2010/02/07

Tottenham ters takım


Tottenham çok ters geliyor bizim takıma. Sezonun ilk maçında da ezilmiştik, bunda da ezildik. Hiçbir şey ortaya koyamadık, villablog'a bakıyorum, dördüncü sıra şansının hala devam ettiği, 1 puanın gayet iyi olduğu gibi ana fikirlerle moral yükseltici yazılar hakim, bunların hepsi doğru, ama bir de gerçekler var.

Benim maç için söylemek istediğim iki şey var öncelikle, tahtalara da güzel yansımış bunlar. Benim pek zamanım yok, photoshop'um da yok, guardian chalkboardlardan Cuellar'ın ve Downing'in pas grafiklerine bakıyorsunuz. Birtakım şeylerin daha iyi anlaşılması için Downing'in diğer maç paslarına da bakmak yararlı olur.

Aston Villa orta sahası kaldıramadı Tottenham'ı, olan buydu. Bi kere maçın başından itibaren geriye itildi savunma dörtlüsü, orta sahada oynayan dörtlü bunların çok ilerisinde kaldı, keza forvetler de öyle, yani aslında takım kendi yarı alanına itildi demek yanlış olur, savunmacılar geriye gitti. Telaş başladı, iki blok arasında oluşan boşlukta rakip çok rahat oynadı; Crouch indirdi, geriden gelen Defoe aldı, Huddlestone aldı, Modric ortalara çok rahat geldi. O dakikalarda gol gelmemesi futbol şansı ve Friedel'ın güzel performansı. Savunmadan bahsetmek çok doğru olmaz, sonuçta güzel bi savunma yapmadı takım, Dunne'ın güzel bi bloğu var Crouch'un şutuna ama bu tür güzellemeler topun altı pasa indiği yerlerde gerçekleşti hep, top o noktaya kadar çok rahat geldi, oradan sonrası çok da önemli değil. Maçın ilk 15 dakikası böyle geçti, sanırım orada %73'e kadar topa sahip olma oranı yakaladı Totnım. Crouch'ın Keane yerine girişi Keane'in presli oyununu götürüyor ve hareketli çiftli 4-4-2'den o klasik olanına geçiş yaptırıyor, maçın başında Crouch'un sağladığı direk oyun çok pozisyon yarattı. Keane'in olduğu oyunda top muhtemelen daha geç üçüncü bölgeye gelecekti. Sonra Aston Villa biraz daha maçın içine girer gibi oldu, oyuncuların tutukluğu atmaları ve Tottenham'ın ivmeyi yitirmesiyle. Bu anlarda 2 pozisyonu var Villa'nın, birinde Gomes çok iyi çıkardı, ikincisinde de Agbonlahor'un güzel şutu ama sonrasında alışa geldiğimiz zayıf şutu heyecan yaptırdı. Orada Gabby'nin pozisyonu aslında penaltı, top net bi şekilde Dawson'ın eliyle engellenmiş, ama verilmedi, bana öyle geliyor ki penaltı verilip gole çevrilse Tottenham son anlarda bir gol bulup ilk maçta olduğu gibi berabere bitirirdi, ilk maçla nicelik olarak da benzerlik tamamlanırdı. Gabby'nin etkili olmadığı ama etkin olduğu bi maçtı, Fulham maçının verdiği kendine güven var, 1 haftada paslanmayıp Manchester maçında devam etmesini umuyorum.

Heskey (sakatlanıp) çıktı, Carew girdi. Bi şey değişti mi? Ben anlamadım. İkisinin de kondisyonu yeterli değil. Heskey sakatlanana kadar takım oyununa katkı yapamadı, hani Carew'in yapamadığı 1-2 al-veri olmadı, zaten bloklar kopuk olunca yine Carew'in yapamadığı presleri de görmedik. Top ileride fazla kalmadı, böyle olunca da Carew'in yararı olmadı. Zaten çok tembel oynuyor. Uzun toplar stoperlerde eridi gitti bu maçta. Carew'in sakatlıktan yeni çıkan yapısı malumken, hocanın orta saha almasını beklerdim ben, keşke Reo-coker olsaydı, hani tam onun maçı bu maç, ama o yokken de niteliksiz Sidwell de bi nebze faydalı olurdu, ortaya sayıca fazlalık gerekti çünkü. Ama O'Neill'ın geçmiş tercihlerine bakıp bunu beklemek hayalcilik olurdu, öyle de oldu. Bence maçın başındaki oyundan sonra Heskey'nin sakatlanması bi nevi şanstı, Milner'a Gerrardvari bir rol yükleyip bir öne atmak, böylece onun enerjisini daha mantıklı bir bölgede kullanmak, onun yerine de onun yapamadığı top çalmaları, yer kaplamayı ve sertliği ekleyebilecek, aslında bundan da öte Petrov'u ikiliyecek bir oyuncuya ihtiyaç vardı. Pozisyon alış olarak Petrov-Milner orta sahası farklı, Bowyer-Ferguson orta sahası farklı. Olayın savunma yönünde sorunlar oluyor Milner'da, sistemin bir gereği olarak Petrov'la bütünleşik yapı kuramamasından, yani aslında Petrov'dan daha bağımsız takılması onu gerektiği gibi kullanmak için yapılması gereken ama orta sahada düşülen maçlarda büyük sorun. Aslında istiyorum ki Carew de Heskey de sakatlıktan oynayamaz duruma gelsin, ve zaman zaman, aslında çok az zaman denenen, 4-4-1-1'i daha çok görelim. Agbonlahor tek başına forvet oynayabilecek duruma geldi bana kalırsa, bunu hoca kendi de söylüyor zaten ve bazı maçlarda şu ankinden daha sağlıklı bir bütünlük için ikinci bir plan olarak bunu görmek istiyorum, Sir Alex'in hedef maçlarda Rooney'i tekleyebilmesi gibi.

Maçın hikayesini fazla uzatıp giriş paragrafını unuttum. İşte Tottenham'ın üstünlüğü oyun kuramamıza, mekanik olarak ileride çoğalamamaya, bazı absürd durumların oluşmasına neden oldu. Cuellar yahu, maçın en çok top kullanan oyuncusu gibi geldi bana. Oyun kurucu olarak kullandığımız Downing ortaya gelip fazla top alamadı, rakipte Modric çok rahat bi şekilde ortaya gelip oyun kurarken benzer yapıda kullandığımız Downing'e bunu yaptıramadık. 7-8 pastan en sonuncusu ya rakibin savunması zayıf tarafı olan sağa ya da Friedel'a oldu, Cuellar aslında stoperden dönme sağ kenar adamını geçtim, herhangi bi savunma oyuncusuna göre de hiç fena top kullanmadı.. ama bi yere kadar. Cuellar'dan bahsediyoruz yahu! Yoksunluktan sağ tarafta oynadığında delirten adam. Kötü futbolcu olduğundan değil, stoperde olduğunda kral bu adam, ama sağ bekteki hücum performansı fena. Top kullanmasının çok zayıf olmasından ileri geliyor bu. Bence bu maçta elinden gelenin en iyisini yapmıştır, alkışı hak etmiştir ama denediği dribblingler ve bazı paslarıyla da delirtmiştir. Tek falsosu kız gibi koşması. Downing'le ilgili yarım bi istatistik vereyim bu arada. Kaleye çektiği son 100 küsür şutta gol atamamış çekingen oğlan, lanet gibi yahu, ben olsam kafaya takar üzülürüm.

Benim hakkaten canımı sıkan biraz daha güzel futbol oynamaya niyetlenen ve bu yönde yapılanan takımın hala topsuz oyundaki inanılmaz zayıflığı. Mesela şöyle bi tabloyu sıkça görürsünüz. Milner falan geliyor kanada doğru, orada pası savunmanın kanat oyuncusuna veriyor, sonra koşusuna başlıyor ve alıyor da topu muhtemelen, kafasını kaldırdığında ondan başka boşluğa uçan kaçan arkadaşını göremiyor, belki yanına yardıma gelen Petrov vardır ya da Agbonlahor, onla da al-ver yapacaktır. Fulham maçında içeriye açılan ortalarda daha fazla oyuncunun altı pasa yığıldığını gördük, Ashley Young da biraz toparladı, daha verimli oynuyor çok güzel bi şekilde ama 3 yıllık geçmişi olan kemikleşmiş diyebileceğim bir kadronun orta açılmadığı durumlarda da biraz dinamik olmasını beklerim. Çok statik bi oyunu var Villa'nın. Top four takımı olmayı değil de Top Four'u hedefleyen takım yapısı da buradan geliyor. Tottenham mı? Çok kral takım. City yapılanamamış, Liverpool da felaketken umarım CL elemesi görebilirler. Seneye Everton da geliyor rahatsız edici olarak, Liverpool da muhtemelen daha kötü olmaz, daha zor olur işleri. Ama çok güzel takımlar, çok.

2009/12/19

Üç unsur


Aston Villa'nın oyunu değişiyor. Üç unsur var bunu sağlayan oyuncu bazında, ikisi kareye sağdan girmeyi başarmış. Diğeri Downing.

Emile Heskey bugünkü maçta sakatlanıp çıktı. Arsenal maçına iyileşmiş dönerse Aston Villa yenilse bile çok güzel oynamaya devam edecektir, Carew ne yazık ki onun yapabildiklerini yapamıyor.

Wigan necidir derken söylenen pek çok başka şey


Aslında dün değil de ondan önceki gece başlayacaktım bu yazıya. Sınavlar falan bitmiş, öyle bi yazma keyfim de gelmiş. Hep de bakıyorum sadece Aston Villa yazıyorum, ayıp olmasın başka bi şeyler yazmak gerek. Wigan yazmaya girişmiştim, baktım olmadı, bıraktım. Şimdi bi daha deniyorum, sanırım bu sefer olur. Bi de bi ara ciddi bi düşünce-deneme yazısı yazmak istiyorum ki bi köşede bulunsun, hem ayda yılda bi tıklayan varsa futbol dışı konulardaki düşüncelerimizi de öğrenmiş olsun. Dimi ya? İşte din-felsefe üzerine bir deneme planlıyorum. Ha öyle felsefeci adamları sıralayıp da artislik yapmayacağım, zira çok da çirkin bu. Felsefe sahi Politzer'in dediği gibi burjuvalara özel, ayrıcalık gösteren bir kimlik değildir, yalnız felsefeyi zevk haline getiren fizyolojik ihtiyaçlarını giderebilen insan topluluğudur, burası ayrıdır. Aç değilsin açıkta değilsin, beyin jimnastiği yapıyorsun, adı felsefe oluyor. Felsefe, hani şu bilim adı altında yaptığımız etkinliklerden farklıdır. Ek özel çalışma, alet, edevat gerektirmez. Herkes felsefe yapabilir, felsefe bilmek hiç de güzel bi şey değildir, eğlenceli olan felsefe yapmaktır. Ha felsefe bilmek neye yarar, işte felsefe yaparken size yön verir, nöronları harekete geçirir, kafada ampul çaktırır vs vs. Tabi kafada ampul çaktırması farklı farklı olabilir, böyle olması daha makbuldür. Mesela Hegel okuyorum ben, etkilenmekten öte söverim, niye söverim, şu Batı özentiliğimize, batı standartlarını bize uygulamaya çalışmamıza vesaireye kızarım, konudan çok alakasızdır belki de, ama okuduğum bir cümle yetebilir. Niye kızarım? Böyle ne güzel düşünmüş şeklinde düşündüğümüz adamların sokaktakinden pek de farklı olmadığından dem vururum, daha dini reddedemediğini, işin aslı dolayısıyla çocukluk şeylerini reddedemediğini, dolayısıyla aslında yeni bi şeyler ortaya koyamadığını görürüm, o açıdan söverim, biraz felsefe gelenekçilerine söverim. İlla ki bi kalıp aramaya, insanların kendini bi düşünceye, bi gruba ait hissetme amacına söverim, oluşan bu kültüre söverim. Olay budur. Wigan'ın bu konuyla alakası var mıdır? Yoktur. Aman boşverin.

Şimdi ben hatırlıyorum ki Noat Samisa üstat Wigan necidir, ne top oynar ben anlamıyorum yazmıştı. Doğruluğu vardır, keza ben severim bu takımı. Necidir, nereden gelir falan bi bilgim yok, gerçekten araştırmadım, fazla ilgi duymuyorum da. Ama arada şöyle justin.tv'den maçlara göz gezdirirken durup izlemek istediğim bir takım, o yüzden yazmak istiyorum. Takımda ilk dikkat çeken, siyahilerin yoğunluğu, bunu daha önce de dedim Jared Diamondlı iki alt yazıda. Bi de bu arada konudan alakasız, Jared Diamond'la Stephen Jay Gould okunması elzem adamlar, bunu da belirtmek isterim. Sonra dikkat çeken, Steve Bruce döneminden kalma Güney Amerikalılar ile Martinez sonrası gelen alt lig oyuncuları karışımı bir kadro. Bu takım transferde biraz daha farklı davranıyor diğer ada takımlarına göre. Nedeni başkan Whelan mıdır, yine kulüp hakkında fazla bilgim olmadığından atıp tutmak istemiyorum, çok çok ve çokça görüyoruz insanlar yarım saatlik araştırma yapıyor sonra da hakkaten olayların böyle geliştiğini biliyormuş gibi olayları anlatıyorlar. Mış, -muş eklerini eklemeye gerek duymadan yapıyorlar bunu. Misal Paul McGrath diye bir adam var, Aston Villa efsanesi, özelliği takım tarihinin en iyi defans oyuncusu olması, işte İrlandalı olmasına rağmen Afrika kökenleri var vs. Ama ben bu adamdan bahsederken, ne kadar ünlü olursa olsun, işte bizim McGrath falan diye bahsedemem, ne biliyorum ki adam hakkında? Wigan hakkında da aslında fazla bir şey bilmiyorum bu açıdan, ama bildiklerim üzerinden bir şeyler söyleyeyim.

Takımın bir sistemi olmadığı doğrudur, ama bu sistemden ne anlandığına göre değişir. Düşünceleri sözcüklerle imgeleştiririz neticede, kafadan çok farklı şeyler geçebilir, iki farklı kişi aynı sözcüğe yükleyebilir bir anlayışı. Benim kafamda mesela Beşiktaş'ın da bir sistemi yoktur, ama karakteri vardır, bir oyun yapısı. Bu karakteri puana dönüştürürken kimi oyuncuların ayağına bakar Beşiktaş, sistem içinde öne çıkan oyunculardan çok, işte bu sistemin defolarını kapatma açısından oyunculardan birtakım şeyler beklenir. Bunun gerekli olmadığı durumlar da olur, takım karakteri yeterli gelir, oyun son dakikalara sıkışır ve adı önemli değil, Ekrem olabilir bu, Ernst olabilir, bir gol atılır. Bu karakterin sağladığı bir goldür benim kafamda. Bir de bazen hiç bir şey üretilemez ve birtakım şablonların dışında, işte Yusuf'dan, bir başkasından bir şeyler beklenir. Net anlatamamış olmam olası ve Beşiktaş'ı çok iyi analiz edeceğime de güvenmiyorum, Beşiktaşlılara bi özür borcum olsun. Şimdi Wigan'a gelirsek, bu takımın bir sistemi yok diyebiliriz, oyuncuların özellikleri üzerinden bir oyun oynarlar, mesela Scharner'ı atın, sonra Rodallega'yı, ki Hugo takımın en önemli parçası, çok farklı bir şekle girebilir oyunları. Bunun yanında bir karakterden de bahsetmek çok doğru değil, illa bahsedilecekse de inanılmaz çabuk dağılan bir yapıları var, bu söylenebilir. Ve aynı zamanda geriye düştüklerinde skoru çevirmede çok zorlanacaklarını düşünüyorum ben, böyle bir durum gözlemledim takım adına, zihinsel değil, kadro-oyuncu kalitesi vs ile ilgili bir durum. Ve sonra çok önemli takımları yenebilirler, Chelsea'yi yenerek bunu gösterdiler de. Şu var. Aslında performansları hep aynı çizgide benim gördüğüm, ama işte yukarda bahsediklerimle ilintili, bu acayip skorların ortaya çıkmasında ufak ufak şeyler etkili. Geriye düştüğünde çevirebilecek gibi değil bu takım, zaten üstüne basarak söylüyorum, çok kaliteli bir takım olduğunu da iddaa etmiyorum, ama dengede giden bir oyunda, çoğu zaman istediklerini yapıyorlar, istediklerini yapma karşı tarafı bozma da olabilir, karşı tarafın oyununu kabul edip düşük skorlu bir galibiyete götürüş de olabilir. Tottenham maçı özel bi maç, 9-1lik sonuçta Tottenham'ın hayvanlığı Wiganın çabucak dağılıverin yapısından daha çok etkili. Ama mesela sezon başında Manchester United'a, sonra Portsmouth'a da fena yenildiler. Bunda teknik direktör Martinez'in gençliği; takımda böyle bi bayrak adam gibi birinin eksikliği, bunlar etkili olabilir. Zira Martinez fena hocaya benzemese de maç sonu açıklamalarında açık ara karizmasını en az beğendiğim hoca.

Takımda şöyle böyle bir sistemden bahsetmek madem doğru değil, o zaman Roberto hoca oyunculardan ne şekilde yararlanıyor, kimi nasıl kullanmaya çalışıyor, sezon başından beri nasıl değişimler oldu bunlardan bahsedeyim. Wigan daha sezonun ilk maçında ilgi çekti tabi, bizim tuttuğumuz takımı yendiler. Tek tek gidelim, Wigan bize göre o maçı neden kazandı, şunu neden kazanamadı. Aston Villa kaybetti, çok zor değil, daha önce 18238123103 kere bahsettim, takım kopuk oynuyor, forvet çok ilerde kalıyor, orta sahada oyun kuracak oyuncu eksikliği var, ve o maçta da genç adam Delph başlamıştı-sonra pek göremedi formayı. Wigan futbolun gereklerini yerine getirdi, zaten sezona Rodallega'yı en ileriye atarak başlamışlardı, Hugo tek forvet, 5 tane karışık orta saha vardı, oyunu kontrol etmek fazla zor olmadı. İkinci maçı bilmiyorum, ama başa baş giden bir ortanın altı sıra takımı maçında güçleri yetmemiş olsa gerek. Sonra işte 5-0lık Manchester hezimeti, ki bu maçı izledim. İyi oynuyorlardı ilk yarı. Ama şöyle. Wigan'ın saldırmasını beklememek lazım, kastım, ilk yarı oyunu iyi tutmuşlardı, fena da değillerdi. İkinci yarıda çok kısa sürede bitti maç, dağıldılar, dağılma problemini gözlemlediğim ilk maç buydu. Sonra da gidiyor işte, benzer şekilde, istikrarsız bir gidişat. Arada 3-1lik Chelsea galibiyeti ki, burada da işte tamamını izlediğim maçta Chelsea'ye orta sahada üstünlük kurarak, baya baya bi galibiyet aldılar, harika oynadılar.

Hoca farklı şeyler denedi, ama sene başından beri değişmeyen tek isim, gerek görev, gerek pozisyon aldığı alan bakımından Hendry Thomas. Bu arada Melchiot gibi, Figueora (o da sakattı bi süre) gibi adamları saymıyorum, bunları farklı yerlere atması zaten çok fantastik olurdu. Thomas çok mu iyi, değil, en azından Figueroa veya Hugo gibi 1-2 sene içinde takımdan ayrılacak tayfadan değil, fakat hocanın üzerine değişik bir görev yükleyeceği özelliği olmamasından sanırım böyle bir konumda. Çok iyi hatırlıyorum, Scharner'ın geçen seneden beri orta sahada oynamak istediğine dair açıklamaları var, çok çok doğru kullanımıyla, çok nitelikli bir parçaya dönüştü takımda. Somutlamak gerekirse, Fellaini'nin geçen sene Everton'da yarattığı etkinin benzerini başardığını söyleyebilirim, kullanılış açısından da Fellaini'ninkine benziyor. Sezona stoper olarak başlamış olsa gerek, çünkü Villa maçında Gomez'in ortada, Koumas-N'Zogbia'nın kanatlarda olduğunu biliyorum, Thomas-Diame de zaten banko seçimler. Boyce sakat mıydı, yoksa hocanın takdiri miydi, ne yazık ki bilgim yok. Bu 5li orta sahalı yapıda 4-2-3-1'e yakın bir dizilim vardı, Gomez biraz fazla önde kalıyordu, Koumas da oyun kurucu değil, kanatta görev alan ofansif görevli ve ofansif nitelikli oyuncu görevindeydi. Benim hatırladığım, bu takımın topu ileri geçirmekte zorlandığı, bunun da işte bu 4-2-3-1'e yakın dizilimden kaynaklandığı ama top geçtikten sonra ilerdeki dörtlünün baya güzel işler yaptığıydı. Böyle bi düşünce edindiğimi hatırlıyorum. Sonra Koumas ve Gomez düştü, bunda Koumas'ın beklenen etkide olmaması, Gomez'in de biraz narin kaldığı söylenebilir belki. İşte Scharner orta sahaya geçti, Martinez'in yine Gomezle beraber eski takımı Swansea'den getirdiği Scotland takıma girdi, Hugo solda görev almaya başladı. İlk dönemlerde daha çok yerden oynayan bir takımdan, hava toplarında daha baya iyi olan, daha çok bu yöne yüklenen bi takıma dönüştüler. Scharner, dedim ya, Fellaini gibi. Scotland'dan da önce ileri atılan toplarda birinci karşılayıcı gibi oldu, bununla beraber Scotland da hazırlayıcı şeklinde kullanılmaya başlandı. Böyle değişiklikler olmaya devam edecek, ufak ufak. Son maçlarda Gomez de yeniden ilk 11 başlıyor.

Çok nitelikli bir takım değiller ama yine de güzeller. Hugo Rodallega iyice Premier Lig oyuncusu oldu, geçen attığı muazzam golle manşetlik olan Figueroa'yla beraber bir süre sonra başka takıma geçebilirler. Figueroa'nın transferi o attığı golle alakalı değil, geçen seneden beri gösterdikleri var. Birminghamlı Chucho Benitez'i de çok beğeniyorum ayrıca. Fazla gol atmıyor henüz ama çok uzun zaman geçmeden o da iyi bi Premier Lig oyuncusuna dönüşecektir diye düşünüyorum.

2009/11/22

Downing döndü


Elindeki oyuncuların özelliklerine göre bir dizilim belirlersin ya da belirlediğin dizilime göre oyuncularını seçersin veya bu belirlediğin dizilime oyuncularını uydurmaya çalışırsın. Oyuncuların yapısına göre bu dizilim bir karakter, bi düzen oluşturur; x takımı ve y takımı, her ikisi de 4-4-2 diziliminde, sahaya üç hat şeklinde, dört kişiden bir hat geride, 4 kişi onların önünde ve iki de en önde şekilde çıkarlar ama sorunları farklıdır, en iyi yaptıkları farklıdır. Genelde takımların işte bu sorunları ve bunun tersi, güzellikleri incelenirken karşılaştırma yapılır, bir önceki yapıyla karşılaştırılır. Herhalde çoğu zaman böyledir, ben bu yöntemi izliyorum. Çünkü takımlar çoğu zaman kimlik değiştirmiyorlar, oyuncu değiştiriyorlar yalnızca ve giden oyuncunun yerine gelen oyuncu bir önceki düzenden bir şeyler götürüyor ve bir şeyler ekliyor, bu da olabilir, ama biz bi öncesine ve sonrasına bakarak işte şöyle iyi olmuş, şöyle kötü olmuş diye değerlendiriyoruz. Bu tarz bir karşılaştırmayı Sunderland için şu an yapamayız. Seneye olabilir belki, deriz ki, bu düzeni iyileştirmek için şu bölgeye şöyle bir oyuncu almak uygun olur. Sunderland daha öncekinin üstünü çizdi, yeni bir şeyler yaptı çünkü. Bu yeni bir şeyleri anlamak, neler gerektirip gerektirmediğini kestirmek biraz daha zaman alabilir. Hocanın aklında ne olduğunu çok az kestirebiliyorsak, z transferi kötü oldu demek de yanlış olur o zaman. Biraz zaman geçince hocanın aklındakileri, yani takımı, takım hocanın aklındakilerinin yansımasıdır, anlarız; daha sağlıklı yorum yapılabilir. Tuncay, Stoke City'e transfer olduğunda, Pulis acaba oyuncu karakterinde değişikliğe mi gidecek, bunun sonucu olarak da Stoke'un oyun yapısı biraz yontulacak mı acaba diye düşündük. Hocanın aklında böyle bir şey yokmuş, o zaman bilemedik, Pulis'i de pek iyi tanımıyoruz. Sir Alex'in transferleri için iyi veya kötü damgası yapıştırmak, yani kendimizce böyle bir değerlendirme yapmak ve başarılı olmaksa daha kolay, az-çok kestirebiliyoruz sonuçta.

Buradan Aston Villa'ya geldim. Yazın Barry ayrıldı; yerine Delph geldi ve Downing geldi. Barry'nin yokluğu yaratacılıkta, orta sahadan gol katkısında, orta saha direncinde sorunlara yol açtı. Bu üçünü de yapabilen ama niceliğinde farklılık olan Delph, Barry'nin yerine konsa ve başka değişiklik yapılmasa, çok iyi bir hamle olmazdı belki de, Delph şu an Barry seviyesinde katkı veremiyor keza. 4-3-3 dizilimindeyken en verimli haldeydik ama illa ki bir üst aranacaksa, NRC'den becerilerini geliştirmesini bekleyebilirdik, veya Sidwell'den yeni opsiyonlar istenebilirdi, mesela bu sene ceza sahasına kafa toplarına çıktığı oldu, böyle bir güzellik sunması beklenebilirdi. 4-4-2'ye geçilince ben sevinmiştim, daha verimli olacağını düşündüm, ama olmadı, takımın fizik-zihin gücü bir sezonu daha kaldıramadı, ama verimsizliğin nedeni sahaya dağılıştaki sorundu. Halen de öyle. Top rakipteyken birbirinden inanılmaz uzakta oynuyor takım. 8 kişi yürürken, pozisyon bilgisi konuştururken, 1-2 kişi de oraya buraya koşup gereksiz yoruluyordu. Benim kıstas alacağım geçen sezonun ikinci devresi olmaz, o Arsenalleri yendiğimiz dönem olur. Bu seneyle ilgili yazdıklarım malum. Elemanlar birbirine biraz yakın oynayacaksa 4-4-2 tercihimdir, tersi durumda 4-5-1 iyidir ama Young'a göre çok daha da iyi olabilir, peki acaba 4-2-3-1 nasıl olur? Ashley Young şükür ki geri döndü. West Ham maçında orta açayım derken sezonun en güzel golünü attı, ama bundan öncesi de var. 2-3 maçtır gayet beğeniyorum, dün maçı kesik kesik izledim, ama o arada yakaladığım bir iki hareketi var ki 4-2-3-1 konusunda heveslendirici oldu. Bu maçtan öncesine gidersek, Young taç çizgisinden uzaklaşmaya başladı, ortaya geliyor, top takibinden gol yapıyor, daha az saçma çalım deniyor vesaire. Tek forvet oynanacaksa Young'ın gezici olması çok çok önemli, yoksa Birmingham City maçındaki gibi Agbonlahor'a, Sidwell'e ortalar yapar dururuz, iş Milner'ın çabalarına kalır. Agbonlahor sabit forvet değil, onun boşalttığı alanlara, Milner'dan başka 1-2 oyuncunun daha girmesi gerek. Şimdi paragrafın başında yazdığım üç eksikliğimize dönüyorum: yaratacılık, orta sahadan gol katkısı, orta saha direncinde sorunlar. Eğer Young şu gidişatını sürdürürse, öndeki dörtlü çok goller atacaktır, gerçekten böyle olacaktır. Downing zaten joker oyuncu, her yerde oynar, Young'ın tekniği, Milner'ın atletikliğinin yanına yaratıcılık ekler, kafası çalışan oyuncudur. Şayet Downing ve Young, kendilerine alan yaratıldığında ve kendileri de kendilerini doğru şekilde kullandığında çok verimli olacak oyuncular, Milner da bunların biraz dengeleyecisi gibi, hücuma gereken katkıyı verir, orta sahaya da yardımcıdır, candır. Mesela dün Downing girdikten sonra Young daha sık ortaya geldi, 72. dakikada olması lazım, ayağının üstüyle çok güzel bi pas attı, orada bir oyuncu duvar oldu ve sanırım Agbonlahor da yaptığı koşu sonrası kaleciyle karşı karşıya kaldı. Gol olmadı fakat güzeldi, Aston Villa'nın ortadan yaptığı her hücum değerli benim için. Gabby'nin daha temiz gol vuruşlarına ve daha iyi bir tekniğe ihtiyacı var. Umarım bu konuda kendi kendini geliştirir, zira O'Neill'dan oyuncunun teknik-yaratıcı yönüne katkı yapmasını beklemiyorum. Ne yazık ki böyle. Sonuç olarak Gabby'nin arkasındaki bu üçlü toplamda 15 golü çok rahat bulacaklardır ve 4-2-3-1 de cepte güzel bir seçenektir. Hatta Heskey'nin gol atması da bunun kadar güzeldir.

2009/10/25

Wigan, Birmingham City ve Sunderland

Yeni bir yazıya geçmek uygun olur diye düşündüm, Aston Villa kısmı fazla uzun olmuş şayet.

Bu aralar Jared Diamond'ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabına merak saldım. Tübitak yayınlarından çıkma kitap, ben 10 milyon gibi harika bi fiyata edindiğimde 19. baskıyı görmüş durumdaydı. Neden Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi de Avrupalılar Amerika'yı keşfetti sorusunu soruyor, buna cevap arıyor. Erich von Daniken kafasında biri değil, böyle bir şey beklememek lazım, ilgi çekici bir kitap. Wigan takımını gördükçe, o zencilerin paket yapılıp gemilere tıkıldığı, oraya buraya yollandığı dönem geliyor aklıma, hele Scotland soyadlı, Thomas soyadlı zencileri falan duydukça. Gomez'in de ilk 11'in banko ismi olmadığını hesaba katarsak, kaleci ve Scharner dışında kadronun tamamı siyahi. Benim ilgimi çekti bu durum. (Irkçılık yok, tespit ve garipsemeden bahsediyorum sadece)

Gerisini sonra yazayım, bi anda sıkıldım. Scharner'ın takımdaki rolü acayip, bunu söylemekle yetineyim şimdilik, bir de, Hugo'ya hayranım. Kendisi, Pizarro'ca kesilen Inkalılara pek bir benziyor gibi geliyor bana ayrıca, Afrika'dan gelme zencilere hiç benzemiyor.

Bir de, bence sezon sonu sıralaması şöyle olacak.

1-Arsenal
2-Manchester United
3-Chelsea
4-Aston Villa
5-Liverpool
6-Tottenham
7-Manchester City