manchester united etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manchester united etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014/09/15

Üçlü savunmanın büyüsü



Üçlü savunmayı işler bir oyun planına çevirmeyi başaran hocalar dahi, işe ilk başladıkları vakit bu fikirle yola çıkmış değillerdi. Antonio Conte'nin Juventus'taki ilk ayları, 4-2-4 diye bahsettiği bir dizilimin gölgesinde geçiyor; ertesi sezon aynı sistemi devam ettirerek FA Cup'ı kazanan -ama bu kez ligden düşmekten kurtulamayan- Wigan'a 14 lig maçında mucizevi bir şekilde 27 puan kazandıran üçlü savunma, ancak sezon ortasında, şubat ayında ilk kez görücüye çıkıyordu. Louis van Gaal'in Hollanda Milli Takımı için 3-4-1-2 tasarılarıysa, yeri dolduramayan orta saha oyuncusu Strootman'ın sakatlığı sonrası takım kaptanı van Persie'yle beraber izlemeye gittiği -o zamanlar üçlü savunma uygulayan- Feyenoord maçlarından birinde şekillenmeye başlamıştı. Bu satırları okuduğunuz sıralarda muhtemelen çevresindeki herhangi biriyle çoktan hararetli bir tartışmaya girmiş olacak Marcelo Bielsa'nın, veya bu sezon başı itibariyle Pep Guardiola'nın üçlü savunma tercihlerine bakacak olursak, üçlü savunmaya burun kırılmasındaki ana nedeni defansif bir şablon olması fikrinde aramak çok da doğru olamaz. Fakat yine de, en düşünceli hocaların dahi hayal gücünü zorlayan tüm imkanlarına karşın, üçlü savunmanın büyüsü çoğu zaman gerçeklikle uyuşmuyor ve üçlü savunma, popülaritesi her ne kadar artsa da, ancak belli özel durumlar neticesinde gelişen bir strateji olarak belirmeye devam ediyor. Peki ama neden böyle?

Yaptığı her işte çok iyi bir profesyonel olmayı başaran Gary Neville, İngiltere'nin son kez üçlü savunmayla oynadığı 2006'daki Hırvatistan hezimetini şöyle anlatır: “Maçtan birkaç gün önce, hocalar 3-5-2 oynama fikriyle geldiler. Terry Venables'ın taktiksel olarak değişkenliğe gitmeye meraklı olduğunu biliyordum, ama bu dizilimde rahat edememiştim. Benden ne istendiğini bir türlü tam olarak anlayamıyordum ve benim dışımda en azından birkaç oyuncunun daha aynı durumda olduğu açıktı.” Seneler sonra, İngiltere Milli Takımı forması giymiş bir başka sağ bek oyuncusu Micah Richards, Ajax'tan yedikleri golleri üçlü savunma oynamalarına bağlayacaktır. Tam da o sezonda birkaç maçlığına baklava desenli orta saha denemesi yapan Sir Alex Ferguson, 70 yaşındaki bir United taraftarının “Sahada kaybolmuş koyunlar gibi koşturuyorlar!” eleştirisiyle karşılaşır. Aslında ne Ferguson'ın o günkü takımı, ne de geçtiğimiz haftalarda Milton Keynes Dons'tan birbirinden amatör 4 gol yemeyi başarmış Manchester United takımının sorunu temelde farklıdır. Oyuncular, değişen takım geometrisini algılamakta güçlük çekmektedirler.

Takım geometrisi, oyuncular arasındaki uyumu açıklamaya yarayan takım kimyası kavramından farklı şeyleri anlatır. Hatırlarsanız, Cesare Prandelli'nin geçtiğimiz hafta Hürriyet gazetesine verdiği röportajda Mehmet Demirkol'un en çok dikkatini çeken ifade, Beşiktaş'ın yorumlandığı “Saha içinde fikir ve geometriye de sahipler.” bölümü olmuştu. Demirkol, futbol lügatımıza 'geometri' gibi yeni ifadelerin girme ihtimalini, oyunu algılayış biçimimizi zenginleştirebilecek bir gelişme olarak yorumluyordu.

Futbola dair birbirinden çok farklı fikirlere sahip olan Roy Hodgson ve Arrigo Sacchi, size dörtlü bloklar hâlinde oynamanın ne gibi olasılıklar doğurduğundan saatlerce bahsedebilir ve aslında içine oyuncuları dahil etmeden yapacakları tüm bu teorik sohbet, bizim takım geometrisi olarak andığımız konudan bahsetmektedir. Hodgson'a göre, sahayı enine en iyi şekilde kaplayan savunma duruşu dörtlü savunmadır ve eğer beklerinizden biri hücuma çıkacak olursa, geri kalan üç oyuncu kaymalar yaparak size hâlâ üç oyuncuyla savunma fırsatı verebilmektedir. Bunu üç oyuncuyla yapamayacağınızı söyler. Roberto Martinez, savunmada açık vermeden iki bek oyuncunuzu da aynı anda ve rakibe gerçekten zarar verecek hücum pozisyonlarında kullanabilmenin üçlü savunmayla mümkün olabildiğini anlatacaktır. Üçlü savunma kullandığınız takdirde, aynı anda 7-8 oyuncuyla hücum edebilme imkanınız doğar. Fakat Louis van Gaal'e 90'ların muhteşem Ajax takımını soracak olursanız, belki de ilk aklına gelen, üçlü savunmanın geriden oyun kurma hususunda yarattığı avantajlar olacaktır.

Üçlü savunmayla oynayan Wigan, bunu ne şekilde kendi avantajına çeviriyordu? Maç içinden bu karenin ve daha fazlasının açıklamasına şu adresten ulaşabilirsiniz: Breaking down Roberto Martinez's 3-4-3 formation

Burada esas dikkat çekilmesi gereken nokta, aynı dizilimin farklı şekillerde yorumlanmasından ziyade, dizilimlerin zorunlu olarak ortaya çıkardığı yeni oyuncu ilişkileridir. Üçlü savunmanın Wigan'da ve Ajax'ta farklı şekillerde yorumlanması, bek oyuncularının artık önlerinde yardımcı bir kanat oyuncusu olmadan oynayacağı gerçeğini değiştirmez. Dörtlüden üçlüye geçiş, 4-3-3'ten 4-4-2 dizilimine geçişten daha derin, temel bir değişimdir ve oyuncuların bildiği kuralların büyük kısmı baştan yazılır. Bunun nedeni, pas açılarındaki ve kontrol edilmesi gereken alanlardaki dramatik değişimdir ve kanatlardan orta açacağı bölgelere ulaşmak için önünde oynayan kanat oyuncusuyla yapacağı pas alışverişlerine ihtiyaç duyan Gary Neville'in içine düştüğü boşluk aslında buradan kaynaklanır. Oyuncular ne şekilde davranmaları gerektiğini bilemezler, tüm geometrik hafızaları uçup gitmiştir.
Ajax 1995 yılında Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğunda van Gaal'in yardımcılığını yapan Gerard van der Lem, takımın sırrını şöyle anlatır: 'Her zaman topun hızı, sahadaki boş alanlar ve zamanlama üzerine konuştuk. Nerede daha fazla alan var? Hangi oyuncu topu aldığında en fazla zamana sahip olabilir? İşte topu oraya oynamalıydık. Her oyuncu, tüm sahanın geometrisini algılayabilir olmalıydı.'

Bu açıdan, üçlü savunma uzun bir pratik ve aslında bir oyunu yeniden öğrenme süreci gerektirir. Özellikle de İngiltere gibi konuya fazlasıyla çekimser yaklaşan futbol iklimlerinde görülen büyük iniş çıkışlar bu yabancılıktan doğar. Üçlü savunma geleneğine yatkın ve fazlasıyla taktiksel bir futbol atmosferine sahip İtalya bir yana, üçlü savunma pratiğinin günümüz futbolundan büyük ölçüde çekilmiş olması ve oyuncuların bu yapıya yabancılığı, herhangi bir hocanın ilk planda üçlü savunma fikriyle işe başlamasını da büyük oranda imkansız kılar. Juventus, Wigan ve Hollanda'da olan budur: üçlü savunma Guardiola veya Bielsa'da olduğu şekilde idealist bir uygulama olarak değil, fakat ileriki dönemlerde bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkar. Savunma kurgusuna yönelik kaygıları olan üç takım, aynı oyuncu kadrosu fakat farklı bir geometriyle bu sorunların üstesinden gelebileceğinin farkına varmıştır. Geçişin bu denli sorunsuz oluşuysa elbette özel durumlara; Juventus'un bir İtalyan takımı olma rahatlığına, Martinez'in önceki senelerde tohumlarını attığı evrensel futbol anlayışına ve tüm sezon üçlü savunma oynayan Feyenoord'a bağlı olarak gerçekleşir.

Şu hâlde, Manchester United kariyerine berbat bir başlangıç yapan Louis van Gaal de üçlü savunma oynama konusundaki tercihini bu şekilde, doğrudan idealist bir uygulamadan ziyade bir zorunluluk olarak dile getiriyor. Ama ekliyor: zamana ihtiyacı var ve işe yaramadığı takdirde kararından vazgeçebilir. Fakat United'ı üçlü savunma oynamaya iten nedenlerin, yukarıda saydığımız takımlardan biraz daha farklı olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Nasıl mı?

Hücum üçlüsü

Louis van Gaal'in Manchester United'da niçin böylesine yeni bir dizilim kullanmak istediği üzerine verdiği cevapların büyük çoğunluğu, gerideki değil ilerideki bir üçlüden bahsediyordu. 4-3-3 oynamaları hâlinde elindeki üç forvet oyuncusundan ancak birini kullanabileceğine, kadronun belli pozisyonlarda, örneğin 10 numarada, çok şişkin fakat diğer pozisyonlarda yetersiz oluşuna ve nihayetinde, yeterli kalitede kanat oyuncularına sahip olmadığına işaret etmişti. Hem de pek çok kez. Mata – Rooney – van Persie üçlüsünü, yani elindeki en değerli ve gerçekten dünya çapındaki üç değerli hücum oyuncusunu verimli şekilde kullanabilmenin merkezi bir kombinasyonla mümkün olduğunu söylüyordu. İşte biraz farklı olan burası. Daha önce bahsettiğimiz takımların tamamı için, üçlü savunmanın çıkış noktası geri üçlünün yeniden düzenlenmesiyle başlayan bir denge arayışı olmuştu.

United'da ise böyle değil ve savunmada yapılan beceriksizlikleri, en az oyuncuların sisteme yabancılığı kadar, hücumda 1-2 şeklinde dizilmenin sadece üçlü savunmayla mı tamamlanabileceği noktasında aramamız gerekebilir. Hele ki Blind, Di Maria gibi yeni orta saha transferlerini düşünürsek. Baklava dilimi şeklinde dizilecek bir orta sahada Blind, Herrera, Di Maria ve Mata'nın tamamı kariyeri boyunca en verimli oldukları görevlerde yer alabiliyorken, kuşkusuz bu da ilerleyen günlerde bir opsiyon olarak öne çıkabilir. Diğer yandan, Louis van Gaal Hollanda Milli Takımı'nda niçin üçlü savunma uygulamaları gerektiğini dile getirirken de Sneijder – Robben – Van Persie'den oluşan dokunulmaz üçlüden söz ediyor ve dolayısıyla da çıkış noktasını ön alanda yoğunlaştırıyor, fakat dörtlü savunma oynadıkları vakit tarumar oldukları Fransa maçını eklemeyi ihmal etmiyordu. Wigan üçlüye geçerek dikine hücumlarını korkutucu boyuta taşımış, Guus Hiddink'le dörtlü savunmaya döndüğü ilk maçta 10 dakikada iki gol yiyip bir de kırmızı gören Hollanda, üçlüye dönerek sorunlarının büyük kısmını üzerini örtmeyi başarmıştı. United'da bu denli önemli bir çıkış noktası yok, bunu unutmamamız gerek.
"Antrenörler olarak çok fazla bilgi aktarmak zorundayız. Bana kalırsa, gerçekten çok fazla. Bunu ilk kez bir havaalanına gitmişsin gibi düşün. Eğer Manchester'a gideceksem, hangi terminale gitmeliyim? Uçağım nereden kalkacak? Nereye park etmeliyim? Ne kadar sıra bekleyeceğim? Sen bunu biliyorsun Gary [Neville]. Bu şehri tanıyorsun. Bana tüm bu bilgileri aktarmak zorundasın. Oyuncularla da bu şekilde. Şu anda İngiltere'de arabayı diğer tarafta sürmek zorundayım ve bu çok farklı. Yolu daha dikkatli gözlemeliyim. Şu anda oyuncularımın içinde bulunduğu süreç bu, ve kabul et ki kolay değil.” - Louis van Gaal

Manchester United'ın son yaptığı sükseli transferler, her ne kadar takımın yeni CEO'su Ed Woodward'un küçük çaplı bir Los Galacticos inşa etme hülyalarına bağlansa da bu oyuncuların ortak bir yönü olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Tam da Woodward'un aklındakine uyan son gün transferi Falcao bir kenara, hepsi de birçok farklı pozisyonu oynayabilen çok iyi takım oyuncularıydı. Hollanda Milli Takımıyla kurduğumuz paralelliklere son kez başvuracak olursak, turnuvanın sonuna doğru sağ bek olarak beliren Kuyt'ı veya İspanya'ya karşı 5-1'lik galibiyet getiren 3-5-2'ye rağmen ertesi maçta Avustralya'ya karşı 4-3-3 başlamış olmalarını da bir kenara not etmemiz gerekiyor. Louis van Gaal, Barcelona'daki ilk iki senesinde tam 8 Hollandalı oyuncu transfer etmişti ve United'da gerçekleştireceği büyük çaplı değişim bu denli kalın çizgilerle çizilemeyecek de olsa, belki de bundan çok da farklı olmayacak. Tek pozisyonu oynayabilen oyuncularla dolu 'şişkin' kadro, bir an evvel yenileriyle değiştirilecek ve bu arada, eğer ki sisteme oynamaya elverişlilerse, yaşı kaç olursa olsun altyapıdan gelen oyuncular da kendilerini bir anda A takımda bulabilecekler. Takımın 'aklı'nı yukarıya taşıyan, büyük çaplı ve uzun vadeli bir değişim.

Tüm bunlar kulağa fazla iddialı geliyor olabilir. Ama modern çağı şekillendiren iki takımı, Ajax ve Barcelona efsanelerini yaratmış birinden daha aşağı bir ustalık eseri beklemek kabul edin ki haksızlık olacak.

2014/04/08

Ferguson: Emri ben verdim!


Hayatım Futbol 124. sayıda.

"O kadar kişi varken, neden David Moyes?"
“İskoçların çoğu inatçı, iradeleri çok sağlam insanlardır. İskoçya'yı terk etmeleri gerekirse, bunu yalnız bir neden için yaparlar. Başarılı olmak! İskoçlar, geçmişlerinden kaçmak için terk etmezler. Bunu, ancak daha iyi olmak için yaparlar. Mevzubahis meslekleri, emekleri olduğu vakit, en ciddi tavırlarını takınırlar. Bunlar, onlar için paha biçilemez değerlerdir. İnsanlar bana gelip, 'Maçlar esnasında yüzünüz hiç gülmüyor.' diyordu. Halbuki 'Gülümsemek için değil, maçı kazanmak için oradaydım.'
David de bu özelliklerin bir kısmına sahip. Ailesini yakından tanıyorum. Babası David Moyes Sr., gençliğimde futbol oynadığım Drumchapel'de antrenörlük yapıyordu. Drumchapel'i 1957'de terk ettiğimde, David Sr. henüz genç bir adamdı; dolayısıyla David Jr.'la doğrudan bir karşılaşmamız olmadı. Ama onların hikayelerini biliyorum. Bu kadar önemli bir göreve getireceğiniz biri için, böyle temellere sahip olmak önemli bir değerdir.” 
Sir Alex Ferguson

*          *          *

Sıradan değerlendirme ölçütlerini kullanarak, David Moyes'un daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu savunmak pek kolay değil. Her şey bir yana, onunla devam edilmesi gerektiği fikrini doğuracak bir potansiyele sahip değil. Hiç değilse, teknik açıdan bakarsak böyle. Alınan başarısız sonuçlar ve kötü futbolun, geleceğe yönelik umutların ışığında telafi edilebildiği yerde, Moyes'un vaat ettiği nedir? Onu, örneğin, Liverpool'daki yarım sezonu sonunda haklı bir biçimde kovulan Hodgson'dan farklı kılan ne? Sir Alex Ferguson garantisi mi?

Ferguson'ın Moyes tercihi kötü, hatta berbat olarak değerlendirilirken, çoğu zaman Pep Guardiola, Jürgen Klopp ve en çok da Jose Mourinho gibi isimlerin niçin göz ardı edildiği üzerinden yorumlar yapılıyor. Dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Manchester United'a yakışan, bu isimler büyüklüğünde biri değil miydi? Bu karşılaştırmaya girişirken, David Moyes'ın taktiksel çıkmazlarını öne çıkarmak, açıkçası biraz yavan kalıyor. Zaten hiçbir vakit inovatif biri olarak parlamış değildi. Bu isimlere kıyasla, böylesine büyük bir iş için fazlasıyla tecrübesiz olan Moyes, Brendan Rodgers veya Roberto Martinez gibi yeni nesil hocalar arasında da sayılamazdı. Dolayısıyla, sebep bu da değildi. Ferguson'ın iş modeli, bu genelgeçer ölçütler içine sıkıştırılamıyordu ve varisini belirleme zamanı geldiğinde, bunun böyle olduğu en net şekliyle ortaya çıkacaktı. Onun aklındaki varis, United'ın kendine has dinamiklerini özümseyebilecek, bu geleneği devam ettirebilecek biri oldu. Peki ama bu ne demek?

"The Chosen One."

Manchester United, tüm diğer elit kulüpler arasında apayrı bir yere sahip. Önemli bir ekonomik güçleri ve dünya çapında büyük bir taraftar potansiyelleri var; ama örneğin Real Madrid gibi, en başında bu yapı üzerinden tanımlanmıyor. Şeyh ve oligarkların ihtiraslı hamleleriyle türeyenlerden veya Barcelona gibi, öncelikle birtakım teknik değerlerin idealize edilmesiyle en büyük olanların ise tamamen dışında. Manchester United'ın gücü, her şeyin üzerinde kesin ve tartışmasız 'kontrol'e sahip olan Alex Ferguson'ın iş anlayışına dayanıyordu; ve bu anlayışın temelinde, Ferguson'ın biraz da gururla anlattığı, İskoç işçi sınıfı etiği vardı. Mesele, her şeyin Ferguson tarafından birebir görülmesi değildi. Ama işin bütün yönleriyle anlaşılabilmesi ve organizasyonun tamamında kesin bir kontrole sahip olunması şarttı. Ferguson, antrenmanlarını dünyanın en iyilerinden olan Rene Meulensteen'e, basın toplantılarını Mike Phelan'a emanet etti. Vaktiyle de Carlos Queiroz ve nicelerinden fazlasıyla yararlanmıştı. Ferguson, en genel hâlleriyle olan biteni anlama, ve onları yönetme noktasında dünyanın en iyisiydi.

İşçi sınıfı, aslında bir metafor. Sir Alex Ferguson'ın Manchester United'ı, Bill Shankly'nin Liverpool'u ölçüsünde 'kızıl' bir takım asla olmadı. Olan aslında şuydu: Ferguson'ın gençliğinde, Glasgow'un sosyopolitik ortamı mükemmel bir okuldu ve iyi bir öğrenci olan Ferguson için, işçi sınıfının değerleri çok değerli bir başlangıç noktası olacaktı. Bazı şeylerin, örneğin klasik 4-4-2 oyun yapısının revize edilmesi gerektiği oldu. Sir Alex, 2000'lerin başında bu zorunluluğun farkına vardığını ifade ederken, Dwight Yorke'u takıma monte edişini örnek gösteriyordu. Bir başka zaman, Spaletti'nin devrimsel 4-6-0'ı ilgisini çekecekti. Fakat 'işçi sınıfının değerleri' olarak ifade edilenler, belki de en başından beri hiç değişmeden kaldı. Kulüp içinde oluşturulmaya çalışılan havanın en temelinde, sahiden bu vardı. Ferguson, 2011'de bir açıklamasında şöyle söylüyordu:

“Biz işçi sınıfıydık. Bugünkü çocuklar değil. Bazıları öyle olduğunu düşünüyor olabilir, ama değiller. Onların babaları ve dedeleri belki öyleydi, fakat zaman değişti. Yine de yapmanız gereken, onları işçi sınıfı ilkelerine inandırmak; gerçekten de, sanki işçi sınıfıymışçasına hissetmelerini sağlamak. Onlara, çalışmanın ne denli ayrıcalıklı olduğunu fark ettirebilmelisiniz. Oyuncularıma tüm hayatları boyunca çalışmanın kolay bir şey olmadığını söylüyorum, ama buna değer.”


Moyes'u herkesten bir adım öne çıkaran, kuşkusuz onun da bu ortamın içinden gelen biri olmasıydı. Moyes'un döneminde, Glasgow eski havasını yavaş yavaş kaybediyordu ve belki Moyes, Ferguson kadar iyi bir öğrenci değildi. Ama tüm bunların ne ifade ettiğini biliyordu, ve aynı Ferguson gibi, o da benzer bir anlayışla futbola yaklaşıyordu. Emekli olmasının ardından Ferguson, “Manchester United'a geldiğim anda, aklımda yalnızca bir şey vardı.” diyecekti. “Bir futbol kulübü inşa etmek! Tepeden tırnağa, en aşağıdan başlayarak.” Moyes'un Everton'ı dönüştürmesi, tam da böyle bir şeydi. 2002'de geldiği Everton; küme düşme potasında, finansal olarak doğal kısıtlamalara tabi ve her anlamda krizde olan bir kulüptü. 10 sene sonra ayrıldığındaysa, her yönden gelişmiş ve kendi sınırları dahilinde modern bir kulüp bırakıyordu. Ferguson'ın da, iyi bir miras bırakmaktan anladığı tam olarak buydu.

"Take a selfie!"

Ferguson, “bir kulüp yaratmak, istikrar ve tutarlılık getirir.” demişti. Çalıştığı yerlerde üç sezondan fazla kalamayan Mourinho'nun başardığı ise bundan farklıydı. O, çok iyi 'takım'lar yaratıyordu. Önemli başarılar kazanıp ayrıldığı kulüplerin, o ayrıldıktan sonra girdiği kriz hâli ortadaydı. Ferguson'ın zihni bundan farklı işliyordu. Topu kaybettikten sonra 6 saniye içinde geri kazanma kuralı koyan Guardiola gibi, Sir Alex Ferguson'ın da sihirli bir sayısı vardı örneğin. Ona göre, bir futbol maçını kazanmak için yalnızca 8 oyuncunun iyi oynaması yeterliydi. Hatta daha ileri giderek, tüm kariyeri boyunca yalnızca altı maçta, 11 oyuncunun tamamının iyi oynamış olduğunu söylüyordu. Bir başka vakit, V şeklinde uçan göçmen kuşların bilindik hikayesini anlatmıştı. İlk sıradakiler kanat çırparken, ikinci sıradakiler bu işten muaftı ve daha sonra görev değişimi oluyordu. Bu, takım oyununu anlatmak için kullanılmış bir alegoriydi. Nicky Butt, John O'Shea gibi kısıtlı oyuncular, kadronun ahengine bu anlamda önemli bir hizmet etmenin yanında bir misyon daha üstleniyordu aslında. Böylesine oluşturulan bir takım, daha sonraki takımlara yapılacak geçişlerde uğranacak hasarı da en aza indiriyordu. Ferguson, asla geleceği düşünmeden bugünü kurgulamazdı. Başarılı takımların döngülerinin yaklaşık 4 sene içinde sona erdiğini söylerken, plânlarını buna göre yapmaları ve sürekli yeni 'takım'lar oluşturmaları gerektiğinden söz ediyordu. Mourinho, sahiden de Manchester United'a onun kadar iyi bakabilir miydi?

David Moyes, Glasgow okulunun henüz tarih sahnesinden çekilmediğini kanıtlamak zorunda. Ve bunun için hâlâ zamanı var.

2014/02/15

Moyes ne düşünüyor?


Hayatım Futbol 117. sayıda.

"David Moyes'un tekdüze taktikleri fazlasıyla can sıkmaya başladı. Acaba ne kadar zaman daha aynı şeyleri denemeye devam edecek?"

United'ın sezon başında gösterdiği performans için çok kutuplu bir analize girişmemiz zorunluydu. Görevi Alex Ferguson'dan devralmanın dünyanın en zor devir teslimi olduğunu söyleyerek söze başlayabilirdik. İster istemez, konu oradan kadroya gelecekti. Manchester United, geçen yıl şampiyon olduğunda dahi ligin en güçlü kadrosuna sahip olan takımı değildi. Glazer ailesi, senelerdir hasıraltı edilen tüm meselelerin baş sorumlusuydu ve kulübün kaçınılmaz gerilemesi için belki de en başta onları suçlamak gerekiyordu. Moyes'ın yetersizliği, nispeten alt sıralara itilmişti. Fakat artık öyle değil. Manchester United'daki sorunların David Moyes'a ait olan kısmı son haftalarda öylesine ayyuka çıkmış durumda ki, şu anda başka türlü bir yazı yazabilmek mümkün olmuyor.

Görünen o ki, Moyes'un A planı orta açmak üzerine kurulu. B planıysa, daha fazla orta!

Bu pazar oynanan Fulham maçı, ne kadar ileri gidebileceklerini görmek açısından ilginç bir deneyimdi. Manchester United, maçı tam 81 ortayla tamamladı! 5 büyük Avrupa Ligi baz alındığında, son 5 senedir bir maçta bu kadar fazla orta açan bir takım çıkmamıştı. Daha ilginci, United'ın attığı 2 golün de bu şekilde gelmemesi ve Fulham'ın açtığı 4 ortada 2 gol bulması oldu. Bir şeyler ters gidiyor, bu kesin.

Artık Fergie time yok, Moyesie time var! United son dakikalarda attığı gollerle 3 puan kazanan takımdan, son dakikalarda yediği gollerle 1 puana razı olan takıma terfi etti.

Şanssızlık olabilir mi?

David Moyes, takımın sonuca gitmeyi başaramadığı maçları istikrarlı şekilde 'şanssızlık' olarak yorumluyor. United, bu sene sahiden de kalesinde olağanüstü goller görüyor ama baş suçlu gerçekten bu olabilir mi?

Şanssızlık söyleminden daha tatmin edici bazı gerçekler olduğu aşikar. Bu kadar üst üste tekrar ettikten sonra, şans faktörünün kendisinin de sorgulanması gerekiyor. Manchester United, mucizevi gollerden daha fazlasını, kendi savunma kurgusundaki ciddi beceriksizliği neticesinde yiyor. Açıkçası, geçen sene de bu anlamda farklı değildiler. Bir ara Reading'den ilk yarıda 3 gol yedikleri dahi olmuştu. Ama aynı maçın ilk yarı skoru, United lehine 4-3'tü. Manchester United'ın gerideki kırılganlığı ve orta sahadaki kalite eksikliği, yazının başında değinmeye çalıştığımız geçmişten gelen problemler, bunu bir kenara koymak gerek. Fakat artık yediklerinden daha fazlasını atamıyorlar ve gol bulmak için başvurdukları yollara bakılırsa, ilk olarak 'şans'ı suçlamakta çok da haklı değiller.

Şans biraz da sizin elinizde. Bu faktörü tamamen göz ardı edemeyebilirsiniz ama kesinlikle kontrol edebilir ve minimize edebilirsiniz. Bu nedenle ki, üst düzey, proaktif oyun anlayışını takip eden takımlar sorunları öncelikle kendilerinde arıyorlar. Tüm bunları idare edebilecek kadar kontrol sahibi olmaları gerektiğini düşünüyorlar. United'ın tek boyutlu hücum plânıysa, takımın mevcut potansiyelini yansıtmada yetersiz kalıyor, ve kalacak da. Oyunu daha geniş boyutlarıyla kontrol altına almayı başaramadığınızda, şanssızlık elbet daha rahatsız edici hâle geliyor.

Ters giden ne?

Fulham maç programından.
Manchester United artık Old Trafford'da kazanamıyor. Ama bundan daha can sıkıcı bir durum daha var: sebebi hakkında Moyes'un da yaratıcı bir fikri bulunmuyor.

Bu kez Old Trafford'da değil, ama yine öyle maçlardan biri. United aslında o kadar da berbat oynamıyor. Lakin hücumda çok vasatlar ve Charlie Adam'ın kendisinin dahi hayal etmediği bir gol atacağı tutuyor. Maçı 2-1 kazanan Stoke City. Maç sonunda mikrofonlar David Moyes'a yöneltiliyor.

“Kazanmak için ne yapmamız gerektiğini bilmiyorum.” diyor Moyes. “Bence iyi oynadık.” Aslında oynamamışlardı. Pek çok pozisyon yaratıp bunları değerlendirememelerinden bahsediyor. “En azından 8-9 kez çizgiye indiğimizi tahmin ediyorum.” Galiba ters giden kısım burası.

Çizgiye inmek mi? Eğer hücumdaki verim parametresi buysa, evet, muhtemelen iyi bir maçtı. Keza United'ın başka şekilde geliştirdiği bir tehlikeli akın olmadı.

Biraz sayıların yardımı

Bakın, orta-gol oyununu kesinlikle küçümsemiyoruz. Şehrin mavi yakası, Manchester City, şu anda ligin en iyi orta-gol oyunu oynayan takımı. Bu işi gerçekten dünya çapında yapıyorlar. United'ın yaptığı ise verimsizce ve yalnızca bu şekilde gol bulmaya çalışmak. İşte eleştirdiğimiz bu.

United'ın bir ay önce Old Trafford'da Tottenham'a kaybettiği maçın ardından bir analiz yapılmış. İstatistikler şu an tam olarak güncel değil ama yine de yol gösterici. Aynı bizim şu an Fulham maçının ardından söylediğimiz gibi, Tottenham maçı da o an için United'ın bir maçta açtığı en fazla ortaya tanık olmuş. United kaybediyordu, rakibi baskı altına almak istemişti ve tercihi daha fazla orta açmak oldu. 47 orta. O sırada 20. lig maçını tamamlayan Manchester United'ın, 533 toplam ortayla ligde birinci sırada yer aldığı yazıyor. Bu arada bu ortaların yalnızca 90 tanesi isabetli olmuş. Ayrıca kanat oyuncularından skor katkısı alınamamasına da bir paragraf açılmış. Tek boyutlu oyunun bir başka sonucu.

Resmi büyüterek notları okuyabilirsiniz. eplindex'den.

Bir istatistik de henüz geçen haftadan. Manchester United, 2013/14 sezonunda en düşük oranda merkezden akın geliştiren Premier Lig ekibi. Yalnızca %24. Önceki senelerde bu alanda 5., 11., 6. ve 8. olan takım şu anda 20. sırada bulunuyor.

Esas soru: Moyes ne yapmak istiyor?

David Moyes'un derinliğini kaybettiği konusunda artık hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Ama Moyes da elbet uzun topçu Pulis'in orta takıntılı hâli değil ve bir Stoke City yaratmaya çalışmıyor. Bu oyun plânının ne ifade ettiğini ve en iyi ihtimalle nelerin ortaya çıkabileceğini tartışmak için hocanın Everton'ın günlerine gitmek faydalı olacak.

Fazlasıyla titiz ve aşama aşama giden bir hoca olarak, Moyes'un 'hücum' oynayan ilk ciddi takımı geçen sene belirmişti. Bunun öncesinde de ligi sürekli ilk 6 sıra içinde bitiren ve bir ara Şampiyonlar Ligi ön elemesi dahi oynayan Everton, fazlasıyla 'reaktif', yani rakibe göre kendini belirleyen bir takım olarak biliniyordu. Daha fazlasına doğru ilerlemeye başlayan geçen yılki Everton'ın sorunlarıysa, bu seneki Manchester United'la büyük oranda paralellik gösteriyordu. Çok daha olgun bir takım olarak, fazlasıyla tempolu ve hatta keyif veren bir takımdılar ama maçı koparacak golü atamadıkları için berabere biten maçlar sezonun karakteri hâline gelmişti. Kanatlardan en fazla akın eden takım Everton'dı; sol bek Baines de ligin en çok orta açan oyuncusu. Ama bu takımın yapısında gerçekten ilgi çekici bazı ögeler de vardı.

Everton az önce attığı golü kutluyor. Golü hazırlayan ekip: olağan şüpheliler.

David Moyes, dar alanlar içinde rakipten fazla sayıda oyuncu bulundurarak kombinasyonlar oluşturmak, bu şekilde rakibe üstün gelmek istiyor. Örneğin, sol koridordaki Baines – Pienaar – Fellaini uyumu muazzamdı ve muhtemelen bu seneki Manchester City ile boy ölçüşecek düzeydeydi. Forvet arkası oyuncu olarak başlayan Fellaini, rakibi bozan bir etmen olarak sıklıkla kanatlara açılıp üçüncü oyuncu ve sırtı dönük top tutan kişi oluyor; sol ayağını raket gibi kullanan Baines, durumun uygunluğuna göre ceza sahasındaki koca adama orta açıyor veya yanına yaklaşan Pienaar'la al-ver yapıp merkeze doğru sürüyor; oyun kurucu Pienaar, oyunu ilk aşamada dengeye getiren isim oluyordu. Everton, oyunun büyük kısmında kanatlarda 3'e 2 veya 4'e 3 gibi üstünlükle kuruyordu. Kenarları çoklayanlar arasında merkez orta saha başlayan Leon Osman, hatta stoper Phil Jagielka gibi isimler de vardı. Everton bu şekilde fazlalaşarak rakibin hattının arkasına geçmeyi başarıyordu. Gibson'ın da takıma katılmasıyla, orta sahada aniden topu kanatlara açacak yeni bir isim eklendi ve Everton her şeyi başka bir hızda yapmaya başladı. Hâlâ büyük ölçüde 'son pas'larını ortalar üzerinden gerçekleştiren takıma 'boyut' katan yapı buydu, ne kadar yeterli olabileceği veya Moyes'un ne kadar ileri götürmek isteyebileceğiyse şu ana kadar tam anlamıyla test edilememiş durumda. Belki bir sezon daha izlemek gerekebilirdi.

Everton'ın geçen sene attığı gollerden biri. Sol koridora 'overload' sonucu Pienaar ceza sahası dışında iyi bir pozisyon alıyor. Avantajı kaybolmadan vurup Everton'ı öne geçirecek. Başka bir durumda, aynı bu karedeki bölgede duvar olan Fellaini'nin verdiği pasta topla buluşan Pienaar'ı ve onun ara pasında savunma arkasına kaçan Baines'e tanık olabilirdik.

Bu anlayışın Manchester United'a yansımalarını özellikle son Chelsea maçında görebilmek mümkün oldu. Welbeck'in arkasında başlayan Januzaj maç boyu sürekli sola deplase oldu, sürekli bloklar arasına girdi çıktı ve bu şekilde yakalayabildiği birebirlerde çok etkili paslar çıkarmayı başardı. Bu kez de savunma ve orta sahadaki zayıflıklar onları yarıyolda bıraktı.

Taktiksel çıkmazları bir yana, Moyes hâlâ United'ın aradığı uzun vadeli, bu 'işi' çok yönlü götürebilecek nitelikte bir isim olabilir. Fakat saha içindeki çıkmazlar şu anda gerçekten ciddi bir sorun teşkil ediyor.

2013/05/17

Glasgow okulu

Hayatım Futbol 82. sayıda...


“İskoçya’nun en değerli ihracatı Sir Alex Ferguson –viskiyi saymazsak.” 
David Moyes, 2009'da verdiği bir röportajdan.

Ferguson'ın vedası

Sir Alex Ferguson’ın bir gün emekli olacağı düşüncesi her ne kadar gerçek üstü görünüyorsa da, böyle bir günün geleceği herkesin malumuydu. Bundan önce böyle olmuştu ve sonra da böyle olacaktı. İşin gerçekten ilginçliği, açıklamanın aniliği ve yeni hocanın çok geçmeden resmiyet kazanışında idi.

Moyes'un tek tercih olarak düşünülmesi, daha şaşaalı bir süreç ve isim bekleyen pek çokları için şaşırtıcı geliyor. Peki ya Ferguson'a ne demeli? Bu yıl bırakacağına dair en ufak ipucu vermemesi bir yana, emekliliği en büyük kötülük olarak gören bir Glasgow insanı için hiç de kolay bir karar değildi. Alex Ferguson, iki yıl evvel Mourinho'nun biraz daha beklemesi gerektiğini söylüyor ve emekliliği nasıl gördüğünü de anlatıyordu.

“Babam 65. doğum gününde emekli oldu ve bundan bir yol sonra öldü. Yapabileceğiniz en kötü şey terliklerinizi ayağınıza geçirmek. '45 yıl boyunca çalıştım, artık dinlenme vaktim geldi' gibi şeyler söylüyorlar. Bu doğru değil; kendinizi aktif ve iyi durumda tutmalısınız.”

Ferguson geçtiğimiz haftasonu Old Trafford'da yaptığı veda konuşmasında, emeklilik kararını geçen kış aldığını fakat ailesine dahi mart ayında açıldığını söylüyor. Şüphesiz daha uzun süre de devam edebilecekti. Fakat artık ailesiyle daha fazla vakit geçirmek ve futbola daha az vakit ayırmak istiyordu. Eşi Cathy, geçen Christmas'ta vedat eden kız kardeşinin ardından iyiden iyiye içine kapanmıştı.

Esasında Sir'ün uğurlanışı fazla dramatik geçmedi. Kendisini alkışlayan iki düzine futbolcunun ve 75 bin taraftarın önünde elleri ceplerinde yürürken, bir işi layıkıyla teslim etmiş olmanın basit rahatlığı ve huzurunu taşıyordu.

'Guard of honour'
Bir organizasyonu sağ salim ve en güçlü haliyle teslim etmek, Ferguson'ın iş anlayışında en temel fikri oluşturuyor. İlla emekli olmak gerekliyse bunun için doğru bir zaman gerekiyordu ve Ferguson'ın huzuru, bu zamanın içinde bulunmasından öte geliyor. Scholes'un söylediği gibi. “Sir Alex'in bırakması o kadar da zor olmadı, çünkü şu an doğru zaman ve bugün harika bir gün.”Alex Ferguson'ın mirasından bahsederken üzerinde durulması gereken en önemli nokta bu.

“Bir organizasyondan ayrılırken onu mümkün olan en güçlü şekliyle bırakmak benim için çok önemli; ve Manchester United’da bunu başardığıma inanıyorum. Lig şampiyonu kadronun kalitesi ve bu kadrodaki oyuncuların yaş dengesi, en yüksek seviyede devamlı başarı elde edebilmek için sağlam bir temel oluşturuyor. Altyapımız da kulübün uzun vadeli planlarının ve parlak bir geleceğin en önemli garantörü.” - Manchester United resmi sitesinde, Ferguson'ın resmi emeklilik açıklamasından

Miras...
Son 68 yılın 56'sında Glasgowlu hocalarla çalışan Manchester United, 27 yılın ardından rotasından şaşmadı. Alex Ferguson, Bill Shankly, Matt Busby, Jock Stein gibi dünya futboluna damgasını vuran isimlerin çıktığı bu bölgenin sırrı nedir? 'Glasgow okulu'nun literatüre girme vakti gelmedi mi?

Drumchapel Amateurs

Açıkça söylemek gerekirse, bir sonraki Manchester United menaceri olmak için her zaman en gerçekçi aday David Moyes idi. Şayet Alex Ferguson'ın mirası ona en çok benzeyen kişiye bırakılacaksa, David Moyes'tan daha kuvvetli bir aday yoktu.

Preston North End'de 5 sene futbol oynadıktan sonra kenar adamlık kariyerine de bu kulüpte başlayan Moyes, Manchester United'dan ilk teklifi henüz 36 yaşındayken alacaktı. Bundan 14 sene evvel kendisine bir yardımcı arayan Alex Ferguson, listeyi iki kişiye kadar indirmişti ve bu isimlerden biri, kariyerinin ikinci yılındaki Moyes'tu. Yardımcılık işini geleceğin İngiltere milli takımı hocası Steve McClaren kaparken, Moyes Preston North End'de başardıklarıyla 3 sene sonra Everton'ın başına geçiyordu. Fakat iki İskoç'un tanışıklığı burada başlamıyor.

'Ahcumfigovin': Govan'dan geliyorum. Govan, Ferguson'ın doğduğu yer. Fotoğraf 1995 yılına ait.
Drumchapel Amateurs, İskoçya'nın en meşhur amatör futbol takımlarından. Andy Gray, Archie Gemmill gibi çok önemli milli takım oyuncularının yetiştiği bu kulübün diğer iki ünlü üyesi de Alex Ferguson ve David Moyes. Ferguson bir forvet oyuncusu olarak sivrilirken, bir stoper olan Moyes, buradan Celtic'e transfer oluyor. Baba Moyes da Drumchapel'de aktif olarak görev alır, hatta bu kulüpte başkanlığa kadar yükselirken; oğul Moyes, Celtic'den arta kalan zamanlarında buraya dönüp genç takımlara koçluk ediyor.

Değerlerini ilk planda bu ortam içinde kazanan, işçi sınıfı ahlakı içinde yoğrulmuş Ferguson ve Moyes'un methodik yaklaşımları henüz futbolculuk yıllarında beliriyor. Moyes 22 yaşında koçluk belgelerini alırken, aynı yaşlardaki Ferguson, nasıl bir diyet yapılması gerektiğine kafa yoracak kadar oyunu geniş gören bir futbolcuydu. İkisi de futbolculuk kariyerlerinin en başında bir koç gibi düşünüyordu ve içinde yetiştikleri ortamın büyük etkisiyle, saha dışı organizasyonlara da ciddi olarak kafa yoruyorlardı.

Genç David Moyes, Celtic formasıyla.
“Profesyonel futbolculuğa adım attığım dakikada, bir menacer olacağımı biliyordum. Çıraklığımı 21 yaşında, bir daktilo fabrikasında tamamladım; bir yıl dükkan işlettim ve 22 yaşında profesyonel futbolculuğa geçiş yaptım. 22 yaşında, artık kendimi tamanen bu işe adamaya karar vermiştim. Futbolculuk kariyerime başladıktan bir yıl sonra B lisans belgemi aldım; ve 24 yaşında belgelerimi tamamladım. Ve bundan sonra her yıl, ta ki bir menacer olana kadar, her yaz koçluk seminerlerine katıldım.”
Sir Alex Ferguson, The Blizzard dergisindeki röportajından


Glasgow sokakları, 1964 yılı.
Gelişmek ve değişmekten hiçbir zaman geri kalmayan, kararlılıkla adım adım daha iyisini başaran bu iki hoca için bir önemli farksa, başlangıç şekilleri. Futbolculuk kariyerlerine paralel olarak, Moyes ilk planda çok sağlam bir defansif omurga oluşturur ve ligin en iyi duran top takımını yaratır iken Alex Ferguson her zaman daha agresif bir hoca idi. Geçtiğimiz günlerde hayatında hiçbir zaman beraberliğe oynamadığını söylüyordu. Yine de bir kez daha vurgulamak gerekir ki, ikisi de sürekli daha üstü hedefleyen ve kendilerini yenileyen isimler olduklarından; nihayetinde ortak bir paydada buluşuyorlar. Moyes, bu yıl oynadıkları göz alıcı futbola vurgu yaparken haksız değildi; Everton zaman zaman fazla fiziksel oynamakla suçlansa da bu senenin en tempolu ve göze hoş gelen futbolunu oynayan takımlardan biriydi.

“İyi menacerlerin yaptığı sıkı çalışmak, hazırlanmak ve böylece bir kazanma yolunu bulmaktır. Oyun stili önemlidir. İyi bir stiliniz olabilir ama kazanamıyorsanız muhtemelen işinizden olursunuz. Bu yüzden önce kazanmanız gerekir. Buradan sonra gelişmek, güven aşılamak ve daha iyi oyuncuları getirebilmek durumundasınız. Everton'ın ilk yıllarda oynadığı futbolla şu anki birbirine hiç benzemiyor. Umuyorum stilimiz evrilmiştir ve pek çok insanın izlemekten memnun kaldığı bir oyun oynuyoruzdur.” 
David Moyes, United menaceri olacağı resmileştikten sonraki ilk basın toplantısından

Everton'ı ipten alan adam

Herhangi bir kupa kazanamamış da olsa, David Moyes'ın 10 yıllık çalışması Everton'ı ezeli rakipleri Liverpool'ın üstüne taşımayı başardı. Moyes'dan evvel İngiltere'nin en eski ve köklü kulüplerinden, 9 kez lig şampiyonu Everton, önceki 5 sezonunda en iyi olarak 13. sırada bitirmişti. Moyes ilk sezonunda takımı 7. yaptı ve ertesi seneki ani düşüşü saymazsak, bir kere 11.lik haricinde takım en kötü 8. sırayı gördü. 10 senelik bir dilimden bahsettiğimizi unutmayın.

Moyes'un gelişiyle kulübün kaçınılmaz görünen düşüşü sonlanmakla kalmadı; bugünkü haliyle, uzun yıllar tablonun üst kısmında yer alması kesin gözüken bir organizasyonun temelleri de atıldı. 2002'de Everton'da göreve başlamak için ancak Moyes gibi tecrübesiz ve alt ligde başarılı bir hoca ikna edilebiliyordu; bugün Barcelona'yı mağlup eden Neil Lennon ve Villas-Boas sonrası Porto'nun halihazırdaki hocası Vitor Pereira'nın adı geçiyor.


Everton'ın ekonomik durağanlığında herhangi bir değişme olmadı. Verilen maaşların sezon sonu lig sıralamasıyla çarpıcı olarak birebir gittiği Premier Lig'de, Everton ancak 10. sırayı alabiliyor. Değişen yalnız organizasyondu. Simon Kuper'in deyişiyle, Everton eğer zengin olsaydı, bunun yarısı kadar akıllı olamayabilirdi.

David Moyes bu takdire şayan başarıyı modern metotlarına borçlu. Ne şekilde yapması gerektiğini 20li yaşlardan itibaren düşünen biri olarak, sürekli gelişiyor ve pratikte uyguluyor. Bir yandan pragmatizmi elden bırakmayıp kazanan desenleri yaratırken, öte yandan oyuncu alışverişlerinden elde ettiği kârlarla takımın stilini adım adım yukarıya taşıma amacı güdüyor. Everton daha fazla satın almak için öncelikle satmak zorunda olan bir kulüp olduğundan, takımdaki kalitenin artması ancak ucuza alıp pahalıya sattığınız oyuncularla veya altyapıya önem vermekle sağlanabilir. Moyes'un en pahalı transferi olarak 15 milyon pound'a gelen Fellaini'den dahi kâr edeceklerini düşünürsek, bunu başarıyla uyguluyorlar.

Geçtiğimiz aylarda verdiği röportajda Alman ligine hayranlığını dile getiren ve Güney Amerika'ya yerleşip oyuncuların nasıl yetiştirildiğini gözlemlemekten memnuniyet duyacağını ima eden Moyes; oyuncu izlemenin kendisi için bir hobi olduğunu söylüyor. Milwall'dan gelip ilk sezonunda 15 gol atan orta saha oyuncusu Tim Cahill veya İrlanda liginden alınan, ilk 11'in sağ beki Seamus Coleman hayranlık uyandıran transferlerinden yalnızca ikisi.

Transferlerin bu denli başarılı olması, iyi bir izleme komitesi kadar oyuncuların en iyi yaptıkları işlerde kullanılmasında bitiyor. Doğru zamanda doğru yere koşu yapma ve zıplama konularında diğer insanlardan ciddi derecede ayrılan Tim Cahill, gollerinin büyük kısmını bu şekilde, kafayla atıyordu. Fakat başka bir desen içinde bu kadar değerli bir oyuncu haline gelmesi söz konusu olamazdı. Bu, Moyes'un saf pragmatist yönüne dair önemli bir örnek. Fellaini takımı çok başka bir boyuta taşıyabilir, lakin 1.5 milyon pound'a alınan ve 8 sene boyunca 50'nin üzerinde gol atan Tim Cahill, başarının sürekliliği açısından çok daha değerli bir iş olmuştu. Everton'ı seneler boyu tablonun üst kısmında tutan bu tip pratik çözümler idi.

Everton'ı taktiksel açıdan daha fazla merak ediyorsanız, The Executioner's Bong'dan daha iyi bir yer bulma imkanınız  yok. Ben de zaman zaman okuyorum, titizlikle yazılıyor ve gerçekten her şey var. Her şey.
Yine de, Moyes'un başarısını oyuncu alım satımı ve pragmatik çözümler üzerinde toplamak fazlasıyla yanlış olacak. Everton aynı anda yapılanmak ve başarılı olmak zorunda olan bir kulüp olduğundan öncelikle bu özellikleri öne çıkıyordu. Bununla beraber; Leighton Baines, Leon Osman, Steven Pienaar ve Phil Jagielka gibi oyuncular üzerindeki şekillendiriciliği ve günlük kaygılardan uzak olarak taktiksel yetkinliğini atlamamak gerekiyor. David Moyes, bugün pek çok menacerin kullandığı, bir futbol istatistiği uygulaması olan Prozone'u uzun zamandır kullanıyor; verilere fazlasıyla değer veriyor ve takımın uzun vadedeki oyun stilinin gelişimiyle yakından ilgileniyor. Düzeni oturtma çabasıyla geçen yıllardan sonra özellikle bu yıl keskin bir çıkış gösteren Everton'ın Leroy Fer'i transfer etme isteği, stile yönelik artan kaygıların bir yansımasıydı.

Mükemmel bir organizasyona sahip Manchester United'da, şüphesiz Moyes'un en çok zihnini meşgul edecek olan daha da artacak bu kaygılara cevaplar aramak olacak. İşi hiç kolay değil; lakin Moyes, Manchester United için en doğru seçim.

2012/11/15

Alamet-i Baklava


Prolog - Margaret’ın telefon konuşması
Manchester United iki hafta içinde Chelsea ve Arsenal galibiyetlerini sıralarken bir United taraftarı olan Margaret’ın yüzünde ayrı bir tebessüm vardı.  Kazanmaları bir yana, takım yeniden onun istediği şekilde oynuyordu. İki hafta önce MUTV’de yaptığı sert çıkış işe yaramış olmalıydı. Bundan öncesini düşününce, akılsızca oynuyorlardı.
“Tüm yediğimiz gollerin o aptal baklava formasyonu yüzünden olduğunu görmüyor musunuz? Eski şekilde oynamaya devam etmeliyiz.”
Alex Ferguson’ın yıllar içindeki Manchester United takımları ve bunların oynama biçimleri sürekli değişse de ayakta kalan yalnız 4-4-2 şeklinde formülize edilen oyuncuların sahadaki dizilimi idi. Lakin, formasyon aynı kalsa da her takımın kendine has bir özelliği vardı. Mesela bunlar arasından 2006-09 arası Tevez ve Rooney’nin forvetleri olduğu 4-4-2 şablonu, son 10 yılın en iyisiydi. Takım o kadar homojendi ki, sanki herkes orta sahaydı ve herkes forvetti. Fakat bu takımın 99’da Şampiyonlar Ligi’ni kazanan 4-4-2 ile hatırı sayılır bir benzerliği bulunmuyordu. Hatta Ferguson zaman zaman şablonu da değiştiriyor ve Rooney’i sol kanada atıp oyuncularını 4-3-3 şeklinde üç bloğa ayırıyordu.  Margaret’ın kaygısı acaba takımın yıllar içinde değişen bu oyun tarzına mı yönelikti? Ya da değil miydi?
“Eğer menacere bir şey söylememi istiyorsanız, buyurun söyleyeyim: Lütfen Chelsea maçında baklavayı kullanmasın. Onun bütün iyi oyuncularını gördüm ben. Ve hiçbiri maçın başında bu kadar kolay gol yiyecek kadar salak değillerdi. Ne yapacaklarını bilmiyorlar, sahada kaybolmuş koyunlar gibi koşturuyorlar."
Görünen o ki, Margaret orta sahada baklava şeklinde dizilmenin her şeyi berbat ettiğini düşünüyor. Oyun anlayışını değiştirmeden salt şablonu değiştirmek bu ölçüde farklara, dolayısıyla tepkilere neden olabilir. Bununla beraber, oyun tarzı ile şu rakamlarla ifade edilen formasyonun birbirinden farkını ve de bağlantısını ayırt edebilmek gerek; benim yazıyı yazma amacım en az baklavadan bahsetmek olduğu kadar bu duruma da dikkat çekmek. Bana öyle geliyor da olabilir, ama sanki bizim futbol konuşulan ve güya teknik konuşulan ortamlarımızda, tepeden inme kaynaklı, gayet ezbere, dogmatik bir biçimde bu ayırda gitmiyoruz ve hatta bu sayılarla bir şeyler ifade edince ‘Ben bu işten anlıyorum’ triplerine giren abiler dahi olabiliyor. Bilgi kirliliği bu. Bilgi kirliliği, çünkü günümüzde 3 forvete dönme, 4-3-3 denen dizilim şeklini bilim adamlarınca kanıtlanmış en iyi dizilim olarak görme veya ayağa pas yapmanın oyunu en ahlaklı oynama şekli olduğu gibi yanlış kanılar var. Bunlar doğru olabilir, fakat neden doğru, nasıl doğrulanabilir, nasıl yanlışlanabilir bunlara ayrılan zaman çok az ve özensiz olduğundan havada kalıyor. Şüphesiz ki genelleyici değil ama grotesk bir örnek olarak; Arena’daki Cluj maçında bir abinin ‘Neden ayağa pas yapmıyoruz’ dediği gerçekten duyulmuş.

Şablon ve oyun anlayışı, kazanma yolunda türeyen sorunlar ve çözümlerin bir anlatım şekli olmakla hiçbir zaman birbirinden bağımsız yürümüyorlar. Tek başına şablonun veyahut oyun anlayışının bir değeri yok. Elinizde bir oyun hamuru var ve bu oyun hamurunu ne şekilde parçalara böleceğiniz size kalmış. Nitekim aynı büyüklükte iki parça çok farklı şekillere girebilir ama ikisi de bir yerde sınırlıdır yani daha büyük bir parçayla aynı olamaz. Belki çok fazla benzeyebilir, ama aynı, takdir edersiniz ki mümkün olmaz. Şablonları bu oyun hamuru parçaları olarak düşünün; dolayısıyla her bir şablonun doğasından, şeklinden dolayı bazı sınırları, avantajları ve dezavantajları olur. Ama hamura ne şekil vereceğiniz hala size kalıyor. Misal 4-3-3 dizilimi nispeten daha defansif bir oyun anlayışı içinde de kullanılabilir. Yani 4-3-3 demek Barcelona demek değil, Barcelona o şekilde kullanıyor.

Bunu Bleacher Report'tan aldım, salt Newcastle maçının analizini okumak isteyenler şuradan veya şuradan buyurabilir.

Manchester United baklavayı kullandığı maçlarda gerçekten de çok erken goller yedi. Margaret haklı. Braga karşısında 2. dakikada geriye düştüler, 20’de de fark 2 oldu. Lakin bu erken goller yalnız United kalesinde olmadı. Geçen yıl 3-0 yenilip darmadağın oldukları –her yönüyle mükemmel bir taktik maçıydı- Newcastle’a karşı ilk 15 dakikada 2 gol buldular ve o dakikada Newcastle menaceri Pardew da baklavaya geçene kadar topu hemen hemen hiç vermemişlerdi. Bu Margaret’ın tezinde bir tutarsızlık yaratmıyor, baklavanın eksikleri ve faydaları ve United’ın kullanım şekli biliniyorken böyle zıt durumların oluşması normal. Hemen hemen ağzına kadar dolu cam şişeyi dolaba koyarsanız muhtemelen patlar demek gibi bir şey bu. Birinde formasyonun avantajları sonuç verdi, diğerinde dezavantajları ayyuka çıktı ve ikisi de en uç halleriyle belirdiler. 

Son bir şey: Margaret’tan Newton’a Serbest Geçiş
Öncelikle sorunu saptamak gerekiyor ki, bu gerçekten hiçbir şekilde karmaşıklığa ihtiyaç duymuyor. Tüm saygımla artık Margaret’ın kimliğini ifşa etme zamanı geldi: soyadını hala bilmesek de, kendisinin yaşı 80 ve manşetlere çıkmasının esas nedeni söylediklerinden ziyade sanırım bu ayrıntı idi. Sorunların saptanması çok basittir. Hesap, kitap ve işlerin karmaşıklaşması bu sorunların nedenlerine inme aşamasında başlıyor; çünkü pek çok neden var ve hangisinin önce gelip tüm diğerlerinin kaynağı olduğu ya da ne şekilde bir çözüm yönteminin en doğrusu olduğunu bulmak zor. Sanırım teknik futbol lugatının bizdeki kısırlığı tepeden inme olmasının yanında bu durumdan kaynaklanıyor: bu şekilde analitik bir çözüm arayışında olan bir toplum değiliz. Yalnız, o sorunun kaynağının bulunması konusunda gayet başarılı olabileceğimize inanıyorum, her şeyi basite indirgeyebilme başarımızdan ötürü, ve en azından bu ayırda varabilmek de önemli diye düşünüyorum.

Premier Lig’de Manchester United düzeyinde kısa süreli de olsa ortaya çıkması, Ancelotti’nin PSG’deki denemeleri (sevgim blog geçmişinden görülebilir, hatta sizi yormayayım) ve bir de Yılmaz Vural’ın Süper Lig’e dönüşüyle –ne zaman gitti ki diyenler- bana biraz ilgi çekici geliyor ve buraya kadar gelebildiyseniz belki sizin de ilginizi toplayabilirim. Gerçi bunların hepsi bir yerde yalan: baklavayı yazma niyetim, takip ettiğim takım Aston Villa’nın denemeleriyle (dokuz karede baklava) başlamıştı. Ama buraya kadar dediklerimin de hepsi gerçekti.

Meseleyle bir noktadan alakadar olabilecek bir Newton alıntısı var aklımda. Lost in translation durumu yaşanmadıysa şöyle bir şey idi:
"Gerçek her zaman basitlikte bulunur, şeylerin karmaşıklığında değil. Çıplak gözlere çok çeşitli objeler silsilesi halinde gözüken dünyanın iç yapısı filozofik bir anlayışla bakıldığında çok basit hale gelir ve ne kadar basitleşirse o kadar anlaşılmış demektir."
Asıl mevzu: baklava neden kullanılıyor?

Avrupa’da favori dizilimi baklava olan hocaların sayısı çok fazla değil. İngiltere’de Alex Ferguson yakın zaman önce şablonun avantajlarından bahsetmiş olsa da ne o ne de ondan çok daha uzun zamandır bu işe ilgi duyan Paul Lambert şablonu efektif bir genel geçer sisteme dönüştürebilmeyi başarmış değiller. Açıkçası biraz düşününce de, uzun vadeli bir yapıya dönüşmesi ancak Ancelotti gibi orta saha obsesyonu olan hocalarla mümkün. Aksi takdirde iş güzellikten öteye gidemiyor, bir pratiklik sağlamıyor.


Baklavanın gizemi, orta sahaların kendilerini en rahat ifade edebilecekleri ortamı sağlayabilmesinde yatıyor. Orta sahalar düşünceye göre oyunun en önemli öğesi, kontrol öğesi haline geldiler¸fakat  denebilir ki bu aynı zamanda onları tam olarak bir kontrol mekanizmasından ibaret kıldı. Misal bugün çok değerli yeni nesil orta saha oyuncuları maç başı yaptıkları paslar ve bunların kaç tanesinin başarılı olduğuyla ölçülüyorlar. Geçen yıl %95e yakın bir pas yüzdesiyle oynayan Leon Britton ,Xavi of South Wales olarak çağrılırken bu değer Swansea’nin oyun kontrolüyle eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Keza bu yıl Joe Allen’ın veya Mikel Arteta’nın pas yüzdeleri bana da hayranlık veriyor ve bunlara şüpheyle yaklaşmıyorum. Yalnız işe bir de şu açıdan bakarsak, orta saha oyuncularının git gide kendilerini ifadeden uzaklaştığını ve oyunun akıcılığını ayarlayan bir unsur olarak mekanikleştiğini görüyoruz. Topu kendi takımında tutarak oyunun devamını sağlıyor, bununla beraber hızlı düşünmesi, ara paslar atabilmesi gerek, ama az da top kaptırmalı; bunun gibi şeyler. Trend yaklaşımı iyi veya kötü olarak yaftalamıyorum; sadece Ancelotti’nin bu bağlamda orta sahalara yaklaşımı biraz farklı, bunun karşılaştırmasını yapma amacındayım.

Orta Saha Koleksiyoncusu Ancelotti
Oyunun akışını bu tarz bir mekaniklik sonucu değil ama oyuncuların sürekli hareketiyle sağlamak istiyor. Yani şu sıklıkla söylenen ‘Barcelona topu koşturuyor’ argümanına karşı olarak ‘Oyuncular yer değişiyor’ diyebiliriz. Oyuncuların yer değiştirmesinden kasıt, merkez oyuncularının bir anda çizgide görülmesi, beklerin merkeze daha çok hareketlenmesi gibi. Serbestçe hareket etme.

Şablonun katkısı iki yönlü: birincisi, bir adet önde ve bir adet arkada olmak üzere iki adet eski tip oyun kurucu kullanımına izin veriyor. Pirlo, Rui Costa, Kaka gibi oyuncular bu düzen içinde maksimum verimle oynadılar. Arka oyun kurucu da öylesine bir şey  değil; Chelsea zamanlarında bir ara Deco’yu dahi orada denemişti. İtalyanların yeni yıldızlarından Veratti, şu anda PSG’de o pozisyon için deneniyor. İkincisi, oyuncuların hiçbirinin net bir pozisyonu olmadığı için çok farklı pas opsiyonları ortaya çıkıyor ve eğer sistem olgunlaşırsa, keyifli futbola eşlik eden videodaki 4. gol gibi müthiş takım golleri izlenebiliyor. Coverciano bitiriş tezi ‘movement’ olan bir hoca için sürpriz değil.

Sistemin sıkıntısı, mükemmel beklere ihtiyaç duymasında. Başka türlü olmuyor. Hoş üst düzey orta sahalarınız olmadan da olmuyor –zaten mümkün olduğunca bu oyuncuları öne çıkarmak üzerine kurulu- fakat bekler olmadan, orta sahalar da sıradanlaşıyor. Şu anda PSG’nin sıkıntılarının kaynağı bu: merkeze sıkışıp kalıyorlar ve kanatlar verimli kullanılmayınca aslında merkezdeki opsiyonlar da azalıyor. Sistem, takımın alabildiğine homojenleşmesi, sahanın her alanının eşit şekilde kullanılmasıyla son halini alıyor. Chelsea ligde şampiyon olurken Şampiyonlar Ligi’nde gerilerde kalması baklavanın lüks, pratik olmayan yapısından kaynaklanmıştı. Daha güçlü rakiplere karşı merkezden hücumların yeterli olamaması veya topa yeterince sahip olamamanız söz konusu. Ve topa sahip olunamadığında, asıl sıkıntılar o zaman baş gösteriyor.

Kanatları nasıl savunacağız?
Buraya kadar şablonun marjinalliğini kendi oyun anlayışına uyduran ya da daha doğru tabirle, kendi oyun anlayışına en uygun olarak böyle bir şablon kullanan Ancelotti’den bahsettim. Ancelotti’yi bırakıp hikayenin diğer kahramanları Ferguson ve Lambert’a dönersek, bu ikisi Adalı olmalarına mukabil baklavayı daha direkt ve delici oyunlar için hayal ediyorlar. Değişmeyen tek şey, merkezin anarşik düzeni sonucu sağlanan akıcı oyun ve belli özellikleri olan orta saha oyuncularına sağlanabilen özel görevler. Çünkü bunlar, oyun anlayışından bağımsız, birebir şablonun getirisi olarak paket halinde geliyorlar ve yapabileceğiniz bir şey yok. Tekrar baştaki oyun hamuru örneğine dönüyoruz.


Eğer Adalıların denediği gibi bu şablonda daha direkt oynarsanız, topu kaptırdığınızda karşı sahaya tam yerleşmemiş olabilir ve berbat bir savunma pozisyonunda yakalanabilirsiniz. Bu durumda kanatlar korkutucu derecede boş kalıyor ve orta saha oyuncularını aynı Margaret’ın dediği gibi amaçsızca koşuşurken görebiliyorsunuz. Bu şekilsel bir sorun olduğundan, eğer orta saha dominasyonu oyun üstünlüğünü ele geçirmeye yetecek kadarsa, topa sürekli sahip olmayla törpülenebilir. Keza her sistemin açıkları var, eğer sistemin avantajlı kısımları üstün geliyorsa bunlar kabul edilebilir oluyor. En basitinden, Barcelona savunmasının arkasına atılan topları söyleyebiliriz.

Neticesinde, ellerinde fazla sayıda orta saha oyuncusu biriken United ve Villa gibi ada takımları da bir süre deneyler yaptılar, ancak işleri belki de biraz fazla hızlı hallettiklerinden savunmada ciddi sıkıntılarla karşılaştılar. En başında, şablonun olanaklarını farklı görüyorlar; benim anladığım kadarıyla gerek Sir’ün gerek Lambert’ın baklava fikri hızlı orta saha-hücum geçişleri ve 4-4-2 oynayan rakibi bozma anlayışından doğuyor. Ancelotti ise işe çok daha idealist baktığından onun şu an için PSG’de karşılaştığı sorunlar işin savunma değil, hücum yönünde doğuyor. Benzer şablon farklı anlayışlarla şekillense de ortak noktaları sanırım biraz fazla lüks kaçmaları.