2014/08/16

Premier League yeni sezon rehberi



Dünya çapında en çok takip edilen, en zengin ve rekabeti en yüksek lig Premier League, nihayet bu hafta sonu tekrardan izleyiciyle buluşacak! İngiliz kulüplerinin Avrupa'daki tökezlemeleri bir yana dursun; Premier League'in marka değeri, maddi gücü ve bununla beraber acımasız yarışma ortamı, günden güne değerini artırmaya devam ediyor. Bir düşünsenize, ligi sonuncu bitiren takımın Şampiyonlar Ligi finalisti Atletico Madrid'e denk bir yayın geliri aldığı; ve en iyi ihtimalle üç başlı seyreden diğer büyük liglerin aksine, dört ve hatta beş takımın şampiyonluk hedefiyle sezona girebildiği başka hangi lig var?

Premier League takımlarının son yıllarda Avrupa kupalarında yaşadığı ciddi gerileme, çoğu zaman, yoğun fikstür ve buna karşın kış arası verilmemesi gibi faktörler; ligin bir başka kulvarda eş zamanlı başarıyı zor hâle getiren zorlayıcı atmosferi üzerinden değerlendiriliyor. Lakin esas mesele bu olmayabilir. Keza 5 sene öncesine kadar Şampiyonlar Ligi yarı finallerine üç takımla giren İngilizler, tam da Benitez, Mourinho, Queiroz gibi değerli futbol teknikerlerinin adayı birer birer terk edişiyle ivmesini yitirmeye başlamıştı. Bir süredir, başta Liverpool olmak üzere, büyük kulüpler nezdinde 'futbol aklı'nın parlak bir şekilde geri döndüğüne tanıklık ediyoruz ve daha da ciddileşen maddi güçleriyle, tekrar en tepelere oynayacakları günler çok uzakta olmayabilir.

FourFourTwo bu sayısında, 'diğerlerinden ayrı' yedi elit takımın hocalarını, ve en ortada da van Gaal'i, kapak yaparak sezonu açıyor ve kimilerine göre, Premier League tarihindeki en çekişmeli sezonla karşı karşıya olabiliriz. Agüero'nun 90+3'te attığı golle şampiyonun belirlendiği sezondan farklı bir çekişme, farklı bir deneyim bu; çünkü gerçekten uzun bir süredir, bu denli heyecan verici hocayı bir arada görmüş değildik. Adrenalini asla düşmeyen, fakat kalitesi bir parça eksik kalmaya yüz tutan Premier League, önümüzdeki sezonlarda bu konuda da fazlasıyla vaatkar olacak gibi duruyor.

Top 7 ve diğerleri

Manchester City, Manchester United, Chelsea, Arsenal, Tottenham, Liverpool ve Everton'ın oluşturduğu 7 kişilik ayrıcalıklı grup, çok ciddi bir sürpriz olmadığı takdirde, takvimin çok büyük bölümünde ilk 7 sırayı kimseye kaptırmayacak. Saha içi organizasyonları ve ekonomik güçleriyle diğer takımlardan en az bir gömlek üstün duruyorlar; ve geçtiğimiz 5 sezonda, bu monopolü bozma başarısına erişen yalnızca iki takım, 09/10'da Aston Villa ve 11/12'de Newcastle United vardı. Diğerleri için tablo 8. sıradan başlıyor.

Daha önce Blackburn ve Fulham ile ligin üst yarısına çıkan Mark Hughes'un yeniden şekillendirdiği Stoke City, ve her şeye rağmen Newcastle United, ligin geri kalanı arasında bir parça öne çıkan iki takım olarak düşünülebilir. Onları peşi sıra, kaotik bir sürecin ardından özüne dönme arayışındaki Swansea, yaptığı tüm satışlara karşın altyapısında hâlâ bir o kadar oyuncu olan, artık Eredivisie destekli Southampton ve senelerdir sağlıklı bir birinci tercih forvet oyuncusuna sahip olamadan sezonu açan West Ham takip ediyor; ve bilhassa da, seneler önce şimdinin Everton hocası Martinez'de yaptığı gibi, kulüp içinden oyuncu Garry Monk'u takımın başına getiren Swansea merakla bekleniyor. Sunderland'le Hull City'i bir kenara ayırırsak, kalan takımlar, lige yeni yükselenler ve adanın uyuyan devi Midlands bölgesinin takımları West Brom'la Aston Villa için, zorlu bir ligde kalma mücadelesi olacak. Her şeye rağmen, bu 13 takımın arasındaki puan farkları şaşırtıcı derecede düşük düzeyde seyredebiliyor ve örneğin iki hafta üst üste kazanan takımın, dört sıra birden atladığına tanık olabiliyorsunuz.


Chelsea
-Bu yaz nasıl geçti?
Chelsea için, aynı daha sonra Manchester City için söyleyeceğimiz gibi, hemen hemen kusursuz geçen bir yaz transfer dönemi oldu. Önceki sezon her fırsatta 'yeniden yapılandıklarını' ifade eden Mourinho; sol bek, orta saha ve forvet olmak üzere takımın açık bir şekilde görülen tüm eksiklerini tatmin edici transferlerle giderdi ve diğer yandan, Lukaku, David Luiz gibi takımda düşünmediği oyunculardan önemli kârlar elde etti. 1 senelik süratli ve başarılı bir değiş tokuş sürecinin ardından, Chelsea tekrardan büyük ölçüde 'Mourinho takımı' hâline geldi.

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Mourinho'nun meşhur 'ikinci sezonları'nın emrettiği üzere, şampiyonluk. Lig Kupası'nda Sunderland'e elenmelerinin ardından, o bildiğimiz, istemediği takdirde rakiplerine yenilmeyen Chelsea'ye dönüş yaptılar fakat gerek o tarihten önce ve gerekse de sonrasında, aşamadıkları bir problem vardı. Chelsea, orta sıra takımlarına karşı oynadığı maçlarda çok kritik puanlar ve belki de şampiyonluğu kaybetti. Bu yaz yapılan transferlerle iki adet saf bek oyuncusuna, orta sahada daha önce sahip olmadıkları bir derin oyun kurucu rolüne ve 'bitirici' bir forvete sahip oldular. Mourinho geçtiğimiz Mayıs ayında, isim de vererek Diego Costa gibi bir 'bitirici'ye ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Zayıf rakiplere karşı yeni silahları, üstüne koydukları kademeli pres anlayışı ve Courtois'nın gelişiyle ancak daha da güçlenen savunmalarıyla, Chelsea bu sezon her kupanın adayı.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?
Hazırlık kampında gösterdikleriyle Cesc Fabregas fazlasıyla heyecan verici duruyor ve ne Hazard, ne de Diego Costa, bu sezon en çok bahsedeceğimiz oyuncu sahiden de Fabregas olabilir. Barcelona ve İspanya milli takımında topa sahip olma oyunu içinde değersizleşen Fabregas, Chelsea'de Matic'in yanında yer aldığı iki kale arasında gidip gelen, derin oyun kurucu ve geç ceza sahası koşucusu rolüyle Arsenal günlerindeki etkinliğine kavuşabilir. “Orta sahamıza yeni bir boyut kazandırmak istiyoruz ve Fabregas bunun için aradığımız tipte, benim '7 numara' şeklinde tanımladığım bir oyuncu. 6 numara değil, ama 8 de değil; ikisinin arası ve bazen ikisi de. İşte aradığımız bu.” diyor Mourinho.


Manchester City
-Bu yaz nasıl geçti?
Manchester City'nin transfer hedeflerini, hem geçtiğimiz yaz hem de bu yaz herkesler biliyordu; lakin bu seferkiler bir önceki sezona kıyasla çok daha geç bir zamanda sonuca ulaştılar. Joe Hart'a değerli bir rakip veya Hart'ın 'yerine' bir kaleci, yeni bir savunmacı ve orta saha ihtiyacı geçen sezonun açık bir şekilde gösterdiği ihtiyaçlar arasındaydı ve hâlihazırda Fernando, Mangala ve Caballero'nun isimleri de uzun bir süredir gündemi işgal ediyordu. Özellikle de Kompany'nin yokluğunda City savunması bambaşka bir dengesiz hâl alıyor; Mangala'nın gelişi, en az Nastasic'in dönüşü kadar önemli olacak.

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Manchester City, 4-4-2 dizilimini korkutucu derecede iyi kullanıyor. Geçen sezonun büyük kısmını sakat geçiren hücum oyuncularının sağlıklı kalması ve yeni transferlerin istenilen şekilde adapte olması durumunda, agresifliklerini sezonun daha büyük kısmına ve daha kusursuzca yayma imkanı bulacaklar. Kanatlarda oynayan oyuncuların akıllıca merkeze kıvrılışlarıyla Latin usülü bir 4-2-2-2'ye dönüyorlar ama bunu bir İngiliz takımının gerçekleştirebileceği direktlik ve hızla yapıyorlar. City, gole en hızlı yoldan ve bazen de en basit şekilde, örneğin ortalarla gitmeyi, çok kolaymış gibi gösteriyor ve denebilir ki, tüm Avrupa'da bu işi onlardan daha iyi yapanı yok. Çok iyi bir sezon geçirecekleri muhakkak, ama ne kadar ileri gidebileceklerini biraz da Yaya Toure'nin büyük maçlardaki pozisyon disiplini belirleyecek.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?
Bu kısmı tahmin etmek biraz zor, ama olağan şüpheliler Yaya Toure, Agüero, Silva gibilerin dışında birini söylemek gerekirse, bu oyuncu Stevan Jovetic olabilir. Sakatlıklarla geçen ilk yılında hanesine koca bir sıfır yazılmıştı, fakat özellikle de sezonun ilk bölümünde fazlasıyla şans yakalaması bekleniyor. Jojo'nun Negredo'nun yaptığı gibi parlak bir başlangıç yapması gerek, kendini kanıtlaması için çok önemli bir sezon.


Arsenal
-Bu yaz nasıl geçti?
Arsenal'in satıcı kulüp değil, alıcı kulüp rolünü oynadığı ve çok önemli paralar harcayarak yıldız transferi gerçekleştirdiği bir başka yaz. Arsenal, bundan böyle gerçekten gözüne kestirdiği bir oyuncuyu, gerekirse piyasasının üstünde bir meblağ ödemeyi de göze alarak kadrosuna katabilecek güçte. İşte karşınızda, Calum Chambers. Arsenal'in The Invincibles'den bu yana en derin kadroya sahip olduğundan bahsediliyor ama hâlâ bir stopere ve eğer Wenger de uygun görürse, bir defansif orta sahaya ihtiyaçları var. Yine de bu yazın en başarılı işi, Almanya milli takımının fitness koçu Shad Forsythe ve ekibinin transfer edilmesi olabilir.

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Arsenal geçen sezonun sonunda FA Cup'ı kazandığında, kupasız geçen kemer sıkma döneminin sona erdiğini müjdeliyordu. Bu yıl, hiç değilse, ligi rahat bir şekilde üçüncü sırada bitirecek konuma ulaşmalı ve Şampiyonlar Ligi'nde son 16'dan bir yukarısına geçebilmeliler. Keza önceki sezonlarda Arsenal'i yarı yolda bırakmış olan meselelerin hemen hemen hepsi, artık geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş gözüküyor. Pek çok kulvarı aynı anda götürebilecek nitelikte geniş bir kadroları var; geleneksel sakatlık sorunlarını elden geçirecek yeni bir ekiple çalışıyorlar ve lider karakterli birden fazla oyuncuya, en başta da Aaron Ramsey'e sahipler. Fakat bu sezon içinde en fazla öne çıkacak olan konu, 'esneklik' olacak gibi duruyor. Arsenal, maçtan maça farklı dizilim ve stratejilere, örneğin Community Shield maçında olduğu gibi üç orta sahalı düzene, veya Alexis Sanchez'i en uca yerleştirdiği bir başkasına kolayca geçebilecek bir kadro yapısına sahip.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?
Geçtiğimiz sezon kaldığı yerden devam etmeye hazırlanan Aaron Ramsey'nin, başka bir boyuta, 5 yıl öncesinin Cesc Fabregas'ı seviyesine çıkacağı bir sezon bizi bekliyor olabilir. Arsenal'ı tepetaklak eden sezon ortasındaki sakatlığı nedeniyle yalnızca 1700 dakika süre aldığı sezonu 10 gol ve 9 asistle bitirmişti; sağlıklı kalması hâlinde, sözünü ettiği Lampard ve Gerrard ölçeğindeki orta saha golcüsü istatistiklerine ulaşması aslında o kadar da zor gözükmüyor. Arsene Wenger, bu yazın en güzel hikayelerinden birinde, Ramsey'nin geçen sezon gerçekleştirdiği sıradışı çıkışı şöyle anlatıyordu: “Bir gün Aaron'ı karşıma aldım ve ona şöyle dedim: 'İnsanların senden hoşlanmadıklarına inanmıyorum. Ama şu an için, oyun tarzını beğenmiyorlar.' Daha basit şekilde oynaması gerekiyordu. Ve sonra, bambaşka bir oyuncu olarak geri döndü. O konuşmayı yaptığımız gün, bunu başarabileceğini biliyordum.”


Manchester United
-Bu yaz nasıl geçti?
Manchester United'da Sir Alex Ferguson sonrası hayat asıl şimdi başladı: Louis van Gaal'e merhaba deyin! Karakteri, medyayla ilişkisi ve dehası üzerine her gün yeni bir yazıya denk gelebildiğimiz şu günlerde, van Gaal şüphesiz ki ligin yeni en popüler ismi oldu. Adeta karşısındakini hazır ola geçiren kendinden emin ses tonu ve keskin üslubuyla, basın toplantılarında hiçbir soru işaretine yer bırakmıyor ve bu arada, United'ın içinde bulunduğu durumun net bir profilini ortaya koyuyor. Parlak hazırlık maçı performanslarına karşın, en azından iki veya üç yüksek bedelli transfere çok net biçimde ihtiyaç duyan Manchester United'ın fazla ağır davrandığını düşünebilirsiniz; ama emin olun, bu sefer geçen yazki gibi olmayacak. Ne yaptıklarını biliyorlar. van Gaal, kadronun hâlihazırda şişkin ve dengesiz olduğuna vurgu yaparken, transferde acele etmeyeceğini belirtiyordu: “Ferguson'ın yerine geçmek daha kolay olacaktı. Parçalanmış bir takım devralıyorum!”

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Avrupa'da yer almamanın ne büyük bir avantaj sağladığını önceki sezon Liverpool ile tecrübe etmişken, her türlü olumsuzluğa karşın, van Gaal destekli United'ın kendini ilk dört sıra içine atamaması büyük bir hayal kırıklığı olacak. Hazırlık kampının büyük kısmında 3-5-2 dizilimini kullandılar ve öyle gözüküyor ki, van Gaal'in ifade ettiği şekliyle 'özel kanat oyuncuları olmayan' Manchester United'ın mevcut kadrosu için, şimdilik en doğru strateji bu. Aynı Hollanda Milli Takımı'nda olduğu gibi, ikili gruplar hâlinde oynadıklarında defoları ortaya çıkan fakat üçlü savunmada dengeli bir 'ünite' oluşturabilme ihtimalleri doğan Smalling, Jones ve Evans; ayrıca da yeniden serbest merkez rolüne kavuşan Mata için, 3-5-2 sahiden umut verici duruyor.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?
“Antrenmanlarda futbolcuların bacaklarını değil, beyinlerini çalıştırıyorum.” diyen van Gaal, Roma karşısında 2-0 öne geçiren golde Rooney'nin Mata'ya orta sahadan asistini örnek gösteriyordu. “Bu pas inanılmazdı! Bunu beyniyle yaptı ve Mata da beynini kullanarak tam o anda doğru yere koşuyordu.” Özellikle son yıllarda, İngiliz oyunculara has bir şekilde taktik zekasının yetersizliği, uzun paslarını akılsızca göndermesi ve potansiyelini harcadığı eleştirileriyle hedef tahtasına oturtulan Wayne Rooney'nin, hak ettiği saygıya ulaşması için van Gaal çok ama çok değerli bir fırsat. Wazza, geçtiğimiz günlerde takım kaptanlığına getirildi ve belki de, Rafa Benitez'in yönlendirmeleriyle dünya çapında başka bir üne kavuşan Steven Gerrard gibi, kariyerinde yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor.


Liverpool
-Bu yaz nasıl geçti?
Liverpool'daki ilk sezonu sırasında Brendan Rodgers, karşılaştığı bir yığın zorluktan bahsederken, “Menajerliğin problemi şurada: uçağı aynı anda yapmanız ve uçurmanız gerekiyor!” demişti. O günlerde bahsettiği altı transfer döneminin sonuna geldik ve kabul etmeliyiz ki, fazlasıyla iyi bir iş başarmış durumda, fazlasıyla. Liverpool sürekli yeni bir 'challenge'la karşımıza çıkıyor; sürekli birilerini yanıltmak zorundalar ve bu kez yapmaları gereken, Luis Suarez'siz ama daha fazla alternatifli kadrolarıyla, bir yandan Avrupa'da yer alıp diğer yandan bir sezon daha kendilerini ilk dört sıra içine atabilmek olacak. Liverpool bu yaz transfer döneminin tüm Avrupa'da en hareketli kulüplerinden biri ve bütün gerekli pozisyonlar için umut verici, potansiyeli yüksek transferler gerçekleştirdiler. Bu transferlerin belki de tamamının ortak özelliğiyse, birden fazla pozisyonda oynayabilen, oyun bilgisi yüksek oyuncular olmalarıydı. Rodgers böylesini uygun görüyor.

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Liverpool, Suarez'in ayrılmasıyla gol yükünü paylaştıracağı yeni oyuncular, yeni roller bulacak ve bilhassa Daniel Sturridge için çok önemli bir sezon olacak. Pek dile getirilmese de, Suarez'in varlığı bir yandan takımın geri kalanını ona göre 'ayarlama' ihtiyacı hissettiriyordu; aynı Steven Gerrard'ın durumunda olduğu gibi. Bu oyuncular tam olarak Rodgers'ın kafasındaki 'takım oyuncuları' değillerdi; lakin reddedilemeyecek düzeyde katkı yapan, hatta en büyük katkıyı yapan ve bu nedenle uygun bir rol bulunması gereken 'bireysel'ler olarak öne çıkıyorlardı. Büyük bir hayranlıkla izlediğimiz geçtiğimiz sezon içinde, 3-5-2'den baklava 4-4-2'ye veya 4-3-3'e maçtan maça ve dönemden döneme çok iyi geçişler yapan Liverpool'un, rakiplerine göre en önemli avantajı yine bu özelliği olacak; fakat bu sefer daha da güçlü bir şekilde, daha iyi bir 'kollektif'le. Liverpool'un 'yeni Tottenham' olmaması için tüm bu transferleri doğru bir şekilde, doğru zamanlarda harmanlaması gerekiyor; Rodgers'a yine büyük iş düşecek.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?
Pek çok insan hâlâ, “Eğer Jordan Henderson 90. dakikada o kırmızı kartı görmemiş olsaydı, Liverpool son haftalarda şampiyonluğu elinden kaçırmayacaktı!” diye düşünüyor. Henderson, asla bitmeyen enerjisi ve Rodgers'ın mentörlüğünde geliştirdiği oyun bilgisiyle, Liverpool'un her maçında, ki buna hazırlık maçları da dahil, 90 dakika oynuyor ve sanki onun oynamadığı zamanlarda doğru gitmeyen bir şeyler olduğunu hissediyorsunuz; sanki bir şeyler eksik. Suarez'in yokluğuna adapte olacak Liverpool'da, bu sezon yeni bir rol alacak: ceza sahasına geç koşularını biraz daha sık yapan, daha fazla hücumu düşünen bir Henderson. “O çok güçlü ve harika bir takım oyuncusu; asla bencil oynamıyor. Bu sene ceza sahasına daha fazla girmesini istiyoruz.” diyor Rodgers. Henderson'ın hazırlık kampındaki gol istatistikleri de hiç fena gözükmüyor. 10 golü aşacağı bir sezona hazırlıklı olun.


Tottenham
-Bu yaz nasıl geçti?
İstikrarsız hamlelerine alıştığımız Tottenham için, beklenmedik ölçüde başarılı ve tedbirli bir yaz transfer dönemi oldu. Kyle Walker'ın geçmeyen sakatlığı ve Ben Davies'in tam olarak hazır olmaması sebebiyle, sezona taraftarın bir türlü sindiremediği bek ikilisi Rose ve Naughton'la başlayacak gibi duruyorlar; lakin gerek bu bölgeye yapılan transferler gerekse de hazırlık maçı performanslarıyla, Tottenham doğru yolda ilerleyen bir takım görüntüsü sergiliyor. Pochettino'nun niçin 'aranan' adam olduğunu sanırım en iyi açıklayansa, bir Spurs blogger'ına ait şu cümle olmuştu: “Poch'un çalışma tarzı, Villas-Boas'ın boğucu organizasyonuyla Sherwood'un sınır tanımayan özgürlüğü arasında, mükemmel bir noktada duruyor.”

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Tottenham'dan bu seneki beklentimiz ilk planda başarı; o kutsal, ulaşılmaz dördüncü sıra hedefi olmamalı. Marcelo Bielsea'dan etkilenmişliği olan bir hoca olarak bilinen Pochettino'nun, hazırlık kampında ortaya koyduğu, aslında 4-3-3'ü andıran, organize fakat diğer yandan yaratıcı oyuncularına özgürlük tanıyan 4-2-3-1 dizilimi, önceki sezon Southampton'ı yakından takip edenler için yabancı gelmeyecek. Tottenham, oyunu kendi yarı sahasında kurarken kılı kırk yarıyor ve bu esnada beklerini öne atarken, kanat oyuncularından biri de üçüncü orta saha gibi merkeze yaklaşıyor. Beklerin öne çıkmasıyla merkeze doğru hareketlenen ve çoğu zaman birbirine çok yakın konuşlanan üç hücum oyuncusu, üçüncü bölgede bir anda gerçekleşen hücumlarla skora gitme yolu arıyorlar. Kısacası Spurs'ün yeni bir kimliğe kavuşma yılı olacak. Böylece sezon sonunda gerekli kadro temizliğini de yapmaya başlayabilirler.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?
Bu yıl tüm gözler Tottenham tarihinin en pahalı transferi Erik Lamela'nın üzerinde olacak, kuşkusuz. Gıyabında “Aranıyor!” ilanları çıkarılan, baştan sona kaosla geçmiş önceki sezonda; sakatlıklar, ülkeye adapte olamama gibi sorunlar yaşamış ve ilk 11'de başladığı maçlar bir elin parmaklarını geçmemişti. Pochettino'nun kısa vadedeki en önemli etkisinin, vatandaşı Lamela'yı takıma kazandırmak olacağına inanılıyor. “10 numara mı olacak, yoksa kanatta mı oynayacak? Bunu duruma göre değiştireceğiz. Benim felsefem iyi bir organizasyon içinde oyunculara serbestlik tanımak; sadece Erik için değil, herkes için.” diyor Pochettino.


Everton
-Bu yaz nasıl geçti?
Bu yazın ana maddesi olan Romelu Lukaku'nun ipuçlarını, aslında geçtiğimiz Mart ayında vermeye başlamıştı Roberto Martinez. “Bir transfer döneminde 10, diğerinde 6 milyon pound harcıyoruz; aslında burada para yok değil. Hakkımı yaza saklamak, maaşları düşürmek ve genişçe bir hareket alanı yaratmak istiyorum.” Bonuslarıyla beraber 28 milyon pound'u bulan Lukaku transferi, Martinez tarafından hedeflerinin büyüklüğünü ortaya koyan 'gerçek bir bildiri' olarak tanımlanıyor. Hocanın ESPN'de Dünya Kupası yorumculuğu yaptığı süreçte övgülerini eksik etmediği, 'Messi'yi kitleyen adam' Muhamed Besic, yazın bir diğer önemli transfer hamlesi. Everton'daki optimist hava aynı Martinez'in ilk geldiği günkü gibi taze, ve bir an için yazının merkezine kendimizi koymamız gerekirse, eğer en büyük başarıların peşinden koşmuyor ve geniş kitle kulüplerinden hoşlanmıyorsanız, Everton Premier League'in tartışmasız en harika takımı. Martinez de öyle.

-Önümüzdeki sezondan neler bekliyoruz?
Everton'ın bu sezon ligdeki hedefi, geçtiğimiz sene başladığı 'topa sahip olma' oyununu daha da mükemelleştirmek ve en iyi ihtimalle Tottenham'ın üzerinde bitirmek olmalı. Martinez'in açıklamalarına bakılacak olursa, tamamen lige yoğunlaşıp ilk dört sırayı zorlamak yerine Avrupa Ligi'ne gerekli önemi vermeyi, ve belki de, bu kupayı kazanmayı istiyorlar. Düşük gelirleri ve uzun yolculukları nedeniyle İngiliz takımlarının mütamediyen reddettiği Avrupa Ligi'ne farklı, alışılmadık bir yaklaşım bu. Ama Wigan'ın başındayken, küme düşme hattındayken bile FA Cup'ı göz ardı etmemiş ve en sonunda Manchester City'i finalde yenerek mucizevi bir başarıya imza atmışlardı. Çünkü futbol bir kupalar oyunu, ve bunlara ihtiyacınız var. 'Futbol kulüpleri inşa etmekten büyük zevk aldığını' söyleyen ve takım çalıştırmaya asla yalnızca saha içi odaklı bakmayan Martinez için, Everton rejiminin bir başka heyecanla beklenen yılı.

-Hangi oyuncu öne çıkabilir?

Belki bazıları tercihini Ross Barkley'den yana kullanacak; ama bu başlığın kahramanı Romelu Lukaku olmalı, başka kim olacaktı ki? İmza sonrasında, “Rom, potansiyeliyle dünya futbolundaki en iyi 9 numara tercihi. İlerleyen yıllarda çok özel bir oyuncuya evrildiğini göreceksiniz ama çalışmaya ve standardını korumaya devam etmesi gerekiyor.” diyordu Martinez. Sürekli ilk 11'de oynamak isteyen Lukaku için, harika bir ilişki kurduğu ve derin saygı duyduğu Martinez'in takımına geri dönmek fazlasıyla kolaydı. “Roberto Martinez transferimdeki esas sebep, o harika bir hoca.” Lukaku'nun istikrarlı olarak 20 golün üzerine çıkan bir oyuncu olma zamanı sizce de gelmedi mi?

*          *          *

Tahmin
1 - Chelsea
2 - Manchester City
3 - Arsenal 
4 - Manchester United
5 - Liverpool
6 - Everton
7 - Tottenham
8 - Stoke City
9 - Newcastle United
10 - Swansea City
11 - West Ham United
12 - Sunderland
13 - Southampton
14 - Hull City
15 - Aston Villa
16 - Queens Park Rangers
17 - Leicester City
18 - West Bromwich Albion
19 - Crystal Palace
20 - Burnley

2014/08/08

Ramsey yeni Gerrard olmaktan nasıl kurtuldu?



Geride bıraktığı büyüleyici sezonun ardından, David Beckham'ı andıran yeni imajıyla daha da iddialı bir şekilde karşımıza çıkan Aaron Ramsey, 'soyunma odasında sesi yüksek çıkan' oyunculardan biri hâline gelişini, nasıl olup da bu kadar iyi bir şekilde dönmeyi başardığını ve gelecek sezon için hedeflerini anlatıyordu. 
“Başarılı takımlar, her zaman için gol sayısı yüksek orta sahalara sahip olmuştur. Gerrard ve Lampard gibi oyuncular bunu senelerdir başarıyor. Benim amacım da onlardan biri olmak.”

Aaron Ramsey, bundan sadece bir sene önceye kadar, aynı şu anda Wilshere için söylenebileceği gibi, kariyeri düşüşe geçmek üzere olan ve beklenen olgunlaşmayı hâlâ gösteremediği için fazlasıyla tartışılan bir oyuncuydu. Çoğu zaman, gereksizce ve takımın ritmini bozacak şekilde dikine oynamaya çalışıyor, uzun paslar deniyordu. 17 yaşında, Arsenal'e henüz imza attığı dönemde söylediği şekliyle, 'Steven Gerrard'ın oyun tarzını her zaman için beğenmiş ve onu model almış' bir oyuncudan başka ne beklenebilirdi ki? Ama bu şekilde, kendini Arsenal taraftarına kabul ettirmesi mümkün değildi.

Direkt oynamaktan vazgeçmeyen, fakat basit tercihler yapmayı da öğrenen, taktiksel kavrayışı yüksek bir orta saha gol makinesine dönüşümünün nasıl başladığını en yalın hâliyle anlatan kişi, Amerika'daki hazırlık kampı sırasında Arsene Wenger olacaktı.
Bir gün Aaron'ı karşıma aldım ve ona şöyle dedim: 'İnsanların senden hoşlanmadıklarına inanmıyorum. Ama şu an için, oyun tarzını beğenmiyorlar.' Daha basit şekilde oynaması gerekiyordu. Ve sonra, bambaşka bir oyuncu olarak geri döndü. O konuşmayı yaptığımız gün, bunu başarabileceğini biliyordum.”

Steven Gerrard, başta Şampiyonlar Ligi kupası ve birden fazla sayıdaki yılın oyuncusu ödülleri olmak üzere, yakaladığı tüm başarılara karşın, taktik disiplini sıklıkla tartışılmış ve hangi pozisyonda oynaması gerektiği konusunda bir türlü mutabakata varılamamış bir oyuncu olmuştu. Öyle ki, “Gerrard'sız Liverpool daha mı iyi?” fikrini işleyen, hem de saygın yazarlar tarafından yazılmış pek çok yazıya hâlâ denk gelebilir, ve aynı konseptin Wayne Rooney, Jack Wilshere gibi pek çok başka İngiliz oyuncu için de geçerli olduğunu görebilirdiniz. Gerrard, çok yönlü oldukları ölçüsünde oyunu tutkuyla oynayan, ve bu yüzden her daim en büyükler arasında gösterilen, diğer yandan taktiksel yetkinlikleri ve ne kadar 'takım oyuncusu' oldukları hususunda derin şüpheler uyandıran 'İngiliz sendrom'lu oyuncuların başında geliyordu.

Wenger'in telkini ve belki de, Wenger'in 20 seneyi bulacak önderliğinde farklı bir hüviyete bürünen Arsenal taraftarının tepkisiyle, Aaron Ramsey böyle bir kariyer seyrine girmekten kıl payı kurtulmuş oldu. Onun rol modeli hâlâ Steven Gerrard olabilir. Fakat başkalarının gözünde, Kıta Avrupa'sının trend orta sahalarıyla, örneğin sakatlık öncesindeki İlkay Gündoğan kalıbında oyuncularla karşılaştırılacak.

Bu gibi durumlarda, Arsene Wenger'in ne denli önemli bir futbol adamı olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. 

2014/07/19

Muzip, dindar ve golcü: Demba Ba

Demba Ba, kariyerine Patrick Vieira tarzı bir orta saha olarak başlamış; fakat daha sonra top kazanma işinin ona uygun olmadığında karar kılınmış. Uzun bacakları ve fuleli adımlarını gördüğünüz vakit, Vieira'nın hiç de kötü bir benzetme olmadığına siz de hak vereceksiniz.
(Patrick Vieira template, işte bunlar hep Jean-Marc Bosman'ın mirası...)

Premier League’in en yüzü gülen adamı Demba Ba, muzipliğini artık Türkiye’de yapacak olmasının yanı sıra gollerini de Beşiktaş için atacak.

Dünyada en fazla izlenen ligin, en göz önündeki oyuncularından biri olarak Beşiktaş'a transfer oluyor Demba Ba. Öyle ki, Premier Lig'e ayak bastığı Şubat 2011'den bu yana yalnızca altı oyuncudan daha az gol atmayı (43) başarmış; imzaladığı zorlayıcı kontratlar ve can sıkıcı menajerleri nedeniyle, istisnasız her transfer döneminde adı en fazla zikredilen oyuncular arasında yer almış birinden bahsediyoruz. Üstelik bu gol rekorunu yakalarken, ligden düşen West Ham'da, tablonun ancak orta-üst sıralarına oynayabilen Newcastle'da oynuyor; ve son olarak Chelsea'de ikinci tercih olarak görülüyordu. Tahmin ediyoruz ki, daha önce rast gelmediğiniz yeni bir şeyler söylememiz çok kolay olmayacak. Demba Ba'nın oyun tarzı, sakatlık problemleri ve dini yönü hakkında hemen herkes bir şeyler biliyor. Yine de, bunların biraz daha üzerine gidip belli noktaları keskinleştirmemiz gerekebilir.

Sakatlık meselesi

Demba Ba'nın sol dizindeki sakatlığın tam olarak ne olduğunu, ve 2009'daki ikinci operasyonda neyin ters gittiğini bilemiyoruz. Elimizde doktor raporları yok, bunlar paylaşılmıyor. Kesin olan şu ki, Demba Ba kariyerinin hemen başında çok ciddi bir sakatlık geçirdi ve bundan 3 yıl sonraki ikinci operasyonu sırasında dizinde yeni bir travma meydana geldi. İyileşmesi sonrası yeni bir kulüp arıyor ve Stoke City'le imza aşamasına gelmişken kulübün sağlık testlerinden geçemedi, ve bu olay, yani Ba'nın dizine şüpheyle yaklaşılması, İngiltere'de imzaladığı tüm kontratların -daha sonra bahsedeceğimiz meşhur sözleşme fesih bedelleriyle beraber- ana maddesi oldu. “Ba'nın kronik sakatlığı mı var?” kaygısının oluşturulmasında, şüphesiz ki, Demba Ba'nın 'bir saatli bomba' olduğunu söyleyen Tony Pulis'in büyük payı vardı. West Ham ile 'maç başı üzerinden' anlaştığı konuşuluyordu ve daha sonra Newcastle menajeri Pardew de 'çok kötü görünen bir MRI taraması'ndan bahsedecekti. Bunlar bir yana, en fiziksel ve tempolu ligde, üç buçuk sezonda toplam 6000 dakikanın ve sezon başına yaklaşık 20 maçın üzerine çıktı. Hâlâ, sakatlığının eskiden şüphe uyandıran ve fakat artık geride kalmış bir mesele mi olduğunu, yoksa ileride nüksetmesi muhtemel derin bir sorun mu teşkil ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak doktorlar biliyor. Lakin yaşananları art arda sıralayıp bir anlam çıkarmayı denersek, sakatlık haberlerinin esas olarak Premier Lig'e ilk geldiği vakitler yediği veto üzerinden serpilip geliştiğini söylemek yerinde olacak. Keza Demba Ba uzun süredir yeni bir ciddi sakatlık yaşamış değil, fakat şüpheler de bitmek bilmiyor. Belki Pulis o sözü söylemeseydi...

Hayır, Demba Ba'ya ait değil.
Sportif aktivite kaynaklı tibia kırıklarında, futbol %80,1 ile açık ara en tepede bulunuyor. Hatta tibia kırığı vakalarının tümünde de %24,7 gibi bir paya sahip.
(http://www.msdlatinamerica.com/ebooks/RockwoodGreensFracturesinAdults/sid1337350.html) 
  (Court-Brown CM, McBirnie J. The epidemiology of tibial fractures. J Bone Joint Surg 1995;77B:417–421. )

Peki nasıl sakatlanmıştı? 21 yaşındayken Belçika'da, Mouscron'da oynuyordu ve ilk üç maçının tamamında gol attıktan sonra dördüncüsünde, yaptığı ters hareketle bacağındaki iki kemiği birden kırmayı başardı. 2006'da yapılan ilk operasyonda doktorlar tibia kemiğine bir çivi yerleştirdiler ve 8 ay sonra tekrardan futbol oynayabilir hâldeydi. Daha sonra, iyileşen kemikten çiviyi çıkarmak üzere 2009'da yapılan ikinci operasyonda, ters bir durum ortaya çıktı. Ba'nın internet sitesinde, “Çivinin çıkarılması sırasında muhtemelen bazı parçaların dizin hassas noktalarına temas ettiği ve nükseden ağrının bu sebepten olabileceği..” yazıyor. Sonrasını biliyorsunuz.

9 numara Demba Ba

Demba Ba bir 9 numara mı? Veya öyleyse bile, Beşiktaş'ın 9 numara laneti hakkında ne düşünüyor olabilir? Henüz Papiss Cisse'nin transferi gerçekleşmemiş ve Demba Ba, Newcastle hücumlarının tartışmasız odak noktası olarak neler yapabileceğini yeni yeni göstermeye başlamışken, Kasım 2011'de bir röportajda tam da bu meselelerden bahsediliyordu. Ba'nın kariyerindeki en parlak sezonu olacak 2011-12'nin henüz başında Pardew'un söyledikleri, Beşiktaş'ta kullanılabileceği rol üzerinden de önemli detaylar sunuyor.
Onu West Ham'da oynadığından farklı bir şekilde kullanıyorum. Bir bağlantı oyuncusu, köprü gibi ve bu şekilde ilerleme kat etmeyi başardığımızı düşünüyorum. Teknik açıdan çok iyi ve biz de oyuna daha fazla katılmasını olanaklı kılıyoruz. Pres altındayken topu ileride tutacak birine ihtiyaç duyuyoruz ve Demba bunu fazlasıyla iyi yapıyor. Nasıl zaman kazanması gerektiğini, topu nasıl bizde tutması gerektiğini, nasıl faul alması gerektiğini çok iyi biliyor.

Onun saf bir 9 numara olduğunu düşünmüyorum. Daha ziyade bir 10 numara gibi görüyorum ve bana kalırsa bu rolde çok başarılı oluyor. Dürüst olmak gerekirse, eğer ona 9 numarayı verseydik -19 numara giyiyordu- üzerindeki tüm o gol atma baskısıyla bugünkü başlangıcı yapabilir miydi, bilemiyorum. 9 numarayı vermemek, sezon başında bilinçli olarak yapılmış bir tercihti.”

Demba Ba, geçen seneki hücumlarında Hugo Almeida'yı gerek geriden koşucular için bir soluklanma noktası, gerekse de doğrudan bir gol silahı olarak kullanan Beşiktaş için fazlasıyla yerinde, bu işlerin ikisini de hemen hemen iki gömlek daha iyi yapabilen bir hücum oyuncusu transferi. Demba Ba, ceza sahası içinde aklınıza gelmeyecek bir vuruş yapabilir, veya bir anda akrobatik bir dokunuşla beklenmedik bir gol çıkarabilir. Ama yalnızca bu değil, başta Oğuzhan Özyakup olmak üzere, Beşiktaş'ın geriden gelen ceza sahası hücumcuları için de Almeida'dan çok daha alternatifli oyunlar sunabilir. Umarım basitçe bir 9 numara olarak düşünülmüyordur.

Profesyonel futbolcu

Demba Ba'nın iyi bir profesyonel olduğunu söyleyen pek çok farklı kişiye; Jose Mourinho'ya, Alan Pardew'a ve daha başkalarına da rast geleceksiniz. Yalnız, bu işin bir de başka boyutu var. Bazıları için, ki sayıları hiç de az değil, Demba Ba football mercenary şeklinde çağrılan konargöçer futbolculardan bir tanesi ve evet, bu anlamda iyi bir profesyonel, fazlasıyla iyi.

Şunu kesin olarak belirtmemiz gerekiyor: Demba Ba'nın bu imajında, doğrudan kendisi sorumlu değil. Futbolu yalnızca ekmek teknesi olarak gördüğünü umarsızca söyleyen, ve daha geçtiğimiz günlerde saha içinde Kamerun milli takımdan arkadaşıyla kavga eden Assou-Ekotto gibi biri değil, kesinlikle. “Gençken, eğer futbolcu olamazsam bile yine de futbol oynamaya devam edeceğim, diyordum. Her zaman için yapmak istediğim şey buydu.” Demba Ba'nın saha içi ve dışı hareketlerinde bu doğallığı, bilakis sempatik tavırları görebilirsiniz. Lakin konu bu değil. Demba Ba'nın transfer işleriyle kalabalık bir menajer ekibi ilgileniyor ve açıkçası, tek derdi futbol oynamak olan Demba, buna karşın sanki futbol oynadığı kulüp önemsizmişçesine bir tavır içine giriyor. Newcastle'a transferinde örneğin, “Niçin Newcastle Demba?” diye sorulduğu vakit, “Bu işi menajerlerime bıraktım ve en iyi teklifin Newcastle'dan geldiğini söyledikleri için buraya imza attım.” diyordu. West Ham'la yaptığı kontratta kulübün küme düşmesi hâlinde serbest kalma maddesi vardı; daha önce Hoffenheim'dan da sorunsuz ayrılmamıştı ve Newcastle'la yaptığı kontrata da 7 milyon pound'a serbest kalma maddesi ekletmişti. Haftalık maaşını 80 bin pound'a çıkaran yeni bir kontrat yapmak üzere menajerleri bu maddeyi gündeme getiriyor, ve sonrasında Chelsea'ye transferi de bu madde sayesinde gerçekleşiyordu. Her şey bittiğinde, Pardew futbolcusunun çevresindeki yanlış yönlendiricilere ateş püskürüyordu. Beşiktaş'ın yakın tarihte menajerlerle yaşadığı sıkıntılar düşünüldüğünde, Demba Ba'yla yaşanacak olası bir anlaşmazlıkta oyuncunun bu geçmişini bir kenara not düşmek gerekecek.

Diğer yandan, Demba Ba denince artık ilk akla gelen Müslüman futbolcu algısı. Şu anda Ba'ya olan ilgi, bu tip durumlardaki pireyi deve yapma hâlimiz gibi gözüküyor; lakin mesele bundan biraz daha fazlası. Aslında motivasyonunuzun ne olduğunun çok önemi yok: Gareth Bale için profesyonel bir oyuncu olarak yaşamak o kadar da zor değildi; çünkü zaten hiçbir zaman içkiden hoşlanmadığını söylüyordu. Ba ise bu gücü dini inançlarından alıyordu, hem de çok güçlü bir şekilde. “Benim enerjim inancımdan geliyor. Herkesin bir enerji kaynağı var; ailesi, çocukları ve bazıları için inançları. Ben onlardan biriyim. Her zaman böyleydim.” Newcastle'da sayısı sekizi bulan Müslüman futbolculara atıfta bulunarak, “Yaşam şekilleri profesyonel hayatlarına fazlasıyla yardımcı oluyor.” saptaması yapan Pardew, işi maç günlerinde kullanılmak üzere dua odaları yapma fikrine kadar götürüyordu.


Tüm bunlar bir yana, benim için Demba Ba demek büyük, hem de çok büyük gülen bir adam demek. Dwight Yorke'dan sonra Premier Lig'in gördüğü en büyük gülüşlü futbolcu dendiğini hatırlıyorum. Ve şurup! İngiltere'nin en çekilmez spor insanlarından biri olan Geoff Shreeves'in müdahil olduğu röportajı bile eğlenceli hâle getirebilmişti. Shreeves, “Haydi bana kimsenin bilmediği bir sırrını söyle..” diye üstelediğinde, bir süre düşündükten sonra “Şurup!” cevabını yapıştırmıştı. “Şurup! Şurubun ne olduğunu biliyor musun? -Elbette.”

“Çilekli şurup. Su içerken içine şurup damlatıyorum, hem de her gün! 10 yıldır böyleyim, şurupsuz yapamıyorum!”

2014/07/07

Hangi ekol?



Galatasaray, Alman ekolü hülyasıyla açtığı, başka bir belirsizliklerle dolu sezona merhaba diyor. Belirsizliklerin esas nedeniyse elbette ki Cesare Prandelli değil.

1 Temmuz 2014 tarihi itibariyle 2014-15 sezonu resmi olarak başlamışken, Galatasaray futbol takımının ne idari yapılanması, ne yeni forma sponsoru, ne yeni hocası, ne de gidecek ve gelecek oyuncuları belirlenmiş durumdaydı. Cesare Prandelli ismi yüreklere biraz olsun su serpmiş olsa da, getiriliş süreci neticesinde, tüm bu meselelerin üzerindeki sis perdesini ortadan kaldırmıyor. Açıklamalarına bakacak olursak, Financial Fair Play nedeniyle eli kolu bağlı olan Ünal Aysal, elindeki imkanlardan fazlasını talep etmeden şampiyonluğa ulaşabilecek yeni bir marka teknik adamla anlaştığını düşünüyor, ve belki gerçekten de öyle. Taraftarın ağzına bir parmak bal çalmak ve bundan önemlisi, olmazsa olmaz Şampiyonlar Ligi geliri ve reklamından mahrum kalmamak açısından dördüncü yıldız mottosuyla servis edilen şampiyonluk hedefi, Galatasaray'ın kısa ve uzun vadedeki tek hedefi hâline gelmiş durumda. Peki Galatasaray'ın planı nedir? Ne zaman bir futbol aklı oluşturmaktan bahsedebileceğiz?

Galatasaray'ın tüm sorunlarının temelinde, uzun vadeli plânların yaratılamaması, ve bunun, yani büyük resmin bir türlü görülememesi neticesinde, kısa vadede ortaya çıkan ve ancak işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiren tutarsız kararlar yatıyor, ve gittikçe sona yaklaşıyoruz. Galatasaray saha dışında yakaladığı başarıları; sponsorluk anlaşmalarınu, reklam ve marka transferleri, bunların belki de tamamını saha içinde başardıklarına borçluydu, ve saha içindeki tutarsızlık sürdüğü takdirde, bunlardan da mahrum kalmayla karşı karşıya kalacak. Prandelli'yi getirmek, tek başına düşünüldüğünde harikulade bir iş olarak yorumlanabilir; fakat öncesinde yaşananlarla değerlendirildiğinde, Fatih Terim'in gönderilmesinin ardından, boştaki yüksek profilli hocalara Şampiyonlar Ligi kozunu kullanan Galatasaray'ın birbirine uymayan hamlelerinden bir başkasıyla karşılaşıyoruz. Ünal Aysal'ın ortaya attığı hedeflere uygun düşebilecek yegâne yerli hoca takımdan uzaklaştırıldı; belli ki Roberto Mancini'yle yola devam etmeme kararı da öncelikle etrafı kolaçan ederek alınmamıştı ve Lucescu ile Tuchel'den red yanıtı alan Galatasaray, yine ne yaptığını tam olarak bilmez bir şekilde, başka bir yüksek profilli hocanın peşinden gidiyordu. Aşık olduğu ülkede büyük çaplı bir projenin tam ortasında yer alan Klinsmann'ın veya Dünya Kupası'ndan sonra emekli olacağını sayısız kez açıklayan Hitzfeld'in adaylar arasında olduğu haberleriyse ancak bu hedefsizliği daha net gösteren örnekler olabilirdi, ama Alman ekolü hedefinin değil.

Geçtiğimiz günlerde çıkan bir habere göre, yeni sezon kamp programını belirlemek zorunda olan Galatasaray, götürülecek oyuncuları Mancini'nin verdiği direktiflere göre belirleyecekti. Galatasaray'ın şu çok konuşulan kadro çıkmazlarını bir de Roberto Mancini'nin kalması ihtimaline göre ve Roberto Mancini'nin ayrılma sebepleri üzerinden konuşmamız gerek.

La Gazzetta'dan okuyun

Ülkenin futbol ortamının yabancı düşmanlığı ve düşük entelektüel düzeyi hemen her fırsatta kendini belli ediyor. Geldiği günden bu yana yorumcularımıza bir türlü kendini kabul ettiremeyen Sneijder'in, Meksika maçında “Koşmuyor!” eleştirisine tanık olduğunu duyuyoruz; Roberto Mancini'nin dolaştırdığı kağıt, sonraki yıllarda da hatırlanacak eğlenceli bir ritüele dönüşebilecekken, bazı taraftarlar için bir utanç kaynağı hâline gelebiliyor. Şu hâlde, Türkiye'de 6 ay geçiren Mancini'nin bir, iki, belki de üç farklı profiliyle karşılaşıyoruz. Bir grup için, belki futboldan anladığı dahi şüpheli olan işe yaramazın teki veya daha aklıselim yargılama yapabilen ama yine Mancini'nin gönderilmesi tarafında olanlar için, Galatasaray'a artı değer katması imkansız biriydi. Roberto Mancini'yle röportaj gerçekleştirmiş gazeteciler ise ağız birliği etmişçesine, mütevaziliğinden, sıcaklığından ve göründüğü gibi biri olmadığından dem vuruyorlardı. Bir de bunların dışında, İtalya'da verdiği röportajlarla ülkemize konu olan Mancini vardı. Roberto Mancini'nin gelecek sezonda Galatasaray'ı çalıştırmayacağını da ilk kez İtalya'dan, La Gazetta dello Sport'tan öğrenmiştik. Türk muhabirlerden, Galatasaray kulübünün kendisinden, KAP'tan önce...


Mancini'nin aklından geçen somut birtakım fikirlere La Gazetta aracılığıyla ulaşmamız mümkündü; keza Türkiye'de çıkanlar hiçbir zaman böyle şeylerle ilgilenmez, genelde ülkeyi nasıl bulduğuyla başlayan, kemikleşmiş ve futbol dışı ağırlığı fazla olan bir tür soru dizisini izlerdi. Ayrılmasından henüz birkaç gün önce, ilk geldiği günkü enerjiyi başkandan alamadığını ima eden açıklamalar yaparken, gelecek sezonda takımda kalmak istediğini ve transferleri de buna uygun olarak gerçekleştirmek istediğini söylüyordu. Levent Tüzemen'in -dünkü telefon bağlantısında Prandelli'nin kariyerinin sonuna gelmiş biri olduğunu iddia eden Tüzemen'in- ısrarla önümüze koyduğu meşhur 40-50 milyon euro'luk bütçe isteği, hocanın o röportajda bahsettiği Fabio Quaglierella, Seydou Keita gibi isimlerden mi oluşuyordu o hâlde? İşin aslı, takımın eksiklerini en sonunda tartmış ve bütçenin farkında olan Mancini'nin, buna uygun ve fakat belli kalitedeki oyuncuların alınması yönündeki isteğiydi. Galatasaray'ın orta sahada yaşadığı sıkıntı ve alternatifsizlik ortadayken, bugün Roma'yla kontrat yapabilecek kadar hâlâ futbolcu olan ve Drogba'nın aksine kenarda oturduğu vakit ülke çapında krizlere gebe olmayacak Keita, orta saha alternatifi için sahiden kötü bir transfer hedefi miydi örneğin? Her geçen gün bir sonra gelecek hoca için içinden çıkılmaz bir hâl alan Galatasaray kadrosunun, bir transfer dönemliğine, gerçekten takımın başındaki hocanın istekleri doğrultusunda şekillenmesi herkesin yararına olacaktı. Mancini, Manchester City'nin geçen sezonki şampiyon kadronun mimarı bendim derken aslında haksız değildi; doğru oyuncuyu getirme hususundaki yargılamalarına güvenilebileceğini biliyorduk. Hocanın ne tip transfer hedeflerinin peşinden koşacağını, ve bunların, bu sezon görülen defoları yüksek ihtimalle örteceğini tahmin edebiliyorduk. Lakin belli kesimler tarafından pohpohlanan 'kötü' algısı ve Galatasaray'ın yeni ekonomik realitesinde Mancini'nin doğru adam olarak görülmemesiyle, Mancini'nin de bahsettiği üzere, Aysal'ın ilk vakitlerde koyduğu hedefler değişmeye başladı ve fakat sorunun, Türk medyasının aktarmaya çalıştığı şekliyle maddi yönü, en azından Mancini açısından, muhtemelen çok daha düşüktü. Mancini'nin tek gerçek beklentisinin tutarlı bir çalışma ortamı olduğu da reddettiği tazminatıyla hemen hemen belli olmuştu aslında.

Ünal Aysal, Cesare Prandelli'nin çok fazla yeni transfer istemediğinden, ya da daha doğru bir ifadeyle, şartları bu şekilde konuştuklarından bahsediyor. Galatasaray'ın son birkaç transfer döneminde düzenli olarak erozyona uğrayan kadrosu, Prandelli'nin küçük dokunuşlarıyla tekrardan bir kazanana dönüşebilir mi?

Bazı benzer alışkanlıklar

Financial Fair Play ve Türkiye Ligi'nin yabancı sınırlamasından henüz haberi olmuşçasına acil önlem planlarına geçen Galatasaray'da, Sneijder'in transfer olması düşüncesi dahi eskisi kadar uçuk gelmiyor. Lakin eğer kalacaksa, Galatasaray'ın derin kadro mühendisliği sorunlarının miladı kabul edilebilecek Sneijder transferinin, artık radikal bir şekilde kesin olarak çözüme kavuşturulması gerekiyor. Bir önceki sezonun aksine, takım için önemini ve takıma bağlılığını su götürmez bir şekilde kanıtlamış Sneijder'i merkeze koyan yeni bir takım düzenine geçmek, transferleri buna göre yapmak lazım geliyor. Olcan Adın, tüm bunların dışında sadece yerli oluşu ve kalitesiyle, şablonlar ve teknik adamlar üzeri bir transfer; fakat Prandelli'nin de bu meselenin ehemmiyetini ilk fırsatta kavraması fazlasıyla değerli olacak. Tekrardan bir beyin jimnastiği yapacak olursak, Mancini yönetimindeki Galatasaray'ın ilk yapacağı işlerden birinin bu olacağını büyük bir güvenle söyleyebiliriz.


Prandelli ve Mancini'nin iyi giyinmeleri ve İtalyan olmaları haricinde ortak bir noktaları olmadığını söyleyenlerin çıkacağına eminiz. Büyük oranda haklılar da. Fakat yerli medyada yazılacakları şimdiden tahmin etmek o kadar da zor değil. Dünya Kupası öncesi basın toplantılarının birinde, “7 maçın 7'sinde farklı dizilimler kullanarak şampiyon olduğumuzu hayal ediyorum.” şeklinde bir beyanat veren, teknik açıdan ilk akla gelen özgünlüğü 'esnek'liği olan bir hoca Prandelli. Bu bir yana, elindeki bütün iyi orta saha oyuncularını aynı anda sahada görmekten hoşlanıyor; patlayıcı kanat oyuncularından ziyade, parlak, yaratıcı oyun kurucuları tercih ediyor. Fiorentina'da Montolivo'yu hatırlayın. Uzunca bir süre hangi pozisyonda en verimli olabileceği tartılmış ve belki bu uzun denemeler tatmin edici bir sonla noktalanmamıştı bile! Ama Montolivo harika bir sanatçıydı ve takımdaki yeri tartışılamazdı. 'İtalyan!', 'Üçlü savunma!', 'Takımın ayarlarıyla oynuyor!' homurdanmalarını şimdiden duyuyor gibiyim. İki hocanın karakterlerinin ve futbola bakış açılarının benzerlik gösterdiğini söylemek fazla iyi niyetli bir çıkarım olacak, diğer yandan şaşırtmayacaktır.

Ali Ece'nin “Prandelli, Selçuk İnan'dan Pirlo yaratır!” çıkışı bu bağlamda yerini buluyor olsa gerek. Pirlo değil, ama belki Montolivo. Onun da eleştireni çok.

Brezilya 1970


“Brezilyalılar, yalnız onlara bahşedilmiş olan yeteneklerinden gurur duyuyorlardı; ama sanki bir o kadar da, oyun hakkında bir şeyler söylemek istiyor gibiydiler. Bir oyunu sevmeden o oyunda dünyanın en iyisi olamazdınız; ve hepimiz, o gün Azteca'da, büyük bir hayranlık ve coşkuyla maçı izleyen herkes, sanki bir tür 'oyuna hürmet' gösterisine tanıklık ettiğimizi hissetiyorduk.” 
İskoç spor yazarı Hugh McIlvanney, Brezilya'nın 4-1 kazandığı final maçında

1970 Dünya Kupası, pek çok açıdan, bugünkü şekliyle bildiğimiz Dünya Kupalarının ilkiydi. İlk kez, tüm dünyada canlı ve renkli televizyon yayını yapılıyor; Meksikalı gazetecilerin ortaya attığı grupo de la muerte, ölüm grubu tabiri, bundan böyle ölümsüzleşiyor; Adidas Telstar, siyah-beyaz çokgenli Dünya Kupası futbol toplarının ilki oluyordu. 1961'de İtalya'da başlayan Panini serüveninin ilk Dünya Kupası baskıları, 1970 Meksika'da yapılmıştı. Oyuncu değişikliği hakkı ve sarı-kırmızı kart uygulamaları, ilk kez bu kupada ortaya çıkıyordu. 1970, tüm dünyada takip edilebilirliğin önemli bir boyut atladığı ve getirdiği yeniliklerle, modern Dünya Kupası izleyicisinin hayal gücünü meşgul eden pek çok konunun temellerini atan unutulmaz bir turnuva olarak tarihe geçmişti. Lakin, bu kupanın hayal ile gerçek arasında gidip gelen efsanevi betimlemelerinin en değerli öğesi, kuşkusuz ki, John Motson'ın deyişiyle 'tüm futbol fantezilerimizi gerçekleştirmeyi başaran' sihirli Brezilya takımı idi.

Belki de, tarihin gördüğü en iyi takım oldukları algısı doğru değildi. Belki, İspanya 2012 onları çoktan sürklase etti bile; veya belki, böylesine bir futbol takımının ortaya çıkması, ancak taktik ve fiziksel gelişimin atıl kaldığı bir dönem içinde mümkündü, ve tekrarı imkansızdı. Fakat onların niçin özel olduğunu ararken baktığımız yerler de, Güney Amerika elemeleri dahil olmak üzere, tüm maçlarını kazanarak kupaya ulaşmaları gibi hayranlık uyandıran istatistikler; veya maçı ne kadar domine ettikleri, turnuvayı ne kadar golle tamamladıkları gibi kıyaslamalar üzerinden sonuca varmaya çalışan değerlendirmeler olmamalıydı. McIlvanney, bu ayrımı en iyi yapanlardan biri olmuştu. Başka takımlar da sizi heyecanlandırmayı başarabiliyor ve onlara saygı duyuyorsunuz, diyordu. “Fakat Brezilyaları izlemek, derin ve doğal bir haz veriyor; sanki saf bir fiziksel deneyimden geçiyordunuz.” Renkli televizyonların karşısında, altın sarısı formalı adamların tiyatrosunu büyüleyerek izleyen yüz binlerce insanın hissettikleri, kuşkusuz bundan farklı değildi. Brezilya 1970, artık tarihin en iyisi olmuştu.

Saldanha'nın sürgünü

Brezilya; dünya şampiyonu İngiltere ve Avrupa şampiyonu İtalya ile beraber turnuvanın üç önemli favorisinden biri olarak gösteriliyordu. Yine de, 1966'ta gruptan çıkamadıkları akıllardaydı ve dengesiz savunma hatları, hiç de Dünya Kupası kazanabilecek bir takımınkini andırmıyordu. Turnuvanın başlamasına üç aydan az bir zaman kala, João Saldanha kovulacak ve yerine, dünya şampiyonu oldukları iki kupada da ilk 11 oyuncusu olan Mario Zagallo getirilecekti. Ama bu görev değişimi, saha içi nedenlerle açıklanabilir değildi.


1964'ten bu yana dikta rejimiyle yönetilen Brezilya'nın yeni lideri, bir sene önce, general Emilio Garrastazu Medici olmuştu. Medici, aynı zamanda fanatik bir Flamengo taraftarıydı ve hatta, favori oyuncusu Dario'nun Flamengo'ya transferinde doğrudan etkili olduğu söyleniyordu. Eski bir gazeteci ve Komünist Parti üyesi olan Saldanha, Dario'yu milli takım kadrosuna almadığı Arjantin maçında beklenmedik bir yenilgi aldığında, hükümet kanadından tepkilerle karşılaşacaktı. Bunun üzerine, sonunu hazırlayan o meşhur karşı cevap ortaya çıktı: “Ben kabinenin nasıl kurulduğuna karışmıyorum; başkan da benim tercihlerime karışmamalı.”

Saldanha; Tostao ve Pele'nin benzer oyuncular olduğunu savunuyor ve savunma yönünden memnun olmadığı Pele'yi takıma almamayı düşünüyordu. Bu durumda, efsaneler arasına yazdığımız Brezilya takımının ortaya çıkması asla mümkün olmayacak ve aynı turnuvada, en yaratıcı iki oyuncusu Mazzola ve Rivera'yı değişmeli kullanan İtalya gibi, sadece 'saygı uyandıracak' bir takım olmakla yetinmek zorunda kalacaklardı. 1958 ve 1962 şampiyonluklarında kullanılan 4-2-4 dizilimini geri getiren Zagallo, halkın da isteğine uyarak, elindeki yaratıcı oyuncuların tamamına ilk 11'de bir rol bulmayı başarıyor ve savunması dahi ofansif oyuncularından kurulu fantastik bir takım ortaya çıkıyordu.

4-2-4

Brezilya'nın 'beş 10 numaralar' olarak bilinen hücum oyuncularından hiçbiri, gerçek anlamda bir merkez forvet değildi. Ortaya çıkan doğaçlama, akışkan futbolun -joga bonito'nun- en can alıcı noktası aslında buydu: öncelikle yaratıcı özellikleriyle öne çıkan beş oyuncuyla ve gerçek bir forvet kullanmadan oynuyorlardı. Takımın kağıt üzerindeki merkez forveti Tostão, gol becerileri kadar, ve belki bu becerilerinden de önce, oyun zekası -eski bir doktordu- ve paslarıyla bilinen bir futbolcuydu. Sürekli hareket halindeki 9 numara, sol iç oynayan Pelé'yle muazzam bir uyum yakalayacaktı. Sağ kanatta rakiplerin başını döndürme misyonu Garrincha'dan Jairzinho'ya geçmiş; 'altın sol ayak' Gerson, Didi'nin orta saha organizatörü görevini üstlenmiş ve merkezi oynayan sol kanat, yani bizzat Zagallo'nun oynadığı rol ise, 'Bay Bıyık' Rivelino'ya teslim edilmişti. Böylece, iki kez Dünya Şampiyonu olan kadronun dinamikleri bir nevi tekrardan vücut bulmuş oluyordu. Turnuva başlamadan 1-2 ay önce ortaya çıkan, oyuncuların pek çoğunun kulüp takımlarındaki esas rollerinde sahne almadığı bu takım, gelmiş geçmiş en iyilerden biri olarak anılacaktı.



Kupada oynadığı 6 maçta 7 gol yiyen ve bir o kadar net pozisyonu da kalesinde gören Brezilya, muhtemelen, Dünya Şampiyonu olmuş takımlar arasında en kötü savunma hattına sahip olanlardan biriydi. Gollerin hemen hemen tamamı, kaleci Felix'in bireysel hatası veya savunma hattının, çoğu zaman gereksizce, kendi yarı alanında yaptığı paslar esnasında topu kaybetmesi sonucunda gerçekleşmişti. Yetmezmiş gibi, sağ bek Carlos Alberto'nun sonu gelmez bindirmeleriyle, takımın şekli 3-1-6 gibi daha da içinden çıkılmaz bir hâl alabiliyordu. Transitiondan en az hasarla çıkma ve ayak işleri göreviyse, yalnızca 1 sene önce ilk milli maçına çıkmış olan 19 yaşındaki Clodoaldo'nun omuzlarına yüklenmişti. Tarihin en iyi takımı, final maçının son golünü tarihin en iyi golü olarak hafızalara kazırken, Carlos Alberto'nun deyişiyle 'karnavalı başlatan' oyuncu, kendi yarı alanında dört İtalyan'ı birden çalımlayarak topu sola açan, takımda teknik özellikleriyle belki de en son akla gelecek Clodoaldo oluyordu.