2014/05/23

Kaplanlar Wembley'de!


http://www.fourfourtwo.com.tr/2014/05/17/kaplanlar-wembleyde/

Hull City için çalkantılı ama unutulmayacak bir sezon geride kalıyor. Yoksa Hull Tigers mı demeliydik? Mısırlı sahibi tarafından adı Tigers olarak değiştirilmek istenen kulüp, 110 yıllık tarihindeki ilk FA Cup finaline çıkıyor. Birden çok 'ilk'e sahne olan bu sezonda, Liverpool'a karşı ilk galibiyetlerini aldılar; yeri gelince 6-0 kazandılar ve belki de hiçbir zaman düşme korkusu yaşamadılar. Tony Pulis tarafından 'yılın menajeri' olarak işaret edilen Steve Bruce, ödülü kazanmayı başaramamış olabilir; ama bu mütevazi kulübün tarihindeki en başarılı sezon ve en güçlü kadroyla karşı karşıya olduğumuza şüphe yok.

Hull Tigers

Hull City'nin hikayesi trajik, ama bir o kadar da bilindik. Premier Lig'de geçirdiği 2 sezonun ardından büyük borçlanmalarla küme düşen kulüp, Assem Allam'a satışının açıklandığı 18 Ekim 2010'da iflas etmekten yalnızca 4 gün uzaklıkta, kaderine terk edilmiş hâldeydi. Nasır rejiminden kaçarak 1968'te İngiltere'ye yerleşen Mısırlı bir iş adamı olan Allam, “42 senedir bu bölgede yaşıyorum, artık borcumu ödeme vakti geldi.” diyecekti. Çatlak ses duymaya tahammül edemeyen bu iyi niyetli ihtiyara gerçekten de çok şey borçlular. Bruce'a bakacak olursak, “O olmasaydı, bırakın Hull City'i, ortada herhangi bir kulüp olmayacaktı.”

4 senelik sürede kulübe aktardığı para 70 milyon pound'u aşan Allam, bundan sonraki aşamanın kulübü kendi kaynaklarıyla Premier Lig'de yarışabilir hâle getirmek olduğunu söylüyor. Hull Tigers meselesi de bu esnada hortlamış. “Kısa isimlerin etkisi çok daha çabuk görülür, bunu tüm pazarlama ders kitapları yazar.” derken, FA'de Hull City Tigers olarak kayıtlı olduklarını ve yaptığının kulübün adını değiştirmek değil, aslında 'kısaltmak' olduğu gibi ilginç bir savunma yapıyor. “Sizce hangisini kaldırsaydım? Hull ismini kaldıramam; ama City'i veya Tigers'ı kaldırabilirim. Ne yani, kaplanı, gücün sembolünü mü kaldırmamı önerirdiniz?”

No to Hull Tigers! (üzerine tıklayın)

Bu kararında ısrarlı olunca, kulübün tarihine hakaret edildiğini söyleyen taraftarlarca 'Ölene kadar City!' adlı bir kampanya tertip edilecek ve buna karşılık daha beter bir uzlaşmaz tavır sergilediğinde, iki taraf arası atışmalar başlayacaktı. “İstedikleri zaman ölebilirler!” diyen Allam, kulüpten ayrılmakla tehdit ediyor; aynı grubun cevabıysa “Biz Hull City'iz, ne zaman istersek o zaman öleceğiz!” oluyordu. Hareketli günler geride kaldıktan sonra, bunun bir anti-Allam protestosu olmadığı ve çoğunluğun onay vermesi durumunda isim değişimine karşı çıkılmayacağı açıklanacaktı.

Olayların en kısa ve belki de doğru özetini yapansa, tarafsızlığını ilan eden Bruce'tu. “İsim değişikliği konusunda iki tarafın argümanlarını da anlayabiliyorum. Ama bundan daha önemli bir şey var ki, o da harika işler başardığımız.”

“Neden olmasın ki?”

Steve Bruce'u Hull City'nin başına geçmeye ikna eden, basit bir “Neden olmasın ki?” dürtüsü olmuş. Şöyle açıklıyor: “Çevremdeki herkes aynı şeyi söylüyordu: Hull'a gidemezsin! Championship büyük bir basamak inme, hem orada nasıl başarılı olacaksın? Halbuki Championship gerçek bir rekabet alanıydı, Premier Lig'in aksine, orada her şey mümkündü. Bir an 'neden olmasın ki?' diye düşündüm. Anlaşamadığım üç-dört başka Premier Lig kulübü olmuştu; 10 aydır işsizdim. Neden olmasın?”

Hull City'nin diğer kulüplerden farkı neydi? O sıcaklığı, 'dürtü'yü Hull'da hissetmesinin sebebi neydi? Assem Allam'la yaptığı ilk iş görüşmesini anlatıyordu. “Bana inanılmaz düşük bir maaş önerdi, gerçekten akıl almazdı. Kendimi tutamayarak gülmeye başladım ve ona bu parayı 1984'te kazandığımı söyledim! İyi bir diyalog kurmuştuk ve bu hiç değişmedi.”

Assem Allam.

“Ama bir şey daha söylemişti. 'Steve, benim bir menajere, ama gerçekten bu işten anlayan birine ihtiyacım var. Senin yaptıklarına kesinlikle karışmayacağım.' Sözünü sahiden de tuttu. Beni bir kez olsun 'Niçin 4-4-2 oynadın?' gibi şeylerle aramadı. 'İyi iş başardın.' demek için dahi aramıyordu! 2-3 haftada bir düzenli olarak çay içmeye gidiyoruz ve biliyorum ki, bir problem olduğunda onu rahatlıkla arayabilirim. Bana hiç karışmıyor ve istediğim şekilde yönetmeme izin veriyor.”

Hull City'nin başarısının perde arkasında yatan, bu benzersiz başkan-yönetici ilişkisi. Yine çay toplantılarında birinde olacak, bir forvet almaları gerektiği Bruce tarafından başkana iletilmişti. Bugün Hull City'nin ligde kalmasında en önemli virajlardan biri olarak, toplamda 14 milyon pound harcadıkları Shane Long ve Nikica Jelavic ara transferleri gösteriliyor.

Nasıl bir takım? 

3-5-2 ve 4-4-2 arasında geçişler yapan esnek bir takım Hull City. Kendi oyunlarını kabul ettirmeye çalıştıklarındaysa dinamik, önde basmaya çalışan bir oyun tercih ediyorlar. Southampton menajeri Pochettino'nun, 'Hull City'i kendine en yakın takımlardan biri olarak hissetmesi' boşuna olmamalı. Jelavic-Long ikilisinin tam da bu oyun yapısına uygun, enerjik oyuncular olmasıysa yeni bir pencere açıyor; keza Bruce'un, bir önceki işi Sunderland'den veya Birmingham City'den tam da böyle bir aşamada kovulduğu akla geliyor. Kulüpleri stabilize ediyor, iyi transferler yapıyor ve limitlerinin üzerine çıkarıyordu; ama tablonun üst yarısına geçirecek stile ulaşamıyorlardı. Bu 'limit', eski kafalı, albenisiz bir Kuzeyli olarak zihinlerde yer etmesinde, “İnternetten pek hoşlanmıyorum!” gibi açıklamaları kadar önemliydi şüphesiz. Halbuki enkaz halindeki bir kulübü düzlüğe çıkarmak istiyorsanız, Bruce ilk aklınıza gelmesi gereken kişilerden biriydi, ve Allam haklıydı, bu işten iyi anlıyordu.

Aaron Ramsey'nin önderliğindeki Arsenal'i yenmeleri gerçekten pek kolay değil. Ramsey varken, Arsenal başka bir takım. O presi yarıp geçiyor; kapalı oynuyorsanız, türlü türlü yeni setlerle karşınıza çıkıyorlar. Eğer bir şansları olacaksa, Tom Huddlestone'un kusursuz Hollywood paslarına her zamankinden daha çok ihtiyaçları var. Gününde bir Huddlestone, bu ne yazık ki çok sık olmuyor, en az Ramsey kadar belirleyici olabilir.

2014/05/16

Martinez diyorsa bir bildiği var!



Roberto Martinez'i nasıl bilirsiniz? Blaugrana fabrikasından çıkan dâhilerden biri olarak mı? O hâlde yanılıyorsunuz. Yolu bir şekilde Barcelona'dan geçenlerin çığır açıcı işler başardığı günümüz futbolunda, alışık olmadığımız, sıradışı bir Katalan Martinez. Kariyerine Barcelona'da değil, babasının antrenör olduğu Balaguer'de başlamış ve 22 yaşında, o zamanın dördüncü kademe takımı Wigan Athletic'e transfer olmuştu. Cruyff'un '93 model Barcelona'sını en büyük ilham kaynağı olarak açıklarken, bir yanlış anlaşılma olmaması açısından itinayla ekliyordu: 
“Hayır, Barcelona taraftarı değildim. Babamın takımını tutuyordum.”
1995'ten bu yana kariyerini Britanya'da sürdüren ve beş yıl önce İskoç bir bayanla evlenen 'Bobby', kendini bir İspanyol'dan daha çok İngiliz gibi hissettiğini söylemişti. İngiltere futbolunun gelişimine yönelik yapılan tartışmalara 'biz' diye başlayan cevaplarla katılırken, her seferinde de, İngilizlerin çizdiği karamsar tabloya karşı bir tutum sergiliyordu. Euro 2012 vesilesiyle yapılan röportajların birinde, “İngiliz oyuncuların İspanyollar kadar teknik olamayacağı algısından nefret ediyorum.” diyecekti. “Son beş senede başardıklarımıza (Wigan'ı kast ediyor olmalı) bakılırsa, İngiliz futbolcu da teknik olabilir!”

Dışarıdan birinin perspektifinden, İngiliz futbolunun sorunları ona daha farklı görünüyordu. Martinez'e göre en büyük sorun, geri kalmış olduğu söylenen altyapı yöntemleri değil; 18-21 yaş aralığındaki oyunculara, olgunlaşma ortamının sunulamamasıydı.
“Gelişmemiz gereken dönem, 18'den 21 yaşa kadar olan dönem olmalı; çünkü 18 yaşına kadar, en az dünyanın geri kalanı kadar iyiyiz. 18'den sonrası, sadece çok az oyuncunun başarabildiği bir atlama. Yetenek tek başına yeterli değil. Atlamayı sadece 'daha iyi profesyonel' olmayı başarabilenler yapıyor.” 
Ertesi sene Everton'ın başına geçtiğinde, yine aynı fikir üzerinde duracak ve bu kez, Gerard Deulofeu ile Luke Garbutt'u karşılaştıracaktı. Aynı yaştaki iki oyuncudan Deulofeu, Championship seviyesindeki bir ligde Barcelona B takımında oynarken; Garbutt, Cheltenham'a kiralık yollanmış ve o da çok kısa sürmüştü. İngilizler, oyuncuların pişirilmesi kısmında sınıfta kalıyordu.

FA başkanı Greg Dyke'nin bu hafta içinde açıkladığı 'B takımları' projesi, ülke genelinde büyük tepki aldı. Roberto Martinez ise yine karşıt saflardaydı. Bunu 'çok, çok heyecan verici!' bulmuştu. Öyle ya, neresinden bakarsanız 2 senedir gayet sesli bir biçimde dile getirdiği proje tam da buydu!

Dyke'nin bahsettikleri, sahiden de İngiliz futbol piramidinin benzersiz yapısına yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor. Ama bir de şöyle düşünün: Martinez diyorsa bir bildiği var!

2014/05/09

Mucizeler mümkün!

Tick all the boxes!

Gus Poyet'nin başa gelişiyle toparlanma emareleri gösteren Sunderland, daha sonra bunu sonuca da yansıtmayı başarmış ve hatta ocak ayının tamamında yalnızca bir beraberlik alıp diğer tüm maçlarını kazanmıştı. Evet, hâlâ ligin dibindeydiler ama eksik maçlarını tamamladıklarında, orta sıralara tırmanmaları bekleniyordu. Sunderland, iyi futbol oynamaya başlamıştı. Bir alt ligde Brighton'a oynattığı pas futboluyla beğeni toplayan Poyet, 4-1-4-1 formasyonu içinde Ki Sung-Yueng'i önemli bir 'kontrol' oyuncusuna, Adam Johnson'ı hırpalayıcı bir kanada ve Fabio Borini'yi golcü bir kanat-forvete dönüştürüyordu. Fakat ne olduysa, Manchester City'e kaybettikleri Lig Kupası finalinden sonra olacaktı. Bir daha kazanamadılar. 5-1 kaybettikleri Tottenham maçıyla mağlubiyet serileri 4 maça uzarken, Poyet maç sonunda malumu ilam edecekti: “Sıralama bazen yalan söylemez. Artık ligde kalmak için bir 'mucize'ye ihtiyacımız var!”

Sonraki hafta, Everton kalesine 20 küsür şut gönderdikleri maç bir kez daha hüsranla sonuçlanacaktı. Poyet, artık işin içinden çıkamadığını dile getiriyordu. “Bu kulüpte bir şeyler ters gidiyor ve bunun ne olduğunu bir an önce bulmam gerekiyor. Her hafta, sorunun ne olduğunu bulduğumu düşünüyorum; ama hayır, belli ki hâlâ bulmayı başarmış değilim. Düşünüyorum da, Steve Bruce'un ikinci yılı niçin tepetaklak gitmişti? Martin O'Neill'da, Di Canio'da ters giden neydi? Şu anda ters giden ne?” Sunderland'in son 12 aydaki üçüncü menajeriydi. Kulüp bir türlü düzlüğe çıkamıyordu.

Mucize adam Wickham

Mucize çağrısına cevap, bundan 1 önceye kadar Leeds United'da kiralık oynayan Connor Wickham'dan gelecekti. Hem de ne cevap! Premier Lig'de Nisan Ayının En İyi Oyuncusu seçilen Wickham, 3 maça 5 gol sığdırırıyor ve Sunderland, rakip ayırt etmeksizin her önüne geleni bozguna uğratıyordu. Mannone'nin 88'de acemice yediği gol olmasa, Manchester City de ellerinden kurtulamayacaktı. Jose Mourinho, (Chelsea) kariyerinde iç sahadaki ilk lig mağlubiyetini Sunderland'den tattı. Cardiff City'i 4-0'la darmaduman ettiler. Ve son olarak, 1968'den bu yana ilk kez, Old Trafford'dan 3 puanla döndüler.

Connor Wickham.

Steve Bruce'un 3 sene önce 12 milyon pound'a transfer ettiği Wickham, Sunderland kariyerinde yalnızca 1 gol atabilmiş ve bir türlü beklentileri karşılayamamış bir futbolcuydu. Fakat 21 yaşına henüz basan bu genç için, Poyet'nin başka planları vardı. Onu Leeds'ten geri çağırdığı vakit, “Bir çözüm arayışındayız ve bu çözümün Wickham olabileceğini düşünüyoruz.” diyecekti. “Bizi ayağa kaldıracak, takıma yeni bir 'hava' getirecek birine ihtiyacımız var. Eğer böyle bir 'etki' yapmayı başarabilirse, çok büyük bir iş başarmış olacak.”

Kuşkusuz Poyet dahi bu kadarını beklemiyordur.

Devir mucize devri değil!

Geçen sezonu 17. sırada bitiren Sunderland, bu sene de bir şekilde, 'mucize'lerin yardımıyla, ligde kalmayı başarmış gözüküyor. Peki ama Poyet'nin sorusuna geri dönersek, kulüp niçin bir türlü yolunu bulamıyor? Diyelim ki, Steve Bruce ezeli rakip Newcastle'ın taraftarı olduğu bilinen bir hocaydı ve kendini kabul ettirmesi hiçbir zaman kolay olmayacaktı. O hâlde, çocukluktan Sunderland taraftarı olduğu bilinen O'Neill'a ne demeli? Açık ki, Poyet'in de işaret ettiği üzere kulübün sorunları bunlardan daha derin.

Temelde yatan sorun, Sunderland'in senelerdir stabil bir yönetim modeli kuramamış olmasından kaynaklanıyor. Kulübü satın aldığı günden bu yana elini taşın altına koymaktan çekinmeyen Amerikalı başkan Ellis Short da, başarısız Bruce ve O'Neill denemelerinden sonra artık 'Kıta Avrupalı' bir yönetim modeline geçilmesi gerektiği fikrini paylaşıyor. Bu anlayışla başa getirilen Paolo Di Canio ve onla paralel çalışan futbol direktörü Roberto de Fanti gerçekten felaket seçimler olmuşlardı. Poyet'se böyle değil. Bu karmaşa içinde devraldığı takımı çok geçmeden felsefesine uygun bir yapıya dönüştürmesi ve en sonunda dipten çıkarması, onu bu sezonun en önemli performans gösteren menajerleri arasına yükseltiyor.

Manchester United maçından bir sekans (üzerine tıklayın).
Sunderland, Gus Poyet'nin başa gelişiyle ne oynadığını bilen ve keyif veren bir takıma dönüştü.  

Önümüzdeki sezon, onu çok daha zor bir görev bekleyecek. Artık 'sorunun ne olduğunu' tam olarak anlayabilmesi ve doğru temeller üzerinde yükselen bir Sunderland inşa etmesi gerekiyor. Kendinden önce gelenlerin hataları üzerinde durmak, gerçekten de iyi bir başlangıç olabilir. Danny Welbeck, Danny Rose gibi kiralık oyuncuların üzerinde yükselen ve bunların ertesi sene geri dönmesiyle ciddi bir 'kimlik kaybı' yaşayan Bruce rejimi örneğin... Borini ve Ki'yi kaybedecek Poyet'nin, bu soruna doğru bir şekilde yaklaşabilmesi son derece önemli olacak. Esasında buradan, Sunderland'in kadro yapısının önemli bir dinamiğine de geçiş yapabilir. Oyuncuların büyük kısmı kendini ispatlama gereği duymayan, orta-kalitedeki Premier Lig oyuncularından oluşuyor, ve bunun değişmesi gerekiyor. Martin O'Neill'ın acı deneyimlerinin hatırlattığı üzere, çok iyi bir yarım sezon, iyi bir ikinci sezon planlayıcısı olacağınıza garanti değil. Poyet ilk testi geçti ama asıl meydan okuması bundan sonra başlayacak.

2014/04/21

Ukrayna'da birlik çağrısı


Hayatım Futbol 126. sayıda.

İki gün önce Kiev Olimpiyat Stadı'nda oynanan Dinamo – Shakhtar maçının konusu, bu kez ezeli rekabet değildi. Beklendiği üzere, 70 bin kişilik statta büyük bir Ukrayna bayrağı koreografisi oluşturuldu ve birlik çağrıları yapıldı. Bundan yaklaşık bir ay önce de, ligin başlamasının gecikmesi üzerine iki takımın ultras'ları bir dostluk maçı tertip etmişlerdi. Tüm bu olanlar, 10 yıl evvelki Turuncu Devrim öncesi Shakhtar'ın turuncu rengi üzerinden akıldışı spekülasyonların yapılabildiği dönemden çok farklıydı.

Futbol takımlarının ultras grupları, Maidan olayları sırasında çok önemli aktörler olarak öne çıktılar. Hâlihazırda polisle çatışmaya alışkındılar ve güçlü, kararlı erkeklerden oluşuyorlardı. 21 Ocak'ta 'dikta kanunları' olarak anılan düzenlemenin yürürlüğe girmesi üzerine, Dinamo Ultras grubu “Kiev için, Ukrayna için!” diğer taraftar gruplarını da sokakları 'tituşki'lerden temizlemeye desteğe davet ediyordu. Tituşki, hükümetin parayla tuttuğu sokak holiganları için kullanılan bir tabirdi. Bu çağrıya ilk destek, Rus yanlılarının çoğunlukta olduğu Doğu illerinden biri olan Dnipropetrovsk'tan geldi. Daha sonra, Metalist, Shakhtar ve Kırım takımı Sevastopol gibi diğer Rus yanlısı şehirlerin Ultrasları da onlara katıldılar. Taraftar gruplarının sokağın 'güvenliğini' sağlamadaki bu etkin rolü, milliyetçi parti Svoboda'nın lideri Oleh Tyahnybok gibilerce büyük takdirle karşılanacaktı.

Dinamo-Shakhtar maçından, "Daly.rak Putin!"

Taraftar gruplarının 'ateşkes'i bir yana, pek çok kulüp derin bir belirsizliğin eşiğinde. Kırım ekibi Tavriya Simferopol, bunlardan biri. Kulübün para sağlayıcısı Dymtro Firtash'ın geçtiğimiz ay Viyana'da tutuklanmasının ardından uzun dönemde nasıl ayakta kalacakları meçhul. Benzer durumdaki Arsenal Kiev çoktan iflasını açıkladı ve son dönemde ülkenin en büyük güçleri arasında kendine yer eden Metalist'i dahi benzer bir son bekleyebilir. Yanuçenko hükümetinin düşmesiyle, hükümet tabanlı oligarkların usulsüzlükleri de bir bir ortaya çıkıyor ve Metalist'in sahibi Kurchenko gibiler sahneden çekiliyorlar. Serhiy Kurchenko'nun hesapları dondurulmuş durumda ve Metalist'i yeni bir oligark satın alana kadar, kulüp büyük bir çıkmazda. Ama Tavriya'nın sorunları bunlardan apayrı. Kırım'ın Rusya'ya katılmasıyla, Ukrayna'nın tüm ekonomik desteğini kestiği kulüp, Dinamo Kiev'le yapacağı maç için 13 saatlik tren yolculuğu yapmak zorunda kalmıştı. Dahası, önümüzdeki sezon Rus Ligi'nde mi yoksa Ukrayna Ligi'nde mi oynayacaklarını dahi bilmiyorlar.

Oligarklar; futbol kulüplerinin devam edebilmesi kadar, Ukrayna'nın tek devlet olarak kalabilmesi sürecinde de çok önemli aktörler olarak öne çıkıyor. 90'lardaki kaostan beslenerek ülkenin en zenginleri konumuna yükselen bu elit grup, bu şekilde kalabilmek için artık 'stabil' bir ortama tabi ve bundan da önemlisi, olası bir Rus entegresyonunda, 'büyük' kardeşleri tarafından yutulmaya gebe . Yeni kurulan hükümet tarafından, özellikle de Doğu vilayetlerinde politika sahnesine sürülen oligarklar, bu vilayetlerin yöneticileri olarak atandılar. Dnipro'nun sahibi Ihor Kolomoysky, Dnipropetrovsk'un ve Sergei Taruta, Donbass'ın başına geçti. Ülkenin en zengin adamı ve Shakhtar'ın sahibi Rinat Akhmetov ise şu an için 'politikadan uzak durmak istediğini' söylüyor. Kim bilir?

Bazı ek okumalar için...
- http://futbolgrad.com/

2014/04/08

Ferguson: Emri ben verdim!


Hayatım Futbol 124. sayıda.

"O kadar kişi varken, neden David Moyes?"
“İskoçların çoğu inatçı, iradeleri çok sağlam insanlardır. İskoçya'yı terk etmeleri gerekirse, bunu yalnız bir neden için yaparlar. Başarılı olmak! İskoçlar, geçmişlerinden kaçmak için terk etmezler. Bunu, ancak daha iyi olmak için yaparlar. Mevzubahis meslekleri, emekleri olduğu vakit, en ciddi tavırlarını takınırlar. Bunlar, onlar için paha biçilemez değerlerdir. İnsanlar bana gelip, 'Maçlar esnasında yüzünüz hiç gülmüyor.' diyordu. Halbuki 'Gülümsemek için değil, maçı kazanmak için oradaydım.'
David de bu özelliklerin bir kısmına sahip. Ailesini yakından tanıyorum. Babası David Moyes Sr., gençliğimde futbol oynadığım Drumchapel'de antrenörlük yapıyordu. Drumchapel'i 1957'de terk ettiğimde, David Sr. henüz genç bir adamdı; dolayısıyla David Jr.'la doğrudan bir karşılaşmamız olmadı. Ama onların hikayelerini biliyorum. Bu kadar önemli bir göreve getireceğiniz biri için, böyle temellere sahip olmak önemli bir değerdir.” 
Sir Alex Ferguson

*          *          *

Sıradan değerlendirme ölçütlerini kullanarak, David Moyes'un daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu savunmak pek kolay değil. Her şey bir yana, onunla devam edilmesi gerektiği fikrini doğuracak bir potansiyele sahip değil. Hiç değilse, teknik açıdan bakarsak böyle. Alınan başarısız sonuçlar ve kötü futbolun, geleceğe yönelik umutların ışığında telafi edilebildiği yerde, Moyes'un vaat ettiği nedir? Onu, örneğin, Liverpool'daki yarım sezonu sonunda haklı bir biçimde kovulan Hodgson'dan farklı kılan ne? Sir Alex Ferguson garantisi mi?

Ferguson'ın Moyes tercihi kötü, hatta berbat olarak değerlendirilirken, çoğu zaman Pep Guardiola, Jürgen Klopp ve en çok da Jose Mourinho gibi isimlerin niçin göz ardı edildiği üzerinden yorumlar yapılıyor. Dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Manchester United'a yakışan, bu isimler büyüklüğünde biri değil miydi? Bu karşılaştırmaya girişirken, David Moyes'ın taktiksel çıkmazlarını öne çıkarmak, açıkçası biraz yavan kalıyor. Zaten hiçbir vakit inovatif biri olarak parlamış değildi. Bu isimlere kıyasla, böylesine büyük bir iş için fazlasıyla tecrübesiz olan Moyes, Brendan Rodgers veya Roberto Martinez gibi yeni nesil hocalar arasında da sayılamazdı. Dolayısıyla, sebep bu da değildi. Ferguson'ın iş modeli, bu genelgeçer ölçütler içine sıkıştırılamıyordu ve varisini belirleme zamanı geldiğinde, bunun böyle olduğu en net şekliyle ortaya çıkacaktı. Onun aklındaki varis, United'ın kendine has dinamiklerini özümseyebilecek, bu geleneği devam ettirebilecek biri oldu. Peki ama bu ne demek?

"The Chosen One."

Manchester United, tüm diğer elit kulüpler arasında apayrı bir yere sahip. Önemli bir ekonomik güçleri ve dünya çapında büyük bir taraftar potansiyelleri var; ama örneğin Real Madrid gibi, en başında bu yapı üzerinden tanımlanmıyor. Şeyh ve oligarkların ihtiraslı hamleleriyle türeyenlerden veya Barcelona gibi, öncelikle birtakım teknik değerlerin idealize edilmesiyle en büyük olanların ise tamamen dışında. Manchester United'ın gücü, her şeyin üzerinde kesin ve tartışmasız 'kontrol'e sahip olan Alex Ferguson'ın iş anlayışına dayanıyordu; ve bu anlayışın temelinde, Ferguson'ın biraz da gururla anlattığı, İskoç işçi sınıfı etiği vardı. Mesele, her şeyin Ferguson tarafından birebir görülmesi değildi. Ama işin bütün yönleriyle anlaşılabilmesi ve organizasyonun tamamında kesin bir kontrole sahip olunması şarttı. Ferguson, antrenmanlarını dünyanın en iyilerinden olan Rene Meulensteen'e, basın toplantılarını Mike Phelan'a emanet etti. Vaktiyle de Carlos Queiroz ve nicelerinden fazlasıyla yararlanmıştı. Ferguson, en genel hâlleriyle olan biteni anlama, ve onları yönetme noktasında dünyanın en iyisiydi.

İşçi sınıfı, aslında bir metafor. Sir Alex Ferguson'ın Manchester United'ı, Bill Shankly'nin Liverpool'u ölçüsünde 'kızıl' bir takım asla olmadı. Olan aslında şuydu: Ferguson'ın gençliğinde, Glasgow'un sosyopolitik ortamı mükemmel bir okuldu ve iyi bir öğrenci olan Ferguson için, işçi sınıfının değerleri çok değerli bir başlangıç noktası olacaktı. Bazı şeylerin, örneğin klasik 4-4-2 oyun yapısının revize edilmesi gerektiği oldu. Sir Alex, 2000'lerin başında bu zorunluluğun farkına vardığını ifade ederken, Dwight Yorke'u takıma monte edişini örnek gösteriyordu. Bir başka zaman, Spaletti'nin devrimsel 4-6-0'ı ilgisini çekecekti. Fakat 'işçi sınıfının değerleri' olarak ifade edilenler, belki de en başından beri hiç değişmeden kaldı. Kulüp içinde oluşturulmaya çalışılan havanın en temelinde, sahiden bu vardı. Ferguson, 2011'de bir açıklamasında şöyle söylüyordu:

“Biz işçi sınıfıydık. Bugünkü çocuklar değil. Bazıları öyle olduğunu düşünüyor olabilir, ama değiller. Onların babaları ve dedeleri belki öyleydi, fakat zaman değişti. Yine de yapmanız gereken, onları işçi sınıfı ilkelerine inandırmak; gerçekten de, sanki işçi sınıfıymışçasına hissetmelerini sağlamak. Onlara, çalışmanın ne denli ayrıcalıklı olduğunu fark ettirebilmelisiniz. Oyuncularıma tüm hayatları boyunca çalışmanın kolay bir şey olmadığını söylüyorum, ama buna değer.”


Moyes'u herkesten bir adım öne çıkaran, kuşkusuz onun da bu ortamın içinden gelen biri olmasıydı. Moyes'un döneminde, Glasgow eski havasını yavaş yavaş kaybediyordu ve belki Moyes, Ferguson kadar iyi bir öğrenci değildi. Ama tüm bunların ne ifade ettiğini biliyordu, ve aynı Ferguson gibi, o da benzer bir anlayışla futbola yaklaşıyordu. Emekli olmasının ardından Ferguson, “Manchester United'a geldiğim anda, aklımda yalnızca bir şey vardı.” diyecekti. “Bir futbol kulübü inşa etmek! Tepeden tırnağa, en aşağıdan başlayarak.” Moyes'un Everton'ı dönüştürmesi, tam da böyle bir şeydi. 2002'de geldiği Everton; küme düşme potasında, finansal olarak doğal kısıtlamalara tabi ve her anlamda krizde olan bir kulüptü. 10 sene sonra ayrıldığındaysa, her yönden gelişmiş ve kendi sınırları dahilinde modern bir kulüp bırakıyordu. Ferguson'ın da, iyi bir miras bırakmaktan anladığı tam olarak buydu.

"Take a selfie!"

Ferguson, “bir kulüp yaratmak, istikrar ve tutarlılık getirir.” demişti. Çalıştığı yerlerde üç sezondan fazla kalamayan Mourinho'nun başardığı ise bundan farklıydı. O, çok iyi 'takım'lar yaratıyordu. Önemli başarılar kazanıp ayrıldığı kulüplerin, o ayrıldıktan sonra girdiği kriz hâli ortadaydı. Ferguson'ın zihni bundan farklı işliyordu. Topu kaybettikten sonra 6 saniye içinde geri kazanma kuralı koyan Guardiola gibi, Sir Alex Ferguson'ın da sihirli bir sayısı vardı örneğin. Ona göre, bir futbol maçını kazanmak için yalnızca 8 oyuncunun iyi oynaması yeterliydi. Hatta daha ileri giderek, tüm kariyeri boyunca yalnızca altı maçta, 11 oyuncunun tamamının iyi oynamış olduğunu söylüyordu. Bir başka vakit, V şeklinde uçan göçmen kuşların bilindik hikayesini anlatmıştı. İlk sıradakiler kanat çırparken, ikinci sıradakiler bu işten muaftı ve daha sonra görev değişimi oluyordu. Bu, takım oyununu anlatmak için kullanılmış bir alegoriydi. Nicky Butt, John O'Shea gibi kısıtlı oyuncular, kadronun ahengine bu anlamda önemli bir hizmet etmenin yanında bir misyon daha üstleniyordu aslında. Böylesine oluşturulan bir takım, daha sonraki takımlara yapılacak geçişlerde uğranacak hasarı da en aza indiriyordu. Ferguson, asla geleceği düşünmeden bugünü kurgulamazdı. Başarılı takımların döngülerinin yaklaşık 4 sene içinde sona erdiğini söylerken, plânlarını buna göre yapmaları ve sürekli yeni 'takım'lar oluşturmaları gerektiğinden söz ediyordu. Mourinho, sahiden de Manchester United'a onun kadar iyi bakabilir miydi?

David Moyes, Glasgow okulunun henüz tarih sahnesinden çekilmediğini kanıtlamak zorunda. Ve bunun için hâlâ zamanı var.