949356369838522297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/12/arsenalin-daimi-holding-problemi.html' title='Arsenal&apos;in daimi &apos;holding&apos; problemi'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TPv3U5o6imI/AAAAAAAAAz8/ABZhcLBrBOA/s72-c/bscap0107.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-1800054111057763185</id><published>2010-12-01T23:48:00.003+02:00</published><updated>2010-12-02T01:00:50.066+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='birmingham city'/><title type='text'>Birmingham City 2-1 Aston Villa</title><content type='html'>Fazla zamanım yok, bu yazıyı çabuk yazmam gerekiyor. Maç esnasında notlar da aldım ve sanırım bu yüzden çok da zor olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle uzun bir süredir, ilk kez Birmingham City galibiyetiyle sonuçlanan bir The Second City Derby. Hatta uzun süredir ilk kez gol attılar, sanırım 3 maçtır atamıyorlardı. Ki bu da, iki takımın kısır taktiklerinin (kısır demekten öte tahmin edilebilir demek daha doğru) bir sonucuydu. Villa'da oyuncu tercihlerinden, yeni hocanın oyuna bakış açısından kaynaklanan bir değişim var. Bunun sonucu olarak gollerin geldiğini, veya galibiyetler alındığını söyleyemeyiz. İşin kötüsü, devam takdirinde Gianfranco Zola'nın West Ham macerasına benzeyecek. Böyle olmamasını ummakla beraber sanmıyorum da. Bu kadar kötü olmayacaktır, şu geçiş döneminde istenilen sonuçların alınamaması kabul edilebilir. Birmingham'sa benzer geçiş denemesini yaptı, fakat başarılı olamadı ve eski tip oyunu oynamaya devam ediyor. Bugünkü skoru belirleyen bunlardan çok maç içi faktörler oldu, Birmingham'ın iki golü de Villa'nın savunma hatalarından geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü savunma ve geç gelen goller. Aston Villa son zamanlarda sürekli bu ikisinden çekiyor, acil olarak çözüm bulunamazsa kazanamamanın yarattığı psikolojik çöküntü lig tablosundan öte oyuna da yansıyacaktır. Yine Zola-West Ham örneği verilebilir burada, ve güzel futbol karın doyurmuyora bağlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;45 dakikayı boşa geçiren Bannan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış bir tercih sonucu 45 dakikayı boşa geçirdi belki de Bannan, ve belki de bu 45 dakikada skor üretebilirdi Aston Villa. Sorun Bannan'ı sağ çizgiye hapsetmekti, bu kadar disiplinli olarak çizgide kalmasına bakılırsa bu bir teknik direktör tercihiydi. Zihnindekileri okumaya çalışırsak, takımın boyca daralmasının yarattığı sorunlardan onun da haberi var, ve böyle bir tercihte bulundu. Fakat bu hamlenin hiçbir yararı olmadı. Keza takım sürekli ama sürekli sol kanattan akın geliştirdi ve Bannan topu aldığında da karşısında hiçbir zaman bir Birminghamlı bulamadı, hep daha fazlaydılar. Bu şekilde Bannan'dan verim alamazsınız. Son haftalardaki 4-2-3-1 dizilişinin aksine 4-4-1-1 şeklinde bir dizilim vardı ve bunu orta saha tercihlerine bağlamak mümkün. Buradan da, yine önceki yazılarda geçen Premier Ligin box-to-box ortasahaları sorunu ve bununla beraber İngiliz 4-2-3-1i 4-4-1-1e ulaşılabilir. Orta ikili Hogg-Clark'ken bunların top dağıtmasını beklemek, oyunun merkezden kurulması mümkün değildi ve Downing sıklıkla sol bek pozisyona gelip orta bölgeden çapraz paslaşmalarla topu sol koridorun ilerisine taşıdı. Fakat Downing berbat bir maç çıkardı. Villa bu koridora Agbonlahor'u, Young'ı ve Downing'i soktu, maçın başında sıklıkla karavana toplar gönderdi. Birmingham 4-4-2 kullanıyordu, Jerome daha mobil bir rolde, iki forvetine uzun toplar gönderip atakları bu şekilde olgunlaştırıyordu. Jerome dediğim gibi daha dinamik bir rol oynuyor, bazen kanatlara kaçıyor, bazen Zigic'in indirdikleriyle ortadan geliyor, ve bununla beraber Fahey daha çok iç gibi, Larsson daha çok çizgide, ve iki ceza sahası arası gidip gelen orta sahalar. Klasik Birmingham. Bowyer ceza sahasında topu aldığında Dunne gereksiz bir hamle yaptı ve penaltı oldu. Birmingham'ın golü böyle geldi. Sonrası genel olarak Aston Villa'nın dominasyonuyla geçti. Buna dominasyon demek aslında oyun tercihiyle açıklanır. Keza Villa O'Neill dönemi taktikleriyle oynasa bu kadar topa sahip olamayacaktı, belki daha fazla pozisyon üretecekti, bunu bilemeyiz. Fakat bu dominasyonun rakibe hükmetmekten öte bir tercih olduğunu belirtmekte yarar var. Bu tercihten elbette ki rahatsız değilim. Keza Villa'nın golü Hogg'un araya attığı topla Agbonlahor'dan geldi. Hogg-Young ve Agbonlahor maçın Villa adına iyi olanlarıydı, özellikle Gabby'nin geri dönüşü ona ne kadar ihtiyaç duyulduğunu bir kez daha gösteriyor. Benim Gabby'nin gelişiminde en önem verdiğim şey tekniği, bunu hep söylüyorum ve bu maçta her zamanki yararlarının yanında bu yönde de çok daha iyiydi. Öte yandan Hogg sert bir oyuncu, iyi bir ball-winner, ve silik bir görüntü vermekten uzak. Young'sa neden ortada, neden forvet arkası oynaması gerektiğini gösterdi bir kez daha. Yine kanatları kullanıyor, ve kanatlara geliyor fakat bu kez takım arkadaşının boşalttığı alana geldiğinden kanatta verimli olabiliyor ve ortada onun kadar direk oynayabilen, onun kadar koşan ve iyi, doğru yerlere pas dağıtımı yapabilen biri yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oyundan çıkana kadar Bannan, ve kesin Aston Villa dominasyonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Takım ikinci yarılara farklı giriyor, bu kesin. Sayısız örnek verebilirim, Clark'ın ilk kez orta sahada oynadığı maçta ikinci yarıdaki rol değişimi ilk aklıma gelen mesela. Motive girmesinden bahsetmiyorum, hoca doğru bir şeyler söylüyor ve bu yönde değişimler oluyor rollerde. Burada illa ki devre arası mı beklenmeli değiştirmek için diye sorulabilir, fakat geç de olsa değişiyor. İkinci yarıyla beraber Bannan içe kaçmaya; geride oyun kurarken de hücumda da içeride oynamaya başladı ve hemen sonuç verdi bu. Vizyonunu ve iki kanadı da kullanmak için bu gerekliydi. Bannan'ın boşalttığı alana sıkça Young girdi, Villa topa sahip olup iyi ataklar yaparak maça ağırlığını koydu. Yine de çok uzun sürmedi bu ve orta sahada açıklar verilmeye başlandı. Ridgewell'in soldan içeriye penetre ettiği bir pozisyon hatırlıyorum. Bununla beraber ikinci yarıda Birmingham da sol kanadı daha verimli kullanıyordu. Oyuncu değişikliği düşünülebilir ama çıkan oyuncu şaşırtıcıydı: Bannan. Muhtemelen sakatlığı var, bunun dışında mantıklı bir açıklama bulmakta zorlanıyorum. Ve Ireland girdi oyuna. Sonraki dakikalarda, Ireland Arsenal maçının son bölümündeki gibi sağda görev alıyor ve yine böyle gelişen bir atakta Villa çok önemli bir golü kaçırıyordu. Ireland'ın direkt, nispeten savruk oyunu nedeniyle ortada oynamasındansa bu şekilde sağ koridordaki oyunu daha iyi sonuç veriyor gibi. Bu şekil bir oyun önüne top atmayı istiyor, fakat Ireland'ın oynadığı diğer iki pozisyon forvet arkası ve orta sahada çok daha hareketli olması, çokça iletişime girmesi gerekiyor. Uzun süre sahada kaldığı ve Pires'le değiştiği maçta, Pires'in 20 dakikada yaptığı pas sayısıyla onun 70 dakikada yaptığı 20 pas birbirine denkti. Böyle bir direkt oyun takımın koşulları içinde doğru olabilir fakat Aston Villa'nın gereklerini karşılamıyor. Houllier'nin Ireland'ı az çalışmakla suçlamıştı hatırlarsanız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sevilmeyen deneme: Sağ kanat oyuncusu Downing&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Downing bu sene ciddi anlamda yükselen, hatta takımın en iyisi bile denilebilecek performansına rağmen çok da tutulmaz. Ama sağ kanatta oynadığı zamanlar eleştirilir daha çok. Ben bunun açıklamasını henüz bir &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/11/downingin-sag-ayag.html"&gt;altta&lt;/a&gt; yaptığım için&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;tekrarlamıyorum.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;Değişiklikten bir süre sonra Downing yine sağ kanada geçti ve Ireland'ın yerini aldı. Zaten o dakikadan sonra Ireland hayalet gibiydi, yine hiçbir şey veremeden maçı kapattı. Downing'in ne kadar verimli olduğu da tartışılır. Fakat hepsinden önemlisi bir gole mal oldu bu. Daha önceki bir pozisyonda da diğer kanada geldiği zaman Villa'nın solunda çok büyük boşluk olmuştu fakat bunu kullanmamıştı Birmingham. Bu kez yine o alan boştu ve oraya koşu yapan Larsson'un pasında Jerome oldu ve içeriye çıkarttığı topta Zigic golü yaptı. 3 tane defans oyuncusu orada vurdurmamalıydı. Rıza hocanın basit golleri gibi oluyor ama ben bunu kabüllenemiyorum. Son zamanlarda o kadar çok savunma hatasından gol yeniyor ki... Bu gol maçın sonucunu belirledi ve golden sonra olanların çok da fazla önemi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sonuç:6-0 çok uzak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;İngiltere başbakanı David Cameron'a soruyor bu hafta BBC: "Liverpool-Villa maçı kaç kaç biter?" "6-0 Villa yener!". O kadar da kolay görünmüyor. Liverpool favori çıktığı maçlarda silik, onun dışında da olumlu bir veri yok. Young ikinci yarıda aldığı sarı kartla cezalı duruma düştü, oynayamayacak. Sallanan defans Liverpool bir şey üretemese bile Torres'e elbet bir hediye sunacaktır. Young'ın yerine Delfouneso'nun oynamasını, onun haricinde kadronun aynı kalmasını bekliyorum/doğru buluyorum. Birmingham Hleb'li yeni düzeni ne ona yönelik orta sahası ne de kanat oyuncuları olduğundan oturtabildi, Jerome'u çokça ön plana çıkaran direkt hücum oyunu oynuyorlar. Şu aşamada bu oyun tarzı etkileyici bir sol bölge oyuncusuyla daha iyiye gidebilir, muhtemelen forvet özellikli biri. Adamım Fahey bu maçta bana umut vermedi. Lig Kupasında sürpriz bir şampiyon çıkabilir, hatta Arsenal'i de bunlar arasında kabul edersek, kesin olarak bir sürpriz gerçekleşecek.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-1800054111057763185?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/1800054111057763185/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=1800054111057763185&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1800054111057763185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1800054111057763185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/12/birmingham-city-2-1-aston-villa.html' title='Birmingham City 2-1 Aston Villa'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-6565901911359201925</id><published>2010-11-16T16:29:00.011+02:00</published><updated>2010-11-16T21:15:23.795+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taktikler'/><title type='text'>Downing'in sağ ayağı</title><content type='html'>Bir önceki yazıdan devam edelim.  &lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir kere sağ ayağı kullanma becerisi sıfır. Sol, raket gibi, ve her  şeyden biraz biraz yapabiliyor, ama hiçbirinden çok fazla değil. Çok  hızlı değil veya güçlü, yardırıp giden kanat oyuncusu olamaz bu yüzden.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Bu haftaki performansı şu paragrafa tokat gibi oldu. Blackpool'a sağla atılan bir gol, 4 gün sonra Manchester United karşısında efsane bir performans, ve yine sağ ayakla kaçırılan pek çok gol pozisyonu. Downing iyiden iyiye Manchester City'e transfer olma kalibresinde oynamaya başladı. Yine aynı yazıda söylediğimi tekrar edebilirim, görev tanımlaması İngiliz 4-2-3-1'i 4-4-1-1'de ikinci forvettir bana göre, ki bu da, hücumda ikinci forvet, savunmada bir nevi üçüncü orta saha, akışkanlığı sağlayan bir element. Son yazılarda sürekli Premier Lig dinamiklerinden bahsediyorum.&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/09/2-orta-sahada-ikili-sorunu.html"&gt; Orta ikilinin görevi&lt;/a&gt; tanımlamasından sonra başka yazıların gelmesi; mesela kanatların birinde doğrudan forvet oyuncu kullanımı (geçen sene Birmingham'ın başarısında sol orta saha McFadden, bu sene bir dönem Fletcher'ı yine aynı yerde kullanan Wolves) bunun dışında bir orta saha, bir kanat kullanımı (bu sene Newcastle'ın sıklıkla yaptığı, sağda Barton), veya iki ofansif orta sahanın kanatlarda kullanıldığı düzenler (geçen seneki Fulham) ileri okumalar/yazılar şeklinde gelebilir. Bunlar olmadan, takımların 4-4-2 şeklini çoğunlukla bozmadan (Blackpool gibi istisnaları bir tarafa koyuyoruz, Holloway başlı başına bir istisna), ya da bozamadan oynayamamasında, bu orta saha oyuncularının payı büyük. Başka bir etkenden, sistemden; oyuncuların birebir direkt oynamaya yönelik yetişmesinden bahsolunabilir, fakat sorun bana kalırsa daha çok orta sahalardan kaynaklanıyor. Oyunu bu kadar keyifli kılan, tempoyu yüksekte tutan da orta sahaların bu özellikleri, fakat şeklin değişmesini engelleyen de onlar. İngiltere'nin hâla şekil değiştirememesi, bunun devamında 4-4-2 ile gelen Dünya Kupası başarısızlığı, Barry'nin bu kadar değerli pozisyona gelişi yine aynı nedenlerden. Direkt oynamaktan vazgeçmeye çalışıp başarısız olan takımların kaybetme yolu da bu, iki Midlands ekibi, hatta iki Birmingham takımı, bu senenin Birmingham City'si ve zaman içinde (Houllier öncesi) sıradanlaşan Aston Villa buna örnek. İkinci senelerinde pek çok yatırım yapıp bir sonraki aşamaya geçmeyi istediler, bu, hani ikinci senesinde zorlanan takım klişesinden farklı, Zigic transferine rağmen Birmingham City farklı bir yoldan kazanmaya alışmayı istedi, Hleb'i aldı ama birtakım nedenlerle başarısız oldular ve kazanma geleneğini de kaybettiler. Eldeki orta sahalar Ferguson, Bowyer, Gardner. Bunlarla beraber Hleb'in kullanılması ne kadar verimli olabiliyor şu ana kadar, ortada. Gelişmeler var, Ferguson'ın bir adım geride kullanılması ve Birmingham'ın 4-1-3-2 şeklini alması, Sunderland'de Cattermole'un rolü, hatta ayak hızını kaybetmese bu rolü çok iyi benimsemiş olan Stiliyan Petrov... Michael Carrick ve bir sene içinde iyiden iyice orta saha olan Jack Wilshere geleceğin İngiltere Milli takımı için önemli oyuncular, her ne kadar Carrick'in yaşı geçiyor ve değer verilmeyeceği biliniyor olsa da. Bahsolan Carrick tipi derinde oynayabilecek oyuncular, box-to-box geleneğinden farklı yetişecekler, oyunun orta sahada kurulabilmesi, bu ve bunun gibi şeyler. Yoksa bakıldığında Carrick ve Scholes, iki çok iyi pasör, fakat ikisi de direk oyuncular, ve ligin dinamiklerine uymak zorunda olduklarından böyle olması da doğal. Hleb konusuna gelirsek, biraz daha ikinci forvet olmayı öğrenebilmesi ve daha çok çalışması gerek. Aynı şeyler Ireland için de söyleniyor, ve işte bunların kaynağı bu bahsolanlarda gizli. The Second City Derby'de Jerome'un forveti ikilemesi hemen sonuç vermişti, Hleb'in aldığı-verdiği, ama hani öyle gezindiği maç, Jerome'un gücüyle pozisyon ürettiler. Zigic-O'Connor'ın arkasında başladığı, 4-3-1-2ye benzer bir şeydeyse gayet iyi oynamıştı, ama rakip de Blackpool'du. Bu tip oyun kurucu-forvet arkası 'yumuşak' oyunculara yer bulmak zor olabiliyor Premiership'te, bu yeni değil, en pratik çözüm indir-vur taktiğiyle dünyaları atan Tottenham (Crouch-van der Vaart) ve Newcastle'a (Carroll-Nolan) uymak olabilir. Zamanla eğrisini doğrusunu bulacaktır McLeish, Fahey güzel oyuncudur deyip kapatıyorum burayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLCORVEjDI/AAAAAAAAAzc/r3GpAFw0yFc/s1600/villamid.JPG"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 223px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLCORVEjDI/AAAAAAAAAzc/r3GpAFw0yFc/s400/villamid.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540204042044869682" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Resim 1:  &lt;/span&gt;Oyun kurulumunda takımın şeklindeki değişiklik. Kırmızıyla gösterilenler defans oyuncuları, sarıyla da orta sahalar; görüldüğü üzere Albrighton ve özellikle Downing çok uzakta konumlanmış. Young iki orta sahanın arasına giriyor, ki burada da Collins Young'a atıyordu pası. Eskiye göre değişen bu, kanattaki değil göbekteki oyuncu geriye geliyor. Çift forvetle oynandığında bunlardan birinin bu kadar gerileri gelmesi mümkün olmuyordu, Young'ın oyun tarzı ve belki de teknik direktör seçimiyle kanatlar eskiye oranla daha az ilk oyun kurulumuna katılıyor. Geçen sene ilk önce Milner, sonra da Downing iç pozisyonlara gelip oyun kurardı; özellikle sağ kanat başladığı maçlarda Downing'in pas dağıtımı bilhassa etkileyici olurdu. Young şaşırtıcı şekilde çok iyi sırtı dönük top alıyor. Orta saha oyuncuları, ilk paragrafta bahsedilen sorundan muzdaripler denebilir, keza Hogg veya Bannan'dan biri iki stopere yaklaşıp rahatlık getirebilir. Aynı haftada Sunderland ve özellikle Birmingham çift forvetle çift stopere baskı yaparak rakipleri uzun topa yolladılar, her ne kadar bu pozisyonda uzun top görülmese de stoperleri sıkıştıran bir durum mevcut. Pozisyonun devamı maçın ilk net pozisyonuna dönüşüyor ama Berbatov kaçıracak.  Aslında şu grafik 4-2-3-1'i andırmıyor mu? Bir sonrakine geçelim...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLGOjwN60I/AAAAAAAAAzs/lCa7Hf3rWxo/s1600/downing2.JPG"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 290px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLGOjwN60I/AAAAAAAAAzs/lCa7Hf3rWxo/s400/downing2.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540208445037079362" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLGLi9gv2I/AAAAAAAAAzk/uglf6KnXgNc/s1600/downing1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 287px; height: 225px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLGLi9gv2I/AAAAAAAAAzk/uglf6KnXgNc/s400/downing1.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540208393284796258" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Resim 2: &lt;/span&gt;Soldaki şekil bu hafta oynanan maça ait, sağdakiyse geçen sene gelen, şu son 15 yıldaki ilk Manchester United galibiyetimizden. Birebir eşleşmesi açısından Villa Park'taki maçı almak daha uygun düşerdi, fakat o maçı 3 orta sahayla oynamıştık ve bu yüzden Downing'in pozisyon grafiğini karşılaştırmak doğru olmayacaktı. Old Trafford'da kazandığımız o maçtaysa Aston Villa 4-4-2si ile oynamıştık ve Downing eski görevindeydi. Sağ orta saha olarak başladığı maçta sağdan oyun kurdu. Aslında grafikte bir yanlışlık var, sağ bek olan Cuellar atak yönünün solunda, sol bekte sağda, yani incelerken sağı sol solu sağ gibi düşünmek gerek, ama iş Downing'e gelince bir fark olmayacak, çünkü direk ortada pozisyon almış. Downing'in sağ ayağı aslında bir anlamda 4-2-3-1 yolu. Bir alttaki paragrafta da anlatıldığı üzere takımın boyunu ayarlamada sorun çıkmamış oluyor böylece. Son bir grafik daha var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLRDR_MkoI/AAAAAAAAAz0/_3Chw6ubYII/s1600/downing%2B3.JPG"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 311px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLRDR_MkoI/AAAAAAAAAz0/_3Chw6ubYII/s400/downing%2B3.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540220345917411970" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Resim 3:&lt;/span&gt; Son 'Average Position' grafiği 2-1 kaybedilen Stoke City maçına ait. Bu maçta Downing sol çaprazdan bir gol atmıştı, fakat maçın genel seyrinde Albrighton'la kanat değiştirdiler. Ters kanatlardan içe kaçışlar elbette önemli, aksi takdirde hoca böyle bir şey yapmazdı bile, fakat bu tercihin de götürdükleri oluyor grafikte görüldüğü gibi. Downing'in sağ ayağının kattıkları diyerek noktalayabiliriz 3 resmi, her ne kadar şu sağ ayak hikayesine fazla abartmış olma olasılığım olsa da.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ve şimdi Downing'in sağı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ ayak neden bu kadar önemliydi? Bundan önce Downing'in takım için önemi neydi, ve görevi, bunun cevabına bakalım. Downing, ikinci forvet şeklinde, her zaman doğru yere hareketlenen, bunu oyun zekasıyla başaran ve bunun yanında takımca biçilen görevi de biraz bu yönde olması gereken bir Aston Villa oyuncusu. Albrighton daha çok çizgide kalıyor.  İki kanattan birinin daha çok çizgide kalırken birinin daha içte olması anlaşılır (takımın boyunu ayarlamak) ve pozisyondan pozisyona değişir bu. Örneğin bir pozisyonda Albrighton içe kat eder, diğerinde Downing. Bu konuda şüpheler vardı, Downing'in adam geçmesi konusunda, yükselen formuyla beraber sağ ayağına olduğu kadar adam geçme becerisine de çok daha fazla güveniyoruz, fakat halen Albrighton bu konuda daha iyi bir seçim. Dolayısıyla Albrighton'ın daha çok çizgide kalması haklı, ama bu sefer içe kat etme sorunu çıkıyordu. Bunu yine maç içinde değişimlerle yapıyordu takım, Albrighton sola Downing sağa geçiyordu. Bu da başka bir sorun yaratıyordu ki içe kat edişlerde başarılı olamazlarsa takımın boyu da kısaldığından ortaya yığılabiliyordu oyun. Downing'in sağını kullanmaya başlamasının getirisi de burada devreye girdi, teknik becerisizlik takımı kısıtlamamaya başladı ki soldayken de içeri kat edip sağına alıp şut çekebiliyor ve çok önemli bir artı ki gollerini de arttıracaktır hem kendisinin hem Albrighton'ın. Böyle iki verimli ve uyumlu kanat oyuncusunun varlığı, Aston Villa da yeni bir Ashley Young sendromu yaşanmasını da önlüyor. Nedir bu? Bir kanada çok yüklenmek ve oradaki oyuncunun veriminin sıfırlamak bir anlamda. Ashley Young yetenekli bir oyuncu, fakat verimli olmak için bu yeterli olmuyor bazen. Bana göre Cristiano Ronaldo da kanatta oldukça tahmin edilebilir bir oyuncudur, özellikle Real Madrid ilk günlerinde bu yönde gayet zorlanmıştı, sol kanatta oynayan Young da böyledir. Sağ ayaklı bir oyuncu olduğundan hasbelkader sağına alıcak, ve yapacağ şey de hep ama hep aynı. Bu çok büyük sorun olmuştu Villa için, ve Young'da da ciddi bir form düşüklüğü. Bundan da bahsetmiştim; Young'ın forvet arkasına geçişi gerek Aston Villa'nın hole'de oynayacak bir oyuncusu olabilmesi, gerekse de Ashley Young'ın zaman zaman kanatlara kaçtığında boş alan bulup verimli olabilmesininden çok önemliydi. Gerard Houllier'nin 'tembel' Ireland eleştirisi de burada gelmişti ki Ireland ileride çok fazla kalıyordu ve Young'ın sağladığı dinamiklik-yaratıcılığı sağlamaktan uzaktı. 4-4-1-1'e dönüşle beraber oyunun kurulmasındaki ufak değişiklik de yukarıda bahsediliyor. Young, Albrighton, Downing ve hatta Agbonlahor'la Aston Villa hala mükemmel bir kontra atak takımı. Peki tüm bunların arasında &lt;a href="http://www.avfc.co.uk/page/NewsDetail/0,,10265%7E2222143,00.html"&gt;Pires hamlesini&lt;/a&gt; nasıl değerlendirmeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle taraftarın çok da hoşuna gitmedi bu. Gençlerin önünü kapamasından korkuluyor veya bir nevi Staunton, Berger vakaları... Ben böyle olacağını sanmıyorum. İsterseniz Liverpool dönemini, Owen, Gerrard gibileri ele alabilirsiniz; benim için Aston Villa dönemi dahi kabul. Houllier'nin bu gençleri çöpe atacağını sanmıyorum, ki bu bazda da takımın kanatlardaki rotasyon sorunu göz önüne alınırsa, ne Albrighton'ı ne de Downing'i kesecek bir Pires'in takıma katkıları da elbet güzel olacaktır. Ashley Young'ı ikinci pozisyon olarak soldan öte sağ kanatta tercih ederim, Pires de Downing'le rotasyona uygun olabilir veya Young'ın pozisyonunda, forvet arkasında. Villareal'deki defansif orta saha rolü dahi olabilir şu aciliyette, ama uzun vadede devamı zor. Ben Robert Pires'i eğitim sürecinin bir parçası olarak görüyorum. Kinaye yapma kaygısı olmadan -İngilizce öğretmenliği yapmışlığı var- rahatça söylenebilir ki Houllier öncelikle bir öğretmendir. Bu takıma gelirkenki beklentilerimi şu aşamaya kadar gösterdikleriyle karşıladı ve Pires hamlesinin buna zıt bir yön izleyeceğine inanmıyorum. Gençlere öğretmeye devam edecektir, Martin O'Neill döneminin eksik görülen bilhassa yönü buydu ve Pires de bu yolda bir adım. Aston Villa'nin bu seneyi daha altta bitirmesi oldukça olası, fakat kısa süre sonra Martin O'Neill döneminde gösterdiklerinden de iyisini göstermeye hazır bir şekilde dönecek. Umutluyuz, yapılanma gerçekten çok iyi bir yol takip ediyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.101greatgoals.com/videodisplay/aston-villa-manchester-united-motd-7555073/"&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Video: Aston Villa 2-2 Manchester United (Match of the Day'den kesit-10:57 dk)&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-6565901911359201925?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/6565901911359201925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=6565901911359201925&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6565901911359201925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6565901911359201925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/11/downingin-sag-ayag.html' title='Downing&apos;in sağ ayağı'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TOLCORVEjDI/AAAAAAAAAzc/r3GpAFw0yFc/s72-c/villamid.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-8697895021116142922</id><published>2010-10-24T01:15:00.033+03:00</published><updated>2010-10-24T12:28:09.614+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sunderland'/><title type='text'>Sunderland üzerinden Aston Villa</title><content type='html'>Bugünkü mağlubiyet, yeni hocanın gelişinden sonraki ikincisi oldu ve kazanamamazlık serisini de üçe çıkardı. Martin O'Neill'a alışmış olan taraftara son yarım saatteki oyun dahi ilaç gibi geliyor, ve bununla beraber, halihazırda uygulanan doğrular, ve uygulanmayanlar var. Sunderland'den de bahsederek, Sunderland üzerinden, bu seneki takımların doğruları neler bunları göstermek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Petrov'un yavaşlayan ayakları&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Stiliyan Petrov'un takımdaki miadı dolmak üzere.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;Gerek hâla kaptan olması, ve yerine konulacak net bir oyuncunun bulunmamasıyla oynamaya devam ediyor, bu sene idare edecektir de, ama günleri fazla uzun değil. Hafta içindeki 'Marathon bile koşarım' sözü o yaştaki adama yakışmayacak ultra-gaz bir cümle. Bir kere ayakları yavaş. Gerçekten yavaş. Bu nedenle, misal bir Sidwell'in daha yapabildiği orta sahadan hızlı çıkışları gerçekleştiremiyor, gerekli dinamizmde değil. Yine bu yüzden, box-to-box bir oyun oynayamıyor. Benzer görevdeki Lee Cattermole, savunmanın hemen önünde görev alırken ileri çıkışları da gerçekleştirip iki yönlü bir oyun oynarken, Petrov'da bu yok. Teknik direktörün tercihleriyle de alakalı. O'Neill döneminde hiç çıkmazdı, ceza sahasına öylesine de olsa girmezdi. Aston Villa kariyerindeki gol sayısının bu kadar düşük olmasının nedeni bu, yoksa derinde oynayan oyuncular da goller atabiliyorlar. Petrov'un hücumdaki basiretsizliği dalga konusu bile olmuştur, bugün twitter'da geçen bir muhabbette, sanırım geçen hafta iki tane attığı için bu hafta uzaktan vurmadı diye geyik döndü mesela. Bir de bu özelliği var, her maç, düzenli olarak bir karavana şut atıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları toparlarsak, Petrov'un yetersizliğinden dem vurabiliriz, fakat hala idare edilebilir bir düzeyde olduğundan, ve yararlı olabildiğinden, takımdaki yerini koruyor. Scholes-Fletcher'a benzetiyorum Petrov-NRC'yi. Yaşlanan Petrov ve Scholes'un yapamadığı ileri çıkışları, alan kapatmaları, diğer iki oyuncu ultra eforla kotarıyorlar, ve box-to-box oyunlarıyla da hücuma destek oluyorlar. Petrov'u yetersiz olmaktan öte götürüp takımın dışına itebilecek, ve bana kalırsa hocanın henüz uygulamadığı ama bana göre doğru olana, en azından denenmesi gerekene göre, Petrov yerine Ireland oynamalı. Eğer Ireland bir şekilde kullanılacaksa, 4-4-1-1 düzenindeki yeri orta saha olur. Bu da aslında, yazının ilerisinde bahsedeceğim, yine iki yönü olan bir durum. Bakın diyorum ki, Petrov'un ilk 11den düşme gerekliliği kendi yetersizliğinden çok, Ireland'ın denenme gerekliliği, aynı şekilde, Ireland'ın hole'de oynamama gereği de Young'ın mutlaka orada oynaması gereğinden kaynaklanıyor. Young'ın kanatta kullanılması, tam iki ucu pis değnek. Hem kanadı, hem forvet arkasını kullanamıyorsun. Söylediğim gibi, buna daha sonra değineceğim. Houllier'nin taktik anlayış ve kavrayışının O'Neill'dan daha iyi olduğunu düşünüyorum, ve Ireland'ı bir kere orta sahada denedik, 6 tane yedik, olmuyor, gibi bir düşüncede olmamasını umuyorum. Keza oradaki durum farklıydı. Kullanılan orta saha ikilisi Petrov-Ireland'dı, Petrov'un görevi malumken, Ireland'a NRC'nin görevi, box-to-box rolü yüklendi. Petrov'u tolere ederken ilk bakacağınız oyuncunun çalışma etiği olur, savunma yönü. O felaket maçta, böyle bir deneme Newcastle'ın Nolan'ın sık gelişleriyle üçlenedebilen orta sahası karşısında eridi gitti, felaket oldu. Şunun gibi: Scholes-Anderson. Anderson da basiretsiz adamdır, pozisyon bulunamaz pek çok PL maçında. Nedeni budur: İkili orta sahaya yerleştirilememe sorunu. Orta ikilide bu tarz adamları, örneğin bir Modric'i oynatacaksanız, benim görüşüm odur ki, partneri derinde olmamalıdır, savunma yönü olan, ve alan kapatan, fakat derinde olmayan. Orta saha böyle 1+1 ayrılınca, ve öndeki adam zorlama gücü zayıf biri olunca orta saha kolayca düşüyor, bu nedenle böyle bir düzene mahkumlar. Veya daha derinde oynayacaklar, veya kanatlara gelecekler. Premiership'in 4-2-3-1'i 4-4-1-1, ve kanatlardaki oyuncu kullanımı da ayrı bir yazı konusu. Ireland kanatta oynayamayacağına göre, bir tek orta saha kalıyor ki, geride konuşlanmaya mahkum. Onun derinde oynaması, o bölgeden top çıkarmada sorunlu takım için daha da önemli, ve bu adam bir oyun kurucuysa, ki öyle, bir oyun kurucuyu kalabalıktan çıkarıp geriye atmak, daha geniş açı vermek çoğu zaman daha mantıklıdır ki, Pirlo başta olmak üzere sayısız örnek var. Takım Petrov'la kötüye gitmiyor belki, ama Ireland'la daha iyiye gidebilir. Tabi yanında NRC oynamak koşuluyla. Milner, her şeyi yapabilen, bambaşka bir adamdı, o yüzden bu kadar değerli, o yüzden bu kadar çok, en çok severim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Ashley Young'ı kanatta kul-lan-ma-yın&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Ashley Young kanada hapsedilmemeli. Takım ve kendi iyiliği için. Ben bundan yüzlerce kez bahsettim, artık çıkarmaya üşeniyorum. Young hızlıdır, yeteneklidir, ama dikine iyi top süremez. Rahat adam geçemez. Bir ara çok istikrarsızdı ki, neyse bunu atlattı, artı puan. Çizgiye güzelce inen, dikine zorlayan adam Albrighton'dır, Bale'dir. Young fazla savruktur, pek yapamaz bunları. Adam Johnson değildir. Chelsea maçında hiçbir etkisi olmadı, çünkü yine sıkı markaj altındaydı, ve serbestlikten yoksundu. Takımın en-boy ayarının sabitliği için o bölgeden fazla çıkmamalı keza. Bu nokta iyi ayırt edilmeli. Young forvet arkasında oynadığı zaman da sürekli kanatlara geliyor. Ortada oynamaktan çok kanatlarda oynuyor. Ama orada oynadığı zaman, hole'de de pozisyonlar alabiliyor, kanatlara fazladan adam olarak gelip gerek kendisi gerek diğeri için avantaj ve yeteneklerini gösterme fırsatı sağlıyor. Ve çalışma etiğinin yüksekliği, hatta çok enteresandır, sırtı dönük top alma becerileriyle oraya çok iyi oturuyor. Houllier hoca, Young yeni pozisyonunda dünyanın en iyilerinden biri  olabilir demişti, doğrudur. Çok daha iyi olacaktır, fakat yine de her  takımda oynayıp da aynı etkiyi yaratacak bir forvet arkası değil, Villa'nın ihtiyaçlarını tam olarak karşıladığından güzelce parlayabilir. 433ün  kanat oyuncusudur daha çok, ama Chelsea gibi forvetleri içeride oynatan  bir takımda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bölgesinde, hole'de iki maçtır Ireland'ı izliyoruz. Her takımın forvet arkası oyuncusu özellikleri farklıdır, takımın oyuncu profiline bağlı olarak. Everton'da Cahill'dir, Newcastle'da Nolan, vs. Hatta vDv bile benzer görevde, gol kovalıyor, doğru alanlara koşular yapıyor. Newcastle'da Carroll indirdi Nolan attı, Spurs'te de sırasıyla Crouch ve van der Vaart. Bana göre sahanın en önemli bölgesi hole'dür, o iki blok arasındaki, ceza sahası dışı olan nokta. Hole ve sağ iç ile sol içten pozisyon alışlar... Aston Villa'nın hücumsal kabızlığı buradan gelir, Heskey-Carew kim varsa indirir, ama tahmin edilebilirlik üst düzeydedir, ve top bilinçli ama verimsiz olarak sürekli kanatlara indirilir. Ara pas atacak oyuncu yok denir, halbuki var, Young, ama bunlara koşacak oyuncu da yoktu. Agbonlahor'un hızı, bugünkü maçta hissedilmiş olabilir, ama teknik kısırlık içinde geçen günlerde, senelerdir belli noktalarda aşama kat edemedi. Top tekniği çok zayıf, koşusunu kesti mi ya hemen pas verir ya durduğu yerden sağ ayakla orta abanır ya da sola doğru koşturur durur, korner alır. Bu çok kötü. Messi olmasını beklemiyorum, sadece oyununu kısıtlamayacak bir teknik kapasite. Her oyuncuda olması gereken. Öncelikle atletizm ve teknik öğretilmeli, bu ikisi vasatın üstünde olduktan sonra pek çok şey anlam kazanıyor. İkinci zayıflığı, ön direk-arka direk koşularını sezememesi, yapamaması. Alan boşaltma, top tutma, zaman zaman çapraz koşu, bunları yapıyor, ama daha başka şeyler de yapsa, çoktan komple bir forvet olmuştu, Bent'in önüne geçmişti. Young onun yapamadaklarını da yapıyor, bu seneyle beraber savunma arkasına koşular da görmeye başladık, Newcastle maçındaki penaltı böyle gelişmişti. Bütün bunlar esneklik katıyor takıma, çünkü artık kanatlar dışında ortadan da hücumlar geliştirebiliyoruz, oraları da kullanabiliyoruz, veya kanatlar daha sağlıklı bir biçimde kullanılabiliyor, ve hepsi de Young'ın yeni görevi sayesinde. Neyse ki bir de Downing var, yoksa bu takımda futboldan anlayan bir tane adam yok deyip geçecektik.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü orta saha, ikinci forvet&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Stewart Downing'i kullanmak zor. Özel biri, fakat oyun yapısı nedeniyle ona bir pozisyon biçmek zor, fazla geleneksel bir oyuncu. Bir kere sağ ayağı kullanma becerisi sıfır. Sol, raket gibi, ve her şeyden biraz biraz yapabiliyor, ama hiçbirinden çok fazla değil. Çok hızlı değil veya güçlü, yardırıp giden kanat oyuncusu olamaz bu yüzden. Orta sahada da direk kullanamazsınız. Pozisyonu belli aslında, ortodoks 4-4-2 oyuncusu, fakat böyle bir düzen artık rafa kalktığı ve tüm iyi özelliklerine rağmen trend futbolun bazı çok aradıklarını karşılayamadığı için, iyi kullanılamadığı zaman hayal kırıklığı olabilir. Böyle bir oyuncuyu nasıl kullanmak gerekir derken, şu ana kadarki denemeleri ele alalım diyorum.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Geçen seneden başlayalım. Hücumdaki acizliği hayal kırıklığıydı, Ashley Young tipi forvet özellikli kanat oyuncusuna alışmış taraftarın beklentilerini karşılayamadı. Ben anlayamadım, bu oyuncuyu nasıl kullanmak gereklidir? Verimli olabilir mi? Yoksa gelenekselliğiyle ve oynama zorunluluğuyla takımın esnekliğine balta mı vuracaktır? Senelik bir sakatlıktan çıkışı elbet tüm bunlarda etkili. Şu an, her iki kanatta da farklı şekillerde etkili olabilen, ve tersine, takıma önemli derecede esneklik sağlayan bir oyuncu. Benim tercihim esas olarak solda kalması, ve sağda da Albrighton'ın başlaması, aksi takdirde iki adet içe kaçacak kanat ve hücum yönü çok yüksek olmayan iki bekle genişlik sağlamak çok kolay değil. Kolay olmadı da, bu ikisinin beraber, ters kanatlarda oynadığı dönemlerde bir şeyler yaratmak pek mümkün olmadı, fakat Ireland'ın forvet arkası denendiği, ve Young'ın sola Downing'in sağa geçtiği şu iki maçtaki performans bir güzellik daha sundu ki, Downing o bölgede de bir şeyler verebiliyor. Chelsea maçının başlarında içeri doğru yaptığı dengeli, dikine dribblingi, başka pek çok faydası; bu maçtaki içeri dönüşleri, ortaları... Eğer Albrighton da terste oynamaya adapte olabilirse, maç içinde zaman zaman değişmeleri takıma yeni boyutlar kazandıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Downing, eğer Friedel ilerideki koca adama uzun oynamadıysa, geriye gelir ve oyun kurulmasına yardımcı olur. Özellikle geçen sene bunu daha sık yapardı. Üçüncü orta saha veya bir nevi 442 baklava orta sahası görevi. Big Sam kanatlarda forvet nitelikli, hızlı oyuncular kullanıyor, Diouf x 2, ve bu durum takımın değişmezi, benzer özellikli süper solak Pedersen'i sol içe attı. Pedersen Downing'den daha kuvvetli, üçüncü orta saha olabilmeye daha yatkın bir oyuncu,  zaten Norveçli, ama bunu Downing'de başaramazsınız. Gerek savunmada yaşayacağı bu acizlik, gerekse de yukarıda bahsettiğim ceza sahası koşularının varlığıyla. Yine bir benzer uygulamayı Malbranque'ı içte kullanarak Steve Bruce yapıyor. Sol kanatta oynayan Downing, hücumda takımın ikinci forveti oluyor. Gollerine bakarak 4-2-3-1deki sol forvet tanımlaması yapılabilir, çok da yanlış olmayacaktır.  Downing'in varlığı şekil olarak değiştirilemeyen, ama içerik olarak değiştirilme mutlaklığı olan 4-4-2 için bulunmaz nimet.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=8,0,0,0" name="chalkboard" id="chalkboard" align="middle" height="620" width="460"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="allowNetworking" value="all"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="false"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.guardianchalkboards.com/guardianchalkboards_embed.swf?chalkBoardID=B04HCt6mvF78je698E3r"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.guardianchalkboards.com/guardianchalkboards_embed.swf?chalkBoardID=B04HCt6mvF78je698E3r"&gt;&lt;br /&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://www.guardianchalkboards.com/guardianchalkboards_embed.swf?chalkBoardID=B04HCt6mvF78je698E3r" swliveconnect="true" allownetworking="all" quality="high" bgcolor="#FFFFFF" name="chalkboard" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="false" type="application/x-shockwave-flash" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" align="middle" height="620" width="460"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt; by &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/football/chalkboards"&gt;Guardian Chalkboards&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Marc Albrighton&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Albrighton Peace Cup'ta, bu senenin hazırlık kampında parlayan, Moskova'ya götürülen oyunculardan biriydi, iki senedir bas bas bağıran bir çıkışı var, bu sene, kendini ispatlamış oldu. Jack Wilshere gibi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Onun oynamaya, takımın da onu oynatmaya ihtiyacı var. Görülüyor ki yokluğunda çizgiyi kullanmaktan aciziz ve öte yandan böyle potansiyelli bir oyuncunun olabildiğince fazla süre alması gerek. Hızlı, dikine gidip en sondan, veya daha derinden çok iyi ortalar çıkarabilen, değerli bir kanat oyuncusu Albrighton. Ters kanattaki oyunundan bahsederken sezonun ilk maçında Milner'a attırdığı golü unutmuşum, keza bundan daha fazla veri gerek. Güçlenip bir yandan hızını ve adam geçme yetisini korudukça Premiership'in önemlileri arasına yazılacaktır kısa sürede.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kadro gerçekten o kadar dar mı?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Değil. Kadrodan elde edilebilecek imkanlar dardı. O da oyuncu seçimlerinden, ve oyuncuların gelişimlerinden, kullanımlarından kaynaklanıyordu. Kadro kesinlikle dar değil, hatta şunu da iddaa edebilirim ki, geçen seneki bolluktan sonra bu sene kadrosunu daraltma yoluna giden Chelsea ölçüsünde alternatifli bir kadro -nitelik olarak olmasa da-. Chelsea örneğini vermemin sebebi geçen sene ligin en dar kadrolarından biri geyiklerinin döndüğü yerde niceliğin yeterliliğini göstermek. Sezon başı 25 kişilik kadro bile tamamlanamadı. Ama bu, birebir takımın tercihinden kaynaklanıyor, akademi çıkışlı oyuncularla kadronun geri kalanını tamamlama tercihi. 21 yaş altı oyuncuların 25 kişi arasına yazılma zorunluluğu yok. O'Neill gençler için Premiership'in henüz zor olduğunu düşünüyordu, önce tecrübe kazanmaları ve yeterli olmaları lazımdı, kendi söyledikleri bunlar, ve onları sadece Avrupa kupası maçlarında kullanıyordu. Sadece gençler değil. Curtis Davies gibi alt liglerde en iyi savunmacı seçilen, kısa zamanda büyük sıçrayış yapıp 10 milyon pound ölçüsünde takıma kazandırılan bir oyuncu da hiç oynatılmadı. Şu an en formda bir iki oyuncudan biri olan Nigel Reo-Coker takıma küstürüldü. Sezon sonu kontratı bitiyor, hatta Galatasaray'ın Bosman kuralından yararlanarak almak istediği yazıldı, bu da O'Neill'ın mirası. Hâla imza atılmadı. Aston Villa bir Tottenham Hotspur değil, başındaki hoca 'Arry Redknapp değil, dört beş kulvarda oynamıyor. Akademisi sürekli şampiyonluklar yaşayan, gerek kendi mantığı gerek İngiltere için bu çocukların kendini gösterdiği bir kulüp olmak zorunda. Olayın ekonomik yönü malum, Lerner'ın parası Martin O'Neill döneminde harcandı ve artık fazla harcama yapılması düşünülemez. Bununla beraber, başarılar kazanmış, ve kadro iskeleti iyi olan bir takım kuruldu. Bundan sonra yapılacak olan, daha çok kendi yağında kavrularak, yaşlananları gençlerle doldurup nokta transferler yapılarak geçen, iyi bir hocanın rehberliğinde gelişim göstermeye devam etmek olmalı. Houllier bu noktada gayet iyi bir seçim. Aston Villa'nın tarihindeki ikinci yabancı hoca, ve Liverpool'da yaptığı gibi takımı bilimselleştirdiği, Kıta Avrupalı yaptığı ölçüde işler iyi gidecek. 3-4 senedir hasret kalınan Britanya dışı transferler de gelecek. Takım şu anda iki ayrı antrenman yapıyor, biri fitness diğeri teknik antrenman olmak üzere ikiye ayrılmış. Geldiğinden bu yana takımın fizik olarak daha iyi olması gerektiğini söylüyor, haklı. Tottenham maçında bekler de dahil olmak üzere 6-7 kişi rakip kaleye gidiliyordu, box-to-box oyunun gelişmesi isteniyor. Albrighton kazanıldı, Clark ve Bannan da hocanın radarındalar. Bu oyuncu havuzundan potansiyeli en yüksek olan Nathan Delfouneso'dur, fakat ondan bir türlü istenilen alınamadı, şu Heskey fanatizmi arasında da bir seneyi daha boş geçecek gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Drogba'mız, Heskey'miz&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Emile Heskey en son ve bir kez olmak üzere sezon içinde 20 golü aştığında, takımın başında yine Houllier vardı. Gelir gelmez Heskey'e övgüler dizildi, kendine güveni getirildi, ve Heskey şu an rönesans yaşıyor. Diğer oyunculara alan yaratma, pozisyon hazırlama konusunda Carew'den her zaman daha iyidir, ama en başından beri sahadaki duruşunda bir güvensizlik vardı. Bu güvensizlik berbat top kontrolleri, şutlar, sürekli yanlış kararlar şeklinde sahada kendini gösteriyordu. Bunları Carew'de görüyoruz şu an, ve kocaoğlan gol atma yetisini de kaybetti, takımdaki varlığı gol atmaktan ibaret olan, ve bu yüzden çok sevilen Carew inanılmazları kaçırmaya başladı ve zaten nispeten bencil oyunuyla, artık 11de yer almayı hak etmiyor. Toparlayamazsa muhtemelen devre arası, en kötü sezon sonu ayrılacaktır. Hoarau'nun adı anılmaya başladı sıklıkla, bununla beraber bazı kanat/açık oyuncuları ve Makoun gibi dinamik orta sahalar. Direk olmasa bile elbet az çok doğruluk payları vardır bu haberlerin, akılda hangi pozisyonların geliştirilmesi var bunun görülmesi açısından birer veridir. Be takım illa ki biraz Fransızlaşacak. Hoarau beli bükülmeyen bir adam, hoşgelsin, ama ben isterim ki Gabby ve the Fonz'un oyunlarına da bir şeyler katılsın, bu adamlar da kendilerini geliştirsin ve gediği kapatsınlar. Drogba ile Heskey ne alaka diyenler için, geçtiğimiz hafta Chelsea maçı öncesi Houllier tarafından böyle bir kıyas yapıldı, özellikleri karşılaştırıldı. Onu kazanmak güzel, Wolves, Tottenham maçlarında olduğu gibi skora direk katkı yapmaları arttıkça daha da seveceğiz. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Sunderland...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span&gt;&lt;span&gt;Steve Bruce takımın düşüşünü çift forvet kullanımına bağlıyor. Bu açıklamasından sonra, Jones'u gayet güzel bir fiyata Stoke City'e satıp oradan gelen parayı Gyan'a kullandı. Gyan'ı transfer edip şu anda kullanmaması garip gelebilir, fakat takımın iyiliği her şeyden önce geliyor. Aslında bu, yanlış bir transfer olmadı. Her takım, n'olursa olsun, güçlü, veya santrafor oyunu oynayabilecek bir oyuncunun varlığına ihtiyaç duyar. Chamakh'ın Arsenal'e kattıkları ortada. Sunderland'de bu oyuncu Jones'du, ama Jones'un hava topu indirmek dışında takıma hiçbir katkı yapmaması, istikrarsızlığı ve onun varlığıyla çift forvet zorunluluğu ve bu yüzden orta 4lünün farklı bir şekilde kurgulanması, Sunderland iyi bir takım yapamadı. Daha çok düz, British bir takım oldular, ve ortodoks 442ye yakın bir düzen içinde, üretmekte zorlandılar. Tüm bunun arasında Kieran Richardson sol bekte denendi ve daha başka şeyler. Gyan, işte bu doğal neden yüzünden takımda, Jones'un takıma uyumlu olabilecek haliyle Sunderland'de. Bizzat DK 2010 şahit, tüm takım ölse Gyan yine savaşmaya devam edecektir, ve atletizmi de üst düzey bir oyuncu. Onun yanında Welbeck takımda tutuldu, ve böylece gereken ikinci ekleme, modern takıma ulaşmada ikinci ekleme yapıldı. Bir benzerini Diouf'u alan Blackburn yaptı. Bu oyuncular forvet olarak yetişiyorlar, ama futbolun gittiği doğrultuda, hızlarıyla ve forvet özellikleriyle önemli bir kanat oyuncusu oluyorlar. Eksiklerini görüp evrimini tamamlayan Sunderland, Bruce'un aklındakine daha yakın bir takım oldu ve eldekilerin güzel birleşimiyle, şu an ligin en iyi alan kapatan, kohezyonu en iyi, yenilmesi en zor takımlarından. Şöyle bakalım. Manchester City, Arsenal, Liverpool (onları buraya katmak ne kadar doğru, tartışılır tabi) ve Manchester United'la oynadılar, hatta Aston Villa'yı da katalım ve bunların hiçbirine kaybetmediler. City ve Villa mağlup oldu, United'ı direkler korudu. Bent golleri atmaya devam ediyor ve bol orta sahalı, müthiş pres yapan takım, kanattan dönme iç oyuncularının köşelere açılması veya ortadan yardırmasıyla pozisyonlar arıyor. Oyuncular birbirine çok yakın oynuyor, ama Blackpool'un tiki-taka futbolundan farklı bir şey bu. Pas adetlerine bakıldığında da görülebilir, yerden kısa oynuyorlar, böyle oyun kuruyorlar demek doğru değil. Fakat tam bir takım, bir bütün halindeler, bütün olarak hareket ediyorlar. Sezonun yıldızı Ahmed Almohamady, Amr Zaki'den sonra ikinci başarılı Mısırlı. Zaki gibi kafadan zır deli mi bilmiyorum, öyle değilse gelecek sene bonservisiyle alınmaması Bruce'un hanesine hata olarak yazılır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span&gt;&lt;br /&gt;NOT: Ben buraya aktarmaya üşendim, Young ve Downing ile ilgili veriler için Guardian Chalkboards veya ESPN Match Action uygulamalarına bakılabilir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span&gt;Goller de youtube'da, caughtoffside'da vardır muhtemelen.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-8697895021116142922?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/8697895021116142922/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=8697895021116142922&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8697895021116142922'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8697895021116142922'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/10/sunderland-uzerinden-aston-villa.html' title='Sunderland üzerinden Aston Villa'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-3778428170497967860</id><published>2010-09-19T11:11:00.019+03:00</published><updated>2010-09-19T21:43:38.667+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taktikler'/><title type='text'>#2 Orta sahada 'ikili' sorunu</title><content type='html'>Match of the Day'in inmesini bekliyorum, o zamana kadar başka bir iki şeyden bahsedeceğim. Orta sahada iki oyuncu mu kullanılmalı, üçlü mü, nedir, nasıl yapılmalıdır, bu gibi sorular var. Barcelona'nın efsane olduğu 433'ünden sonra bir 433 trendi, sonrasında gelen 4231'ler ve geleneklerine sıkı bağlı olan İngiltere gibi ülkeler dışında -İngiltere'nin soyut şeylerle pek arası yoktur, işe yarıyorsa yarıyor arkadaş, gerisini geçiniz- her yerde 4231ler. Bu konu hakkında çok şeyler yazılıyor çiziliyor elbet, ve benim de yapacağım bir anlamda kendi kafamı toplamak olacak, çok yeni şeylerden bahsetmek değil. Şu an aklıma gelen, konuyla alakalı yazıları da en sonda ekleyeceğim. 4231'in günün futbol anlayışına yerleşmesinin iki temel nedeni, orta sahada alan parselleme sorunu ve çift forvet anlayışının takıma gerekli varyasyonları katamaması. Buradan devam edersek, neden 433 değil de 4231 daha yaygın sorusunun cevabı 442 ile her futbol mekanikçisinin aklına kazınmış Sacchi'nin eleştirdiği, oyuncuların yetersizlikleri cevabı. Oyuncular, Mourinho'nun İngilizleri 'multifunctional' olamamakla eleştirildikleri ölçüde, çok fonksiyonlu olsalar dahi belli şeyleri yapmakta özelleşiyorlar. Pek çok şeyi iyi yaptıklarında arada kalabiliyor bu adamlar, mesela Gerrard. Klasik box-to-box oyuncusu, takımın ruhu, ikinci topları 90a çakan, çok güzel bir İngiliz orta saha oyuncusuyken Rafa'yla ikinci forvete döndü, ama şu an krizlerde. Bunun kendisiyle alakası yok, çünkü ona göre bir görev bulunamıyor, hangi pozisyonda iyi ölçülemiyor. Özelliklerini değil, fakat 'özel'liğini kaybetti, yani özelleştiği alanı. Hani bir söz vardır ya, hayatta amacın yoksa hiçbir şey olamazsın diye, doğru veya yanlış, bu da onun futbolda vücut bulması. Adam pek çok şeyi iyi yapıyor, ama yaptığı meslek, ilgi alanları dengesini kuramıyor mesela, işler iyi gitmiyor onun için. Burada da, oyuncular aslında Mourinho'nun istediği gibi çok yönlü olsa da bir alanda özelleşerek bunu başarmak zorundalar, yoksa onlara pozisyon bulunamıyor. Basketbolda da böyledir, 3 numara mı 4 numara mı oynayacak mesela, 6' 10" çeken bir adam, şutu var, ayaklar yavaş, yavaş yavaş oyun içinde evrilecek, ya eşleşme bozan 4 numara olacak, ya da başka türlüsü. Şimdi buradan toparlarsak, 433te daha az özel oyuncu var, bir nevi fazladan oyuncu var orta sahada. 4231'e yaklaşırken, bir alan kapayan orta ikili bulundurma zorunluluğu, iki bir forvetin fazlalılığı şeklinde değindiğim gibi, 433te de bir orta saha fazla olabiliyor. Böyle olunca oyunun ritmi ayarlanamayabilir, fazla pozisyon yakalanamayabilir, yine de her halükarda, bu oyunda kesinlikle gerekli olan savunma-hücum dengesi kurulamamış olur. Barcelona, Chelsea gibi hayvani takımlar bunu becerebiliyor, çünkü çok özel takımlar, 433 iyi oynandığında zaten çok üst bir sistem olduğundan ortalığı dağıtıyorlar. Bana göre, matematiksel olarak çok da farklı görünmeyen 4231 ve 433 iki farklı ideolojiyi temsil ediyor. 4231 daha gelenekçi gibi, gelenekçi olması eskiye dönük oluşundan değil, daha çok ıslahatçı bir yapıda düzen, hani bir forvet düşürüyor gibisin, yerine orta saha özellikli forvet geliyor, iki orta sahayı koruyorsun vesaire, 433se, 433ten öte orta saha dolu ve başarılı, bakın çok önemli bu, ve başarılı takımlar, mutlaka ki maç içinde mükemmel alan değişimleri yapan, topsuz oyunda harika olan, forvetlerin defansların kanatlara içeri dışarı kaçtığı, üst organik düzenler. Ben o organik şeyleri çok seviyorum, ve CL'de tutacağım bir takımım olmadığından da bu yüzden Chelsea'yi favourite team olarak seçiyorum, Chelsea'yi Ancelotti'den sonra o yüzden bu kadar seviyorum. Bir de, laf cambazlığı dünyadan yasaklanmalı arkadaşlar. Aslolan, olanı nasıl daha iyi anlatmaktır, Wittgenstein düzgün sözcükleri bulmak için saatlerce düşünürmüş mesela, aslolanın en üst hali budur. Öyle Hegel kafalı, Antik Yunan ideolist kafalı, Yılmaz Özdil kafalı olmayın. Hayır çok görüyorum, Chelsea dandik takımlarla oynadı, gelene geçene o yüzden 6 atıyor diye. Yapmayın, önce okuyup sonra yazmayalım. Önce okuyalım, sonra bundan bir tez üretelim, sonra da bunu gözlemleyip öyle konuşalım, mümkünse. Ciddi konularda konuşanlar için söylüyorum, keza örneğin bir takım 5 maç üst üst sağ kanatından gol yemiş olabilir, ve bu da haklı olarak o takımın sağında bir problem, sağ bekinin veya yardım etmeyen açık oyuncusunun varlığı konusunda haklı şüphe buyurur, ama bir bak bakalım o 5 maça, belki de birinde sağ taraftan delap taç atmıştır, en iyi sol kanat aksiyonlarına sahip Everton ve Chelsea'yle oynamıştır, diğer iki maçtaki gollerde de kaleci sağdan açılan ortada topu elinden kaçırmıştır belki de sadece. O zaman sağ bekte sorun yok, ama sağda bir tıkanıklık olduğu yorumu doğru olur. Chelsea küçük takımlara sallıyor evet, ama klasman farkını görmemek de olaylara at gözlüğüyle bakmak. Zihniyet olarak neredeler, daha dar kadro sezonun ilerleyen dönemlerinde neler yapar, çift ayaklı eşleşmelerde taktiksel cevaplar neler olur, bunları göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bir önceki yazıda da futbol rengimi belli ettim, doğrumu, yanlışımı. Kazanan haklıdır yaklaşımı doğrudur, biz o kadar da hayatın içinde insanlar değiliz diye bunu yanlış diyemeyiz. Her şey kazanmak içindir, yapılan her türlü ütopya da öyledir. O zaman kazanan takımı çirkin oynuyor diye eleştirmek yerine, bu takım nasıl yenilebilir diye araştırmak gerekir, buda yeni yeni şeyler doğrurur. Ama kazanmaktan başka şeyler arayan insanlar da elbet saygıdeğerdir, hatta en saygıdeğerleri bunlardır. Çünkü kazanmak koşullardan ileri gelen bir şey, gerekli değil, şart. Bizim ütopyacı adam iyidir, daha bireysel takılır. Buradaki orta ikilinin kullanımı doğrulaması, bunu yapmayan takımların yanlış yaptığını, ortodoks 442 oynayan takımların ayvayı yediğini göstermiyor. Plan dahilinde yapılan her hamle mübahtır. Ama her kendine has yol da diğerlerinden bir şeyler kapmadan edemiyor. Şuna geleceğim. Dediğim gibi Chelsea çok üst top oynuyor, Bayern öyle, Real Madrid ısınıyor. Bunlardan biri 433, diğeri has kadrosuyla 442, diğeri 4231, ve hepsi top sahipliği çok yüksek olan takımlar. Bunun temelindeyse orta saha ikililerinin alan parselleme gerekliliği ortaya çıkıyor. Pasör orta saha/kesici orta saha tipi birlikteler çok verimli oluyor. 442 veya başka bir şekilde orta saha ikilileri kuran ve başarılı olan takımlara bakın, benzerdir, bu ikilinin uyumu, alan parselleme becerisi çok önemlidir, aksi halde o ikilinin daha geride konuşlanması gerekir, ki bu sefer de, 442 oynayan bir klasik İngiliz takımında örneğin, box-to-box görevi yapmayan, iki derin orta saha, orta sahalar hiç gol atmıyor tepkisini/sıkıntısını doğurur. Savunmada dengeyi kuruyorken hücumdan oluyorsunuz, bunun çözümü de bir forveti atıp bir başka orta saha koymak, ama hücum özellikli bir orta saha koymak oluyor ve takıma gerekli esneklik kazandırılıyor. 442 kuvvetsizken 4231 kuvvetli gibi bir durumda, orta saha becerisinden bahsediyorum, sorun orta sahada bir kişili artışta değil, orta saha oyuncularının görevindedir. Keza ya bu ikili çok fazla alan kapamakla görevlendirilmişlerdir, box-to-box, ve bu oyunun belli bölümlerinde açıklıklar doğuruyordur, ya da oyuncular bir orta sahanın daha girmesiyle organik olarak daha geride oynamaya başlayabilmişlerdir ve bunun sağladığı rahatlıktır. İngiltere'de bu sene çok fazla takım 4411 kullanıyor, bunun nedeni de 442'nin boyut değiştirmek zorunda olması, bir fazla forvetin takımlara bir şey katmaması ve onların yerlerinin daha orta saha oyuncularıyla doldurulması. Almanya Mesut'u çok etkili kullanıyordu DK sırasında, çünkü Mesut ilerideki kanallarda topu alabiliyor, topu geriden çıkarmak için gelmesi gerekmiyordu kabaca şekilde. Bu da üçüncü orta sahanın eklenmesini hücum-savunma dengesiyle ne kadar güzel işlediği, ilerideki yaratıcı oyuncunun hızından, tekniğinden, vizyonundan yararlanabilmenin önemini gösteriyordu. Olay gol pozisyonunu yaratabilmek, golü atacak elbet bulunur. Oyun zorlaştıkça golü atmak da zorlaşıyor, bu yüzden servis şekilleri değişiyor ve hepsi bundan ibaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZWCVutgI/AAAAAAAAAy8/N-fNbwrCBsQ/s1600/bscap0017.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 227px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZWCVutgI/AAAAAAAAAy8/N-fNbwrCBsQ/s400/bscap0017.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5518555891020772866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZW8OgcdI/AAAAAAAAAzM/-Si-Z4VeVpE/s1600/bscap0019.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 227px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZW8OgcdI/AAAAAAAAAzM/-Si-Z4VeVpE/s400/bscap0019.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5518555906559734226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZWkHWoRI/AAAAAAAAAzE/IbgqRDfBIOk/s1600/bscap0018.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 227px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZWkHWoRI/AAAAAAAAAzE/IbgqRDfBIOk/s400/bscap0018.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5518555900087279890" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJYEmXo9AdI/AAAAAAAAAzU/EihJvLZamHI/s1600/bscap0059.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 227px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJYEmXo9AdI/AAAAAAAAAzU/EihJvLZamHI/s400/bscap0059.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5518603450616447442" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor maçlara her zaman kalabalık orta sahayla çıkılır, mücadele gücünün artması beklenir. Ama hep diyorum, denge, denge, denge... Savunma taktiği benimsemiş olabilirsin, belki otobüsü park ediceksin oraya. Ama bunun da usulüyle yapılması gerekir, aksi takdirde 6 orta sahayla oynayan bir takım kolayca orta sahadan top geçirebilirken 1+1 orta sahalı olan oyunu kontrol eder. Aşırısını isteyip iş istemede kalınca, aşırılık diğer yönlerden kısmayı gerektiğinden, daha büyük sorun olur, çünkü diğer güzellikler de gitmişti zaten. Şimdi ben burada hemen Everton-Manchester United maçına geçiş yapıyorum, yalnızca bir adet forvetle, ki o da Berbatov!, başlayan maç 3-3 sona erdi. Orta sahalar savaşından çok uzak bir maçtı, ve o 6 orta sahayla oynayan Everton'dan dört kare veriyorum yukarıda. Orta saha Heitinga-Arteta'dan oluşuyordu, önlerinde de Fellaini ve Cahill vardı. Geçen seneki forvetsiz dönemden sonra, Moyes forvetine güvenmediği zaman bunu da bir seçenek olarak ekledi kartlarına ama bahsolan maçta ileride oynayan orta sahaların klasik forvet rollerini benimseyip çok önlerde kalması, bunun tam tersi olarak da orta ikiliyi oluşturan oyuncuların karakterlerini korumaları, yani Arteta'nın öne doğru gelmesi ve Heitinga'nın savunmayı beşlemesiyle Everton orta sahası bomboş kaldı, ve United, orta sahayı inanılmaz kolay geçti. Nani'nin akıllı oyunuyla sağ taraftaki boşluğa Fletcher sıkça girdi, hücuma çok iyi destek verdi, gol de attı. Heitinga'dan beklenen, orta sahaların bıraktığı boşluğu doldurup savunmadan önce hamleler yapmak, bir fazladan adam sağlamak, ama her pozisyonda savunmayı beşleyip bir de başka kötü bireysel hatalar yaptı, çok verimsizdi. Keza Evra da öyle, Evans da, Distin de, Baines de. İkinci yarı son 15deki Everton baskısının United'ın 2 fazla üstünlüğüyle alakası var, ama bir o kadar Yakubu'nun girişiyle düzenin daha rahat sağlanması oldu  Çok defansif görünen maçta iki takım birbirlerinin zaaflarını iyi değerlendirdi. Moyes uzun toplarda Cahill'i daha avantajlı gördü, santradan hemen sonra Evans'ın üstüne gitti Cahill, Vidic'in olmadığı tüm topları aldı, golü de Evans'ın üstünden attı, Cahill'in yerine de Fellaini'yi koydu, daha defansif, ama benzer, ofansif box-to-box oyuncusu olarak. Haklı sebepler, keza Arteta her zamanki rolündeydi, Heitinga da arkasını süpürsün diye alındı. Moyes'ı fazla suçlayamıyorum, ama evdeki hesap çarşıya uymadı denebilir. Bu da maçın kısa açıklaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alan parselleme kavramı, sevgili Noat Samisa'ya ait, sonda vereceğim linklerde geçiyor. Holding terimi yerine kullanmış, yani aslında holding'den öte oyunun iki tane derin orta sahayla oynanma zorunluluğuna giden yapısından bahsediyoruz sürekli. Pasör olanın fiziksel olarak da sağlam olması elbet işin kremasıdır, ama bir o kadar olmazsa olmaz değildir. Yaşlanan, veya vizyonu ileride katkı sağlamayan oyuncular geride konuşlanabiliyor, Emre, Ayhan, Petrov, Pirlo, Scholes gibi. DK çeyrek final maçında çizgiden gol pası çıkaran Schwensteiger'se şu rolün en iyilerinden. Giderek artan kanattan dönme bu oyuncuların kullanımı, benzer aksiyonlar açısından çok yararlı, keza ezelden orta saha olanlar sahayla enine ve boyuna görmekle yetinirken, onlar enine ve boyuna ayak basıyorlar da, James Milner bir başka örnek. Peki bu ikili orta sahaları başka nerelerde görürüz? Ya da bunlar illa ki biri pasör biri daha geleneksel çok koşan orta saha mı olmak zorunda? Yani anlatmaya çalıştığım bu şekil ikili kullanımının ana fikri nedir? Bunu takımın içinde bulunduğu koşullara göre yorumlamak daha doğru, o bahsettiğim 'denge'yi yakalamak her zaman mümkün olmuyor, ve burada gelecek soru da öne doğru oynamak mı, pozisyon futbolu mu, yoksa kontra hücumlar mı? Uruguay elindeki forvetler ve orta sahalarla, 4231i kullanabilecek şekilde değildi, Forlanın insanüstü oyunuyla 442 oynadılar, 2 defansif, holding orta sahayla. Auxerre, Avrupanın an itibariyle en değişik takımlarından Zenit'i, yine 442 dizilişiyle yendi, fakat orta sahalar yine bildiğimiz geride konuşlanan oyuncular. Zenit benim de sevdiğim gibi ortadan oynamayı seviyor, Auxerre bunu kullanıp daha dar savundu, işleri kolaylaştı, ve hızlı hücum, korner golleriyle turu geçtiler. Farklı şeyler denemeden 2linin yapısını bozmak istemiyorsanız, bu ikili geride konuşlanmak zorunda kalıyor, ve daha geride savunma. Zonal Marking'in geçen sezon Tottenham'ın maçında söylediği, Defoe'nun geriye gelerek Tottenham'ın 442sinin rakip üçlüsünü dengelediğiydi. Aynı Tottenham sezonun ilk maçında Liverpool'u orta sahadan silerken forvet ikilisi Keane-Defoe'ydu, keza o efsane Manchester'ın forvetleri de Rooney, Tevez; değişimli olarak da olabilir, forvetlerden biri üçüncü olarak geri gelip sayıyı dengelediğinde açıklar daha az olacaktır. Ortodoks 442nin kendi dinamiklerindeyse fazla alan bırakma geçerli, Premier Ligin hızlı temposunda, gidip gelen orta sahalarla ayrı, fakat top tutup pas yapan bir takım bunları kolayca değerlendiriyor. Almanya'nın İngiltere'yi düşürdüğü durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki benzer rollü oyuncu kullanımındansa 1+1 şeklini görüyoruz Premiership takımlarında. Scholes-Fletcher, Petrov-Milner, Smith-Barton gibi. Ha bir de Arteta-Fellaini var ki, bunlar bir üst boyuttaki box-to-box oyuncular, ama işte Everton'ın başka yazı konusu, başka sorunları var. Biri daha geride oynayıp, savunmanın önünü kapatıp, o ilk atakları engelleyen, diğeri sahanın geri kalanını kapatıp, aynı zamanda ileride gol kovalayan. Elbet bunlar da takımların yapılarına göre değişiyor, Scholes kesici değil, oyun kurucu; Petrov kontra başlatıcı ve duvar adam. Bloklar arası boşlukları kapatmaya yönelik bir uygulama. Keza kanatlar içeriye girebiliyor, girmek zorunda, takım daralmak zorunda kalabiliyor. Liverpool'un 442 ile çektiği sıkıntılardan biri oldu bu, fakat bugün Manchester maçının ilk yarısında ağır ağır pas yaparak kanatlara alan sağladılar benzer şekilde. 4411'ler ise bunun bir sonucu değil, savunma düşünülerek değil hücum düşünülerek yapılmış değişimler,  ayırt etmek gerekir. 'İki orta saha' olayının Premier Ligdeki yansıması da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncular yetiştiriliyor, yetişiyor, ama 1 senede olmuyor bu iş ve taktikler, anlayışlar çok hızlı değiştiğinden bu oyuncular pozisyonsuz kalıyor, veya bunlara pozisyonlar yaratılıyor. 4231'de orta ikili daha geriye gidip alanı kapatır ve topu ileriye aktarırken yetenekli kanat oyuncuları da forvete daha yaklaşmış oluyor veya hızlı forvetler kanatlardan daha iyi imkanlar sağlıyor ve üçüncü orta sahanın girişiyle de son halka tamamlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://noatsamisa.blogspot.com/2010/07/2010-dunya-kupas-4-2-3-1in-sifreleri.html&lt;br /&gt;Arsenal Column'da olması gerek bir yazı vardı, bulamadım.&lt;br /&gt;Jonathan Wilson'ın vardı bir de, İspanya'nın şampiyonluğuyla alakalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-3778428170497967860?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/3778428170497967860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=3778428170497967860&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/3778428170497967860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/3778428170497967860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/09/2-orta-sahada-ikili-sorunu.html' title='#2 Orta sahada &apos;ikili&apos; sorunu'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TJXZWCVutgI/AAAAAAAAAy8/N-fNbwrCBsQ/s72-c/bscap0017.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-1254947052981288015</id><published>2010-08-31T19:25:00.002+03:00</published><updated>2010-09-01T09:59:29.472+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='blog'/><title type='text'>Son gün transferi</title><content type='html'>Biz de &lt;a href="http://blogdellospor.blogspot.com/2010/08/son-gun-transferi.html"&gt;son gün transferi&lt;/a&gt; yaptık efenim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdığım yazılar burada yer alacaktır yine de.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-1254947052981288015?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/1254947052981288015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=1254947052981288015&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1254947052981288015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1254947052981288015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/son-gun-transferi.html' title='Son gün transferi'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-2136992420969198416</id><published>2010-08-30T04:50:00.009+03:00</published><updated>2010-09-01T01:39:09.118+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='taktikler'/><title type='text'>#1 Kanatlardan Yardıranlar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0vw6T0X6I/AAAAAAAAAx8/UPwHbxmfZYo/s1600/Ashley-Cole-and-Didier-Dr-001.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0vw6T0X6I/AAAAAAAAAx8/UPwHbxmfZYo/s400/Ashley-Cole-and-Didier-Dr-001.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511614036303962018" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Başlığın  yanındaki #1 ibaresi, bir serinin başlangıcını ifade ediyor.  Taktikler  üzerine incelemelerin yapılacağı bir seri. İlk yazı, süratli  kanat  oyuncularının trend futboldan uzaklaşması, bunun yaygınlaşması  ihtimali  ve hücumcu beklerin rolleri üzerine. Charlton 1990'da futbolda  en  önemli pozisyonun 'bek' olduğunu söylemişti, boş alan bulabilen   bilhassa oyuncular...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süratli kanat oyuncuları sahneden indi,   artık genişlik ve derinlik beklerin daha da artan rolleri üzerinden   sağlanıyor demek gereğinden fazla iddialı, doğru da olmayan bir cümle   olur. Trendi belirleyenler haliyle bu işin en üstünde bulunanlar olurlar   daha çok. Mourinho'nun yeni kuracağı takımda Ronaldo ve Di Maria var,   Manchester United'da illa ki bir Valencia veya Nani, ve cam adam Robben   de dünyanın en iyilerinden. Bahsedeceğim şablon  henüz müthiş bir  yaygınlık kazanmadı, ama öte yandan bu şablonun ana  fikri kendini diğer  düzenlerde ince ayarlarla kendini hissettirmeye  başladı, ve en üst  sıradaki yerini almasa da kabul edilişiyle beraber  her yapıda kendini  az biraz hissettirecektir. Oyun böyle ilerliyor,  farklı düşüncelerin  sentezi, bunlar üzerinden yeni uygulamalar... Çoğu  zaman tamamen yeni  bir şey de değil, eskinin bir başka tekrarı, belki bu  da öyle. Mesela  bir dönem defansif forvetler vardı, futbolun geleceği  bu mu olacak gibi  bir düşünce. Hem de çok geriye gitmemek gerek bunun  için, ama bugün  baktığımda bunu söyleyebilecek kadar bir yoğunluk  göremiyorum kendi  adıma. Yine ama, bu düşünce her sistemde kendine az  biraz yer buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son  yıllarda hız tam bir fetiş haline geldi,  kanattan yardıran, çizgide  oynayan hücum oyuncularının varlığı.  Walcott'ı bu sene ayrı tutuyorum,  Ashley Young'sa çok daha öncedir  söylediğim gibi zaten ayrıdır, SWP ve  Lennon'sa sırf bu fetişin  primleridir bana kalırsa. Ters kanada atılan  toplarla, hızlanarak  çizgiye inen ve böylece takıma gol pozisyon  yaratan bu tip oyuncular  biraz ayrıcalıklıdırlar aslında. Gerek kanat  oyuncusunun tarihsel  karakteristiğidir oyunun savunma yönüne  katılmamak, gerekse de bu  oyuncuların hala takım içinde oynama  bilincinden eksik yetişmesinden. Bu  adamların aşırı yetenekli  oluşlarıyla ayak işlerini  yapmaktan  kaçınmaları ve hücum oyuncularına  defansif görevler yüklememe   alışkanlığı da etkilidir. İngilizlerin  meşhur şampiyon takımı kanat  oyuncusu barındırmıyordu, çift forvet,  arkalarında Charlton, böyle bir  düzen. Oyunu kontrol etmekten  uzaklaştığınızda kanat oyuncuları sizi  eksik kılar, lükstür, düşüncesi  vardı. Tamamen olmasa bile bu düşüncede  Ramsey'nin İngiltere'nin ilk  meşhur hücumcu beklerinden biri olması da  elbet etkilidir. Bireysel  yetenekleri doğrultusunda değil, takımın ona  sağladığı alanlarla  değerli bir hücum oyuncusuydu, önündeki oyuncunun  içeri kaçışlarıyla.  Yani şuraya geliyoruz ki, kanatların takım içindeki  varlığı 'kusursuz'  futbolda sorunlar yaratabiliyordu. Orta saha  üstünlüğünün yitirilmesi  demek büyük ölçüde sıkıntı, oyunu kurmakta ve  işin savunma yönünde.  Bunu uzatmaya gerek yok, Sergen Yalçın bile  söylüyor, en basit taraftar  bile hani Necip diyebiliyor. Tabi topa fazla  sahip olmamak bir tercih  meselesiyse, o zaman iş başkadır, ayırt etmek  gerekir. Fulham,  Zamora'ya bilinçli olarak şişiriyorsa, iş başkadır.  Aston Villa oyun  planı doğrultusunda kontra ataktan 70 gol atabilir  böyle, Fulham finale  çıkabilir, Blackburn aniden ve sürekli ters kanada  oynayıp Clichy'e  uyku uyutmayabilir. Ortada doğru oyun diye bir şey yok,  sonuç almak  vardır, buradan çıkarılması gereken Makyavelist, amaca  ulaşmada her yol  mübağdır değildir, çıkarılması gereken zaten tüm bu  taktiklerin, ister  çok beğendiğiniz paslı oyun, ister kıçıkırık oyunlar,   amaç aynıdır.  Bu işten para kazananlar vardır, onlar için futbol daha  basittir.  Genelde futbolun içinden gelenlerdir bunlar. Daha farklısını   gösterenler, daha farklı oyunu arayanların tek amacı estetik ve haz   mıdır? Gitsinler sokakta top oynasınlar. Düşünmekten alınan keyifle yeni   yeni taktikler doğuyor ama keyif veren bu yeniliklerin doğmasından öte   bunların yeni/eski fark etmeden başarıyla uygulanmasıdır. Düşünmekten   keyif alanlar hep en sonunu, karmaşığını düşünerek işe başlarlar,   ütopyalar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0xgvPnpDI/AAAAAAAAAyE/OVFBpdnenlc/s1600/bscap0012.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 223px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0xgvPnpDI/AAAAAAAAAyE/OVFBpdnenlc/s400/bscap0012.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511615957478908978" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Resim 1.&lt;/span&gt;Chelsea'nin  WBA'ya attığı 6. gol. Sol içten hareketlenip golü atacak oyuncu  Malouda, sağ taraf oyuncusu Anelka pası veriyor, Kalou -Drogba'nın  yerine giren oyuncu- da sağ iç kanalında pozisyon almış. Ashley Cole sol  çizgide. Bu sene Chelsea Malouda'nın sağ bekle sağ stoper arasındaki  alana kaçmasıyla çok gol attı, en son Stoke City maçında aynı yerden  penaltı kazandırdı. Drogba'nın da sürekli sola gelişleriyle Chelsea  kuşkusuz en güçlü sol kanat aksiyonlarına sahip. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu  adamların  kullanımındaki amaçlar bellidir. Topa sahip olmaya dayalı  top oynayan  takımlarda, bunların hızlı olmaktan daha fazlasını  yapabilen daha  yeteneklileri daha da fazka özgürlüğe sahiptir, kanattan  içeri oynayıp  attırırlar, kendileri atarlar, çok büyük hücum  gücüdürler. Arşavin ilk  sezonunda Liverpool'a 4 tane sallarken  Clichy'nin de anası ağlıyordu  aynı maçta. Hızlı ve yetenekli  olduklarından harcanmamaları gerekirdi,  çok iyi birer hücum silahı  olabilirlerdi açık alan bulduklarında. Şayet  böyle de oldu, farklı  teknik adamların elinde farklı şablonlarda bu tip  oyuncular parladılar,  dünyanın en iyileri oldular. Tabi dediğim gibi  farklı rollerde.  Örneğin bir kontra atak takımı Villa'da Young'ın rolü  paha biçilemezdi,  veya Hughes'un elinde Santa Cruz destekli Bentley.  Bentley'nin sorunu  kendiyle, Young'sa oyuncunun belli bir kurgu içinde  parlamasına güzel  örnek oldu ilerleyen zamanda. Villa'nın kontra oyunu kendi ellerinde  olmadan  silikleşti, takım üst sıralara kesin olarak oynayıp böyle bir  kimliğe  bürününce rakiplerin ve onların kendi kendilerine yaklaşımı   değişti ve eskisi gibi açık alan bulunamamaya başladı. Şablon   değişikliği. Böyle olunca Villa daha az yedi, daha az attı, ve Young   takımın en istikrarsız figürü haline geldi. Tahmin edilebilir, çoğu   zaman ne yapacağı belli olan, 1 çalım atan 4 kaptıran, kendine güveni de   biraz kaybolunca son toplarda hata yapabilen, gibi. Bu sezon forvet   arkası oynuyor, ve inanılmaz verimlidir bana göre. Belki 2 asist henüz   şu ana kadar, ve sayın David Pleat'in bugünkü yazısına göre &lt;span style="font-style: italic;"&gt;anonymous &lt;/span&gt;&lt;span&gt;-yorumlarda eleştiriler var-&lt;/span&gt;,   ama belli bir rolde ve eskisi gibi saçma şeyler yapmaya zorlanmadan,   gerek takım gerek kendisi için en parlak görevi yapıyor. İçe kaçan kanat   oyuncuları Wenger'le ünlüdür. Aslında bu açıdan kanat oyuncusu da   olmuyor, kanatta oynayan ofansif oyuncular oluyorlar. Arsene hoca ters  ayaklı  oyuncular oynatırdı, ister istemez içe kaçacak. Bu da gerek orta  ikilisi  defansif olması gereken (ya da en iyisi box-to-box) 442 için  ortadan  yaratıcı güç demek, hem de, kanat oyuncularına dair ikinci ve  diğer  çıkarım, böylece beklerin önünde kocaman bir alan olabilmesi.  Oyunu  kanatlardan oynama geyiği vardır. Aslolan, oyunu sahanın her  yerine  taşıyabilmektir, bu da tahmin edilebilirliği azaltır, gol atmayı   kolaylaştırır, hem de daha homojen bi takım sunar. Yazıda lanetlenen   oyuncu topluluğu, oyunu en çok kanatlarda oynamaya zorunlu kılıyordu, bu   da bir yanlış anlama, böyle oyuncuların olmaması takımın boyunu   kısaltacakmış korkusu. Gol atmak için elbet başka yöntemler de var, ki   burada temel her alanda oynayabilmekse, bana kalırsa bu tip oyuncuların   takımdan kesilmesi, daha doğru tabirle o rollerde oynamaktan  kesilmeleri  daha doğru olur. Chelsea bana göre Barcelona'yla beraber en  iyi topu  oynayan takım şu an, çok beğenirim Ancelotti döneminden beri.  Doğal kanat  oyuncusu kullanmıyorlar, hatta bazen tek forvet bile  çıkıyorlar -geçen  sene-, buna rağmen her maç 5-6 gol. Kanatların statik  kalıp alan  açmaktan muzdarip olduğu o durumdan tamamen uzaklar, Drogba  ortada  daraldı mı sola geliyor, orta kesiyor, gol atıyor oradan -Wigan  maçı-, veya false  nine rolünde savunma arkasına adam kaçırtıyor.  Sadece bekler için değil  diğer oyuncular için de müthiş bir rahatlık,  çünkü durgunluktan  uzaklaştırır bu düzen, ve sürekli tekrarladığım  gibi, oyunu sahanın her  alanına yayar, oyuncuların yer değişimleriyle  sarhoş eden bir ahenk vardır. Chelsea Ashley Cole'ün de müthiş oyunuyla  dünyanın en  tehlikeli sol  hücum opsiyonuna sahip. Ashley Cole,  dünyanın en iyi sol beki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0y5lGWahI/AAAAAAAAAyM/uU-YBqrSfWo/s1600/bscap0014.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 227px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0y5lGWahI/AAAAAAAAAyM/uU-YBqrSfWo/s400/bscap0014.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511617483764034066" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Resim 2.&lt;/span&gt;Arsenal'in  maç kazandıran golü. Walcott futbol zekası eleştirilen biri olsa da  yaptığı koşular en kötü döneminde bile  eleştiri konusu olmadı. Burada  sağ bek içeri çekilmiş, Sagna'ya alan yaratılmış pozisyon öncesi. Bunu  yapan kim? Walcott. Sagna çizgiye iniyor, o arada içeri koşu yapan üç  Arsenalli var, sağdan sola; Walcott, Fabregas, Arşavin. Chamakh orta  sahaya gelip stoper Nelsen'le baş eden, Sagna'ya alan yaratan diğer  adam. Pası boştaki Fabregas'a, Cesc'in şutu stoperlerden dönüp Arşavin'e  geliyor ve sonrası gol. Sagna'nın çizgiye inişine kadarki bölümde  Arsenal kusursuz, fakat Fabregas koşu yaparken tembelce onu takip  etmeyen Grella bu golün suçlusu. Arşavin'i boş bırakan Salgado, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt; o görevi yapması gereken Nelsen henüz yetişemediğinden&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;  Walcott'ı tostlamak zorunda. Dolayısıyla onun pozisyonu Arsenal  kaynaklı, hata yazmak çok doğru değil. Netice itibariyle şahane gol.  Blackburn'ün golü de şahane, ama konuyla alakasız olduğundan buraya  alamıyorum.    &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kendimce tezimin iki yönüne  değindim. Açık oyuncularının kusursuz futbolda  sıkıntı yaratabilmeleri  ve daha durgun yapılarıyla takımın homojenliğine  olan zararları,  beklerin daha az açık alan bulabilmesi. İkincisine  yönelik çözüm Wenger  zihninde ters ayaklı oyuncular oynatarak,  Barcelona'daysa 433le vücut  bulmuştu. Bu noktada söylemek lazım ki,  Messi de eğer bir kanat  oyuncusu kabul ediliyorsa, bence değil, sözümün  bu tip içe kaçarak  oynayan ve akıllara gelen klasik kanat oyuncusu  olmaktan ziyade,  derinden hücum eden yetenekli pırpır adamlara  olmadığını söylemeliyim.  Arşavin de böyledir. Bir de Dirk Köyt var, o da  Benitez aklında ikisine  birden çözüm olmuş, müthiş bir şablon oyuncusu  olmuştu. Ama futbol  eskileri falan fazla sevmezler, Güntekin çıkar,  Liverpool yenilmişse,  ama Köyt falan, bunlar çok kalitesiz oyuncular  hocam... Der. Köyt  fanatiği değilim, hastası da değilim, ama yiğidi öldür  hakkını yeme,  dimi ya? Üçüncü çıkarımsa beklerin rol çalabilmesiyle o kanat   oyuncularının, bir nevi iç-kanat oyuncularına dönüşebilme özelliği   kazanabilmesi ve hız fetişinin başka bir şekilde aktif kullanılabilmesi.   Walcott'ı yazının başında farklı bir yere koydum, bu seneki oyunuyla.   Hansen ona saydıradursun, o da son pasları atamasın, onun dışında  futbol  zekasından şüphe ettirmiyor. Oyunu aklıyla oynayangillerden  değil, ama  geç keşfedilmiş yetenekli çocuktan da fazlasını ortaya  koyuyor bu sene.  İmzası olan sağ çaprazdan gollere devam, ama bu sefer  daha içerden  ataklar yapıyor. Trende uymuş bir nevi. Elbet çizgiye de  geliyor, ama  bundan daha çok, forvette birbirine daha yakın oynayan bir  üçlü ve  savunma arkasına koşular yapan Walcott. Bu rol Walcott'a  goller verdiği  gibi, önceleri onun için yaratılan boşluk bek için,  Sagna için  yaratılmış oluyor, o da Walcott'ın yaptığı gibi derinlik  sağlıyor,  çizgiye iniyor, asist yapıyor. Ben şimdi sabahın köründe  gerçekten  şuraya iki link koymaya üşeniyorum, üşenmezseniz siz bakın  Chelsea'de  Ferreira'nın Benayoun'a attırdığı 6. gol, ve Diaby'nin  Blackpoola golü,  birbirinin karbon kopyası. Sizin Walcott'tan  beklediğiniz bu değil mi,  veya onun gibilerden, Lennon'dan mesela? Hız,  boyda uzunluk, ortalar,  bunlar aynen devam, ve adamın gol sayısı da  iki katına çıkıyor. Malouda  bu sene gol sayısı açısından Lampard rolüne  bürünecektir, daha şimdiden  4, 20yi rahat bulacak Malouda. Çok güzel  oyuncudur, her şeyden vardır  biraz, forvet rolünde harika oynuyor.  Futbol romantiği diyecektir ki  belki, bu 2-3-5i bile anımsatıyor bana,  piramidi. Bilemem tabi, ben  diyemem herhalde o kadar. 4-3-2-1, belki de  trend budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ki ikincisi gelirse yakınlarda, bu 4411 üzerine olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-2136992420969198416?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/2136992420969198416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=2136992420969198416&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2136992420969198416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/2136992420969198416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/1-kanatlardan-yardranlar.html' title='#1 Kanatlardan Yardıranlar'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TH0vw6T0X6I/AAAAAAAAAx8/UPwHbxmfZYo/s72-c/Ashley-Cole-and-Didier-Dr-001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-8144701918695254483</id><published>2010-08-21T23:36:00.013+03:00</published><updated>2010-08-30T06:57:12.658+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='wigan'/><title type='text'>Wigan gerçekleri</title><content type='html'>Bu Wigan'ın seveni pek azdır. Martinez döneminde bu konuda bir artış olmadı, hatta daha bile geriye gidildi belki. Ama ben bu takımla ilgilenirim, ilgi çekici bir takımdır. Sezon öncesi yine saydırdılar, Championship adayları arasına koydular. Gerçekten lig düşebilirler, ama olayı tecavüz boyutuna taşıyan &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/football/blog/2010/aug/13/premier-league-preview-wigan-athletic"&gt;Paul Wilson'ın yazısı&lt;/a&gt; ve bunun benzerleri. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Now they really need to start playing attractive football. &lt;/span&gt;Ardından, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;What's the point of Wigan. &lt;/span&gt;Zıvanadan çıkmış bir cümle, sanırım kalkmış, ama bir zamanlar var olduğu yorumlardan anlaşılır.&lt;span style="font-style: italic;"&gt; &lt;/span&gt;Yahu ayıptır, bunu söylemek için o iğrendiğim hikaye yazıcı klavye başı yazarlardan olmak gerek. Yerli bloglar, başka pek çok yer falan böyle. Sanki gitmiş görmüş, öyle bir heyecanla yazılar, istatistik okuyup evet evet böyleydi tadında bir üslup, tamamen vakit kaybı. Wigan, Blackpool, geçen senenin West Ham'ı ve hatta Portsmouth, ellerinden geldiğince pragmatizmden fazlasını düşünen takımlar, bu takımları kötü oynuyor diye suçlarsan, kötü algısını da bir yanda ele almak gerekir. Zayıf demek daha doğrudur. Kötü dendiğinde uzun top oyunu veya savunma futbolu akla geliyorsa, sayılan takımlar böyle yapmıyorlar. Bununla beraber savunma futbolu ve uzun top, veya başka şeyler, sert oynamak, van Bommel olmak da birer seçimdir, kazanmak için yapılan seçimler. Bu seçimlerin artık bayağılaşıp sıkıntı verdiği zamanlar bunlar kötü olabilir. Veya başka bir bakış açısıyla, iyi futbol algısı daha çok çalışılarak yapılması mümkün olan olgularla bağdaşır, büyük kulüpler, büyüyen kulüplerin de beklentisi daha zoru başarmaktır elbet. Futbolda bütçelerin büyümesi, ciddi paralayın dahil olmasıyla başarı beklentisi de daha büyüdü. Herhangi bir durumda başarı önceliklidir, somut olanı görmektir, ama bu durumlarla daha da öncelik kazanmış oldu. Wigan'ı hala, şu durumda bile, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;attractive&lt;/span&gt; futbol oynamıyor diye suçlamak yanlış, ama iyi takım olmadıkları da doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wigan, Hoffenheim mıdır yoksa İBB mi dendiğinde, kesinlikle İBB. Öyle süper bütçeleri yok, kulüp tarihinin en pahalı transferi bu sene aldıkları 6 milyonluk Boselli oldu. İyisi kötüsü bir yana, sezon böyle giderse arada kaynayıp fos çıkacak. Wigan rugby kültürü olan bir şehir, futbol izleyeni de genelde Evertonlı falan oluyormuş. İngilterenin tüm üst ligleri arasında, 5-6. lige kadar yolu var, en ucuz kombine satan 5 takımdan biri. Yine de giden olmuyor, bugünkü maçta 14.000 kişi vardı. Şu seyirci meselesinden dolayı Premiership'e yakıştıramayan çok olur, oldu olacak ligten düşsün direk. Az mı oyuncu sundu peki Wigan? Jewell döneminden aklımda kalanlar; Chimbonda, Jason Roberts, Bullard, sonra Steve Bruce'la Valencia, Cattermole, Palacios, Figueroa, hatta Zaki, Martinez için fazla bir şey yok şu an, N'Zogbia, Hugo... Bu da bir çıkış noktası olabilir, bu oyuncular bir düzen içinde parladılar, takım onların gelişimlerinden nem aldı ve onlar da büyük kulüplere kapak attılar, fakat Martinez'in fazla ihracatı yok. Takımda istikrar ve başarıya ulaştıracak bir düzen yok, mesela N'Zogbia'ya hücumda esas rollerden biri verildi, ve daha çok serbestlik, piyasası yükselen oyuncu oldu, istikrarı da yakaladı. Olay bu işte. Bir önceki yazıda dediğim gibi Ancelotti döneminin esası orta saha üstünlüğü ve rakibin üstüne kabus gibi çökmeyse, Martinez'inki de istikrarsızlık ve maçtan inanılmaz çabuk vazgeçme. Bu nedenlerden Martinez teknik direktörlük için iyi bir seçim olmayabilir, ama futbol zekasıyla gelecek vaad ediyor. Yani aslında şapkadan tavşan çıkardığı yok, trend uygulamalar, iki tutucu orta saha, tek forvet, ters ayaklı kanatlar, kanatların biri forvet diğer orta saha, gibi... Teknik direktörleri iyi yapan taktik bilgisinin yanına başka şeyler eklemek, şu an için bu şeyler onda yok. Ama en azından eski kafa düşünmüyor, bu iyi, ve Chelsea'yi, Arsenal'i, Liverpool'u yenebilmiş biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İBB'ye benzetirken, sadece seyircisi değil giantkiller özelliğini de söylemeyi unutmuşum. Aslında amaçsız takım sendromu bu. Takımın bir amacı yok, daha ufak hırslar üzerinden yürüyor, böyle olunca da, takımın da belli bir potansiyeli varsa büyük maçları kazanıp diğerlerinde felaket olabiliyor karakter olarak. Seyirci bambaşka bir hüviyettir, sadece seyirci için de oynanır. Hoffenheim bambaşka tabi, başlı başına bir proje. Olayın psikolojik yönü böyle, taktiksel açıdan bakıldığındaysa işleri gereğinden fazla karmaşıklaştırmanın, daha az direk oynamanın sıkıntısını çekiyorlar. İşte yukarıda dedim, iyi futbol eğer daha fazla pas, daha fazla topa sahip olma anlamına geliyorsa, bu daha fazla zorluk, karmaşıklık gerektirir. Sadece Wigan değil, Arsenal bile direk oynamamanın sıkıntısını çekebiliyor, gol bulamayarak. Topa fazla sahip olunduğunda, veya hücumlara direk çıkılamadığında alan bulmak zorlaşır, alan bulamadığınız ölçüde de gol pozisyonunuz azalır, bu da gol bulmayı zorlaştırır. Şimdi farklı yöntemleri var, hücumda sayıca üstün olarak alan yaratabilirsiniz, hızlı paslarla rakip şaşırtılabilir, vesaire. Bazen teknik önceliklidir, bazen hız, bu şekilde avantaj sağlanır. Amaç goal olduğundan (ne kadar acayip bir cümle-amaç goal olduğundan...) gol atamadığınızda ne kadar pas yaptığınızın bir önemi kalmıyor, aslında oyunu kontrol de etmiş olmuyorsunuz, rakip izin vermiş oluyor. Mourinho'nun şampiyonlar ligi finalindeki Inter'i gayet güzel bir örnek. Southgate de güzel oynamaya çalıştı, orta sahasının da düşmesiyle bir alt lige yollandı, Mowbray, West Brom'dan sonra Celtic'te de yapamadı. Stoke City bu örneklerin zıddı, kabus, veya Mick McCarthy'nin Wolves'u. Bizim için izlemesi güzel, ama hayalcilikten çok az farklı, ve bu hayalciliğin futbolun o başarı endeksli ekonomik yönüyle alakası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Scotland'la çok dalga geçildi, bir forvet olarak sezonu 0 (sıfır) golle tamamladı, ama gerek onun varlığı, gerek Scharner'ın, takıma bir direkt oyun sağlıyordu. Bu sene ikisi de yok, Boselli de pek o işleri yapacak biri değil. Gol sıkıntısı buradan, biraz da N'Zogbia'nın takımdan kopması, kalitenin de düşmesinden. Defans zaten berbat, geçen sene de berbattı, aynen devam. Her Londralıdan 8-9 tane yicek kadar mı kötü? Değil, ama işte dağılıp gidiyor takım. 2 seneye büyük kulübe yolcu McCarthy'nin takıma kesin girişiyle daha da güçlenen orta saha, büyük maçlarda üstün gelebiliyor. Rakibe alan bırakmıyorlar, bunla beraber uzun top oynamadan da çıkabiliyorlar. Ama gereken hızda gelinmediğinden ve hücum oyuncuları takımın genel kalitesine göre üstün olmalarına karşın rakibe zayıf kaldığından pozisyon üretemediler. Blackpool maçında Gohouri'nin golü ofsayt değildi, ikinci yarı şoku atlattıktan sonra güzel pozisyonlar da buldular, ama topu yerde tutarak oynamaya çalışan bu iki takım, bu hafta Arsenal ve Chelsea'den fark yediler. Arsenal maçı ayrı bir değerlendirmeye tutulabilir, keza Blackpool'da 4-3-3'üyle hücum opsiyonları daha güzel bir takım Wigan 4-5-1'ine göre. Blackpool pas yapmaya çalışırken geride inanılmaz boş alan bıraktığı için maç farka gitti, Wigan'ınsa her şeye rağmen suçu çok azdı. Malouda'nın golüne kadar, ki bu da 30 dakika demek, Chelsea'nin gollük pozisyonu bir tane bile yok. Wigan'ın da tek tük, Stam ve N'Zogbia'nın kanadı sağdan yüklendiler. Maç sonu bakın, Chelsea 5ten fazla ofsayta düştü, ilk yarıda bir pozisyon var ki Anelka ofsaytta olduğunda rakip savunma orta sahaya kadar gelmişti. Böyle savundu Wigan, hata da yapmadı. İlk gol Chelsea klası, iyi paslaştılar, sağda Wigan oyuncusu düşünce çizgide boşluk oldu ve sonrası gol. Aslında Malouda geriden geldi yine de ve Kirkland'ın da topa ciddi bir hamlesi yok gibi görünüyor. Abartmamak mı gerekir, yoksa karakterin yansıması mı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chelsea yazısı bir altta. Aynı yoldan ve söylenenlerden devam. Kadro daha dar, yaratıcılık belki biraz daha düşük, ama kesinlikle daha oturmuş, homojen bir takım. Ancelotti de geçen sene olduğu gibi tüm oyuncuları kullanmaya çalışıyor, ilk iki maçta Kalou-Malouda, Ivanovic-Ferreira.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Ağustos: Ve Wigan, Tottenham'ı White Hart Lane'de yendi. Gol yemeden. Bu maçın analizini yapabilirim, 5li defans oynadılar maç boyu. 26 Ağustosta bunla benzer eksenlerde &lt;a href="http://soccernet.espn.go.com/columns/story?id=817397&amp;amp;sec=england&amp;amp;root=england&amp;amp;cc=5739"&gt;şöyle&lt;/a&gt; bir yazı yazılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;At their best, his sides play high-quality football yet his tenure has  been marked by inconsistency and notable for flaws that seem to have  mushroomed. Wigan have ability in attack and midfield - they overcame  Chelsea, Liverpool and Arsenal last season - but talent alone is not  enough. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;It is a project, but one which may have be jettisoned if survival is  deemed likelier by a more pragmatic route. Consider the qualities the  stereotypical relegation firefighter demands: Premier League experience,  physical power, a never-say-die spirit and, in many cases, a British  core to his side, and it is apparent that Wigan's squad is ill-suited to  many other managers.  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Paul Wilson, Wigan ve Blackpool alt sıraların en &lt;span style="font-style: italic;"&gt;çekici&lt;/span&gt; takımları.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-8144701918695254483?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/8144701918695254483/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=8144701918695254483&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8144701918695254483'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/8144701918695254483'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/wigan-gercekleri.html' title='Wigan gerçekleri'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-1009268547993416038</id><published>2010-08-18T01:45:00.004+03:00</published><updated>2010-08-18T13:38:25.109+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='chelsea'/><title type='text'>Yılbaşı ağacı</title><content type='html'>Chelsea geçen sene kaldığı yerden devam ediyor; bol gollü galibiyetler, rakip kaleye yıkılan oyun, kanatları beklerle kullanma anlayışı, Ancelotti yolundan devam ediyorlar. Hazırlık döneminde izlediğim takımlar Arsenal ve Aston Villa'ydı, biraz da Manchester United, o yüzden Chelsea'nin üst üste mağlubiyetleri neye bağlanmalı, yapacağım tespitte kendime o kadar da güvenmemem gerekir. Muhtemelen Drogba'ydı. Torres Liverpool için neyse Drogba da Chelsea için o. İyi bir sezon başlangıcı, ama söyleyeceklerim geçen seneden çok farklı değil, bir fazla bir eksik belki. O dönemde yazılan yazı &lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/08/hayal-krklg.html"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;burada&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;, Sunderland maçı sonrası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Zamanla ufak tefek ayarlamalarla açıksız düzen en olumlu haline  ulaşacaktır ama bu halde bile birtakım sorunlar yaşanacağını, hedef  maçlarda, kanatları verimli kullanan takımların sıkıntı yaşatacağını ve  ayrıca kanatları tekeline alan takımın da kendi oyununu kabul  ettireceğini düşünüyorum. Bununla beraber şu an tam tersi gibi gözükse  de gol atmakta daha az zorlanan bir Chelsea olacak, sistemin artısı bu.  İlk maç diamond denen düzene daha yakında, tam anlamıyla öyle olduğunu  düşünmüyorum, sahada ortadan hücumlarla sonuca gitmeye çalışan dizilim  veremediğim bir takım vardı. Bu maç daha derli toplu, 4-1-2-1-2 oynayan  bir takım gördüm ki kesinlikle daha ılımlı oldu, bir dizilim  getirebildik en azından ve Lampard’ın daha geriden kullanılması ve onun  rolünün Deco’ya verilmesinin ne kadar doğru olduğu görüldü. Ben açıkçası  Ballack’ın farklılık katmadığını düşünüyorum bu takıma, sorun  özelliklerinin olmamasında veya kalitesizliğinde değil, tersine ikisinde  de dünya çapında bir oyuncu fakat eldekilere bir farklılık katmıyor."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chelsea kağıt üzerinde bakıldığında sahaya 4-3-3 gibi diziliyor, ama Malouda ve Anelka'nın rolleri klasik kanattan yardıran oyuncular gibi değil, müthiş serbestlikleri var. Kanatlara açıldıkları gibi daha çok içte oynuyorlar, çizgi yine beklere kalıyor. Stil esasında aynı, Ancelotti'nin geldiği günden bu yana yerleştirmeye çalıştığı Ancelotti düzeni, dizilimse geçen senenin sonlarındaki düzenin yeni sezona yansıması. Malouda'nın bir gömlek atlayıp takımın bankosu olması, ve orta saha sayısının azalması böyle bir yola götürdü takımı. Ballack ve Cole ayrıldılar, Ancelotti'nin ağzından Cole daha yetenekli olsa da Benayoun'un ondan daha iyi bir taktik anlayışı olduğu söylendi. Chelsea'nin aradığı biraz bu, Yossi Lampard'ın alternatifi ve zaman zaman da Malouda'nın oynadığı bölgede oynayacak. Çok fazla orta saha oyuncusuyla oynanmasından dolayı, Ancelotti dönemini değerlerinden en bariz ayıran özellik rakibin üzerine kabus gibi çökmeleri ve çizgide oynayan açık oyuncularının kullanılmaması. Kanatların kutsanması yok, sadece sahanın her tarafını kullanıyorlar ve beklerle de genişlik sağlıyorlar. Geçen yıl Hull City karşısında oyun domine edilmesine rağmen zorlanmışlardı, Drogba'nın frikiği ve bir başka son dakika süper golüyle 2-1 bitmişti maç, ama kontrol Chelsea'deydi. Yukarıdaki paragrafta yaratıcılıktan endişelenmişim, bakıldığında ikinci versiyon takım bu yönden biraz daha geriye gitmiş, ama toplamda geçen senenin devamı olmasıyla daha oturmuş bir takım. 6-0lık galibiyet o müthiş baskının ve makine düzeninin, homojen yapının bir göstergesi olsa da skoru buraya getiren daha çok West Brom. Di Matteo maç sonu röportajında da dem vurdu, hemen maçın başında kötü bir frikik savunması yaptılar, dörtlü baraj kendi kendini bozdu, dönen topu Malouda tamamladı. İkinci gol, yine dörtlü baraj istiyor Carson, yine baraj kendi başına açılıyor, bu sefer direk gol. Üçüncü gol kornerden. Bunlardan sonra maç elbet kopuyor. Chelsea'nin karakterini gösterdiği bir maç ama rakibin hataları olmasa, sezon başı da olması itibariyle, Hull maçına benzeyebilir, daha zorlu geçebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TGuyeIOtjBI/AAAAAAAAAxo/rGGG-0TEXcU/s1600/bscap0012.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 223px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TGuyeIOtjBI/AAAAAAAAAxo/rGGG-0TEXcU/s400/bscap0012.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5506691200065571858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela yukarıda görüyoruz, altıncı golde pası veren Anelka, golü atan Malouda, Chelsea'nin iki kanat oyuncusu. 4-3-2-1.  Ligin açık ara en homojen takımı Chelsea, organize, oturmuş. Homojenliğin iyiyle kötüyle alakası yok, Manchester United da en az bu kadar iyi bir takım olabilir, ama daha ortodoks, gerek orta saha oyuncularının, gerek kanatların rolleri vs. Her takımın biraz yapmaya çalıştığı da bu, forvetlerin gol atmaktan başka şeyler de yaptığı, kanatların sadece çizgide olmadığı, gibi. Bunu çok iyi yapıyorlar, ve baş aktör Ancelotti. Yaşlanan kadro, hocanın Milan geçmişi de göz önüne alındığında soru işareti. Onun dışında, geçen seneden bildiğimiz, tanıdığımız, aynı yoldan devam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferreira sarı kartlıyken rakibe sert girdi, hemen Ivanovic'le değişti. Yahu tamam da, 59 değil 60da çıksan oyundan, biz de 5 puan alsak fantezi ligden, hı?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-1009268547993416038?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/1009268547993416038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=1009268547993416038&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1009268547993416038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1009268547993416038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/ylbas-agac.html' title='Yılbaşı ağacı'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/TGuyeIOtjBI/AAAAAAAAAxo/rGGG-0TEXcU/s72-c/bscap0012.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4216760988500217582</id><published>2010-08-10T12:34:00.013+03:00</published><updated>2010-08-10T16:08:54.450+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='martin o&apos;neill'/><title type='text'>Martin O'Neill'ı nasıl bilirsiniz?</title><content type='html'>Dün akşamüstü Martin O'Neill istifasını verdi, ve her zaman olduğu gibi 'kendi isteğiyle' ayrıldı. Öncesinde Premier Lig'de herhangi bir takım tutmayan ben, ve yaşım itibariyle sadece öylesine bir ilgi duyuyorken MON sayesinde Aston Villalı olmuştum. Neticede denizaşırı ülkeden birinin Aston Villa taraftarı olması için fazla neden yok, David Cameron'ın veya prensin Aston Villalı olması çok bir şey ifade etmiyor, bu takım bir Liverpool, Manchester United, Chelsea, Arsenal değil. Ben takım tutmazdım, Bergkamp'ı çok severdim, saçlarım da sarıydı ufakken, top oynadığımda hep Bergkamp'ı alırdım, özenirdim vesaire. Paul Mcgrath'ler görmem mümkün olmadı, hatırladıklarım Lee Hendrie, Djemba-Djemba, Juan Pablo Angel, Vassell gibi topçulardı. Lerner-O'Neill öncesi hedefteki isim 'Deadly Doug' Ellis'ti. Takımın en başarılı dönemlerinde yine başkan olan Doug Ellisle olan ilişkiler milenyumda kangrene döndü ve O'Leary-Ellis ikilisi taraftarın hedefi oldu. Ellis yeterince para harcamıyordu, büyük transfer yoktu, ve başka klasik söylemler... Asıl durum Ellis'in yaşlanması ve takımdan elini ayağını çekmesiydi, prostat kanseriydi, zamanı dolmuştu. 2006'da Randy Lerner'ın takımı satın almasından kısa süre sonra Martin O'Neill dönemi başlamış oldu. Bizi ilgilendiren bundan sonrası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her teknik direktörün artıları ve eksileri vardır. Hemen şuraya sıkıştırıyım, Viktor Maslov'un tarzı benim için bambaşkadır, en sevdiğimdir. Bazısı çok sevilir, bazısı maalesef iyi hoca denir, bunun gibi şeyler; O'Neill takımdan ayrılırken arkasından söylenen ikisi de olmadı, kötü hoca da denmedi, hak yerini bulsun diye değil ama gerçekten yaşattıkların için teşekkürler denildi daha çok. Bunu bir kısım daha bir hışımla, işte en sonunda oldu havasıyla söylerken bir kısım daha fazla kalabileceği görüşünde. Villa taraftarının gözünde bir O'Leary olmasa da belli bir sürecin sonunda sevilmeyen bir figür haline gelmişti ve bu duruma getiren süreçten önce bunun nedenleri elbette transfer politikası, oyunun sıkıcılığı ve takımı daha fazla ileri götürebileceğine inanılmaması. Takımın başında uzun süre kalmasını istediğiniz bir teknik direktörde mutlak varolmasını istediğiniz özelliklerin hiçbiri yok, ve bu da açıklıyor bir şeyleri. O'Neill, Britanyalı hocalardan çok farklı değildi, kafası pragmatik işliyordu, teknik direktörün görevi maç kazandırmaktır diyen hocalardan biriydi. Böyle adamlar gittikleri takımlarda başarılı olurlar ama bu yetmiyor. Gittiği her takımda başarılı olan özel hocalara bakarsak, Hiddink veya Mourinho örneklerinde, taktiksel esnekliği de görüyoruz, imkanlara göre nasıl kazanılması gerektiğini belirliyorlar ama bununla beraber gerekli imkanlar verildiğinde kazanma yollarını bir üst noktaya taşıyabiliyorlar da. Avustralya ve Rusya, Chelsea'de kısa sürede başarılanlar. İş hep taktiklerde bitiyor, eldeki oyunculardan en iyi kazanan takımı yaratabilmek ve kazanan derken burada biraz da hala geride kalmış Adalı zihinyeti de karşımıza çıkıyor, bir tarafta kendi eksiklerini olabildiğince saklayıp rakibin eksiklerinden yararlanmayı öngören, trend futbolu da göz önüne alan bir anlayış, diğer tarafta genelde tekdüzelikten ayrılmayan ve bir şekilde kazanmayı hedefleyen. Mourinho uç bir örnek, gerek Chelsea'de yeni baştan bir takım kurabilmesi, gerek daha düşük imkanlarla Porto'da, ve gerek Inter'de 4-2-1-3'ü, çok farklı bir adam, ama Moyes'a bakalım örneğin. Taraftarın beklediği de tam olarak bu. Faydacı oyunun yanına ileri düzey bir taktiksel zihin ve daha iyi finansal kontrol eklemek. O'Neill'ın uzun top oyunu değişmedikçe taraftar daha da alevlendi, artık takımın kazanması yetmemeye başladı, burada takımın iyiliği için bireyselliği bir kenara bırakmak yoktu, kadro gelişmesine rağmen bu oyundan vazgeçmeme geçerliydi. Zaman geçiyordu, ama değişen, hocanın yine kendi bildikleri üzerindendi. Sonunda oyuncular da ona olan güvenlerini kaybetti. Aşağıdaki satır bugün Mirror'dan:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span class="status-body"&gt;&lt;span class="status-content"&gt;&lt;span class="entry-content"&gt;"Aston Villa players texted each other images of champagne bottles to celebrate manager Martin O'Neill's exit."&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span class="status-body"&gt;&lt;span class="status-content"&gt;&lt;span class="entry-content"&gt;Villa 2006-07'yi bir önceki sezondan 8 puan yukarıda tamamladı ve 11. sırada.  Ben o zaman hala bu takıma ilgi duymuyorum. Martin O'Neill'ın ilk yılı ve transfer sezonları arasında da kuşkusuz birinci. İlk iki yıl harap kadroyu temizlemek ve yerine kendi adamlarını koymakla geçti. Bakıldığında O'Neill'ın her zamanki transfer politikasından farksız; bir target man, eski takımından oyuncular, ve yüksek meblağa İngiliz oyuncu. Petrov ilk sezonunda fazla başarılı olamadı, efsane performanslar göstereceği maçlara 2 sene vardı. Premier Lige vardığında ofansif orta saha oyuncusundan, geride oyun kuran, sert, çok iyi top kapan bir oyuncuya evrildi. İlk sezonun kayıp geçmesi bu dönüşümle ve uyum süreciyle ilgilidir. İlerleyen dönemde sadece defansif performansıyla değil, liderliğiyle, ve benim en çok beğendiğim, takım için önemli bir hücum silahı olmasıyla kendini kabul ettirdi. Aston Villa, MON'un ilk sezonunda uzun top oynayan bir takım değildi, eğer hala duruyorsa Guardian'ın chalkboardlarından da buna ulaşılabilir, Young'ın gelişimi, Agbonlahor takıma kesin olarak girişi gibi durumlar takımı böyle bir yola soktu. Sonra da bu yoldan çıkılamadı. Petrov'a dönersek, çok zamanında kaptığı toplarla rakibi geride az adamla yakalıyordu takım ve topu kazandıktan sonra da topu çok güzel kanatlara açıyordu. Asist sayısı hiçbir sezon 5i geçmemiştir, ve 5 sene öncesine kadar ofansif bir ortasahayken 4 yılda Birmingham'da attığı goller yılın golü seçilen müthiş uzaktan golü ve geçen sene kupadaki son dakika golüdür sadece. Ataklara katılmaktan men edilmesinden kaynaklanıyor bu. Golleri bu kadar, ama oyuna katkısı çok büyüktü. Yine de ayakları yavaşlıyor, ve Villa'da savunmayla forvet arası boşluk artıp orta sahaların doldurması gereken alan çoğaldıkça onun verimi de azalıyor. O yılın devre arasında Baros-Carew takası yapıldı ve Watford'dan Young alındı. Ama asıl bomba gelecek sene, ve benim takımı tutmaya başlamam bu seneye denk geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Villa deli gibi gol atıyordu 2007-08'de, 71 golle sıralamada üçüncü. Ligi de altıncılıkla bitirdiler ve Avrupa kupalarının da yolu açıldı bu sene. Laursen'le Young'ın sezonuydu. Sonraki dönemde Laursen'in takımdaki etkisi daha da yükseldi, kaptandı, Young'sa kendini Premier Lig'in en iyi sol açıklarından biri olarak kabul ettirdi. Hızlı ataklarla, kornerlerle, harika ortalarla sürekli gol atıyordu Villa, çok yiyordu da ama müthiş bir eğlence vardı maçlarda. Bu oyun sürse ileriki dönemde olacaklara, ve uzun top oyununa rağmen taraftarların bu kadar tepkili olacaklarını tahmin etmiyorum. Zira Martin O'Neill'ın son sezonunda Villa ilk 10un en az gol atan takımlarından biriydi, çok maçı da 0-0 bitti ve pek çok başkası da son dakikada atılan gollerle. Takımın yaratıcılığını kaybedip tekdüze oyundan çıkamaması olduğu kadar daha büyük profilli bir takım haline gelmesiyle kontra ataklarının azalması da bunda etkili oldu. Villa'nın altıncılık serisine başladığı yıldan itibaren kontraataktan daha etkili, onun kadar kolay gol yolu olmadı ama buna yönelik bir önlem de alınmadı. Takımın kendi sahasında kazanamamaya başlaması ve müthiş bir deplasman takımı olması sürpriz değil. Bu özelliklerin kaybedilmesiyle madem atamıyoruz, o zaman yemeyelim de gibi bir havaya bürünüldü ve Richard Dunne'ın önderliğinde ligin en az gol yiyen takımlarından birine dönüşüldü. Takım Alan Hansen'ın meşhur 'two banks of four'uyla geriye yaslanıp savunma yapmaya başladı ve alan daraldığında rakibe geçit verilmedi. Collins-Dunne bargain stoperler oldular ve Warnock'la beraber ligin en çok blok yapan oyuncularıydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımın taktiksel gelişimine bakalım.  2006-2007, ilk sezon temizlik çalışmalarıyla geçti söylediğimiz üzere, sahadaki oyun da bunun yansımasıydı. Klasik 442, ve henüz fazla uzun top yok, Agbonlahor takıma adapte edilmiye çalışılıyor. Gabby uzun süre sağda denendi, bu ve bunun gibi şeyler oyununa çok şeyler eklese de forvet oyununu ciddi anlamda törpüledi. Akademideyken gayet golcü bir oyuncuyken sezonbaşı 3000 dakika oynuyor ama henüz ligde 15 gole ulaşamadı. Villa zaten yüksek profilli bir golcünün sıkıntısını çekiyor, taraftarın inanılmaz sevdiği Angel böyle bir adamdı, 15 golün üstüne çıkmış bir oyuncu ve Güney Amerika çıkışlı olmasıyla eğlenceli oyunu, onu çok sevdirdi. Taraftar böyle oyunculara aç. Rooney'nin Tevezle beraber 4-6-0laştırdığı dönemde bu kadar keskin bir oyuncu olmamasını hatırlamak gerek. Agbonlahor inanılmaz kötü bir son vuruşçu, ki tekniğini de hiçbir zaman beğenmemişimdir. Müthiş fiziğine, biraz teknik ve gol vuruşu ekleyebilirse Bent'in bir gömlek üstü oyuncu olacak. Bu bakımdan da Carew taraftarın çok sevdiği bir oyuncudur, her girdiği maçta gol atmasıyla. 10 golü bulduğunuz zaman seviliyorsunuz. Sonraki sezon, 2007-08de, Petrov'un yavaş yavaş etkisini göstermesi ve alındığında gelecek vaat eden Reo-Coker'ın takıma katılışıyla Villa orta sahayı üçledi, Young'ı daha ileriye attı, Gabby sağ kanatta kullanılmaya devam etti. MON, bazı oyuncuları kolay harcayabiliyor, Gary Cahill bunlardan biri oldu. Şimdi bakıldığında o sezon adına tek olumsuzluk Cahill'in kolayca gönderilmesi gibi geliyor. Ridgewell de o sene ayrılarak, takımda şans verilmeyen oyuncuların ezeli rakiplere gitmesi furyasını başlattı, Birmingham City'i seçti. Böyle giden oyuncular çok. Bir ara çok iyi top oynayan Steven Davis de O'Neill tarafından düşünülmemişti, sonralarında Gardner, 8.5 milyon verip aldığı Reo-Coker, gerçekten harcadığı oyuncu da çoktur. Ya da Sidwell, ya da Harewood, ya da Shorey... Çoğunluk fazla oynatılmadığından ya da direk üzerleri çizildiğinden gönderildi, O'Neill'ın eldeki en iyi oyuncularla devam etme hastalığından -ve bu yüzden hazır olmadıkları düşüncesiyle gençlere hiç şans vermeme durumu da var, bir tarafta Sir Alex Macheda'ya tanıdığı şansla maç kazanıyorken- gerçekleşti hep bunlar. 2005-06'nın en iyi oyuncusuydu Davis, NRC ve Gardner sağ bekte tercih edildiler. Bu sağ bek konusu 4 sene boyunca hep bir kriz teşkil etmiştir. 70 gollük sezonda o bölgede çoğunlukla Mellberg oynadı, ertesi sene NRC ve Gardner, sonraysa Cuellar krizi. Bir değil iki tane sağ bekin olduğu takımda, Luke Young ve Beye, o bölgenin adamı Cuellar oldu. Elinden gelenin en iyisini yaptı King Carlos, son sezonunda özellikle taraftarın sevdiği bir adama dönüştü, ama stoperden dönme ve neticede hız sorunu yaşıyor ve ataklarda edilgenlik. Sağ bek, yine O'Neill'ın İrlanda inadının tuttuğu yerlerden biriydi. İlk transfer edildiği dönemlerde Milner da oynadı, hatta Heskey bile savunma görevleriyle kullanıldı. E yani, artık eh.. Milner'ın gelişi takıma biraz daha boyut kazandırdı, ama fazla değil. En azından ilk sezonunda böyleydi, ve takımın dördüncü sıra yarışını sürdürdüğü dönemde sakatlıklar Agbonlahor'u forvet oynamaya zorladığında Young ve Milner kanatları alırken Gabby tek başına oynadı. 4-4-2, 4-3-3, sonra da 4-5-1, özellikle geçen sezon bazı maçlarda, örneğin Second City Derby'de 4-5-1 oynandığını gördük. Buraya kadar Gareth Barry'nin adı bir kere geçmedi, sanılmasın ki tepkili bir taraftarım. Barry, takımın bilhassa yaratıcı gücüydü, üçlü orta sahayla da ona bu imkanlar daha fazla tanınmıştı. O da bambaşka bir oyuncuydu, ama çok fazla yazacak bir şeyim yok hakkında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda krizler, bugüne nasıl gelindi?  İlk sezonun ardından İngiltere milli takımı için istendi, geri çevirdi. Bu bazı kalpler kazanmış olabilir, ama fazla değil, ve yine de not düşmek gerek. İkinci sezonunda kimseden eleştiri aldığını düşünmüyorum. Üçüncü sezona kadar umut veren bir takımdı Aston Villa, sorunlar Moskova faciasıyla iyice günyüzüne çıkarken bundan öncesi de var. Takımın iyi gidişinde, üçüncü sıraya yükseldiği dönemde dahi kötü futboldan şikayet vardı, ve hocadan. Taraftarın her zaman istediği senede 20 gollü bir forvet ve yaratıcı bir orta saha oldu, teknik direktör gitsinden çok, hadi ama bu transferleri yapalım her şey iyi gidiyor, daha da iyi olacak havası hakimdi. O'Neill Avrupa kupasında genelde gençlere şans veriyordu, rotasyonu bu şekilde kullanıyordu, ama artık iş ciddiye binip CSKA Moskva gibi rakipler geldiğinde bunu devam ettireceğini bekleyen pek kimse yoktu. Ki Birmingham'daki ilk maç da kaçan pozisyonlara rağmen gayet eğlenceli maçtı ve ikinci ayak için ümit vericiydi. Ama olmadı, O'Neill Rusya'daki ikinci maça bugünün gelecek vaadedenleri Albrighton gibilerle, tamamen yedek bir kadroyla çıktı, ve elendi. Takım o zaman ligde üçüncü sıradaydı ve şampiyonlar ligi kovalıyordu, taraftarlar tam anlamıyla çıldırdı. Hoca bir yemek düzenledi, biraz ortalığı sakinleştirdi, en azından bir kısım sakinleşti, ama Moskova dönüşü içeride alınan Stoke beraberliği yeniden tepki çekti. O maçları çok iyi hatırlıyorum, öndeyken son dakikada verilen beraberlik ve devamında devam eden Villa'nın klasik bahar sendromu. Takım bahar geldi mi kazanamıyordu, sebep belliydi. Dinlenmeyen kadro, oyuncuların fizik olarak, bunun sonucu olarak zihin olarak da düşmesi. İşte bu konuda kesin olarak tek suçlu hocadır. Stoke maçında da takım bariz orta sahada ölmüşken, ilk golü de yedikten sonra hala bir ekstra oyuncu almaması ve sonunda Whelan'ın golü atması... Ben o maçta inanılmaz kızdım ve benim için de O'Neill adına iyi düşüncelerin uzaklaştığı maçlardan biridir. Sonrasında sezon sonu zor geldi, oyuncular yuhalanmaya başladı, Agbonlahor yuhalandı, MON korudu onu ama sahada alınan sonuçlar değişmedi ve güçbela bir şekilde sona erdi sezon. Efsane figür Laursen'in de sakatlık nedeniyle futbolu bırakmasıyla... Devre arası O'Neill transferi olarak gelen Heskey de berbattı, yarardan çok hocanın üstündeki baskıyı arttırdı. İlk maçında Portsmouth'a gol attıktan sonra pek iyi sözlerle karşılandığını hatırlamıyorum, EMule mesela.Uzun süre 4. sıra kovalamacısının ardından bir kez daha 6.lık. Sezon başı bakıldığında 6.lık başarısızlık kabul edilemezdi, ama şu yaşanılanlardan sonra... O'Neill artık fazla güvenilen bir figür değildi, birinci ağızdan da başarılı olamayacağımı düşünürsem bırakırım açıklaması geldi. Krizlerin ilki, taraftar-hoca krizinin ardından gayet iyi giden yönetim-hoca ilişkileri de yara almaya başladı. Lerner Amerikalı bir patron ve Amerikalıların bu oyunda fazla sevilmediğini biliyoruz. Ama yaptığı yatırımlarla Lerner kendini sevdiren bir başkan oldu, Yankee, tü kaka başkan olarak görülmedi, hele ki Ellis'ten sonra... Takımın piyasası olan iki oyuncusu vardı, Young ve Barry, Barry iyi dönemlerinde olan Liverpool'ca isteniyordu, belki Xabi Alonso'nun yerine, belki başka görevlerle. Bu transfer uzun süre konuşulmuştu ama sonunda Barry takımda kalmıştı, senelerdir takıma hizmet etmiş bir oyuncu olarak Barry'nin Liverpool'a gitmesine, şampiyonlar ligi futbolu düşünüldüğünde, soğuk bakılmıyordu. Ama 2009 yazında, kontratının bitimine bir sene kala Barry'nin tercihi Arap sermayesi, Manchester City oldu. İstenmeyen adam oldu, Judas ilan edildi. Yönetim-O'Neill sürtüşmesi de burada başlar.  Şunu söylemek gerek ki MON'un takımdan ayrılma nedeni yönetimden istediğini alamaması, Norwich'teyken Windass'i alamayınca da yine böyle resti çekmiş bir adam. O açıdan, aralarının bozulduğu dönemlerden de bahsetmek gerekiyor. Sezon başlarken Barry'nin yerine bir oyuncu transfer edilmedi, takımın en iyi oyuncusu konumundaki Young bir sol kanat oyuncusuydu, ve 12 milyon gibi çok yüksek bir paraya, yine bir sol kanat oyuncusu olan Downing transfer edildi. Dahası Downing sakattı, ironik, bir önceki sezon Petrov tarafından sakatlanmıştı ve Aralık dönemine kadar oynaması güçtü. Eğer Young gidecekse neden böyle bir seçim? Gitmeyecekse daha da anlamsızdı. Ya da belki Young bir sonraki sene gidecekti, tamamen kafa karıştırıcı ve yine beğenilmeyen bir transfer. Sözü açılmışken, Young'ın kontratı seneye doluyor ve peşindeki takım Tottenham, Villa Barry durumunda yaşadıklarını bir kere daha yaşayabilir ve hatta istifa nedenleri arasında bunun da olduğu söyleniyor. Ama üzerinden 24 sonra geçtikten sonra anladığımız şu ki, ayrılmaya götüren son anlaşmazlık, Milner transferinden kazanılacak 25 milyon gibi bir miktarın sadece 10'unun kullanılmasına izin verilmesi. Aston Villa, o yazı, yani geçen yazı gayet etkileyici bir performansla tamamladı. Peace Cup şampiyonluğuyla. Ve Barry'siz, orta sahada Sidwell-Reo Coker oynuyordu, Petrov da hazırlık döneminin başında sakatlanmıştı. Transferin son dakikasına kadar beklemeyi seven O'Neill, son günde Dunne, Collins ve Warnock'ı aldı, savunma 4lüsünü yeniledi, bunlar gerçekten başarılı transferler oldu. Ama Barry yerine bir oyuncu almamıştı ve sezon ortasına kadar o bölgeyi Petrov, Sidwell/Reo-coker doldurdu. Sezona berbat başlandı, umut vaat eden yaratıcı hoca Martinez'in takımına kaybettiler, Avrupa Liginde Rapid Wien'e elenildi, sezona heyecan katan Downing'in dönüşüyle Milner'ın Barry'nin bölgesine geçişi ve ligin en iyi ikinci yarı performanslarından birini sergilemesi oldu, ve kupada final. Tartışmalı penaltıya rağmen maçın hakimi sezonun takımı Ancelotti'nin Chelsea'siydi ve upa finalinin kaybedilmesi, O'Neill'ın Villa döneminin kupasız kapandığı anlamına geldi. Barry'den sonra City'nin bu yazki hedefi Milner'dı, yine ortalığı karıştırdılar ve son olarak bu süreç sonu hazırladı. City 24 milyon dedi, O'Neill 30'da diretti. Satılacak, satılmayacak derken gelen haberler iyi değildi. Kulüp cephesi Milner'ın mayıstan beri ayrılmak istediğini söylerken, ve bu yüzden oyuncuyu gözden çıkardıklarını iddaa ederken Milner buna kesinlikle karşı çıkıyordu. Barry-O'Neill gerginliğinden sonra Milner-O'Neill gerginliğini gördük. Miler konusunda gerçeği söyleyenin kim olduğu bilinmiyor, ama ben Milner'ın yanındayım. Kulübün bu paraya oyuncuyu satmaya çalıştığını düşünüyorum, nakit elde etmek amacıyla. Aston Villa'nın oyuncularına verdiği maaş Tottenham'ın ve Everton'ın üstüne çıktı. Dar bir kadrosu olduğu söylenen bir takımdan bahsediyoruz, bir şeylerin yanlış gittiği kesin. Bu amaçla hoca tarafından anlamsızca silinen, ve futbolları geriye giden NRC, Sidwell, Beye, Shorey, Harewood gibi oyuncular gönderilmeye çalışıldılar, takım almak için satacaksın politikasını benimseyeceklerini açıkladı. Milner mevzusunda anlaşmazlığın oyuncunun satılması konusunda değil de gelecek paranın ne kadarının kullanılacağı konusunda olduğunu görünce neden Milner'ın yanında olduğum konusunda hak vereceksiniz. Zaten adamımdır Milner. Bundan 2-3 gün önce çıkan haberler artık anlaşmanın çok çok yakın olduğu ve beklenildiği üzere anlaşmanın 20 milyon+ Ireland üzerinden döneceğiydi, gayet güzel bir teklif ve taraftar olarak beklentim bu transfer sonrası bir hareket yapmayacağımızdı. Çünkü hep söylerim, geçen seneden sonra bu takım  her pozisyona iki oyuncu gerekliliğini ve kadro dengesini sağlamıştır, artık saçmalamaktansa bu oyuncuları kullanma zamanı gelmiştir ve parayı çarcur etmek yerine bir oyuncu satımı, üzerine para konulup belli bölgelerde kalite artırımına gidilebilir ancak. Belli bir yola girildi, yeni bir yol yerine bu yol üzerinden çalışmaları yapmak gerekiyor. Aston Villa bu hazırlık döneminde gösterdikleriyle esnekliği sağlamak adına 4-4-1-1 oynadı, Young'ı forvet arkası olarak, zaman zaman geçen sene de gördüğümüz bir düzendi hazırlık maçlarında, ve Albrighton'ın yine harika performansı Aston Villa'yı 4-4-1-1, 4-4-2 arasında geçişler yapan bir takım haline sokacaktı, işte bana gayet umut veren durum bu. Yine de Aston Villa bir proje takımı, sahadaki oyundan ümitli olunmasa da İngiltere'nin gençlerde en iyi forveti Delfouneso geliyor, Albrighton geliyor, bunlara yer açmak gerek. McGeady, Hleb gibi isimler yazıldığında takımın daha çok 4-4-1-1 oynamak istediği kesinleşmişti, ama ben kendi adımı Milner'ın yerine bir oyuncu bulmakla yeterli olacağını düşünüyordum, Albrighton-Delfouneso-Delph'e yer açmak ve maliyeyi de anlamsızca bozmamak adına. Aston Villa, Lerner dönemi öncesinden bile daha borçlu durumda. O'Neill böyle bir durumda şu kadar para verilecek/verilmeyecek hesabına ligin başlamasına bir hafta kala istifayı bastı. Fena da olmadı, tüm saygıyı yitirmişti. Şimdi yerine gelecek isim önemli. Bradley'i kimse istemiyor, neden bilmiyorum... Eriksson veya Curbishley uzak dursun, Jol gelirse ne ala, ama zor, Bilic yerine de Bradley hoca tercihimdir. Düzen olarak fazla bozulmaması gereken takıma güzel taktiksel esneklik katacaktır, heyecanlı olacaktır, ve vizyon olarak da Curbishley'den falan çok daha ileridedir. Taraftarın benimsememesi son dönemde yaşananlar göz önüne alındığında ciddi bir sorun,  neyse ki transfer çok ciddi bir sorun değil şu an, aksi takdirde bu alanda Bradley için şüphelerim var. Bradley demek Amerikan sermayesi daha da hissediliyor demek. Lerner adada fazla şüpheyle karşılanmasa da  sahip olduğu bir başka takım Cleveland Browns'da nefret ediliyor, onu da söylemek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Downing de berbat, şu an içindir umarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/09/martin-oneilln-aston-villas.html"&gt;Martin O'Neill'ın Aston Villa'sı&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/02/aston-villa-update.html"&gt;Aston Villa Update&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/03/kriz.html"&gt;Kriz!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/04/sisir_06.html"&gt;Şişir!&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/07/downing-transferi.html"&gt;Downing transferi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Barry Transferi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/06/paral-asker.html"&gt;Paralı asker&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/06/gareth-barry.html"&gt;Gareth Barry&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/09/harika-james-milner.html"&gt;&lt;br /&gt;Harika James Milner&lt;/a&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/08/yerinde-sayan-liverpool-ve-aston-villa.html"&gt;&lt;br /&gt;Yerinde sayan Liverpool, ve Aston Villa?&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/10/aston-villa-wigan-birmingham-city-ve.html"&gt;Aston Villa - 29/10/09&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-4216760988500217582?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/4216760988500217582/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=4216760988500217582&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4216760988500217582'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4216760988500217582'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/08/martin-oneill-nasl-bilirsiniz.html' title='Martin O&apos;Neill&apos;ı nasıl bilirsiniz?'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4618811768619214385</id><published>2010-06-24T10:53:00.009+03:00</published><updated>2010-06-24T21:28:57.272+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dünya kupası 2010'/><title type='text'>3-4-3 Meksika</title><content type='html'>Öncelikle merhaba herkese ve herkesten önce bloga. Çok çok uzun zaman oldu ya, yazı girmiyorum, unuttum bile burayı. Ama güzel takım Meksika yıkıyor bu tabuyu, bi şeyler yazma ihtiyacı duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şundan nefret ediyorum öncelikle: "futbol ne kadar enteresan dimi ama! her an her şey olabiliyor!" Doğrudur, yanlış bir tarafı yok. Ancak benim için bıkkınlık veren bir tabir, her harekette tekrarlanması bıkkınlık veriyor bana. Şunun gibi aynı: her yemekten sonra Allah'a şükür diyorsunuz, tamam yahu, yerine gitmiştir zaten o. O yüzden olur da futbol değişiyor, ne kadar enteresan, futbol güzel oyun, futbol hayattır gibi anlamsız romantikliklere kaçacak olursam vur bir tane kafama sayın okur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber hemen her büyük turnuvada yükselen yeni bir oyun anlayışı görüyoruz, pek çokları için taraf olmak ve güzel futbolcuları izlemek kadar eğlenceli bir şey bu. Ben de dahilim bu gruba. Almanya diye girdim turnuvaya, bir de sürekli izleyişten kaynaklanan ve Milner'dan dolayı ilgimle İngiltere, sonra Meksika ve Şili eklendi bunların yanına. Şili'yi eleme maçlarında izlemediğimden daha uzak bir takımdı, Aguirre'nin Meksika takımını ise İngiltere maçında tanıdım, farklılıkları ve sorunlarıyla. Meksika'nın sorunları farklı taktiksel anlayışın bittiği yerde başlamıyor, yani ilk elden dizilimin garipliğinden değil, dizilime uygun oyuncu yokluğundan. Denebilir ki o zaman futbol romantikliği bir kenara bırakılıp daha faydalı bir strateji kurulamaz mıydı? Ben sanmıyorum, eldeki kadroyu gerek verimli gerek eğlenceli kullanıyorlar bu şekilde. Meksika'nın orta saha oyuncusu yok. Mesela gariptir, girin Wikipedia'nın sayfasına bakın 3 tane orta saha gösteriyor sadece, ki doğrudur da. Ve bu 3 tanesinden hiçbiri de Marquez veya Gio kalitesinde değil. Meksika yaratıcılığı faydacılığa dönüştüremiyor, rakibini bozduğu ve %60 topla oynadığı maçta ya gol atamıyor, ya yeniliyor örneğin, İngiltere'ye böyle ve pek çok başka. Yediği golleri oyuncu yetersizliğinden görüyorum ben daha çok, bakıldığında kupadaki iki golünü de hızlı hücumlardan, beklerin boşalttığı alana hücum eden oyuncuların ters kanada attığı uzun toplardan yedi ve bu bir şablon eksikliğidir, ama Meksika'yı yetersiz kılan şablon yanlışlığı değil, oyuncu eksikleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meksika neden kabız peki? O kadar pas yapıyorlar, hızlı oyuncuları var, her bi bokları var, neden böyle bu takım? Bir orta saha oyuncusunun yokluğunu hissediyorlar,  savunma arkasına paslar atacak, oyunu bir an önce kanatlara yaymaya çalışan Torrado'dan farklı paslar atabilecek birini. Meksika bu adamın yokluğunu hep çekiyor. Bazen hücuma gerektiği kadar hızlı çıkamıyorlar bu yüzden ve top kanatlara inip Gio/Barrera kim varsa hızlanırken karşılarına bir ikincisi çıkıyor, rakip yerleşmiş oluyor. Ya da bu önemli değil, herhangi bir durumda o oyuncuların tekniklerini ve hızlarını gole dönüştürecek aksiyonlar yapamıyorlar, nedeni de bu. Oyuncuların yerleşimleri muazzam. Veteran Franco da çok iyi biliyor bu oyunu ve onun boşalttığı alanlara giriyor Gio, veya top tutuyor vs. Ama takımda gördüğüm üç sorundan biri de bu, Franco'nun varlığı; orta sahada yaratıcı oyuncu eksikliği ve sol kanada uygun oyuncunun bulunamamasıyla beraber. Yaşı gereği temposu düşük, ağır kalıyor ve gol katkısı çok az. Dünkü maçta Cacau, Klose farkını gördük, merkez santrafor oyununu bilen biri gerekiyor forvette, ama bana kalırsa Meksika'nın böyle bir oyuncuya bağlılığı Almanya'dan daha az, keza Almanya klasik 4-2-3-1 oynayan bir takım ve o arkadaki üçlünün görevleri, yerleşimleri Meksika'dan çok farklı, Meksika hıza ve sürekli yer değişimine dayanan bir forvet hattına sahipken, Almanya'da maç içinde Müller-Podolski'nin kanat değiştirdiğini görmüyoruz örneğin, temelinde Almanyanın 4-2-3-1, Meksika'nınsa haliyle 4-3-3e benzeyecek 3-4-3 oynamasından kaynaklanıyor bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aguirre elbette takımın sorunlarından haberdar ve bunları çözmeye çalışıyor. Hala yetersiz Vela yerine Barrera'yı denedi, çalışmayan sol kanada canlılık geldi. Arjantin maçına Guardado'yla başlayabilir o bölgede, gerek Gutierrez'in varlığı gerekse de şu ana kadar yaptığı orta saha denemelerinde olduğu gibi orada kullanamayacak olmasıyla. Arjantin'e karşı hücumda doğan sıkıntılarınızdan önce savunma güvenliği almalısınız ve sırf 2-3 pas atacak ve orta sahanın ortasından hücum gücü sağlayacak diye Guardado'yu böyle bir maçta da ortada kullanmak çok büyük yanlış. Yine de hoca bilir tabi... Orada Efrain Juarez oynayacak, aslı sağ bekmiş, ama milli takımda box-to-box oynuyor. Arjantin maçında orta ikilinin çok iyi oynaması gerek, pozisyon kaybetmemeleri, top çıkarırken yaşanan sorunları engellemek için gerekirse 2li geriye gelmeleri ve Marquez'e yardım etmeleri ve orta sahada direnç sağlamaları çok önemli. Arjantin'e karşı baskın oynamayı düşünmüyordur kimse ve top çıkarma özürlerinin olduğu şu durumda gereksiz heyecanlara gerek yok diye düşünüyorum. Juarez hazırsa Torrado'nun yanında yerini alması gerek, yaratıcı paslar da oyuncuların büyük maç performansına bakacak, ya da gerekirse 60'tan sonra bir-iki hamle yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Guardado'nun orta sahada tercihi ve Blanco dedenin bu kadar fazla süre alması, hocanın sorunu çözmeye yönelik çalışmaları. Guardado daha orta saha özellikli bir oyuncu, 442'nin solunda oynar, Gio bunu pek yapamaz ve bu özelliğinden dolayı takımın kabızlaştığı anlarda oyuna orta sahadan dahil oluyor Deportivo'daki kanat pozisyonunun aksine. Garip zaten. Orta saha ikilisi düşünün bir sol açıktan kırma, diğeri sağ bekten. Yani... Meksika'nın çok ciddi orta saha sıkıntısı var gerçekten, Torrado da 30 yaşında ayrıca. Tabi ileri üçlüde forvet özellikli oyuncu seçme isteği de vardır, Barrera veya Vela gibi. Ama temelde şu orta saha sıkıntısı yatıyor ve bu yüzden Barrera'dan daha tehlikeli bir oyuncu olan Guardado'nun Gutierrez karşısında ilk 11de olabileceğini düşünüyorum, ha olmazsa eski düzene devam demektir, 60larda 18 yazan tabelayı görmüş oluruz. Peki Blanco neden oynuyor? Sergen'den farkı kalmamış, kondisyonu yerlerde sürünürken. Aynı şey işte, forveti hareketlendirecek keskin paslar atsın diye. Zaten o haliyle başka da bi şey yapması beklenemez ve üst düzey maçları kaldırması çok zor, son 16da en fazla 15-20 dakka süre almasını bekliyorum. Ha Blanco çok iyi besliyor forveti,  o ayrı. Gerek Franco'nun maç başı etkinliklerinin yeterli olması, gerekse Hernandez'in yapamaması kaygısı, Franco'yu yine 11 başlatacaktır. Ama bir sonraki dünya kupası orada Hernandez oynayacaktır kesin, kaleye Ochoa, sola Vela ve orta sahadaki kara deliğe Gio'nun kardeşi Jonathan dos Santos. Meksika takımı daha iyi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marquez bu takımın en önemli parçası, kalitesi ve saha içinde aldığı görevle. Takımı 3-4-3 hüviyetine sokan oyuncu o, centre-half oynuyor. Meksika rakip hızlı geldiğinde sistemin buyurduğu kaydırmalı savunmayı yapamıyor ve Marquez'in de fazla defansif rol almadığını görüyorum, kesicilik-top çalma gibi. Uruguay maçında daha bi ortalıklarda yok gibiydi. Görevinin ne olduğu belli fakat o görevini kaybediyor sanki. Arjantin maçında bu görevini hatırlaması gerek, ilk toplarda daha aktif rol almalı, keza 3lü savunma anlayışının orta sahayla defans arasındaki o 'delikte'ki oyuncuyu kapatması için de. İngiltere-Meksika maçında görülen bir şey vardı. Top rakibe geçtiğinde Meksika'nın öndeki üçlüsünün kanatları, outside left ve outside right denen adamlar, rakibin beklerini kapatıyordu ve öne çıkmasını engelliyordu, genelde ileride bekleyen Meksika için güzel bir duruma dönüşmüştü bu. Ama ne Gutierrez ne Heinze böyle bir tehdit, bu adamların Salcido ve Osorio'yu ikilemeleri gerekiyor daha çok, özellikle Gio'nun çizgiye sadık kalıp genişlik sağlayacak Di Maria'yı peşlemesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel maç. Tarafız, değişik bir taktik var, Messi var, Maradona var, Arjantin var. Hakkaten güzel maç. Meksika önde basmaya çalışmaktan ve atak oynamaya çalışmaktan ister istemez vazgeçemeyecektir, oyun stili gereği, onların defansif anlayışı Blanco'yu kullanmamak veya Guardado'yu orta sahada düşünmemek olacaktır.  İkinci yarı kaos olur, her şey karışır, orasını bilemem, ama başlangıç planlarında değişiklik olmayacak. Herkes görevine daha sadık ve disiplinli olacak, son 16 ve rakibin Arjantin olmasının etkisiyle. 3-4-3'e gelirsek... Bence 4-3-3'e yatkın takımlar şu dönemde daha kolay oluşturuluyor ve bunu zaten yapabilen takımlar için gereksiz bir fantezi. Güçlü kanatları olan ve orta sahayı tamamlayamayan takımlar için uygun, 4-4-2'den dönmeler yapılabilir. Keza orta saha oyuncuları benzer özellik istiyor ve dönemin futboluna daha yakın, daha akışkan, ileri  üçlünün oluşturulduğu bir düzen. Milner-Barry çok güzel ikili oluşturur mesela bu düzende. Ben derim ki, yenilik arayan İngilizler için, hemen kupa öncesi 352'nin gündeme geldiği İngilizler için, Lampard-Gerrard sonrası, bir 3-4-3 çok hoş olur, tabi öylesine akıldan geçen bir şey bu. Bence kadroları gayet uygun, 2 stoper ve Carrick, Milner-Barry-GJohnson-ACole-Rooney-Walcott-Sol açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye rağmen, Maradona'nın takımına karşı Meksika'yı tutuyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-4618811768619214385?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/4618811768619214385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=4618811768619214385&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4618811768619214385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4618811768619214385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/06/3-4-3-meksika.html' title='3-4-3 Meksika'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-261789487808672777</id><published>2010-02-07T19:23:00.006+02:00</published><updated>2010-02-11T22:08:45.966+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Tottenham ters takım</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/S28JcwtIyzI/AAAAAAAAAxY/ju7PqzLPc-A/s1600-h/Tottenham-v-Aston-Villa-001.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/S28JcwtIyzI/AAAAAAAAAxY/ju7PqzLPc-A/s400/Tottenham-v-Aston-Villa-001.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435573664974687026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tottenham çok ters geliyor bizim takıma. Sezonun ilk maçında da ezilmiştik, bunda da ezildik. Hiçbir şey ortaya koyamadık, villablog'a bakıyorum, dördüncü sıra şansının hala devam ettiği, 1 puanın gayet iyi olduğu gibi ana fikirlerle moral yükseltici yazılar hakim, bunların hepsi doğru, ama bir de gerçekler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim maç için söylemek istediğim iki şey var öncelikle, tahtalara da güzel yansımış bunlar. Benim pek zamanım yok, photoshop'um da yok, guardian chalkboardlardan Cuellar'ın ve Downing'in pas grafiklerine bakıyorsunuz. Birtakım şeylerin daha iyi anlaşılması için Downing'in diğer maç paslarına da bakmak yararlı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aston Villa orta sahası kaldıramadı Tottenham'ı, olan buydu. Bi kere maçın başından itibaren geriye itildi savunma dörtlüsü, orta sahada oynayan dörtlü bunların çok ilerisinde kaldı, keza forvetler de öyle, yani aslında takım kendi yarı alanına itildi demek yanlış olur, savunmacılar geriye gitti. Telaş başladı, iki blok arasında oluşan boşlukta rakip çok rahat oynadı; Crouch indirdi, geriden gelen Defoe aldı, Huddlestone aldı, Modric ortalara çok rahat geldi. O dakikalarda gol gelmemesi futbol şansı ve Friedel'ın güzel performansı. Savunmadan bahsetmek çok doğru olmaz, sonuçta güzel bi savunma yapmadı takım, Dunne'ın güzel bi bloğu var Crouch'un şutuna ama bu tür güzellemeler topun altı pasa indiği yerlerde gerçekleşti hep, top o noktaya kadar çok rahat geldi, oradan sonrası çok da önemli değil. Maçın ilk 15 dakikası böyle geçti, sanırım orada %73'e kadar topa sahip olma oranı yakaladı Totnım. Crouch'ın Keane yerine girişi Keane'in presli oyununu götürüyor ve hareketli çiftli 4-4-2'den o klasik olanına geçiş yaptırıyor, maçın başında Crouch'un sağladığı direk oyun çok pozisyon yarattı. Keane'in olduğu oyunda top muhtemelen daha geç üçüncü bölgeye gelecekti. Sonra Aston Villa biraz daha maçın içine girer gibi oldu, oyuncuların tutukluğu atmaları ve Tottenham'ın ivmeyi yitirmesiyle. Bu anlarda 2 pozisyonu var Villa'nın, birinde Gomes çok iyi çıkardı, ikincisinde de Agbonlahor'un güzel şutu ama sonrasında alışa geldiğimiz zayıf şutu heyecan yaptırdı. Orada Gabby'nin pozisyonu aslında penaltı, top net bi şekilde Dawson'ın eliyle engellenmiş, ama verilmedi, bana öyle geliyor ki penaltı verilip gole çevrilse Tottenham son anlarda bir gol bulup ilk maçta olduğu gibi berabere bitirirdi, ilk maçla nicelik olarak da benzerlik tamamlanırdı. Gabby'nin etkili olmadığı ama etkin olduğu bi maçtı, Fulham maçının verdiği kendine güven var, 1 haftada paslanmayıp Manchester maçında devam etmesini umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heskey (sakatlanıp) çıktı, Carew girdi. Bi şey değişti mi? Ben anlamadım. İkisinin de kondisyonu yeterli değil. Heskey sakatlanana kadar takım oyununa katkı yapamadı, hani Carew'in yapamadığı 1-2 al-veri olmadı, zaten bloklar kopuk olunca yine Carew'in yapamadığı presleri de görmedik. Top ileride fazla kalmadı, böyle olunca da Carew'in yararı olmadı. Zaten çok tembel oynuyor. Uzun toplar stoperlerde eridi gitti bu maçta. Carew'in sakatlıktan yeni çıkan yapısı malumken, hocanın orta saha almasını beklerdim ben, keşke Reo-coker olsaydı, hani tam onun maçı bu maç, ama o yokken de niteliksiz Sidwell de bi nebze faydalı olurdu, ortaya sayıca fazlalık gerekti çünkü. Ama O'Neill'ın geçmiş tercihlerine bakıp bunu beklemek hayalcilik olurdu, öyle de oldu. Bence maçın başındaki oyundan sonra Heskey'nin sakatlanması bi nevi şanstı, Milner'a Gerrardvari bir rol yükleyip bir öne atmak, böylece onun enerjisini daha mantıklı bir bölgede kullanmak, onun yerine de onun yapamadığı top çalmaları, yer kaplamayı ve sertliği ekleyebilecek, aslında bundan da öte Petrov'u ikiliyecek bir oyuncuya ihtiyaç vardı. Pozisyon alış olarak Petrov-Milner orta sahası farklı, Bowyer-Ferguson orta sahası farklı. Olayın savunma yönünde sorunlar oluyor Milner'da, sistemin bir gereği olarak Petrov'la bütünleşik yapı kuramamasından, yani aslında Petrov'dan daha bağımsız takılması onu gerektiği gibi kullanmak için yapılması gereken ama orta sahada düşülen maçlarda büyük sorun. Aslında istiyorum ki Carew de Heskey de sakatlıktan oynayamaz duruma gelsin, ve zaman zaman, aslında çok az zaman denenen, 4-4-1-1'i daha çok görelim. Agbonlahor tek başına forvet oynayabilecek duruma geldi bana kalırsa, bunu hoca kendi de söylüyor zaten ve bazı maçlarda şu ankinden daha sağlıklı bir bütünlük için ikinci bir plan olarak bunu görmek istiyorum, Sir Alex'in hedef maçlarda Rooney'i tekleyebilmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın hikayesini fazla uzatıp giriş paragrafını unuttum. İşte Tottenham'ın üstünlüğü oyun kuramamıza, mekanik olarak ileride çoğalamamaya, bazı absürd durumların oluşmasına neden oldu. Cuellar yahu, maçın en çok top kullanan oyuncusu gibi geldi bana. Oyun kurucu olarak kullandığımız Downing ortaya gelip fazla top alamadı, rakipte Modric çok rahat bi şekilde ortaya gelip oyun kurarken benzer yapıda kullandığımız Downing'e bunu yaptıramadık. 7-8 pastan en sonuncusu ya rakibin savunması zayıf tarafı olan sağa ya da Friedel'a oldu, Cuellar aslında stoperden dönme sağ kenar adamını geçtim, herhangi bi savunma oyuncusuna göre de hiç fena top kullanmadı.. ama bi yere kadar. Cuellar'dan bahsediyoruz yahu! Yoksunluktan sağ tarafta oynadığında delirten adam. Kötü futbolcu olduğundan değil, stoperde olduğunda kral bu adam, ama sağ bekteki hücum performansı fena. Top kullanmasının çok zayıf olmasından ileri geliyor bu. Bence bu maçta elinden gelenin en iyisini yapmıştır, alkışı hak etmiştir ama denediği dribblingler ve bazı paslarıyla da delirtmiştir. Tek falsosu kız gibi koşması. Downing'le ilgili yarım bi istatistik vereyim bu arada. Kaleye çektiği son 100 küsür şutta gol atamamış çekingen oğlan, lanet gibi yahu, ben olsam kafaya takar üzülürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim hakkaten canımı sıkan biraz daha güzel futbol oynamaya niyetlenen ve bu yönde yapılanan takımın hala topsuz oyundaki inanılmaz zayıflığı. Mesela şöyle bi tabloyu sıkça görürsünüz. Milner falan geliyor kanada doğru, orada pası savunmanın kanat oyuncusuna veriyor, sonra koşusuna başlıyor ve alıyor da topu muhtemelen, kafasını kaldırdığında ondan başka boşluğa uçan kaçan arkadaşını göremiyor, belki yanına yardıma gelen Petrov vardır ya da Agbonlahor, onla da al-ver yapacaktır. Fulham maçında içeriye açılan ortalarda daha fazla oyuncunun altı pasa yığıldığını gördük, Ashley Young da biraz toparladı, daha verimli oynuyor çok güzel bi şekilde ama 3 yıllık geçmişi olan kemikleşmiş diyebileceğim bir kadronun orta açılmadığı durumlarda da biraz dinamik olmasını beklerim. Çok statik bi oyunu var Villa'nın. Top four takımı olmayı değil de Top Four'u hedefleyen takım yapısı da buradan geliyor. Tottenham mı? Çok kral takım. City yapılanamamış, Liverpool da felaketken umarım CL elemesi görebilirler. Seneye Everton da geliyor rahatsız edici olarak, Liverpool da muhtemelen daha kötü olmaz, daha zor olur işleri. Ama çok güzel takımlar, çok.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-261789487808672777?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/261789487808672777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=261789487808672777&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/261789487808672777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/261789487808672777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/02/tottenham-ters-takm.html' title='Tottenham ters takım'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/S28JcwtIyzI/AAAAAAAAAxY/ju7PqzLPc-A/s72-c/Tottenham-v-Aston-Villa-001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-5250265270800431824</id><published>2010-01-26T23:02:00.003+02:00</published><updated>2010-01-26T23:04:07.848+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denemek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe'/><title type='text'>En Genel Düşünceler - I</title><content type='html'>Geceleri bir şeyler yazmaya başladım, düşünceleri toparlamaya çalışıyorum, hem yazmış da oluyorum, iyi oluyor. Şu ana kadar yazdıklarımı buraya da aktarıyorum, olur ya, okuyan olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EN GENEL DÜŞÜNCELER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada zaman zaman bahsi geçen olguyu belirginleştirmek adına çokça özele giren örnekler verilecektir, fakat şu belirtilmeli ki konumuz düşünce ve ayrıca davranım konusunda söylenebilecekleri, konulara ayırarak, yöntemli bir şekilde en genel haliyle incelemek. Fenomenleri teker teker genelleştirmeden, yani bir olan zihni konular üzerinde özelleştirmeden önce, bize ışık tutan en genel düşünceden bahsetmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bölümde zaman ve mekan yasasından bahsedeceğim. Yasa demişken, bu kavramı birebir Comte’dan aldığımı söylemeliyim. Buradan hareketle kavramı anlamlandırmada Comte’un üç hal yasasını anlamanın birtakım yardımlar sunacağı kesindir; yani zaman ve mekan, benim için, davranım dinamiğinin temel önermesidir. Dürtüleri büyük ölçüde zaman ve mekan belirler. Benim için bölümü, biraz sonra anlatacaklarımla herkes için farklı benim içinler çıkacağının kavranması ve bu durumun doğallıyla beraber rasyonel bir doğruluk içermesi ve bununla beraber bunların her birinin farklı farklı doğruları ifade ettiğinin benimsenmesi, beni en mutlu edecek kazanımlardan biri olacaktır kuşkusuz. Davranım dinamiği üzerine pek çok önermeden bahsedilebilir, fakat bir tane ve nesnel bir önermeden bahsetmek doğru olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmalardan kaçınmak için bir noktaya değinme ihtiyacı duyuyorum. İlk bölümde açıklanma sözü verilen davranım dinamiği temel önermesi yaptıklarımıza çoğu zaman, yapacaklarımıza ise bundan daha az ışık tutar. Önerme, yapıla gelenlerin ve kısmen yapıla geleceklerin pek çok farklı ve kompleks nedeninden, bize göre en etkili olanını ortaya koyar, fakat bu nedensellikle doğa yasalarındaki nedensellik birebir bağdaştırılamaz. Bahsi geçen neden-sonuç ilişkisinde, etkilenen varlığın farklı bir sonuç çıkarma olasılığı yoktur; dışımızdaki her şeyi insanca algılamamızla beraber, bu insanca algıya göre, üzerine gelen tüm ışınları soğuran bir şeyin siyah görünmeme olasılığı yoktur. Velhasıl, zaman ve mekan dinamiğinin etkisinin azami düzeyde olduğu, bunu bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde başaran bireylerin olduğu kesindir, biliniyor; ki böyle bir örnek olmasa bile, teoride, bunun bir çelişki olmaması ve bu durumun barizliği, bizler için daha önemlidir. Şu bilinen önermeler dizisini ele alalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim bildiğimiz çok uzun sürelerden beri dinin varlığından haberdarız. Dinsiz bir toplum varlık sürdürememiştir. Öyleyse dinsiz bir toplum yaratılamaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dizideki hata cansız varlıklar üzerinde yapılan gözlemleri, canlılar üzerinde de uygulama ve sonuç alma anlayışının doğru kabul edilmesinden kaynaklanır. Sosyal gerektirmeyi, maddesel gerektirmeye denk görme. Maddesel gerektirmede sonuç kesindir, sosyal gerektirme ise büyük ölçüde kesinlik içermekle beraber maddesel gerektirmeyle denk değildir. Şöyle ki, bu konu hakkında yapılan atışmalarda yukarıdaki önerme ancak durumun zorluğunu ve ütopik havasını anlatmada bir olgu olarak kullanılabilir, karşı tarafın tezini çürütmede kullanılamaz. Yani durum şudur aslında, “Babalar size kolay gelsin!”. “Al işte dinsiz toplum yaratamazsın!”, değildir. Denebilir ki, zaman ve mekan insan davranışlarına yön verir; ama bu durumu aşmak mümkün değildir demek de doğru olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal gerektirme, bahsi geçen doğa olaylarıyla ilgili kanunların tersine, tam bir kesinlik belirtmez dedik. Doğa yasalarının kesinliği, değişmez oluşlarından ileri gelmez; bir kez daha söylemek gerekir ki farkı yaratan, etkilenen varlıklardır. Bilim -bilimden kasıt günlük hayattaki kullanımı, yani fenni bilimler- bir insan etkinliğidir, bu unutulmamalıdır, zira çokça unutulduğunu veya üzerinde fazla düşünülmediğinden, bu durumun kavranmadığını düşünüyorum. Fizik adamları birtakım cansız şeyleri inceler ve bu inceleme sonucunda kendilerince birtakım oluş nedenleri ortaya koyarlar. Elde edilen sonuçlar, insanca nesneldir, dolayısıyla sonuçlar üzerinde aykırı düşünceler sürülebilme durumu ortadan kalkmıştır. Fakat insanca nesneldir, insanca doğruluğu kesindir. Algıda keskinlik arttıkça (Mesela mikroskobun bulunması) bu kesin olanlarda, birtakım tutarsızlıklar çıkabilir ya da tamamının yanlış olduğu anlaşılabilir ama suçlu etki gören cansız şey değil, insandır; insanın algılarındaki yetersizliktir bu durumda. Etki gören olarak aldığımız şey insan olunca, dolayısıyla işin içine canlı olma, etki edebilme hali girince, genel nedenlerin genel sonuçlar veremeyeceği durumlar da görülmesi ortaya çıkar; gerek teoride, gerek pratikte. Geri kalan açıklama, zaman ve mekan yasası adlı bölümde yapılmak üzere şimdilik ihmal ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım birtakım şeyleri en yalın haliyle ortaya koyabilmek; bunlar üzerinde daha derine inen düşünceler okuyucuya kalıyor. Bir çözüm bildirisi olarak değerlendirilmesi beni oldukça üzecektir, zira okunduğunda da görülecek ki bir çözüm sunmaktan uzaktır ve sonuç bölümünde de bu sonuçtan bahsedilecektir. Öyleyse, çözüm sunmaktan uzak olduğuna göre, bir Thomas More Ütopyası olduğunu söylemek de haksızlık olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    I. ZAMAN VE MEKAN YASASINDAN ÖNCE, ONDAN DAHA GENEL OLAN BİR KONU ÜZERİNE, İNSANLIK ÜZERİNE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Zaman ve mekan yasası olarak adlandırdığımız olguyu, en genel düşünceler başlığı altında en önemli öğe yaptığımıza göre ve bu yasayı davranım dinamiğinin temel önermesi olarak tanımladığımıza göre, düşünceler başlığı altında ilk ve en önemli kavram olarak davranımı ele alıyoruz demektir. Bize göre (Her ne kadar bu biz, anlatım sanatı sunmaktan öte gitmese, yani bir tek ve birinci kişiden fazlasını ifade etmese de) burada ilk belirtilmesi gereken, yine bizim biçimlendirdiğimiz, kendimizce iki farklı durumu belirtebilmek için seçtiğimiz iki bilindik sözcükten, bunlara ne gibi anlamlar yüklediğimden bahsetmem gerek. Doğrular ve düşünceler. Doğrular; evrenseldir ve ölümsüzdür ama bununla beraber şu ayırt yapılmalıdır ki ebedi değildir. Bu da demektir ki, doğrular ezeli değildir; insanlık var olduğundan beri... diye başlayan cümleler bu kalıba koyulamaz, onlar, doğrular belli bir zamanda bulunurlar ve sonsuza dek yaşarlar. Doğrulara nesnel dersek öyleyse, düşünceler de özneldir. Bu doğrular, bu doğruları değerlendiren kişinin özelinde ayrı bir değer kazandığında, bizce düşünce haline geçmiş olurlar. Benzer bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bizim bahsettiğimiz düşünceler, doğruların aksine ölümlüdürler, döneme aittirler. Ve fakat bu, sadece o döneme aitlerdir şeklinde algılanmamalıdır; bahsi geçen düşünceler kesin olarak zaman ve mekana bağlı olarak var olurlar, ama bu, o dönemde öldükten sonra bir daha ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez, teoride, dolayısıyla bizim teorimizde böyledir. Tabi bu teori, ortaya koyduğum teori, denek şey insan olduğuna göre bir sosyal teoridir, dolayısıyla bu da, giriş bölümünde açıklamayı başarabildiğimi düşündüğüm üzere, kesin doğrulardan öte genel doğruları içerir. Bunun anlamı, zaman ve mekan yasasının bir keşiften öte düzenleme olarak görülmesi gerektiğidir ve son bir açıklamaya daha gerek duyuyorum bu noktada. Bazı şeylerin daha iyi anlaşılması için insan üzerine anlayışım nedir, bunu en genel olarak bir cümleyle özetlemem gerek; daha kompleks hali, yazının geneline serpiştirilmiş olacak ve ayrıca özel, kısa bir bölüm de ayrılmış olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre insan biyolojik kompleks meretten ötesi değildir, bunun böyle kabul edilmemesi de henüz bunu açıklayamamamızdan ibarettir veyahut hazır olmadığımızdan. Dünyayı her şeyin merkezine koyan yaratık zamanla bunu kabullenmeyi öğrendi, çünkü bu durum zamanla kabullenme halinden çıkıp mutlak bir doğruya dönüştü. Günümüzde hâlâ bazı kişiler var ki, hatta bunlar çoğunluğu oluşturuyor, olur da sohbet esnasında geçtiğinde, ben kendimi hayvan olarak görmüyorum ifadesini gerek gerçek anlamıyla, gerekse anlamsız bir espriyi hadi ben de yapayım şeklinde kullanıyorlar. Onlara söyleyeceğim öncelikle şudur: Mesele, insanın hayvan gibi davranması değildir ilk olarak, burada yine sizin türdeşinizce, kendisi İsveçlidir, birtakım düzenlemelere girişilmiştir, buna biyolojik sınıflandırma denmiştir ve en azından şunu kabul edin ki hiç fena fikir değildir. Bu fikre göre insanlar da, sınıflandırmanın doğasına göre hayvanlar sınıfına denk düşmektedir, bu demektir ki zaten biz de doğanın bir parçası olduğunu reddedemeyeceğimize göre, biz hayvan şeklinde bilinen sınıfa yakınlık gösteriyoruz. Esasında hiçbir insan evladı yoktur ki insanın doğanın bir parçası olduğunu reddetsin, zaten bunu yapan yoktur. Rivayet odur ki, tüm hayvanlar, bitkiler ve işte diğerleri insan için yaratılmıştır. Fakat hayvan dediğiniz nedir ki? Hayvan neye denir? Mantar bitki midir efendim? Hayır, değildir; kendine hastır, fungi alemine aittir. Demek ki kafamıza göre, sanılarımıza göre bir biyolojik yaklaşım uygulayamıyoruz. Yarasa kuş mudur, yoksa memeli mi? Çok saygıdeğer birey, eğer yarasa memeliyse, işte insan da hayvandır; yok değilse, insan da hayvan değildir ve bunu bu şekilde dile getirebiliyorsan helal olsun derim, şapkamı bile çıkarırım. Ama hiç böyle diyene rastlamadım ben, sahi böyleleri pek azdan daha fazla var mıdır? Hem kendinden önce gelen toplumsal değerleri ve dogmaları reddeden hem de bilimle alay eden... İkisini birden yapamaz bizim neslimiz, iki farklı kafa yapısıdır yukarda bahsettiğim, biri uyumlu, diğeri aykırı; aykırı genelde doğrudur; her zamandan genele geçişe neden olan, aykırı çoğunluğun, aykırılığı, diğer topluma ters düşme isteğinden öte görmemesinde yatar. Bilinçli aykırılık azdır. Bu adam büyük ölçüde saygıyı hak eder, ama gerçekten böyle düşünüyorsa. İşte bizim bu adam, bilinçli aykırıdır. Bana göre insan o hayvan dediklerinizden farklıdır arkadaş, o yüzden ben kendime hayvan demem, Linnaeus öyle mi düzenlemiş, bırakın o öyle düzenlesin, ona göre öyle, bana göre böyle. Dostumuzun kafasından geçenler buna yakın şeylerdir. Sorun hem Linnaeus’u kabul edip hem ben kendimi hayvan olarak görmüyorum diyenlerde. Nesin o zaman sen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Ben aslan kralım diyenlerin bir kısmı en büyük saygıyı hak ederler bu konuda, diğer bir kısmıysa bunlardan daha az, ama kendini hayvan görmeyenlerden daha çok. Şöyle ki, kendini aslan kral görmekle, kendinin hayvan olduğunu kabul edip bununla beraber teolojik bir ideyle diğer tüm organizmaların senin hizmetine verildiğini düşünüyorsan; yani bu ekosistem özel olarak benim için yaratıldı diyorsan daha az saygı hak eden gruptasın. Tam olarak öyle değil işte. İnsan türü, benzeşlerinden ayrılabilmeyi başarıp bunları kendi istediği gibi, kendi yararına kullanmaya başladı ama bu durum her zaman böyle değildi. Tarihsel bir sürecin sonucudur bugünkü insan üstünlüğü, insanla ilgili illa ki bir üstünlük kurulacaksa benzer bir pozitif yaklaşım kullanılmalıdır, yani fazla değil, çok az bilinçli bireyden beklenmesi gereken budur. Farkındaysanız evrimden hiç bahsetmedim, bahsetmeyi de düşünmüyorum, keza şu anlattıklarımla evrimi bağdaştırmanın bir anlamı olmadığı kesin, araya şunu da sıkıştıralım gitsin anlayışından ötesi olmayacaktır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    İnsanı sonunda hayvan olarak belleyebildiğimize göre insanı tam anlamıyla çözebilmenin tek yolunun biyolojiden, yani fenni bilimden geçtiğini söylemek, yani evet hadi o çok söylenildiği şekilde insanı boş organizma olarak görmek neden yalan olsun ki? Sosyal alandaki çalışmalarıyla bilim özelliği kazanan dalların yardımcı olduğu kesindir ve de doğru, özellikle pratikte bu böyledir, Freud’a bakın. Freud gayet iyidir, keza Dostoyevski de en güzel roman yazarıdır ama bu isimlerin faydası insan davranışları üzerine olmuştur ve şu nokta çokça karıştırılıyor ki insan davranışları üzerine birtakım saptamalar yapmak insan hayvanını anlamak demek değildir, insan davranışları üzerine yapılan çalışmalar, insanın sosyal yönüyle ilgili çalışmalardır. İnsanın, hadi Linnaeusculuk oynayalım-Homo sapiens’in, diğerlerinden farkı nedir? Beyni, düşünme kabiliyeti. Bu değil midir? Bunu en yobazlar da söylüyor, en cehennemlikler de, osu da busu da. Herkes söylüyorsa doğrudur demek, kesin olanı değil de kabul edilmiş olanı ifade eder ama neyse, biz yine de söylemiş olduk; doğru değil midir, her insan evladı zeki olduğunu iddia etmez mi diğer türlerle karşılaştırdığında kendini? Doğru da yapar. İşte bu kapasite fazla geliyor bize, henüz anlayamıyoruz, ister üç hal yasası de, ister zaman ve mekan yasası, üzerimize etki eden birtakım dinamikler olsa da, diğer hayvanlardan şu beynin gelişimindeki fazlalıkla ayrılıyoruz, bu beyin, işte o dinamikleri kırabilmemizi sağlıyor, sonra iki-üç akıllı da çıkıp bizi farklı şekilde alıyor. Ben de çok istiyorum ve istersem de olur değil mi ya, ama burada amacımız doğru olan şeylerden bahsetmek olduğuna göre tüm üzgünlüğümle söylüyorum ki kendini çözememiş hayvanlardan ibaretiz. Bilincimizin ve zeka düzeyimizdeki farklılığın beynimizden geldiğini kabul ediyoruz ve sonrasına bakın, zaten hayvan olarak bellenmemizin bir sonucu da olarak, diğerlerinden farkımız çok az. Her şey oluyor, kalbin işleyişi, kolun hareketi ve pek çok başka şey; bunları incelememiz sırasında insan ırkı diye ayrı bir soyutlamaya gitmiyoruz, olayları sosyal değil fenni temellere dayandırıyoruz ama bilinç, irade gibi konulara girildiğinde hemen metafiziğe geçiş yapıyoruz. Sahi daha önceden açıklayamadığımız durumlar için aynı yöntemi kullanmaz mıydık? Geçmiş yüzyıllara şöyle bir göz atın. İnsan türünün aklı, zamanla, zamanın getirdiği birikimle, gelişiyor ama şu ana kadar beyni açıklamaya yeterli vakti olmadı, belki de hiç olmayacak, bunu bilmem elbette ki mümkün değil. Fakat her türlü sosyal teori doğru olmakla beraber anlam kazanması ancak fenle ilişkilendirilmesiyle olur. Annelik içgüdüsü denilen olguyu ele alalım. Bu olgu, sonradan anlaşılmıştır ki, değişen hormon yapısıyla çokça alakalıdır. Bununla beraber, insanın sosyal yönüyle, yani kültürel gelenekle, bunun getirdiği değişik hissetme beklentisi ve en az bunun kadar ihtiyacıyla da bir önceki bahisten daha çok alakalıdır. Şunu söyleyelim izninizle; tüm bu fırtına beyinden çıkmıştır, bu çıkış, gerek beynin kurgulama-hayal kurma gibi işlevlerinden bağımsız (hipofiz hormonun etkisi), gerekse işte o işlevleriyle (ait olduğu ananelerde anneliğe özel bir önem veriliyorsa, ki bu içerikte olmayan anane, sanırım yoktur, kişi kendi kendine bir şeyler yaratır. Kültür ve ahlak üzerine ileride çok geniş bir bahis konusu açılacak.) farklı bir boyut kazanmıştır, olgunluğuna bu şekilde erişmiştir. İsterseniz ilk çıkış noktası olarak hormonları, sonra beynin kendine has yaratabildiklerini kabul edin; bizim için önemli olan bunların sırası değil, sonucu, olgunluğa erişimin bunların toplumuyla olduğu durumudur.  İşte insan incelemelerinde esas alınması gereken budur. Yani sorun, beynin kalıbına fazla geldiği durumlarda ortaya çıkıyorsa, öyleyse sorun en genel haliyle beyinden başka bir yerde değildir ve öyleyse özel olarak bu durumu inceleyen psikiyatristlere başvurulur. Beyin olması gerekenden yetersizse, işte o zaman durum, insanın insan oluşuyla süregelen sorunlardan biri olmaktan çıkmıştır ve kişi doktorlara teslim edilmelidir. İnsan üzerine incelemeler fenni bilimlerden uzaklaştığı ölçüde genellikten uzak olacak, yani yalnız beyni incelemekten öteye geçemeyecek ve genel bir kanı vermekten uzak olacaktır. Freud’un insan üzerine, evet bakın, en genel haliyle alıyorum, insan üzerine en ciddi çalışmalardan birini yaptığı su götürmez, zira bizim konumuz bakış açısı. Meyer benim için çok daha değerli bir algılayışı temsil eder, bakış açısı yönünden. Amacı insanı anlamaya çalışmak olan bir sivri zekanın yapması gereken, hem psikolojiyi çok iyi bilmek, hem sosyolojiyi, hem tarihi, hem anatomiyi, hem biyolojiyi ve bunları olabilecek en genel düşüncede toplamaktır. Bu genel düşünce de yukarıda verdiğim nedenlerden ötürü, insanın hayvan olduğunu unutmayan, bu doğrultuda hareket eden bir anlayış içermelidir. Yani insan bir organizmadır evet, boş organizma değildir, tersine bayağı dolu olduğundan anlayamıyoruz işte, ama neticede bir organizmadır, unutulmaması gereken budur, ayrı bir şey değildir, insan sadece türün adıdır. Bahsi geçen konudaki fenni teoriler ve sosyal teoriler kardeştir, ama bunlardan ağabey olan birincisidir, fendir.  Ve aslında bir farklı durum daha var, hemen onu da anlatayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu kadar açıklamadan sonra ben hâlâ, insanı dışa etkilere değişmez, sabit tepkiler veren bir canlı olarak tanımladığımı, böyle anlaşıldığımı düşünüyorum. Ama öyle değil işte. Olay sadece farkında olma haliyle alakalı. Sanırım bundan kasıt bilinç oluyor, ama bilinç denince işin içine pek çok farklı şey giriyor, öyle olunca, ben bu şekilde, farkında olma hali şeklinde kullanmayı daha uygun görüyorum. Bir aslanın yapacakları bellidir mesela, aslan daha durağandır, fakat insan öyle değildir. Bunun nedenleri bellidir, ama bu nedenlerin konu olarak sıralandığı yerde ilahiyat veya metafizik bulunmaz. Benim şu kadar laf arasında söylemeye çalıştığım efendim, insan incelemeleri yapılırken bu meretin kompleks, çözümü zor bir hayvan olarak ele alınması gerektiğidir, hepsi bu. Buradan hareketle, insan bir hayvansa, ki neye göre hayvan olduğu yukarıda bahsedildi, evet insan bir hayvansa, insan dışı hayvanlar üzerinde doğru kabul edilebilecek kadar düzgün geliştirilmiş olan uyarıcı-tepki kuramı, yani işlevselci yaklaşımın insanda hangi aşamada sınıfta kaldığını incelemektir doğru olan; insanda böyle bir durum görülemez demek doğru değildir. Eğer bilim adamıysanız açıklamamın bu yöntemi izleyeceğinden emin olun. Yine yukarıdaki yere geleceğim, yarasayı memeli olarak kabul eden zihniyetin insanı da hayvan kabul etmesi gereken zihniyete bir kez daha dönüyorum. Aynı zihniyet, öyleyse bilimin yöntemlerini de kabul etmiştir, tersi çelişkili durumu imgeler. Ve eğer öyleyse, bilim anlayışında temel bir uyum kurma yattığı bilinmektedir; yapılan gözlemler bir teori ortaya konulmasıyla vücut bulur ve bunlar, ortaya konulan teori üzerinden doğruluklar ifade ederlerse yaşamlarını devam ettirirler. İnsan dışı hayvanlarda birtakım içgüdüsel hareketlerin olduğundan bahsediliyor; bebeğin doğar doğmaz emmesi gibi bilindik hikayeler ama bununla beraber uyarıcı-tepki görüsü de, uygulama alanından insanlar çıkarıldığında, sanırım hiç tepki toplamayacaktı. Hayvanlara dost olarak yaklaşmaya meraklı olduğumuz ve onları zulümden korumaya çalıştığımız kadar bu kafasızların insan emrine yaratıldığı anlayışının varlığını siz benden daha iyi bilirsiniz. Yani söylemeye çalıştığım, bu kuramın geçerliliğini yitirmesi bilimsel nedenlerden pek daha çok yüce insanlık anlayışına aykırı olmasıyla alakalıdır, iğrenç bir fikirdir insanın benliğinin olmaması, şu söylenenler tiksinçtir. Zira insanın benliği olduğu kesindir, ama dönemin pek sevgililerinin kızdığı elbette ki bu değildi. Kuram, birtakım sosyal açıklamalarla kötülenmeye çalışıldı, yani gülünçtü bu, hiç öyle olur muydu? İşin komik yönü de şu ki, William James, çocukluk düşlerini atmak istememiş, dolayısıyla neticede metafizikten kendini arındıramamış, bu yönüyle Hegel veya Descartes’a benzetebileceğimiz, iyi bir düşünürdü. En temelde aynı kafa yapısına sahip olanlar birbirini anlayamadıysa, insanlık idesine yönelik tek bir söz onları ininden çıkarmaya yettiyse, bizim işin zorluğunu anlamak daha kolay olacaktır. Bu kısmı biraz uzattığım için özür dilemeyi borç biliyorum, zira bir bilim adamıyla konuştuğumu unutmuşum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimin genel bir uyum kurma temel amacından bahsetmiştim en son, ve bu konuda söyleyecek iki sözüm daha var. Birincisi şudur: Efendim, siz bilirsiniz, aynı gruba koyulmuş olanlar birbirlerinden ayrılmakla beraber birtakım ortak doğrular verirler, aynı gruba konmalarının nedeni de bu en genel özellikleridir zaten. Sınıflandırmaların yapılış yöntemi budur; iki farklı element iyonik bağ içerdiklerinden benzerlerdir ve böyle olunca verecekleri sonuçlar farklı olan diğer özelliklerine göre değişir, ancak bu farklılıklar, benzer olduklarından dolayı, belli bir ortak payda üzerinden şekillenir. Yani... insan türünü, uyarıcı-tepki kuramının içine dahil etmemek bilimin doğasına ters düşer, ta ki insanı hayvanlar aleminde saymayana kadar. Şu soru çıkar o zaman karşımıza: eğer bu duruma göre, insanı da bu kuram kapsamında değerlendirmek bir kaçınılmazlık, zorunluluk oluyorsa, ve bu kuramda denilenler bir aşamadan sonra insana uygulanamıyorsa, buna neden olan nedir? Sorun nerede başlar, hangi özellik fark yaratmıştır? Farkı yaratan beyindir, öncelikle bunu söyleyelim ve benim pek sevdiğim bir durum vardır ki durumu somutlamak açısından yararları fazla olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-5250265270800431824?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/5250265270800431824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=5250265270800431824&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/5250265270800431824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/5250265270800431824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2010/01/en-genel-dusunceler-i.html' title='En Genel Düşünceler - I'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-6560654793083830909</id><published>2009-12-19T21:24:00.003+02:00</published><updated>2009-12-19T21:56:39.205+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Üç unsur</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/Sy0ur4ijrAI/AAAAAAAAAxQ/UJ2fFpaSuyc/s1600-h/Gabriel-Agbonlahor-001manutd.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/Sy0ur4ijrAI/AAAAAAAAAxQ/UJ2fFpaSuyc/s400/Gabriel-Agbonlahor-001manutd.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5417037258243156994" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aston Villa'nın oyunu değişiyor. Üç unsur var bunu sağlayan oyuncu bazında, ikisi kareye sağdan girmeyi başarmış. Diğeri Downing.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emile Heskey bugünkü maçta sakatlanıp çıktı. Arsenal maçına iyileşmiş dönerse Aston Villa yenilse bile çok güzel oynamaya devam edecektir, Carew ne yazık ki onun yapabildiklerini yapamıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-6560654793083830909?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/6560654793083830909/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=6560654793083830909&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6560654793083830909'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6560654793083830909'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/12/uc-unsur.html' title='Üç unsur'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/Sy0ur4ijrAI/AAAAAAAAAxQ/UJ2fFpaSuyc/s72-c/Gabriel-Agbonlahor-001manutd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-906461280703897721</id><published>2009-12-19T18:56:00.014+02:00</published><updated>2009-12-20T10:16:22.059+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='wigan'/><title type='text'>Wigan necidir derken söylenen pek çok başka şey</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/Sy0t-MKUbZI/AAAAAAAAAxI/MMijm1TKR5c/s1600-h/Maynor-Figueroa-is-treate-002.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/Sy0t-MKUbZI/AAAAAAAAAxI/MMijm1TKR5c/s400/Maynor-Figueroa-is-treate-002.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5417036473236221330" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aslında dün değil de ondan önceki gece başlayacaktım bu yazıya. Sınavlar falan bitmiş, öyle bi yazma keyfim de gelmiş. Hep de bakıyorum sadece Aston Villa yazıyorum, ayıp olmasın başka bi şeyler yazmak gerek. Wigan yazmaya girişmiştim, baktım olmadı, bıraktım. Şimdi bi daha deniyorum, sanırım bu sefer olur.  Bi de bi ara ciddi bi düşünce-deneme yazısı yazmak istiyorum ki bi köşede bulunsun, hem ayda yılda bi tıklayan varsa futbol dışı konulardaki düşüncelerimizi de öğrenmiş olsun. Dimi ya? İşte din-felsefe üzerine bir deneme planlıyorum. Ha öyle felsefeci adamları sıralayıp da artislik yapmayacağım, zira çok da çirkin bu. Felsefe sahi Politzer'in dediği  gibi burjuvalara özel, ayrıcalık gösteren bir kimlik değildir, yalnız felsefeyi zevk haline getiren fizyolojik ihtiyaçlarını giderebilen insan topluluğudur, burası ayrıdır. Aç değilsin açıkta değilsin, beyin jimnastiği yapıyorsun, adı felsefe oluyor. Felsefe, hani şu bilim adı altında yaptığımız etkinliklerden farklıdır. Ek özel çalışma, alet, edevat gerektirmez. Herkes felsefe yapabilir, felsefe bilmek hiç de güzel bi şey değildir, eğlenceli olan felsefe yapmaktır. Ha felsefe bilmek neye yarar, işte felsefe yaparken size yön verir, nöronları harekete geçirir, kafada ampul çaktırır vs vs. Tabi kafada ampul çaktırması farklı farklı olabilir, böyle olması daha makbuldür. Mesela Hegel okuyorum ben, etkilenmekten öte söverim, niye söverim, şu Batı özentiliğimize, batı standartlarını bize uygulamaya çalışmamıza vesaireye kızarım, konudan çok alakasızdır belki de, ama okuduğum bir cümle yetebilir. Niye kızarım? Böyle ne güzel düşünmüş şeklinde düşündüğümüz adamların sokaktakinden pek de farklı olmadığından dem vururum, daha dini reddedemediğini, işin aslı dolayısıyla çocukluk şeylerini reddedemediğini, dolayısıyla aslında yeni bi şeyler ortaya koyamadığını görürüm, o açıdan söverim, biraz felsefe gelenekçilerine söverim. İlla ki bi kalıp aramaya, insanların kendini bi düşünceye, bi gruba ait hissetme amacına söverim, oluşan bu kültüre söverim. Olay budur. Wigan'ın bu konuyla alakası var mıdır? Yoktur. Aman boşverin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ben hatırlıyorum ki Noat Samisa üstat Wigan necidir, ne top oynar ben anlamıyorum yazmıştı. Doğruluğu vardır, keza ben severim bu takımı. Necidir, nereden gelir falan bi bilgim yok, gerçekten araştırmadım, fazla ilgi duymuyorum da. Ama arada şöyle justin.tv'den maçlara göz gezdirirken durup  izlemek istediğim bir takım, o yüzden yazmak istiyorum. Takımda ilk dikkat çeken, siyahilerin yoğunluğu, bunu daha önce de dedim Jared Diamondlı iki alt yazıda. Bi de bu arada konudan alakasız, Jared Diamond'la Stephen Jay Gould okunması elzem adamlar, bunu da belirtmek isterim. Sonra dikkat çeken, Steve Bruce döneminden kalma Güney Amerikalılar ile Martinez sonrası gelen alt lig oyuncuları karışımı bir kadro. Bu takım transferde biraz daha farklı davranıyor diğer ada takımlarına göre. Nedeni başkan Whelan mıdır, yine kulüp hakkında fazla bilgim olmadığından atıp tutmak istemiyorum, çok çok ve çokça görüyoruz insanlar yarım saatlik araştırma yapıyor sonra da hakkaten olayların böyle geliştiğini biliyormuş gibi olayları anlatıyorlar. Mış, -muş eklerini eklemeye gerek duymadan yapıyorlar bunu. Misal Paul McGrath diye bir adam var, Aston Villa efsanesi, özelliği takım tarihinin en iyi defans oyuncusu olması, işte İrlandalı olmasına rağmen Afrika kökenleri var vs. Ama ben bu adamdan bahsederken, ne kadar ünlü olursa olsun, işte bizim McGrath falan diye bahsedemem, ne biliyorum ki adam hakkında? Wigan hakkında da aslında fazla bir şey bilmiyorum bu açıdan, ama bildiklerim üzerinden bir şeyler söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımın bir sistemi olmadığı doğrudur, ama bu sistemden ne anlandığına göre değişir. Düşünceleri sözcüklerle imgeleştiririz neticede, kafadan çok farklı şeyler geçebilir, iki farklı kişi aynı sözcüğe yükleyebilir bir anlayışı. Benim kafamda mesela Beşiktaş'ın da bir sistemi yoktur, ama karakteri vardır, bir oyun yapısı. Bu karakteri puana dönüştürürken kimi oyuncuların ayağına bakar Beşiktaş, sistem içinde öne çıkan oyunculardan çok, işte bu sistemin defolarını kapatma açısından oyunculardan birtakım şeyler beklenir. Bunun gerekli olmadığı durumlar da olur, takım karakteri yeterli gelir, oyun son dakikalara sıkışır ve adı önemli değil, Ekrem olabilir bu, Ernst olabilir, bir gol atılır. Bu karakterin sağladığı bir goldür benim kafamda. Bir de bazen hiç bir şey üretilemez ve birtakım şablonların dışında, işte Yusuf'dan, bir başkasından bir şeyler beklenir. Net anlatamamış olmam olası ve Beşiktaş'ı çok iyi analiz edeceğime de güvenmiyorum, Beşiktaşlılara bi özür borcum olsun. Şimdi Wigan'a gelirsek, bu takımın bir sistemi yok diyebiliriz, oyuncuların özellikleri üzerinden bir oyun oynarlar, mesela Scharner'ı atın, sonra Rodallega'yı, ki Hugo takımın en önemli parçası, çok farklı bir şekle girebilir oyunları. Bunun yanında bir karakterden de bahsetmek çok doğru değil, illa bahsedilecekse de inanılmaz çabuk dağılan bir yapıları var, bu söylenebilir. Ve aynı zamanda geriye düştüklerinde skoru çevirmede çok zorlanacaklarını düşünüyorum ben, böyle bir durum gözlemledim takım adına, zihinsel değil, kadro-oyuncu kalitesi vs ile ilgili bir durum. Ve sonra çok önemli takımları yenebilirler, Chelsea'yi yenerek bunu gösterdiler de. Şu var. Aslında performansları hep aynı çizgide benim gördüğüm, ama işte yukarda bahsediklerimle ilintili, bu acayip skorların ortaya çıkmasında ufak ufak şeyler etkili. Geriye düştüğünde çevirebilecek gibi değil bu takım, zaten üstüne basarak söylüyorum, çok kaliteli bir takım olduğunu da iddaa etmiyorum, ama dengede giden bir oyunda, çoğu zaman istediklerini yapıyorlar, istediklerini yapma karşı tarafı bozma da olabilir, karşı tarafın oyununu kabul edip düşük skorlu bir galibiyete götürüş de olabilir. Tottenham maçı özel bi maç, 9-1lik sonuçta Tottenham'ın hayvanlığı Wiganın çabucak dağılıverin yapısından daha çok etkili. Ama mesela sezon başında Manchester United'a, sonra Portsmouth'a da fena yenildiler. Bunda teknik direktör Martinez'in gençliği; takımda böyle bi bayrak adam gibi birinin eksikliği, bunlar etkili olabilir. Zira Martinez fena hocaya benzemese de maç sonu açıklamalarında açık ara karizmasını en az beğendiğim hoca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımda şöyle böyle bir sistemden bahsetmek madem doğru değil, o zaman Roberto hoca oyunculardan ne şekilde yararlanıyor, kimi nasıl kullanmaya çalışıyor, sezon başından beri nasıl değişimler oldu bunlardan bahsedeyim. Wigan daha sezonun ilk maçında ilgi çekti tabi, bizim tuttuğumuz takımı yendiler. Tek tek gidelim, Wigan bize göre o maçı neden kazandı, şunu neden kazanamadı. Aston Villa kaybetti, çok zor değil, daha önce 18238123103 kere bahsettim, takım kopuk oynuyor, forvet çok ilerde kalıyor, orta sahada oyun kuracak oyuncu eksikliği var, ve o maçta da genç adam Delph başlamıştı-sonra pek göremedi formayı. Wigan futbolun gereklerini yerine getirdi, zaten sezona Rodallega'yı en ileriye atarak başlamışlardı, Hugo tek forvet, 5 tane karışık orta saha vardı, oyunu kontrol etmek fazla zor olmadı. İkinci maçı bilmiyorum, ama başa baş giden bir ortanın altı sıra takımı maçında güçleri yetmemiş olsa gerek. Sonra işte 5-0lık Manchester hezimeti, ki bu maçı izledim. İyi oynuyorlardı ilk yarı. Ama şöyle. Wigan'ın saldırmasını beklememek lazım, kastım, ilk yarı oyunu iyi tutmuşlardı, fena da değillerdi. İkinci yarıda çok kısa sürede bitti maç, dağıldılar, dağılma problemini gözlemlediğim ilk maç buydu. Sonra da gidiyor işte, benzer şekilde, istikrarsız bir gidişat. Arada 3-1lik Chelsea galibiyeti ki, burada da işte tamamını izlediğim maçta Chelsea'ye orta sahada üstünlük kurarak, baya baya bi galibiyet aldılar, harika oynadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca farklı şeyler denedi, ama sene başından beri değişmeyen tek isim, gerek görev, gerek pozisyon aldığı alan bakımından Hendry Thomas. Bu arada Melchiot gibi, Figueora (o da sakattı bi süre) gibi adamları saymıyorum, bunları farklı yerlere atması zaten çok fantastik olurdu. Thomas çok mu iyi, değil, en azından Figueroa veya Hugo gibi 1-2 sene içinde takımdan ayrılacak tayfadan değil, fakat hocanın üzerine değişik bir görev yükleyeceği özelliği olmamasından sanırım böyle bir konumda. Çok iyi hatırlıyorum, Scharner'ın  geçen seneden beri orta sahada oynamak istediğine dair açıklamaları var, çok çok doğru kullanımıyla, çok nitelikli bir parçaya dönüştü takımda. Somutlamak gerekirse, Fellaini'nin geçen sene Everton'da yarattığı etkinin benzerini başardığını söyleyebilirim, kullanılış açısından da Fellaini'ninkine benziyor. Sezona stoper olarak başlamış olsa gerek, çünkü Villa maçında Gomez'in ortada, Koumas-N'Zogbia'nın kanatlarda olduğunu biliyorum, Thomas-Diame de zaten banko seçimler. Boyce sakat mıydı, yoksa hocanın takdiri miydi, ne yazık ki bilgim yok. Bu 5li orta sahalı yapıda 4-2-3-1'e yakın bir dizilim vardı, Gomez biraz fazla önde kalıyordu, Koumas da oyun kurucu değil, kanatta görev alan ofansif görevli ve ofansif nitelikli oyuncu görevindeydi. Benim hatırladığım, bu takımın topu ileri geçirmekte zorlandığı, bunun da işte bu 4-2-3-1'e yakın dizilimden kaynaklandığı ama top geçtikten sonra ilerdeki dörtlünün baya güzel işler yaptığıydı. Böyle bi düşünce edindiğimi hatırlıyorum. Sonra Koumas ve Gomez düştü, bunda Koumas'ın beklenen etkide olmaması, Gomez'in de biraz narin kaldığı söylenebilir belki. İşte Scharner orta sahaya geçti, Martinez'in yine Gomezle beraber eski takımı Swansea'den getirdiği Scotland takıma girdi, Hugo solda görev almaya başladı. İlk dönemlerde daha çok yerden oynayan bir takımdan, hava toplarında daha baya iyi olan, daha çok bu yöne yüklenen bi takıma dönüştüler. Scharner, dedim ya, Fellaini gibi. Scotland'dan da önce ileri atılan toplarda birinci karşılayıcı gibi oldu, bununla beraber Scotland da hazırlayıcı şeklinde kullanılmaya başlandı. Böyle değişiklikler olmaya devam edecek, ufak ufak. Son maçlarda Gomez de yeniden ilk 11 başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok nitelikli bir takım değiller ama yine de güzeller. Hugo Rodallega iyice Premier Lig oyuncusu oldu, geçen attığı muazzam golle manşetlik olan Figueroa'yla beraber bir süre sonra başka takıma geçebilirler. Figueroa'nın transferi o attığı golle alakalı değil, geçen seneden beri gösterdikleri var. Birminghamlı Chucho Benitez'i de çok beğeniyorum ayrıca. Fazla gol atmıyor henüz ama çok uzun zaman geçmeden o da iyi bi Premier Lig oyuncusuna dönüşecektir diye düşünüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-906461280703897721?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/906461280703897721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=906461280703897721&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/906461280703897721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/906461280703897721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/12/wigan-necidir-derken-soylenen-pek-cok.html' title='Wigan necidir derken söylenen pek çok başka şey'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/Sy0t-MKUbZI/AAAAAAAAAxI/MMijm1TKR5c/s72-c/Maynor-Figueroa-is-treate-002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4599234768069909080</id><published>2009-11-22T11:49:00.006+02:00</published><updated>2009-11-22T12:57:10.601+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Downing döndü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SwkX6zVej1I/AAAAAAAAAxA/wTf32LHBbF0/s1600/0,,10265%7E7668096,00.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 290px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SwkX6zVej1I/AAAAAAAAAxA/wTf32LHBbF0/s400/0,,10265%7E7668096,00.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406879126615134034" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/celal/LOCALS%7E1/Temp/moz-screenshot.jpg" alt="" /&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/celal/LOCALS%7E1/Temp/moz-screenshot-1.jpg" alt="" /&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/celal/LOCALS%7E1/Temp/moz-screenshot-2.jpg" alt="" /&gt;Elindeki oyuncuların özelliklerine göre bir dizilim belirlersin ya da belirlediğin dizilime göre oyuncularını seçersin veya bu belirlediğin dizilime oyuncularını uydurmaya çalışırsın. Oyuncuların yapısına göre bu dizilim bir karakter, bi düzen oluşturur; x takımı ve y takımı, her ikisi de 4-4-2 diziliminde, sahaya üç hat şeklinde, dört kişiden bir hat geride, 4 kişi onların önünde ve iki de en önde şekilde çıkarlar ama sorunları farklıdır, en iyi yaptıkları farklıdır. Genelde takımların işte bu sorunları ve bunun tersi, güzellikleri incelenirken karşılaştırma yapılır, bir önceki yapıyla karşılaştırılır. Herhalde çoğu zaman böyledir, ben bu yöntemi izliyorum. Çünkü takımlar çoğu zaman kimlik değiştirmiyorlar, oyuncu değiştiriyorlar yalnızca ve giden oyuncunun yerine gelen oyuncu bir önceki düzenden bir şeyler götürüyor ve bir şeyler ekliyor, bu da olabilir, ama biz bi öncesine ve sonrasına bakarak işte şöyle iyi olmuş, şöyle kötü olmuş diye değerlendiriyoruz. Bu tarz bir karşılaştırmayı Sunderland için şu an yapamayız. Seneye olabilir belki, deriz ki, bu düzeni iyileştirmek için şu bölgeye şöyle bir oyuncu almak uygun olur. Sunderland daha öncekinin üstünü çizdi, yeni bir şeyler yaptı çünkü. Bu yeni bir şeyleri anlamak, neler gerektirip gerektirmediğini kestirmek biraz daha zaman alabilir. Hocanın aklında ne olduğunu çok az kestirebiliyorsak, z transferi kötü oldu demek de yanlış olur o zaman. Biraz zaman geçince hocanın aklındakileri, yani takımı, takım hocanın aklındakilerinin yansımasıdır, anlarız; daha sağlıklı yorum yapılabilir. Tuncay, Stoke City'e transfer olduğunda, Pulis acaba oyuncu karakterinde değişikliğe mi gidecek, bunun sonucu olarak da Stoke'un oyun yapısı biraz yontulacak mı acaba diye düşündük. Hocanın aklında böyle bir şey yokmuş, o zaman bilemedik, Pulis'i de pek iyi tanımıyoruz. Sir Alex'in transferleri için iyi veya kötü damgası yapıştırmak, yani kendimizce böyle bir değerlendirme yapmak ve başarılı olmaksa daha kolay, az-çok kestirebiliyoruz sonuçta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan Aston Villa'ya geldim. Yazın Barry ayrıldı; yerine Delph geldi ve Downing geldi. Barry'nin yokluğu yaratacılıkta, orta sahadan gol katkısında, orta saha direncinde sorunlara yol açtı. Bu üçünü de yapabilen ama niceliğinde farklılık olan Delph, Barry'nin yerine konsa ve başka değişiklik yapılmasa, çok iyi bir hamle olmazdı belki de, Delph şu an Barry seviyesinde katkı veremiyor keza. 4-3-3 dizilimindeyken en verimli haldeydik ama illa ki bir üst aranacaksa, NRC'den becerilerini geliştirmesini bekleyebilirdik, veya Sidwell'den yeni opsiyonlar istenebilirdi, mesela bu sene ceza sahasına kafa toplarına çıktığı oldu, böyle bir güzellik sunması beklenebilirdi. 4-4-2'ye geçilince ben sevinmiştim, daha verimli olacağını düşündüm, ama olmadı, takımın fizik-zihin gücü bir sezonu daha kaldıramadı, ama verimsizliğin nedeni sahaya dağılıştaki sorundu. Halen de öyle. Top rakipteyken birbirinden inanılmaz uzakta oynuyor takım.  8 kişi yürürken, pozisyon bilgisi konuştururken, 1-2 kişi de oraya buraya koşup gereksiz yoruluyordu. Benim kıstas alacağım geçen sezonun ikinci devresi olmaz, o Arsenalleri yendiğimiz dönem olur. Bu seneyle ilgili yazdıklarım malum. Elemanlar birbirine biraz yakın oynayacaksa 4-4-2 tercihimdir, tersi durumda 4-5-1 iyidir ama Young'a göre çok daha da iyi olabilir, peki acaba 4-2-3-1 nasıl olur? Ashley Young şükür ki geri döndü. West Ham maçında orta açayım derken sezonun en güzel golünü attı, ama bundan öncesi de var. 2-3 maçtır gayet beğeniyorum, dün maçı kesik kesik izledim, ama o arada yakaladığım bir iki hareketi var ki 4-2-3-1 konusunda heveslendirici oldu. Bu maçtan öncesine gidersek, Young taç çizgisinden uzaklaşmaya başladı, ortaya geliyor, top takibinden gol yapıyor, daha az saçma çalım deniyor vesaire. Tek forvet oynanacaksa Young'ın gezici olması çok çok önemli, yoksa Birmingham City maçındaki gibi Agbonlahor'a, Sidwell'e ortalar yapar dururuz, iş Milner'ın çabalarına kalır. Agbonlahor sabit forvet değil, onun boşalttığı alanlara, Milner'dan başka 1-2 oyuncunun daha girmesi gerek. Şimdi paragrafın başında yazdığım üç eksikliğimize dönüyorum: yaratacılık, orta sahadan gol katkısı, orta saha direncinde sorunlar. Eğer Young şu gidişatını sürdürürse, öndeki dörtlü çok goller atacaktır, gerçekten böyle olacaktır. Downing zaten joker oyuncu, her yerde oynar, Young'ın tekniği, Milner'ın atletikliğinin yanına yaratıcılık ekler, kafası çalışan oyuncudur. Şayet Downing ve Young, kendilerine alan yaratıldığında ve kendileri de kendilerini doğru şekilde kullandığında çok verimli olacak oyuncular, Milner da bunların biraz dengeleyecisi gibi, hücuma gereken katkıyı verir, orta sahaya da yardımcıdır, candır. Mesela dün Downing girdikten sonra Young daha sık ortaya geldi, 72. dakikada olması lazım, ayağının üstüyle çok güzel bi pas attı, orada bir oyuncu duvar oldu ve sanırım Agbonlahor da yaptığı koşu sonrası kaleciyle karşı karşıya kaldı. Gol olmadı fakat güzeldi, Aston Villa'nın ortadan yaptığı her hücum değerli benim için. Gabby'nin daha temiz gol vuruşlarına ve daha iyi bir tekniğe ihtiyacı var. Umarım bu konuda kendi kendini geliştirir, zira O'Neill'dan oyuncunun teknik-yaratıcı yönüne katkı yapmasını beklemiyorum. Ne yazık ki böyle. Sonuç olarak Gabby'nin arkasındaki bu üçlü toplamda 15 golü çok rahat bulacaklardır ve 4-2-3-1 de cepte güzel bir seçenektir. Hatta Heskey'nin gol atması da bunun kadar güzeldir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-4599234768069909080?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/4599234768069909080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=4599234768069909080&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4599234768069909080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4599234768069909080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/11/downing-dondu.html' title='Downing döndü'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SwkX6zVej1I/AAAAAAAAAxA/wTf32LHBbF0/s72-c/0,,10265%7E7668096,00.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-1756253265851166507</id><published>2009-10-25T13:08:00.007+02:00</published><updated>2012-01-12T10:47:26.820+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sunderland'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='wigan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='birmingham city'/><title type='text'>Wigan, Birmingham City ve Sunderland</title><content type='html'>Yeni bir yazıya geçmek uygun olur diye düşündüm, Aston Villa kısmı fazla uzun olmuş şayet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar Jared Diamond'ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabına merak saldım. Tübitak yayınlarından çıkma kitap, ben 10 milyon gibi harika bi fiyata edindiğimde 19. baskıyı görmüş durumdaydı. Neden Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi de Avrupalılar Amerika'yı keşfetti sorusunu soruyor, buna cevap arıyor. Erich von Daniken kafasında biri değil, böyle bir şey beklememek lazım, ilgi çekici bir kitap. Wigan takımını gördükçe, o zencilerin paket yapılıp gemilere tıkıldığı, oraya buraya yollandığı dönem geliyor aklıma, hele Scotland soyadlı, Thomas soyadlı zencileri falan duydukça. Gomez'in de ilk 11'in banko ismi olmadığını hesaba katarsak, kaleci ve Scharner dışında kadronun tamamı siyahi. Benim ilgimi çekti bu durum. (Irkçılık yok, tespit ve garipsemeden bahsediyorum sadece)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerisini sonra yazayım, bi anda sıkıldım. Scharner'ın takımdaki rolü acayip, bunu söylemekle yetineyim şimdilik, bir de, Hugo'ya hayranım. Kendisi, Pizarro'ca kesilen Inkalılara pek bir benziyor gibi geliyor bana ayrıca, Afrika'dan gelme zencilere hiç benzemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de, bence sezon sonu sıralaması şöyle olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Arsenal&lt;br /&gt;2-Manchester United&lt;br /&gt;3-Chelsea&lt;br /&gt;4-Aston Villa&lt;br /&gt;5-Liverpool&lt;br /&gt;6-Tottenham&lt;br /&gt;7-Manchester City&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-1756253265851166507?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/1756253265851166507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=1756253265851166507&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1756253265851166507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/1756253265851166507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/10/wigan-birmingham-city-ve-sunderland.html' title='Wigan, Birmingham City ve Sunderland'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-9118519791266709379</id><published>2009-10-24T17:29:00.025+03:00</published><updated>2009-10-25T13:33:29.230+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Aston Villa, Wigan, Birmingham City ve Sunderland</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SuP-JI5EI4I/AAAAAAAAAw4/_0e-D7NHdnY/s1600-h/0,,10265%7E7510102,00.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 236px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SuP-JI5EI4I/AAAAAAAAAw4/_0e-D7NHdnY/s400/0,,10265%7E7510102,00.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5396436211479094146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sürekli ve sürekli aynı şeyi yapıyorum ama bir kez daha kendimi tekrar edip O'Neill'ın dördüncü senesine başladığı takımın karakterinden bahsedeceğim. Bir süredir yeni bir Aston Villa yazısı girmek istiyordum, artık bugün bunu başarmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aston Villa az önce ligdeki dokuzuncu maçını tamamladı. 5 galibiyet alındı, 2 beraberlik ve 2 mağlubiyet var. İlk haftada Wigan'a karşı, Villa Park'ta yenildi takım ve deplasmanda Blackburn'e. Beraberlikler Manchester City ve Wolves maçlarından. 5 galibiyetten biri Villa Park'ta Chelsea karşısında, diğeri Anfield'da Liverpool, bir tane de Second City Derby galibiyeti. Ligde atılan 13 golden 9'u duran toptan. Şimdi benim bir tezim var ve şu maçları kısa kısa değerlendirerken, bu ilk paragrafa geri döneceğim, haklı çıkmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taaa en başından beri söylüyorum. Bu 4 yıllık yapının bir süredir sorunu kurgusal açıdan birlik ve beraberliği yakalayamamak. Aston Villa; Birmingham City gibi bir hareket eden takımlara karşı çok zorlanıyor. Buna neden olan karakteri. Takımların ne kadar iyi ne kadar kötü olduklarını belirlerken, bu karakter mevzusu ciddi sorunlar yaratabiliyor, ülkemizden Beşiktaş iyi oynadığında bile bazı kesimler tarafından beğenilmeyebilir, çünkü Beşiktaş'ın iyi oynaması demek, maçı son yarım saate taşımak demek. Bazıları bu karakteri beğenmeyebilir, çıkış noktaları da Beşiktaş'ın büyük bir takım olduğunu söylemeleri olacak. Bir karakteri yıkmak gerçekten uzun zaman alabilir, öyleyse bu karakter üzerinde oynamalar yapmak, bu karakteri daha iyi şekillendirmek benim tercihim olur. Yani şöyle ki, Aston Villa bir sonraki transfer döneminde paraya kıyıp bir oyun kurucu orta saha alsa, uzun top oyununu tamamen bırakıp günümüzün üst sistemi tek pas-hızlı pasa dönmeye çalışsa öyle sanıyorum ki netice alamaz. Belki iyi oynar, keyif verir ama netice alamayabilir. Pragmatikliği bir kenara bırakır çünkü, 1966 Dünya Kupasında Brezilya'nın düştüğü durumlara düşer. Bu yeni oyuncunun varlığı, oyunu daha iyi kontrol eden ve farklı işler bekleyeceğiniz yeni bir oyuncuya sahip Aston Villa'ya olanak sağlar ama ilk etapta bu oyuncunun görevi Petrov gibi harika, uzun veya çabuk paslar atabilmek olmalı. Arda gibi ayağında topu tutmamalı, bir yandan Sidwell gibi fazlaca düz pas yapmalı ama bir yandan da takımın fazlaca sıkıntısını çektiği, ortadan hücum etme alternatifi doğurmalı ve oyun sete sete dönerse bir seçenek sağlamalı. Aston Villa hızlı oyunda çok iyi, geçen sene en iyiydi ve halen de iyi, geçen seneki başarısını ve bu seneye taşınan galibiyetleri hızlı oyununa borçlu. Baktığında Liverpool da çok hızlı oynuyor ama bunu top taşıyan oyuncularla değil, hızlı paslarla sağlıyorlar. Ama şu var ki, Aston Villa'nın bir sorunu var ve önemli bir sorun bu. 11 kişi hareket etme olgusu bir türlü her maçta sağlanamıyor, kötü oynanan veya zor kazanılan maçlarda hep bu sorunu görürsünüz. Arsenal 8-9 kişiyle aktif hücum yapıyor mesela, bu 11 kişi hareket etme konusunda çağ atlamış bir takım. Onlar bu konuda çok iyiler, çünkü herhangi birinden farklı seçenekler sunabilen oyunculara da sahipler aynı zamanda. Bizim oyuncularımız o kadar iyi değil ama hep beraber hareket ettiğimizde harikayız. Yine bir yaratıcı orta sahamız yok, yine derinden ortalarla gol aramaktan başka vizyonumuz yok, ama harikayız, çünkü güç-hız karakterini ortaya koyabiliyoruz. Bazı takımlar belli konularda özelleşerek, kopuk bir oyun yapısıyla başarıya ulaşıyorlar, bazılarıysa dengeli bir kadro içinden beklencek ufak-tefek günlük katkılarla. Sunderland aykırı yapısıyla fark yaratıyor örneğin, ben Sunderland'i, Chelsea maçındaki Sunderland'i sevemedim. Sunderland iyi bir takım mı derseniz, işte neye göre iyi? o günden bugüne yapı çok gelişmiş ama ana hatlarını korumuştur düşüncesinden yola çıkarak, oyun yapısı tatmin etmeyebilir ama bu kötü olduğu anlamına gelmez derim. Dengeli bir kadrodan bir oyuncunun sağlayacığı farklılıkla sonuç arayan, daha az riskli takımlar da pek tabii saygıyı hak ediyor, Birmingham City gibi, Wigan Athletic gibi. Özellikle Wigan'ı çok seviyorum, bu sene özenle izlediğim takımlardan biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Aston Villa'yla başlıyorum. Öncelikle, bu 11 kişi hareket edememe mevzusunun çözümü 4-5-1 değil. Çözüm olarak 4-5-1'i sunmak ikinci yapı üzerine, az risksiz olan üzerine bir yapı inşa etmek demek, 4-4-2'deyse, herkesin herkes adına daha fazla çalışması gerekiyor sadece, bu da efor gerektiriyor, ama neticede çok daha komple bir takım ortaya çıkıyor 4-4-2'de. En ilerideki oyuncuyu destekleyecek bir ikincinin olması ve kanat oyuncularına gereğinden çok daha fazla yüklenilmemesi, daha güzel hücumlar izletiyor bize, ve bana. Benim 4-4-2 beğenimin ilk nedeni, daha komple bir oyun sunması o halde. İkinci nedeniyse, tam faydalı olan bir üçlü orta saha yaratamamamız. Sidwell hiçbir şey yapmıyor, tamamiyle, hakkaniyetiyle, hiçbir şey yapmıyor. Hiçbir şey yapmaması; bir ikili orta saha elemanı olmasıyla, dolayısıyla görevinin oraya buraya koşup, arada ayak, arada kafa, arada dirsek uzatmasıyla ve başka bir şey yapmama zorunluluğuyla nötrleniyordu. Biz Petrov'u neden beğeniyorduk? Bu adam ayrıca çok iyi pres yapıyordu, harikalığı buradaydı, bizim iskeletimizin 3 temel parçasından biriydi. Agbonlahor-Young-Petrov. Sonra bu üçlüye James Milner da katıldı, ama Milner bu iskeleti değiştirmedi, birtakım eklemeler yaptı. Şöyle ki, geçen sene 4-4-2 veya 4-3-3 de denebilir o size kalmış, geçen seneki düzende ortada Petrov-Barry, solda Young, sağda NRC oynardı. Bizim bu 11 olarak hareket edememe problemimizi bir nebze telafi ediyordu. Şöyle ki, orta sahada bir üçüncü gibi olduğundan, bloklar arası kopukluk olsa bile topun gidiş gelişleri daha az oluyordu. Milner, Reo-coker'ın verdiği katkıyı veriyor, takımın açık ara en çok koşanı, her maç böyle, her yere koşuyor, her işi yapıyor, geriden gelip top da alıyor. Yani NRC'nin yaptığı işlerin pek çoğunu yapıyor. Bunun üzerine aktif bir hücum oyuncusu olma özelliğini kullandırıyor, bu açıdan katkı yapıyor, hücumlarda aktif olarak rol alıyor ve özellikle 4-5-1'de Gabby'nin yanına sokulan bilhassa adam olup, kat ettiği alanlar bakımında supporter gibi oynuyor. Her işi yapıyor yahu. Ama bizim yapımız Milner üzerinden dönmüyor, dediğim gibi Petrov-Young-Gabby üzerinden dönüyor, daha çok da Petrov-Gabby. Young, yüzlerce binlerce kez söylediğim gibi çok uzun zamandır çok kötü oynuyor, keskinliğini ciddi biçimde kaybetmiş durumda. Keskinliğini kaybetmek demişken neyse ki Arda Turan kafa yapısında değil, çıkıp da ben milliyetçiğim ayaklarına yatmıyor. Arda Turan'dan nefret etmiyorum belki, aslında kimseden nefret etmiyorm, nefret kıskançlığa pek yakındır çünkü, ama o adamı hakkaten hiç sevmiyorum, Emre'lik görüyorum, daha çok Belözoğlu'luk görüyorum. Galatasaraylılık ayaklarına yatmakla olmuyor, zaten şu takımın sevdalısı olma olaylarına da aşırı derecede kılım. Takıma bağlılık, takıma laf edildiğinde ayaklanmakla olmaz, seyirciyle yapay değil gerçek bir bağ kurarsın, gerekirse sahada ağlarsın Milosevic gibi, şu abiye laf ettirmem gibi söylemlerle, şunla bunla olmaz. Her neyse. Ashley Young yaklaşık 1 senedir, düzenli olarak iyi orta açamıyor, adam geçemiyor ve çokça pas hatası yapıyor. Yine daha önce söylediğim gibi, bunda açık alanlar bulamaması, oyunun eskiden olduğu kadar mecburi olarak sol kanada yıkılamaması da etkili, ama bunun dışında da çok bariz bi düşüş var Young'da. Bu yazının ilerisinde değineceğim, Young, Chelsea maçında nasıl kullanılması gerekiyorsa aynen öyle kullanıldı, güzel de oynadı, önemli işler de hakkaten yaptı, sevindirdi, ama maçın adamı olamadı, hatta yaptığı pek çok olumsuzluk vasatın biraz üstüne çekebilildi toplam performansını. Young, keskinlikten çok uzak, bir oyuncunun bir kere adam geçip, sonraki iki pozisyonda topu kanatlı hayvanlara atması hoş değil. Daha iyi bir oyuncu olması için, daha çok içeri kat etmesi, daha verimli oynaması gerek, fazlası değil, belki bir de daha iyi şutlar atmayı öğrenebilir, böyle bir özellik de edinirse gerçekten de Ronaldo'nun boşluğunu, yani bu boşluğun yarısını doldurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efenim, şimdi kafama estiği gibi yazdığımdan konuyu saptırıyorum, unutup gidiyorum. Petrov'un rolünü mutlaka anlatmam gerek sizlere. Evet bizim oyun karakterimiz tamamen Petrov ve Agbonlahor üzerine dayalı. Petrov olmadığında NRC-Sidwell defansif açıdan fena olmuyorlar ama ya o pasları atabiliyorlar mı? Hayır. Bu iki oyuncunun güzelliklerini somutlaştırmak adına birer örnek veriyim. Petrov, geçen senenin bilmem kaçıncı haftası, ama sonlarda bir hafta, Macheda'nın kendini tanıttığı hafta. 4-4-2'e yeni geçilmiş bizim takımda, Manchester'ın eksiği çok, hava toplarında zorlanıyorlar, çünkü hatırladığım kadarıyla stoperde O'Shea falan oynuyor ve Manchester çok kötü ayrıca. İyi oynamıyor. Skor 1-1, ama tüm bu durumlara karşın Manchester yükleniyor, 9-10 kişiyle bizim yarı alanda. Top Ronaldo da, kafayı kaldırıyor falan filan. O arada Petrov kapıyor topu, çok az sürüyor ki en uygun an gelsin, o an gelince harika açılı bir pas atıyor Young'a, Young sürüyor, sağdan kopup gelen Agbonlahor içerde topla buluşuyor, kafayla atıp 2-1 yapıyor. Agbonlahor'un bilmem kaç maç üst üste gol atamadığı döneme denk gelir, taraftarlarca yuhalandığı dönem. Sonra düne gidelim. Yine aynı şey, Stiliyan abimiz, yine o şok preslerinden birini yapıyor, hemen Heskey'i görüyor, Heskey de çok güzel bi karar verip hemen Gabby'i, ve gol oluyor. Böyle yani, hep bu şekilde. Aston Villa'nın oyunu fiziksel özelliklere dayanıyor, uzun boylu güçlü adamlar, bol bol koşanlar vs vs. Taç atarken bile bekliyoruz, bekliyoruz ki oyuncular iki pasta boş alan bulacak dizilime yerleşsin. hep böyle, biri kafayla indiriyor, diğeri hemen tek pasla ötekini görüyor ve ötekinin önü boş oluyor. Bazısı bunu pasla yapar, biz böyle yapıyoruz. Geride beklemeyi kabul ettiğimiz maçlarda, dolayısıyla büyük maçlarda zaten harika işliyor bu karakter. Çok da iyi bir defansımız var, hele ki Collins, müthiş bir oyuncu. Benim defans oyuncusundan en çok beklediğim agresiflik desen var, dalıp gitme yok, topla münasebet iyi, topu görünce korkma yok, uzun paslar yerini iyi buluyor, o neydi lan dedirtiyor, en önemlisi, gerek Dunne gerek Collins, sadece yapmaları gerekenleri yapıyor. Güzellikleri burada. Young'ın feyz alması lazım. Rakibe baskın geldiğimiz maçlardaysa bunu uygulayamıyoruz, o açık alanları pek de bulamıyoruz çünkü. Ben bu konunun çözümü nedir, buna geçicem ama ondan önce Gabby'den de iki hayvanlık örneği veriyim. Geçen seneki Arsenal maçlarından birinde, ikisi de senenin en güzel maçları arasındadır, Gallas'a kaç yüz metreden yetiştiği bir pozisyon vardır ki, sanırsın futbolcu değil atletizmci. Bir benzerini geçen hafta Villa Park'ta gördü herkes, 70-80 arasında bi dakikada, Ashley Cole'den yine metrelerce geride Gabby, Cole de artık dışarı gidecek diye bırakıyor, ne biçim bi depara kalktıysa, gitti taç olmasını engelledi, devamı çok tehlikeli pozisyon oldu. İşte bizim hücumlar, böyle bi anda hızlanmaya dayanıyor, böyle açık alan buluyoruz ve böyle etkili oluyoruz. Bu karakterin en önemli devam ettiricileri de Petrov ve Agbonlahor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük maçlara daha bir konsantre çıkıyor takım, haliyle, insanoğlunun huyu böyle. Herkes her yere koşturuyor, çabalıyor vesaire. İşte bu tip maçlarda o bir vücut halinde hareket edememe huyumuz ortadan kalkıyor, ben bizim savunmanın orta saha kadar geldiği, hücumcuların gerilere yardım ettiği, Milner'ın ceza sahasından top çıkardığı, tüm bunlar olurken Petrov'un da ceza sahası önlerine geldiği maçları çok seviyorum, hatta daha çok. Alan daraltınca, top hep bizde oluyor zaten, böylece çok uzun top oynuyoruz, topu fazla ayağımızda tutamıyoruz fikrinin de üstü çizilmiş oluyor. Mutlaka alan daraltmamız, herkesin daha fazla şey yapması gerek ki iyi oynayalım. Evet, iyi oynayalım. Her maç iyi oynamamız gerekmeyebilir ama iyi oynamanın formülü işte bu, gerek 4-5-1'de, gerek 4-4-2'de. Petrov mesela dar alanda o kadar etkili bir oyuncu ki. Ayrıca şunu da söyliyim, her özelliği vasatın üzerinde bu adamın. Çalım da atıyor, bunu yapabiliyor kesinlikle, şut da atıyor ki, en güzel gol seçilen malum bir golü var, ama yeterince serbestliği sağlayamıyoruz bu adama. Her hücumumuz ayrı ayrı değerli olduğundan, az şut kullanıyoruz, bu serbestliği tanıyamıyoruz takımın bilhassa şut çekebilen oyuncusuna. Alan dar olunca Petrov o müthiş top çalma özelliğini gösteriyor, rakip oyuncu onun çemberinin içindeyse mutlaka alıyor topu. Fakat kopuk oynadığımız maçlarda, ki bu maçlar işte Wolves maçıdır, veya Blackburn, kimse geri koşmaz veya savunma hep geride bekler, Petrov kayboluyor ve inanılmaz yoruluyor. Kayboluyor çünkü, 30 değil de 60 metrede oynamak zorunda kalıyor mesela ve yapabileceği tek şey o alanları pozisyon bilgisiyle kapatmaya çalışma oluyor, o ölümcül müdahelelerinden yoksun kalıyoruz. Ha Sidwell için n'oluyor? Hiçbir değişiklik olmuyor, çünkü hiçbir şey yapmıyor kendileri. İşte o boş alanları kapatmaya çalışıyor Sidwell, sanki topu her alışında Curtis Davies veya Carlos Cuellar vari bir telaşa kapılıyor, basit paslar oynuyor genelde. Bir orta saha oyuncusunun minimum yapması gerekenleri yapıyor, bu açıdan, oyunu basit oynadığı ve yapması gerekeni yaptığı söylenebilir ama adam silik yahu, br şey katmıyor yani. Onun yaptığı her şeyi daha da iyi yapabilen bir NRC varken, ben anlamıyorum, sahiden ne işe yarıyor? Daha önce hiçbir şey yapmıyordu, dünkü maçta bir de anlamsız penaltıya neden oldu, iyice gözden düştü. Sidwell'in sunduğu tek seçenek uzun boyu sanırım, özellikle 4-5-1 oynadığımız dönemde Scharner vari bir görev üstlenip ceza sahasına sızar, orada kafa topu beklerdi. Dünkü maçın ikinci yarısının ilk dakikasında Young'ın bir ortası vardı, Sidwell içeri kat etti, ama çok zayıf vurdu, golü yapamadı. Genel anlamda Sidwell'i hiç beğenmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm nedir denirse, İngiltere için yaptıklarını bizim takım için de yapabilen bir Heskey, Carew yerine düşünülürse iyi olacaktır. Ama bundan önce, bloklar arası mesafenin kısaltıldığı maçların çoğalması ve benzeri şeyler gerek. Her maçta iyi oynanması gerekmiyor, bunu sadece Aston Villa'dan değil, herhangi bir başka takımdan beklemek de haksızlık ama seviyenin aşağıda tutulan maçlarda ortaya konan karakterin değişmesi gerekiyor olabilir. Belki bu tip maçlarda, favori olup olmadığımıza dikkat etmeden daha fazla geride bekleyebilir, maçın son yarım saatine enerjiyi saklayabiliriz veyahut maçın başında bir tempo yakalanıp sonlarına doğru skor korunmaya çalışılabilir, ki bu ikinciyi yapmayı daha çok tercih ediyoruz. Bununla beraber, bazen yeni oyuncuları da izlemek istiyorum, yeni oyuncunun takıma girmesinin oyuncuda sağlayacağı motivasyon, bu tip, kolay, çekilmez ama 3 puanın alınması zorunlu olan maçların aşılmasında tetikleyici olabilir. Mesela önümüzdeki 1 hafta için de 3 ayrı maç oynanacak, üçü de deplasmanda, bunlardan biri ilk haftalardan kalma erteleme maçı diğeri de Sunderland'e karşı kupa karşılaşması. Beye'yi, mümkünse Guzan'ı ve kesinlikle Heskey'i, ayrıca Reo-coker'ı bu maçların herhangi birinde ilk 11 başlamış görmek istiyorum. Uzun vadede Petrov'u ikileyecek olan Delph olacak, sağ beki de mutlaka Luke Young alacak. Bir kanat savunma oyuncusunun, stoperden dönme olmasını hiçbir zaman sevemedim. Beklerin illa ki ofansif olarak harika olmaları gerekmiyor, ama stoperden bek yapılanlar, benim hiç hoşuma gitmiyor. Cuellar gerçekten iyi oynuyor mesela, ama o sağ tarafta olmuyor işte, yani Young varken olmuyor. Her neyse. En sevdiğim bek tipi, ne savunmasıyla ne hücumuyla, atletikliğiyle öne çıkandır. Şu ana kadarki bölümde sezonun en iyi oyuncusu Collins, sonra Milner-Dunne-Agbonlahor-Petrov geliyor. Bu dördü birbirlerine üstünlük kuramadı benim nezdimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu karmaşayı düzenlemek için ikinci paragrafa dönüyorum şimdi. Tekrar edelim. İstatistik gösteriyor ki nispeten zor maçlarda galip gelmeyi bilip kolay olanlarında zorlanıyor, hatta kaybediyoruz. Kaybedilen maçlar incelendiğinde ikisinde de 4-4-2 dizilimiyle sahada olduğumuzu görüyorum, Manchester City beraberliği bir yana -ki o maçta da 4-4-2 vardı-, berabere kalınan maçta da yine 4-4-2 dizilimi karşımızda. Sorun 4-4-2 midir peki? Ben hayır diyorum. Nedenini yukarıda açıkladım, buna belki de gereksiz bir somut dayanak noktası oluşturmak gerekebilir, o halde 4-4-2 düzeninde kazanılan Chelsea maçını gösteririm. Bu durumda, bu mağlubiyetlerle dizilimin bir alakası var mı, yoksa her şeyi anlamlandırmak gerekmiyor, tesadüf de olabilir mi? Bunu biraz irdelediğimizde, 4-4-2 diziliminde ortaya konan oyunda, takımın sahaya dağılışında sorunlar yaşandığını, defans-forvet boşluğunun çoktan daha çok olduğunu, orta sahanın edilgenleştiğini görüyoruz. Ama sonra yeniden Chelsea maçına dönünce aynı dizilimin farklı şekilde sahaya aktarılışıyla şapka çıkarttığım bir futbolla karşılaşıyorum. Ve sonuç olarak, kolay maçlarda oyunu daha rölantiye oynamaya çalışmamız sırasında 4-4-2'nin sorun yarattığı, ama sorunun 4-4-2'de olmadığı sonucuna varıyorum. Buradan, sözü geçen maçlarda orta sahayı daha kalabalık tutup daha rahat oynamanın bir çözüm olacağı çıkarımında bulunuyorum ve bir diğer çıkarımım da bu tip maçlarda, tempo tutturmayıp kazanmak istediğimiz maçlarda özellikle duran toplara daha fazla konsantre olmamız gerektiği oluyor. İpleri biraz salıverdiğimizde, O'Neill'dan da genelde maç içi hamleler görmeyiz, rakip biraz iyiyse bizi yenmeyi başarıyor. Wigan ve Blackburn çok iyi takım değiller, ama bizim şartlarımızdaki takımlara karşı her zaman çok tehlikelidirler, özellikle de Wigan. Çünkü Wigan dengeli bir takımdır, bu takımı bir adım öne taşıyan da Hugo Rodallega'dır. Aykırı bir yapıları yoktur, tabi aykırı yapıdan ne anlandığı önemli ama benim anladığım, belli alanlara özel olarak yoğunlaşmaktır. Wigan pek çok maçta benzer oyunu ortaya koyar, neticeyi birtakım maç içi dinamikler, Rodallega'nın oyunu veya Rodallega'nın varlığı ve duran toplar belirler. Bu yüzden Wigan her maçı kazanamayabilir, ama bazı özel maçları kazanmaları, Chelsea'yi yenmeleri ve Aston Villa'yı yenmeleri bu karakterlerinin bir sonucudur. Martinez hakkında pek bir şey bilmiyorum ama takımını sevdiğimi söylemem gerek. Şimdi de başlıkta geçen diğer üç takıma değinme vakti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saat, 13.10, 25 Ekim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-9118519791266709379?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/9118519791266709379/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=9118519791266709379&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/9118519791266709379'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/9118519791266709379'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/10/aston-villa-wigan-birmingham-city-ve.html' title='Aston Villa, Wigan, Birmingham City ve Sunderland'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SuP-JI5EI4I/AAAAAAAAAw4/_0e-D7NHdnY/s72-c/0,,10265%7E7510102,00.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4908761438404257249</id><published>2009-10-01T22:55:00.012+03:00</published><updated>2009-10-02T21:30:38.636+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='galatasaray'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='frank rijkaard'/><title type='text'>Devrim demişken...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SsY-lGruY9I/AAAAAAAAAww/OOmAS6U28qs/s1600-h/frank-rijkaard.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 274px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SsY-lGruY9I/AAAAAAAAAww/OOmAS6U28qs/s400/frank-rijkaard.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388062811365467090" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Pek çok Galatasaray blogu var. Bu blogların içeriklerine ithafen bir not düşmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrim sözcüğünün kullanmasından çok, gerçekten çok rahatsız oluyorum. Teknik direktörümüz Rijkaard değil Skibbe, yardımcısı da Neeskens değil Ümit Davala olsun, bir de meşhur kondisyonerimiz olmasın. Bu durumda devrim ağza alınmazdı. Devrim, Rijkaard-Neeskens-Roca üçlüsünün varlığından ileri geliyor o halde, doğru mudur? Bu kısma katılıyorum. Böyle bir üçlüyü barındırmak, taraftar için çok sevindiricidir, harikadir, hatta devrim diyelim tamam. Ama devrim bundan sonrasını kapsamıyor, şu kadar pas yapmışız, şu kadar hızlı yapmışız, bunlar devrim kelimesinin karşıladığı muntazamlıktan uzak. Sahadaki oyunun devrim kapsamına girmesinden rahatsızım. Teknoloji daha etkin kullanılıyor, kullanım alanları ülkemizde gittikçe daha hızlı genişliyor ve sahada olanlar bu araçları kullanarak daha da irdeleniyor, hikayeler yaratılıyor. Her maçın hikayesi varsa bazısı uzun bazısı kısa olur. Bugüne kadarkiler kısa olmalıydı, fazla abartılmamalıydı belki de, ben böyle düşünüyorum. Skibbe'nin ekibi, bu bir elemanlı küme, Rijkaard'ın sahip olduğu rahatlıkta değildi. Güvenle getirilmediğinden, çabuk gönderildi. Dört aşağıdaki yazının ilk paragrafı şöyle der.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Diyeceğim şuydu asıl, tamam istikrar çok önemli de, o zaman doğru adamı seçtiğinize inanmanız gerekiyor. Ya da aslında inanmaktan çok güvenmek gerek. Güven olduğu sürece hiçbir teknik direktör kovulmaz, ölene kadar mesleğini sürdürür. Başka kulüplere gitmez mi derseniz, gidemez, ütopik olaylardan bahsediyoruz, eğer herkes iş başı yaptırdığı teknik direktöre güvenseydi, kimse başka takıma da geçemezdi. E hepsi dolu canım! Tabi her takım çok ciddi planlı, programlı değil. Teknik direktöre herhangi bir çalışan gibi bakılınca 2 hafta sonra gönderilmesi doğal. Güven yok ki çünkü, e geleceğe yönelik bir hedefle de almıyorsunuz sonuçta. Denizlispor Erhan Altın'ı çok beğenerek aldı da hayal kırıklığına uğrayıp da mı gönderdi? Yoo. Bu olmadı, ötekini dene. E demek ki işi baştan yanlış yapmışsın. Şimdi teknik direktörler de farklı farklı tabi. Yatırım yapan takımların alacağı teknik adamlar farklı, asıl bunlarda sabır gösterilmezse saçmalık. Şimdi o yatırım yapan takımların yerine Aston Villa'yı, bunlardanın yerine de Martin O'Neill'ı koyun. Bu adama haksızlık etmeye başladığımı fark ettim.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Skibbe'nin getirilişinde heyecan ve beklenti vardı, ama güven yoktu. Her teknik adam atanışında elle tutulur bir beklenti vardır, dersin ki mesela bu adam iyi oynatmaz ama ligde tutar, Alex McLeish gibi. Bu hoca, görev hocasıdır bir nevi. Takımı teslim ettiğiniz kişi değildir. Teknik direktör mertebesinde olan kişilerden biri takımı teslim ettiğinizdir, diğeriyse bir hedefi gerçekleştirmesini beklediğiniz. David Moyes'a Everton takımı teslim edildi, şimdi baktım ki 7 yıldır kentin mavi yakasında ve bu dönemde ligden düşme tehlikesi bile yaşadı takım, hoca değişmedi. Ben Moyes'ı çok severim, en sevdiğim teknik direktördür. Komple bir teknik direktör, İngilizlerin old-school dediklerinden değil, yeni nesil bir hoca. Yeni nesil hoca deyince, olayı futbol içi unsurlarla çözmeyen (futbol içi unsur derken taktik dışında farklı yollara başvurmak, motivasyon vs. Gerçi motivasyon çok iyi ve önemlidir, uygun bir örnek olmadı ya neyse.), baktığınızda ya bunun futbolcuğu çok iyiydi demeyi aklınızdan çıkardığınız, transferleri, taknik manevraları, oyuncu yönetimi, bunların hepsinde vasatın üstünde bir insan geliyor aklıma. Everton'a hiçbir zaman ikinci takım gibi bakmadım, ama Moyes'ı çok seviyorum. Michael Skibbe'ye gelince, kendisine görev yüklenen hocanın sıkıntısını yaşadı bu bağlamda. Halbuki yapmak istedikleri, takım teslim edilen hocadan beklenecek şeylerdi. Sürekli söylendi durdu, Barcelona şu kadar gol yedi, sonra şu kadar attı, alışma dönemi hep olur, Rijkaard'la şu kadarıncı da olsak devam etmeliyiz, destek vermeliyiz vesaire. Bu güvendir, haklı bir güvendir. Benim eleştirim, Rijkaard'a güvenilmesine veya burası Rotterdam değil vari yorum yapanlara çıkışanlara değil. Ben oynanan oyunun büyütülmesini anlamıyorum, insan psikolojisine olan eğilimi arttırıcı bir etki yapıyor şu Rijkaard sonrası yazılanlar. Skibbe'nin Rijkaard'dan eksisi var, artısı var, konu bunlar değil. Sorun şu ki bu takım basbayağı Skibbe'nin bıraktığı takımdan farklı değil, ha bir de moral olarak düzelmiş halde. Şu an için böyle. Bir daha söylüyorum ki, şu an için. Şu an için benim objektif Galatasaray bloglarından beklediğim;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; evet, kötü oynuyoruz, ama böyleyken kazanmamız çok iyi. Bu maçta iyiye giden yönlerimiz şunlar, geriye gittiklerimiz ise şunlardı&lt;/span&gt; vari bir yorum. Önyargıyla bakıp yanlış algılamış olmam da olası, bu da mümkün. Ama benim algılamam şu ki takım sadece övülüyor, kazanırken de eleştiriler yapılması olabilir, ahlaklıca, abartıya kaçmadan eleştiriler yapılmıyor, sonra skor alınamayınca biraz kızıyor bu kitle. Ankaraspor maçı başlangıç olmak üzere bir düşüşümüz var, bu düşüşümüzün nedenleri de bana göre şu şu diyen yok. Başlangıç Ankaraspor maçıysa, düşüşün nedeni Elano'nun varlığıdır yorumu yapılabilir, bahsolan maçta Arda'nın solda başlayıp çok çok ve çok verimsiz olduğu düşünülürse. Daha derine gidip başka nedenler de söylenebilir. Ama bu odakta yazılar görmedim, hatırlamıyorum. Skibbe oyuncuları dinlendirmediği, takımı fiziksel olarak çok aşağıda tuttuğu için çok eleştirildi, bu açıdan büyük takım hocası değil eleştirileri aldı. Doğrudur, ki bunun gibi özellikleriyle komple bir hoca değildir, ama yeni nesildir. Rijkaard'ın Skibbe'nin bıraktığına çok önemli eklemesi fiziksel yüklemesi oldu. Galatasaray, o klasik temposuz oynayan veya 4 defans-2 orta saha-4 hücumcuyla oynayan veya teknik ama fiziksel olarak düşük, bu tiplerden herhangi birini gösteren, başaltı lig (Rusya-Ukrayna-Yunan ligi takımları vs. Şahtar gibi, Dinamo Kiev gibi) takımlarından biri olmaktan çıktı. Daha komple bir takım oldu. Buna karşın dünkü maçın son 10 dakikasında, daha geniş bakarsak son yarım saatinde fizik olarak çok düşük bir Galatasaray vardı yine. Bu paragrafın özeti ve sonucu şudur arkadaşlar. Bu bir Skibbe-Rijkaard karşılaştırması değil. Skibbe'nin aleyhine olan psikolojik etkenler Rijkaard'ın, tersine, lehine işliyor. Taraftarın takım üzerinde sorun yaratmaması, oktan bok yapmaması çok güzel ve çok önemli. Karşı yakada Fenerbahçe çok güzel skorlar almasına karşın Galatasaray'ın tam tersine sürekli eleştiri alıyor taraftar grubundan. Halbuki çok kesin çizgilerle ayrılmıyor bu iki takım. Oyuncu değişikliği hamleleri Rijkaard hamleleri, hoş hamleler, ama bir de Güiza ısrarına veya Gökhan Gönül'ün sonuçlandırdığı bilmem kaç pas sonucu atılan sezonun en güzel golüne bakalım, emin olun Galatasaray blogları şu kadar dakikada şu kadar pas yapıldı, şu ayaktan şu çıktı gibi ibarelerle bunlar üzerinde çok durur, hikayeler yapardı. Rijkaard eksenli abartılı teknik yorumları komik, burası Rotterdam değil vari olanları da çirkin buluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hertha Berlin ve Benfica maçları, bunlar benim izlediğim dönemde en keyif aldığım Galatasaray Avrupa maçları oldu. Ligde altıncı da olsa ısrar etmemiz gerek denilen Rijkaard değil Skibbe olsa, bu sene aynı adam takımın başında olurdu. Avrupa hikayesi farklı sonuçlanır mıydı derseniz, herhalde değişen bir şey olmazdı, çünkü Bülent'in başında olduğu takım Skibbe'nin takımıydı ve oyun da o dönemden kalmaydı, sonuçta Skibbe'nin varlığıyla farklı boyut kazanacak bir şey, bir değişken yoktu. Şimdi daha büyük şeyler beklediğimiz, daha iyi bir teknik kadroya sahibiz. Rijkaard konumunda bir teknik direktörden beklenecek hamleler yapması, 3lü savunması ve şansın diğer tarafta oluşu onu memleketine geri gönderdi, ben bir kez daha o günleri anmış ve kendisine teşekkür etmiş olayım. Varsın Arda Turan Skibbe'ye saygı duymasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımın bugünkü durumuyla ilgili yazacaklarım fazla değil. Rijkaard'ı seviyoruz ve güveniyoruz, oynamadan kazanmanın sevincini yaşıyoruz. Görünen o ki ligde Fenerbahçe'den başka rakibimiz yok ve Avrupa'da güzel şeyler olabilir. Bugün okulda bi arkadaşım 'abi Rijkaard uzun süre bu takımda kalmak istiyorum demiş' dedi. Şu zamana kadarki izlenimimden bunun politik değil de içten bir söylem olduğunu sanıyorum, böyle umuyorum aynı zamanda ve belki de daha çok ikincisi. Rijkaard'ın kariyeri toparlamayı değil de, bir süre nispeten uzak bir diyarda rahatlık ve huzur, bir rehabilitasyon istediğini, 3-4 sene kadar takımda kalmak istediği sonucunu çıkardım sanki, bu zamana kadar olanlarla yorumlayarak. Neyse bu çok da önemli değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üslubunu en sevdiğim Borges'tir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-4908761438404257249?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/4908761438404257249/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=4908761438404257249&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4908761438404257249'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/4908761438404257249'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/10/devrim-demisken.html' title='Devrim demişken...'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SsY-lGruY9I/AAAAAAAAAww/OOmAS6U28qs/s72-c/frank-rijkaard.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-6938480486358442206</id><published>2009-09-19T10:31:00.027+03:00</published><updated>2009-09-21T23:09:39.741+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aston villa'/><title type='text'>Harika James Milner</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SrXFIZWDiRI/AAAAAAAAAwM/ZwWk4c65UY0/s1600-h/0,,10265%7E7216633,00.jpg"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SrXFIZWDiRI/AAAAAAAAAwM/ZwWk4c65UY0/s400/0,,10265%7E7216633,00.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383425677624314130" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Herkese iyi bayramlar, iyi sabahlar. Bu saatte (09.00) Aston Villa yazısına başlamak ironik. Telefon zırlamasıyla uyanmış oldum, sonra da kalkmış bulundum, olaylar böyle gelişti. Yoksa bilindik bayram adetlerinden değil, o işlerle pek aram olmadığı blog biraz karıştırılıp yorumlanabilirse görülecektir. Yine de herkese iyi bayramlar tabi ki. Bununla beraber Aston Villa... Takım, taraftarı son zamanlardaki gidişatıyla çok sevindiriyor, hele ki bazı adamlar var, havalarda uçurtuyor. James Milner bu adam benim için. Ashley Young'a karşı çokça cephe alışım yine eski yazılardan temin edilebilir' -kolaylık olsun diye dipnot olarak ekledim-, belki de bu yüzden Milner'a daha sempatiyle baktığım, sürekli daha iyi bir oyuncu olarak algıladığım söylenebilir ama adam iyi yahu! 2 maçtır harika oynuyor! Birmingham maçında bal yapmayan arı rolündeydi, Sabri Sarıoğlulukları da oldu aynı maçta, ama diyorum ya, bu adama bir şekilde bağlandım gibi, o yaptığı hareketler de olumlu karşılandı bende. O'Neill da oyundan almadı, teşekkür ettim. Bu duygularımı baştan söyleyeyim. Düşüncelerde elbet farklılıklar olabilir. Benim dikkatimi çeken Milner; genel taraftar kitlesiyse Collins'e, Collins-Dunne ikilisine hasta. Bu adamlar da aynı ölçüde harika, Davies-Laursen sonrası yeni ikiz kuleler bunlar oldu, ki olay savunma yönüyle de bitmiyor. Derbi maçından sonra Villa Blog'a bakıyordum, bir yorum dikkatimi çekti. Collins'in Reo-coker'a milimetrik bir pas geçirdiğini söylüyor, bu yönüyle de öne çıkartmış. Ben fark etmemiştim bunu. Çoğu zaman maç izlerken dağıldığım anlar oluyor, dalıp gittiğim dönemler, tanıdık insanlardan oluşan kalabalıkta maç izlediğimde belki de bütün maçı bu durumda izliyorum. Birçok kişide de böyledir. Bazen gerçekten de bir oyuncuyu özel olarak izlemeye çalışmadığımda o oyuncu hakkında fikir sahibi olamam. Çok ciddi söylüyorum ki şimdinin Barcelonalısı Çirginski hakkında çevreden duyduklarım üzerinden bir yorum yapabilirim ancak. Halbuki bu adamın maçlarını iki-üç kere izledik geçen sene. Bende bir fikir oluşturmadı, gördüğüm Şahtar'ın uyutan oyununda çok geride bekleyen iyi bir süpürücü olduğu. Konuyu buradan Aston Villa'ya getirirsek, Collins-Dunne ikilisinin savunma performansının çok üst olmasına ben de katılıyorum, buna kendi gördüklerimle onay verebilirim, ama ikisinin de paslarının bu derece iyi olduğunu fark etmemiştim. Dün izlerken özellikle dikkat ettim, hatta yarın akşam bloga yazar da bloga bir faydam dokunur diye düşünmüştüm. Şimdi net hatırlamıyorum bakın, ama Collins'in bir veya iki pasından -bu paslar hakkaten milimetrik, nokta, yumuşak paslardı- çok etkilenmiştim, Dunne'ın da 4-5 hazırlık pası sonrası, blok olarak ileri gelen rakip takımın arkasına, sol kanada çok iyi bir pas gönderdiğini biliyorum. Collins'in boyu 1.93 ve açıkçası görünüşüne bakarak hantal bir oyuncu bekliyorsunuz. Öyle değil. Bu yeni, üst ikilinin eksiği muhtemelen hız olacak, zamanı gelirse bir daha değerlendireceğim. Ve Gabriel Agbonlahor var... Onun için başka bir paragrafı uygun görüyorum. Rapid Wien elenişinden sonra düşüncelerimi kendime saklamışım, bunu göz ardı etmeden, o dönemden bugüne olanlardan da bahsedeceğim ayrıca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Portsmouth bulunduğu yeri hak etmiyor. Arsenal maçında da izlediğimi hatırlıyorum bu takımı ama son günde oluşturulmuş kadro, kağıt üzerinde denge açısından bence gayet yeterli. Hücum elemanları eksik bu takımın, Piquionne dışında skor yapacak oyuncuları yok gibi gözüküyor, ama iyi bir orta sahaları var, direk pas oynamıyorlar, kaybettikleri altı maçta sadece Arsenal karşısında daha az pas yapmışlar. Defansta bir sakar adam var, bir de deli adam. Sakar olan Ben Haim, deli olan Belhadj. Hatta Belhadj'ın kategorisine Kaboul da dahil olabilir. Önceki maçları layıkıyla değerlendirmem mümkün değil, ama sorun oyunun hücum hattında değil savunma kısmında, böyle gözüküyor. Birazdan olayları Aston Villa tarafından anlatacağım ve sanki, takım çok önemli işler yapmış gibi görünecek, ama Pompey cephesinden bakarsak aslında bu maçı kendi elleriyle teslim ettiler. Villa'nın ikinci yarıdaki hayalet performansı; arada hortlayan, maçı bırakma karakterinden miydi, top rakipte daha fazla kalınca dengenin bozulması ve ilk yarının aksine &lt;span style="font-style: italic;"&gt;rastgele &lt;/span&gt;uzun toplar atılmasından mıydı, Petrov-Sidwell'in pilinin bitip kafa ve ayağın birbirinden bağımsız çalışması mı? Üçü veya hiçbiri. Aston Villa ikinci yarıda berbat oynadı ve yine 4-4-2/4-5-1 karşılaştırmalarını gündeme getirdi. Nedeninin ne olduğunu kesin olarak bilemiyorum ama olayı açıklayabilirim. Bir kere ikili orta saha ilk yarıda da üstünlük sağlamamıştı, zaten ikili orta sahanın, iş top kazanma ve prese geldiğinde üçlüye galip geldiğini çok az hatırlıyorum, en son sezonun ilk maçında White Hart Lane'de gördüm. Ama buna karşın, ikili orta sahamız, karşıdaki üçlüye baskın gelemese bile, top daha çok Aston Villa'da kalıyordu, topla oynama yüzdesi bir ara %57 idi ve oyunu şekillendiren Aston Villa'ydı. Petrov'un ceza sahasına girdiğini, bu konuda çok ciddiyim, yaklaşık 6 aydır görmüyorum. Petrov ve Sidwell, üçlüyken ne yapacaklarını şaşıran bu adamlar o 50-60 metrelik alanı beraber gidip geldiler, arada ayak uzattılar, arada ani bir pres denediler. Bunlar çok hoşuma gitti benim, uzun zamandır bu kadar ileri gelen orta sahalar görmedim bizim takımda. Ve işte Petrov ceza sahası civarında, takım halinde hücum ederken kaybedilen topun ilk presini yapıyordu, kazandı topu ve dengesiz bi şekilde sağ çizgiye sürdü. Düşecek gibiydi sanki, en iyi ihtimal korner yaptırırdı, etrafı kalabalıktı, içerisi kalabalıktı. Belki bir karambol golü... Belhadj yardıma koştu, net bir şekilde penaltı yaptı. Avrupa Kupası maçından sonra penaltıcılık Young'dan Milner'a geçmişti (Bahsolan maçta Young penaltı kaçırdı, 10 dakika içinde bir penaltı daha oldu, Milner gole çevirdi). Milner kaçırmadı, iyi bir penaltı attı, golü yaptı. Üstünlük hala Aston Villa'da, bilinçli paslar yapılıyor, önce kısa garanti paslar, bunların çoğunluğu kendi alanamızda, sonra ufak çaplı bir direk top, ya kanatların önüne açılıyor, ya Carew alan yaratmaya çalışıyor. Zaman zaman Friedel'a bırakılıyor top, o da herkese ileri yapıyor, bir de böyle hücum deneniyor. İkinci gol de böyle geldi. Aston Villa, Friedel'ın başlattığı oyunlarda takım olarak sola yığıldı, bu senenin karakteri de aslında biraz bu: solda toplanmak. Sadece bu maçta değil, Fulham karşısında da mesela, Milner-Agbonlahor-Young, üçünün birden aynı bölgede olduğu anlar oldu. Milner'ın şutunun bloklandığı bir pozisyon var, İki pasta Milner ceza alanı sol çaprazında top almış oldu. Çok şaşırmıştım, ilk önce anlamadım, Milner top havaya atılırken koşmaya başladı diye düşündüm. Değilmiş, Friedel oyunu başlatırken oyuncuların büyük kısmı oraya toplanmış. İkinci gol Friedel'ın başlattığı bir oyundan geldi, bir anlık konstantrasyon eksikliği veya belki de yine sola top atılacağını düşündü Portsmouthlular. Ama Friedel ortaya attı, santranın biraz önünden Milner kafayla indirdi, Agbonlahor daha önce hiç görmediğim ama bu maçta iki kez gördüğüm üzere Ben Haim'e çok güzel bir vücut çalımı attı, vururken ayağı kaydı ama yine de köşeye gitti, 2-0 oldu. Öyle ya da böyle, Gabby'i ortadan kullanmak çok önemli; Downing'in gelişi bu konuda yardımcı olacaktır. Yazın vücut çalışmış Agbonlahor, hemen fark ediliyor, formanın kol-omuz bölümü farklılaşmış. Geçen günlerde Birmingham Mail'de bahsi geçti, takımdan herkesi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;outmuscle&lt;/span&gt; ediyormuş. İlk yarı 2-0 bitti, Portsmouth iki bireysel savunma hatasından iki gol yedi, kadere razı soyunma odasına gitti. İkinci yarı bambaşka bir Aston Villa var, top tutamıyor, savunma özenini kaybetmiş. Petrov geçen seneki etkileyiciğinden uzak, sadece bu maç özelinde değil ve takım acil değişiklik uyarısı yapıyor. Carew çıkıp Heskey girdi, ama bilinçsizçe uzun toplara devam edilince bu değişiklik anlamını yitirdi. Olan yine Heskey'e oldu, yine komik duruma düştü. Aktif dinlenme yapılacaksa bir orta saha alınabilirdi, takımın direnci yükselirdi böylece, bu da Sidwell-Petrov'u oyunda tutardı. Heskey 15 dakika sonra sakatlandı ve yerine Delph girdi, geç de olsa değişiklik gerçekleşti. Neyse ki üst üste üçüncü kez gol yemeden maçı bitirmiş olduk. Berbat savunma yaptı Villa, geri dörtlü esnekleşti, bundan öte beni bezdiren Petrov'un haliydi. Stiliyan Petrov, Reo-coker veya Darren Fletcher gibi akşama kadar koşan oyunculardan değil, ama her topa uçar, sıçar, zıplar, bazen acayip toplar kazanır, kontra başlatır. İkinci yarıda bir sürü top var ki kayıtsız kaldı hep bunlara. Hücum yönü gayet iyiydi, oyunun yönünü değiştiren ayarlı pasları var, ceza sahası civarına geldi, penaltı da yaptırdı. Peki ya Sidwell için ne söylemem gerekir, bilmiyorum açıkçası. 2li orta sahada ne yapacağını bileceğinden, bu sistemin ona uygun olduğunu düşündüğümden dikkatle izlemedim bu adamı. Dikkatimi çekmediğinden çok önemli bir katkısı da yoktu sanırım. Bazısı maçın en kötüsü olduğunu söylemiş, bir diğer kısım da gayet iyi olduğunu söylüyor. Bir sonraki 4-4-2 maçında izlemek gerek. Sonuç olarak Portsmouth'un hücumu gol atmaya yetmedi, yoksa daha iyi bir durumda bu Aston Villa ikinci yarı gol yer ve maçın sonunu stresle geçirirdi. Piquoinne'in çok güzel bir pozisyonu var, sol kanattan, laubali defans oyuncularını geçiyor, duvar pasını alıyor, sonra Friedel kurtarıyor. Bir iki tane de Boateng'e alan yarattı, onun uzaktan şutları yine kaleciden döndü. Maçın hikayesi böyle, bu kadar. Nigel Reo-coker hafta içinde teknik direktörle tartışıp eve yollandı, belki buna da değinirim yazı içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SrXZ2xN9u7I/AAAAAAAAAwU/B0ko4WJonOI/s1600-h/milnervyoung.png"&gt;&lt;img style="cursor: pointer; width: 400px; height: 344px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SrXZ2xN9u7I/AAAAAAAAAwU/B0ko4WJonOI/s400/milnervyoung.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5383448464539368370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sıra geldi oyuncu değerlendirmelerine. Milner neden güzel, Young neden çirkin? Guardian tahtaları yardımcı olacaktır bu konuda. Bir de eski yazıdan alıntı var.&lt;br /&gt;&lt;blockquote style="font-style: italic;"&gt;Bir oyuncunun pozisyonunu belirlerken bakılması gereken ilk şey hangi alanlarda oynadığıdır. Kesinlikle böyledir. Frank Lampard sahip olduğu özelliklerle baklavalı bir orta sahanın en öndeki adamını oluşturabilir, ama Lampard'ın kat ettiği bölgeler daha gerilerdir, onu asıl olarak orada kullandığınızda o özelliklerini daha net çıkarabilirsiniz. Keza Fabregas da öyle. Biraz daha esnek bir oyuncu Fabregas, ofansif orta saha oyuncusu gibi oynamaya daha yatkın, İspanya'nın final maçı kadrosundaki düzende veya Arsenal'in olası 4-2-3-1'inde oynadı, oynayabilir, ama asıl pozisyonu bence biraz daha gerisidir. Ashley Young. Bir yazı önce söyledim, gerçekten çok fazla özelliği var onun ve keskin bir oyuncu olmamasına rağmen onu bu kadar göz önünde tutan da takımın sisteminin uygunluğuyla beraber bu özellikleri. Ama oynadığı alan olarak, şu anki yapısıyla bir 4-4-2 oyuncusudur Ashley Young.&lt;/blockquote&gt;&lt;span&gt;Ashley Young sivrildiği Aston Villa düzeninde hızlı sol kanat oyuncusu olarak bilindi.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; Hızlı, adam eksilten kanat oyuncusu.&lt;/span&gt;&lt;span&gt; Capello'nun takım düzeninde bu oyuncu yapısına verdiği değer ve Lennon, Wright-Phillips gibi oyuncuların iyi sezon başlangıçlarıyla, bu oyunculara ilgi artmış durumda.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Young, bunların aksine, etkileyicikten, iki senedir gösterdiği performanstan uzak. Bunu; hızlanacağı, açık alan bulamamasına bağlıyorum ve tabi ki her zaman en formda halinizde olamıyorsunuz. Bir anda hızlanan, böyle adam geçen bir oyuncu değil Ashley Young. Her yiğidin yoğurt yiğişi farklı; ilk adımı çok hızlı olanlar var, ayak hareketleriyle rakibinden kurtulan var, dar alan oyuncusu var, açık alan oyuncusu var, vesaire. Mesela ilk adımın hızlılığı konusunda Valencia'yı ligin en iyileri arasında görüyorum. Ronaldo'nun tekniği topla hızlanmışken değer kazanıyor, bu şekilde rakipleri yanıltıyor. Sabitken yaptığı cambazlıklar bana komik geliyor açıkçası, bu şekilde etkili olamıyor da zaten. Çok sağlıklı bir örnek olmayabilir ama La Liga'daki ilk maçında, Deportivo karşısında bu sıkıntıya sıkça düştü, birebirde sanırım maç boyunca adam geçemedi. Messi bu alanda en iyi oyuncu, Ronaldo da toplara en iyi vuran oyuncu olmasıyla ayrı. Buradan Ashley Young'a yapılacak çıkarım da Ronaldo'nunkiyle benzerlikler gösteriyor. Young'ın sahadayken duruşu biraz eğiktir, belden yukarısı 70 derece açıyla falan durur, 5-6 saniye rakibin üzerine üzerine gider, sonra sola doğru hızlanır, ortayı yapar. Orta yapmamışsa sol içle topu sağ ayağına geçirmiş demektir, muhtemelen yine ortayı açar veya belki de vurur. İzledikçe göz alışıyor. Rooney de soldan getirdiği toplarda önce hızlı gelirken, sonra şöyle bir yavaşlıyor, sağa çekiyor, sağ ayakla sol köşeyi görüyor, bu sene genelde böyle oldu. Daha üstün teknikli bir adam, Fernando Torres, bu hafta West Ham'a acaip bir gol attı, onun için açı pek fark etmiyor. Formda olduğu zaman. Young, topla hızlı değilken tekniği fazla da işe yaramıyor, şayet karşısındaki zayıf bir bek değilse ilk adımıyla farklılık yaratacak bir oyuncu da değil. Noat Samisa'nın onu Liverpool'a yakıştırması vardı. Liverpool'da muhtemelen doğru zamanlarda topla buluşurdu ve etkin olurdu. Şu ana kadar iyi değil ve bir büyük maç dışında, Liverpool maçı dışında da skora katkı yapamadı. Birmingham City çok sert bi takım, orta sahada pek çok kasap var, o maçta Young'a nefes aldırmadılar. Diğer maçlarda da vasatın altıydı. Daha çok şut atması gerek Young'ın. Grafikte görüldüğü üzere derbide sadece bir şutu var. Milner, Sabri Sarıoğluluk yaptı demiştim. Yine aynı grafikte var, çektiği altı şuttan bir tanesi bile isabetli değil Milner'ın ve bunların hemen hepsi de takımın en etkili olduğu hücumlarda atılan son şutlar. Hep o noktalardaydı Milner, hep denedi, hep koştu. Her yerdeydi, kaç ciğerle oynadı kim bilir. Belki maçın en kötüsüydü, sürüyle de kötü pas attı, ama ben seviyorum bu adamı. Milner, Ashley Young gibi kalmıyor, dinamik bir oyuncu. Agbonlahor'un yanına sokulan, ikinci forvet gibi oynayan oyuncu o. Carew'in oynadığı ve çabuk kopan Portsmouth maçında fark edilmedi, ama 4-5-1 düzeninde Gabby'e yaklaşan, o alanlara giren bilhassa oyuncu James Milner. Sidwell de elinden geleni yapıyor ama onun katkısı içeriye açılan ortalarda oluyor ancak. Sürekli deniyor Milner, bunun dışında ortaya geliyor, sağ beke geliyor, sola destek veriyor. Böyle dinamik oyuncuları çok seviyorum, Milner'ı, Pienaar'ı, Palacios'u, Anderson'u, bu adamların oyununu çok beğeniyorum. Keşke Young'dan da Lennon veya SWP'nin verdiği katkının benzeri alınabilse, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;adam eksiltip çizgiye inen oyuncunun verdiği katkı&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayramın ilk gününde olması nedeniyle Manchester derbisi kaçtı. Geniş özeti izledim, ne biçim maç olmuş. Robinho muhtemelen bu takımın karakterini bozacaktır, hele ki yerine geçeceği adamın gerek hızı gerek kişiliği olsun bu takım karakterinin bir vücutta toplanmış hali olduğunu düşünürsek. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bellamy&lt;/span&gt; müthiş oynadı. Solda o, sağda SWP, ortada Barry-Ireland, forvette Adebayor-Tevez. Ireland ve Barry'nin olduğu bir orta sahayla dönemin pek çok teknik direktörü sanırım üçlü orta sahayı öngörürdü. Hughes farklı düşünüyor, ister istemez Sir Alex'in öğrencisi olduğunu hatırlatıyor. Kötü de yapmıyor hani. Acaba maç neden o kadar uzadı, hiçbir fikrim yok. Bilgisi olan yorumlara not düşerse çok sevinirim. Everton'ın maçını da banttan izledim sonra. Heitinga'yı beğendim, ama Arteta'sız Cahill, duran toplar dışında sanki pek etkin değil. Everton sol tarafı çok iyi çalışıyor; Big Sam kontenjanından sağ beki almış Salgado, orada çok zayıf kaldı. Bu sene Blackburn'de öne çıkacak oyuncu David Dunn olabilir, çok da iyi bir maç çıkarmadı, ama öyle gözüküyor. Ancelotti'nin Chelsea'si henüz maç kaybetmedi ve kaldığı yerden devam ediyor. Sezonun oyuncusu Rooney olur demiştim ikinci-üçüncü hafta gibi ama yok, herhalde Drogba olacak. Sadece kağıt üzerinde görülen, 6 haftada 5 gol, 4 asist. En son Chelsea maçı izlediğimde takımın düzeni uğruna Anelka daha savruk bir görevdeydi, bunun etkisiyle oyunun skor yönüne fazla katkısı yok, Lampard'sa her zamanki işini yapıyor, Ballack daha aktif ve Ashley Cole 2 senede attığı gölü 1 aya sığdırmış durumda. Jirkov alınırken akılda baklavanın solunda kullanılması, sol bek-sol orta saha rotasyonunu Malouda-Jirkov-Cole'dan oluşturmak vardı büyük olasılık. Baklavadan 4-1-2-1-2'ye geçişle Malouda'nın rolü çalındı, Jirkov da bu kadar iyi bir Cole varken anca Cole sakatlanırsa öne çıkar gibi geliyor bana. Duruma göre Mikel-Essien beraber kullanılabilir ama Deco ve Joe Cole'un sağlıklı olduğu bir kadro hücumda kesinlikle çok rahatlık sağlayacak. Bu 11'de (Deco veya Cole'un olduğu), Anelka'nın rolü de çalınmamış olacaktır ve daha önce söylediğim gibi, Lampard'ın da orta ikilide görev alması, sanki daha uygun, bu açıdan da iyi olacaktır. Tottenham 2 maç üst üste kaybetmenin sıkıntılarını -ve dar kadronun sıkıntılarını aynı zamanda- yaşayabilir Burnley karşısında. Coyle'un takımı deplasmanda da iyi olduğunu göstermek zorunda, henüz Turf Moor dışında golleri yok.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span&gt;Aston Villa, Blackburn'le oynuyor. Neyse ki deplasmanda, 3 puan banko.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;'&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Benim Young’la ilgili düşüncem bellidir; oyun şekli gereği çok göz ardı edilen Milner’dan bence geridedir. Ama takım için çok önemlidir ve değişik bir oyuncudur orası ayrı. Rahat adam geçebilen bir yapısı yoktur aslında, ortaları da abartıldığı kadar değildir, sadece bu sistem onun için çok çok çok uygundur. Aaron Lennon’dan farkı frikik atabilmesi, daha iyi şutlar çekebilmesidir, ayrıca nispeten çok çok daha iyi orta açabilmesidir, çünkü Lennon kaç senedir orta yapmayı öğrenememiştir. Ondan daha bir kanat oyuncusudur başka özellikleriyle ve bakın söylüyorum yine kaliteli oyuncudur. Ama bana fazla abartılıyor gibi geliyor hep. Çok özelliği var, farklılık yaratabilecek bir kanat oyuncusu, Lennon veya Wright-Phillips delici oyuncular olmalarına rağmen Young delici bir kanat oyuncusundan fazlasıdır. Ama şu an en büyük sorunu silik oluşu, bazen çok iyi, bazen çok kötü oynaması ve keskinlikten uzak oluşu. Zamanla çok büyük bir oyuncu olacak, ama şu an, abartıldığını, keskin bir oyuncu olmadığını düşünüyorum. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:78%;" &gt;2008/08/19, Sihirle 'Arry&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1951312736719357573-6938480486358442206?l=hayat-yuvarlaktir.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/feeds/6938480486358442206/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1951312736719357573&amp;postID=6938480486358442206&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6938480486358442206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1951312736719357573/posts/default/6938480486358442206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hayat-yuvarlaktir.blogspot.com/2009/09/harika-james-milner.html' title='Harika James Milner'/><author><name>guner</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10486506843834675318</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_QlHV7NYJlM0/SrXFIZWDiRI/AAAAAAAAAwM/ZwWk4c65UY0/s72-c/0,,10265%7E7216633,00.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1951312736719357573.post-4365729516353476881</id><published>2009-09-09T21:54:00.012+03:00</published><updated>2009-10-03T06:46:55.308+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='milli takımlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fatih terim'/><title type='text'>Futbol söylenceleri: Fatih Terim</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.co
