2009/03/29

İspanya 1-0 Türkiye



Yine bir maç önü yazısını eksik bıraktık. Maç öncesi havanın etkisi ve dünyanın en iyisine karşı eklenecek fazla bir şeyin olmaması haliyle eller klavyeye gitmedi. Şu dünyanın en iyisiyiz nidaları başta olmak üzere Terim'in pek çok hareketi itici geliyor büyük kesime, çokça ben de o gruba dahil oluyorum ama bu havayı yarattığı için teşekkürler. 6 senede bir dünya, bir de avrupa üçüncülüğü bulunan bir ülke olarak halen Çılgın Türkler'den fazlası değiliz. Rıdvan maçın başında herkesi heyecanlandıran oyunda, işte biz büyük takımız namesinini tekrarladı durdu hatırlarsınız. Doğrudur. Milli takımlar bazında çok büyüğüz; Hırvatistan'ı, İspanya'yı da yenebiliriz - işte bu yüzden teşekkürler - ama bu ülkeler oluşumlarıyla bizden farklı ya da daha doğru şekilde söyleyelim, biz farklıyız. Gaza gelip birebir değerlendirmede de bunlardan ileriyiz dememek, sakinliği korumak gerek. Blogları incelerken fazlasıyla "şu kadar yeriz" yorumlarına denk geldim. Kewell'ın stoper başladığı bir Hamburg maçı öncesi takıma inançlı olabilidik (bakın inançlı diyorum, her türlü taktiksel açıklama bir kenarda), burada Avrupa'nın büyüsüne güvendik; dünyanın en iyisinin deplasmanında sokakta "ya, yeneriz" diyenler oluyorsa, Terim'e teşekkürler. İnce bir çizgi var, zaman zaman bu çizgi geçilip, Bülent Uygunvari açıklamalar da geliyor, komik oluyor hakkaten, ama neyse ki dün sakin bir Terim vardı. Bu ülkenin böyle heyecanlara ihtiyacı var, tek vücut tutunduğumuz kaç unsur kaldı?

Fatih Terim yaptığı yanlış değişimlerle maç kazandığında bunları haklı çıkardı daha önce. Bugün bunu söyleyemem; inanç, motivasyon gibi faktörlerin yanına taktiksel açıdan koyulan doğrular da vardı; hatta sola daha fazla yaslanmamak ve Ayhan değişikliğindeki bir yanlış anlaşılma dışında, ne yapılması gerekiyorsa yapıldı demek isterim. Rusya dokunulmaz Hollanda'ya karşı herkesi büyülemişti, bu maçın başında özellikle, acaba dedik; ama fiziksel yetersizlik ne yazık ki bu mucizeyi mümkün kılmadı. Bir de şunu hemen belirteyim, yazının şu aşamasına kadar Türkiye daha üstün taraftı ama yenemedi gibi bir açıklama çıkmasın; İspanya yine kendi oyununu kabul ettirerek haklı bir galibiyet aldı ancak bugün sahada yapılan pek çok doğru heyecanlı bir şekilde yazmaya itiyor beni de. Bu heyecan, Galatasaray'ın Avrupa'daki yürüyüşünde duyulan heyecan. Takımın tutulan takım olmasından öte oynadığı oyunla ve sahadaki sistemle keyif vermesi bu heyecanı yaratan. İspanya'ya önde basmak, sonra bu baskıyı atlattıklarında da disiplini elden bırakmadan iyi bir alan savunması uygulamak; bu maçın olduğu gibi Ali Sami Yen'deki maçın da reçetesi. İlerde de sıkça hataya zorlama ve ilerdekilerin de sıkça geriye gelip bu yapıyı tamamlamaları, Türkiye özellikle ilk 15 dakika üstün tuttu. 5'li orta saha-tek forvet düzeninde ileride tek adamla belki ileride böyle baskı kurulamayabilirdi, bu bakımdan kaybedilmesine rağmen doğru bir hamleydi. Ek olarak bu durum rakibin daha temkinli çıkmasına da neden olacaktı, oyunun son 30 dakikasında ileride presin kesilip rakibin dönen topları da almasıyla ne kadar rölantide bir oyunun döndüğünü gördük. İlk 30 dakikadaki oyunumuzu maçın geneline yayabilecek fiziksel kapasiteye sahip olsak veya daha kestirmeden, Nihat maçın başında daha güçlü vursa belki de tarihi bir zaferden bahsediyor olacaktık.



Ayhan-Semih değişikliğine gelelim. Takımın hem fiziksel hem mental olarak düşmeye başladığı, İspanya'nın da bu yüzden oyununu kabul ettirmeye başladığı dakikalarda forvetlerden birinin çıkıp yerine Ayhan'ın girmesi, yine doğru bir hamleydi. Fakat bu hamle, ne yazık ki, olması gerekenden farklı bir oyun sundu ve belki de maçın kırılma anı oldu. Ayhan orta sahayı daha güçlü tutmak için alındıysa eğer, değişikliğin yararını gösterebilmesi için geride daha fazla top çevirip topu bizde tutmak, biraz soluklanmak gerekirdi. Tek forvete dönülüyorsa eğer, daha çok pas yapıp sakin oynanması ve rakibin üzerimize gelmesi beklenmeliydi. Üçüncü bölgede presi feda ediyorsan eğer yapman gereken bu. İspanya'yı önde kesemiyorsan topun tekrar sana geçmesi için uzunca bir süre bekliyorsunuz. O dakikada Arda-Sabri değişikliği daha uygundu, tükenmiş birini alıp mücadele gücü yüksek bir oyuncu gelebilirdi ama Ayhan'ı alıyorsan, bu sefer topu vermemeye daha bir odaklanman lazım. Buna bir de Volkan'ın ayağına gelen topu şişirmesi eklendi, takım da kişiliğini iyice kaybetti ve şanssız bir golün de sonrasında (orada Ramos'a nasıl kafa vurdurursunuz amansızlar) çok silik bir oyun izledik. Ayhan'a görev olarak ikinci bölgedeki adamlara katılmayı bellemesiyle, Terim bindiği ağacı kesti. Semih veya Nihat üçncü bölgedeki görevlerini yaptıktan sonra, rakip karşı yarı alana geçtiğinde zaten diğer oyunculara katılıyorlardı. Ayhan değişikliği bu bağlamda top rakipteyken bir değişiklik yaratmadığı gibi ileride de Nihat'ı tek bıraktı ve böylece İspanya ribauntları toplayarak oldukça rahatladı. Futbolun tanrıları daha önce yanlışları haklı çıkartmışlardı; bugün doğru bir hamleyi yanlış kıldılar.

Son olarak tüm futbolcularımıza teşekkür edelim. Arda beklentinin çok altındaydı, onu ayrı tutalım; takımın geri kalanı arasından çok öne çıkan birini seçemedim, herkes özverili, herkes belli bir standartın üzerindeydi. Ramos sol tarafı e-5'e çevirse de bu Deli İbonun suçu değil, önünde kimsenin olmamasıydı.

2009/03/25

Martin O'Neill ve Bülent Korkmaz



En son krizden bahsetmiştik, ordan devam ediyoruz. Zaten konu kapsamını da iyice daralttık, son yazılar doğru düzgün takip edebildiğimiz tek takım Aston Villa üzerinden geçiyor. Gabby'nin yuhalanma olayı var değinmek istediğim, onun üzerinden de bazı şeyleri tekrar edelim, bazı yeni durumlar aktaralım ve tabi Liverpool maçına da değinmiş olalım.

Daha önce söylendiği üzere üstün man management yetileri olan bir teknik direktör Martin O'Neill. Bir takımda kalıcı olabilmekte, istikrarı yakalamakta ve oyunculardan maksimum verimi yakalamakta oyuncu-teknik direktör ilişkileri çok önemli. Burada bir durup Galatasaray'ı öne alalım. Lincoln örneği çok taze, huyu suyu belli olan bir futbolcuya futbolun içinden gelen bir Bülent Korkmaz'ın yaptığı ortada, oyun anlayışı için şimdiden kesin şeyler söylemek elbette imkansız fakat benim açımdan vizyonunu ortaya seren bir durum. Skibbe'yle birebir karşılaştırmasında motivasyon konusunda üstte gözüküyor Bülent Korkmaz, daha fazlası değil. Skibbe, vizyonuyla (oyun anlayışı, futbolcu ilişkileri, sistem..) Galatasaray futbol takımının teknik direktörlüğüne uygun bir isimdi, büyük teknik direktör müydü, değildi, fakat daha önce de dediğimiz üzere teknik direktörüyle beraber gelişmekte olan/gelişmesi gereken bir Galatasaray var ortada, beni üzen bu adamın 6 ay kalabilmesidır. Adnan Polat yönetimi pek çok şeyi daha iyi yaptı, fakat son dönemde yapılan hamleler ve genel anlamda futbol yapılanması içinde halen Adnan Sezgin denen zihniyetin bulunması, Haldun Üstünel'in söylemeği pek sevdiği üzere, skandal.

Bülent rezil bir teknik direktör seçimi değil, İspanya dışına çıkmamış bir Aragones veya futbolu 1970'lerde oynayan bir Kalli değil elbet. Fakat bu kadar da uygun bir kenar adamına sahipken, uzun bir aradan sonra bu kadar fazla doğruyu bir arada gösteren bir kenar adamını görmüşken, belki de seneye yine yeni bir teknik direktörle başlanılacak. N'olursa olsun bir teknik direktör sabitliği gerekiyor, istikrar gerekiyor, tabi istikrar adı altında yanlışların arkasında da durulabiliyor ama eğer Bülent Korkmaz olacaksa Galatasaray kulübünün teknik direktörü, Hamburg'un geçilmesi gerekiyordu. Doğrular ortaya koyuldu, iyi futbol oynandı, hatta harika savunma karşısında basit bir penaltıyla öne de geçildi, her şey oldu ama çeyrek final olmadı. Bülent Korkmaz çok kötü bir son 30 dakika performansı sundu, 2-0'dan sonra hamle yapılmaması bence hocanın takdirine kalmış bir işti, fakat 2-1 sonrası bir oyuncu değişikliği yapılmamış olması ve Bülent'in tavırları, Rıdvan Dilmen'in söylemekten dilinde tüy bittiği, hatta sakal bıraktığı, Bülent'in maçı futbolcu gibi yaşadığını gösteren kötü bir anı oldu. Bunun sonrasındaki Lincoln değişikliği zaten başlı başına bir olay, bir bu kadar paragrafı hak ediyor; ama Tardini Bufe'de ne yazılması gerekiyorsa yazılmış, uzatmaya gerek yok. Ve evet, Hamburg'un geçilmesi gerekiyordu; çünkü her şeye rağmen mevcut durum seneye yine yeniliklerle girileceğini gösteriyor. Bülent Korkmaz şimdiden kredisinin çoğunu harcadı, artık bu sene şampiyon olacağız sözleri insanlara komik geliyor. Fenerbahçe, Aragones'i getirerek iyi veya kötü 3 yıllık oluşumunu yıkmıştı, hem de başarılı olduğu bir sezondan sonra; Galatasaray'da yıkım daha kısa, 6 ay sürdü. Sene sonu ya Bülent Korkmaz ya da Lincoln ya da her ikisi birden Galatasaray'dan ayrılacak. Meira'nın 6 milyon euro adına satıldığı bir ortamda, Lincoln kalitesinde bir oyuncu bulabileceğimizi sanmıyorum, bu kadro içinde çözülebilecek bir sorun da değil ve bu da demek ki sistemde yine değişiklikler olacak. Elbette bu çok daha büyük bir sorun. Bu sürekli dalgalanmalar gösteren, heyecanlı ama hüsranla biten sezonun, psikolojik anlamda yıkımı çok büyük. Skibbe, aynı öncülleri Gerets ve Tigana gibi iyi şekilde uğurlanmadı, uğurlanamadı. Henüz bu adamları kaldıracak düzeyde değiliz belki de. Gerek taraftar, gerek medya anlamında. Tabi konu bu değildi, Galatasaray'dan asıl konumuz Aston Villa'ya dönelim.



Aslında Agbonlahor diye başlamıştık yazıya, sonra bir man management lafı geçti; söz geldi Lincoln'e, Bülent'le ilgili düşüncelerimizi de aradan çıkarttık. Liverpool maç öncesi yazısı yazmayı düşünüyordum Cumartesi günü, orada neler yazmışım ona bakalım.

"Değişiklikler yapması çok olası olan bir Martin O'Neill bu şekilde sahaya çıkar mı, bir şeyler okumadım ama bir önceki yazıda belirttiğimiz üzere bu gibi hedef maçlarda 3 orta sahaya dönmek belki de bir zorunluluk. Heskey'nin kenarda olduğu, süper ikili Petrov-Barry'nin yanına Reo-coker eklendiği, kanatlarda Milner-Young ikilisinin, en uçta Gabby'nin olduğu ve artık alışıldığı üzere son 20 dakikada Carew'in dahil olduğu 4-5-1 veya 4-3-3, bence bu maç için en uygunu. Agbonlahor belki bu maçta oynamayabilirdi, bu sezon her lig maçında ilk 11 başlamış olmasına rağmen, bu olabilirdi, fakat geçen haftaki yuhalanma olayı buna imkansız hale getirdi. İleride tek adam olduğu bir düzende, Agbonlahor'un gol atamasa bile verimli oynaması oldukça olası."

Martin O'Neill 12 maçtır 4-4-2 dizilimiyle sahada, fiksütürün azizliğiyle bu güzel dizilim yersiz (Agbonlahor'la başlayan eleştiriler hariç) eleştirilere maruz kaldı. Daha önce Chelsea'nin 3lü orta sahasına karşı Barry-Petrov ikilisinin yetersiz kaldığından ancak bu adamların aslında çok başarılı olduğundan bahsedildi, asıl değerlendirmelerinin Tottenham-West Ham gibi 2li orta saha oynayan (ve dengeli orta sahaya sahip) takımlara karşı yapılması gerektiği söylendi. Süper formda bir Liverpool'a karşı Reo-coker'ı orta sahada değerlendirmemek, ne yazık ki, orta sahada boşluğa, sağ bekte kara deliğe neden oldu. Burada maç sonrası konuşuyoruz, dolayısıyla Zokora'nın bir hafta önceki halini gördükten sonra, Reo-coker'ı o bölgeye çekmek büyük hata diye söylenebilir. Ama maç öncesi baktığımızda, rakibin silahi Ashley Young gibi delici değil, Albert Riera ve bekinizin önünde başlattığınız oyuncu da James Milner, savunmaya da çok yardımcı olan, geriye sürekli gelip top olan bir futbolcu. Biraz sakin olmak gerekiyor.

Martin O'Neill, bu kötü gidişat genç kadromuzun gelişiminde önemli olabilir açıklamasını yapıyor bugün. Diğer tarafta, milli takım forvetliğine yükselen Gabriel Agbonlahor'un oyundan çıkarken yuhalandığını görüyoruz. Başarının da sorun olduğu zamanlar oluyor işte. Sadece yeni ve genç oluşumlar için geçerli değil bu; vakti zamanında Rafa Benitez de Şampiyonlar Ligini kazanmalarından sonra taraftarı doyuramamaktan şikayet buyurmuştu. Başarıya giden yolda bu tür şeyler yaşanabiliyor aykırı yapılarda. Ülkemizden örneği Sivasspor. Bugün Sivasspor liderlikte değil Kayseri'nin yerinde olsa kim ne diyebilirdi halbuki? Yeni yapılanma içine girmiş takımda, iyiye giden bir grafik idi geçen sene taraftarı heyecanlandıran. Bu sene olması gereken de buydu; geçen seneki yer korunacak, geçen senenin üzerine koyulacak ve bu genç kadronun gelişimi izlenecekti. Merdivenlerin koşarak çıkılmasıyla bir anda ilk 4 yarışı içinde buldu kendini Aston Villa, artık 5. sırayı korumak başarı olarak görülmüyor. Burada durup, genç kadroların gelişiminde bu ve benzeri psikolojik engelleri aşmaları da onları geliştirir mi, yoksa daha stabil, daha sakin bir ortam daha mı önemlidir, bu tartışılabilir. Bu heyecana taraftarın dışında Martin O'Neill da katıldı ve hatta bu uğurda son UEFA kupası feda edildi. O'Neill'in söyledikleri doğru, artık yukarlardan biraz inmek, bu takımın önümüzdeki 1-2 seneki asıl amacının gelişime devam etmek olduğunu unutmamak gerekiyor. Kadro yapısı bu şekilde oluşturuldu, bu şekilde oluşturulmaya devam edecek. MON'un gözdesi Steven Defour yine aynı anlayışta bir futbolcu; önce gelişim diyenlerden. Şu 4-5 aylık sürecin güzel bir anı olarak hatırlanmasında elbette hiçbir sakınca yok, hatta daha sonraki dönemlerde bir dayanak noktası oluşturacağı da aşikar. Taşlar yerine oturduğunda, taraftar ve oyuncular bu seneki nihai hedefin şampiyonlar ligi bileti almak olmadığını hatırladığında, baskı yavaş yavaş kalkacak ve önemli bir adım atılmış olacak.

Agbonlahor'un düşüşü ve 4-2-3-1 e dönüşü sağlayabilecek bir yapıdan da bahsetmek istiyordum aslında, ama sanırım yeterince uzun oldu ve ben de sıkıldım. Gerisi bir sonraki yazıya olsun.

* * *

4-2-3-1 demişken Guardian'ın yazarı Jonathan Wilson'ın şu iki güzel yazısını da verelim.

The Question: Why is full-back the most important position on the pitch?
The Question: Why has 4-4-2 been superseded by 4-2-3-1?

2009/03/06

Kriz!


Aston Villa bu sezon ilk kez 4 maçlık bir seride galibiyet alamadı; son 6 maç performansı 2 beraberlik, 4 mağlubiyet şeklinde. Daha önce bahsettiğimiz o 4 maçlık dönem en kötü şekilde geçti ve ardından, o dönemin back-to-back'leriyle içeride Stoke'a kaybedilen 2 puan ve 7 maçlık deplasman galibiyet serisinin sonuyla, Arsenal'le puan farkı 3'e indi. Elde sadece Premiership var, diğer kulvarlarda başarı sağlanamadı. O'Neill, CSKA hezimeti sonrası Moskova'ya gelen taraftarlar için yemek düzenlemişti, şimdi de kafa dağıtmaya Dubai'e uçulacak. 10 günlük bir dinlenmeden sonra, takım için sezonun ikinci yarısı başlıyor. Bu dönemde neler olmuş, onlara değinelim.

Bir kere şunu belirteyim, ortada içinden çıkılamayacak bir durum, ciddi anlamda bir kriz yok. Takımların formsuz oldukları veya kazanmakta zorlandıkları dönemler olacak elbet, ki zaten geçen senenin aynı döneminde yine benzer bir sorun yaşanmıştı, fakat neyse ki O'Neill takımlarında krize yol açacak durumlar (oyuncu-futbolcu problemleri gibi) oluşmuyor. Bir de şunu belirtelim ki Villa'nın mevcut sorununu form düşüklüğü olarak değil, kazanamama olarak dile getirmek daha doğru. Çok daha uzun zamandır süre gelen fiziksel bir düşüş zaten var, bu performansa da yansıyor, ama takım o dönemde bir şekilde kazanmayı başarıyordu. Sivasspor da bu bağlamda, Villa gibi kadro darlığından ve kulvar çokluğundan uzun zamandır düşüşteydi, Fener maçlarıyla buna benzer bir kriz patlak verebilir örnek olarak. Bunun yanında malum serinin devamında, şans gibi, kazanma alışkanlığı oluşması gibi birtakım futbol dışı unsurlar da oldukça etkiliydi. Son 2 dakikaya 2-0 önde girilen bir Stoke City maçı var; oyuncuların her türlü bitkinliğine rağmen sanırım 1 ay önce oynansa skor 2-2'ye gelmezdi. Malum maç için, 80. dakikalardaki pas trafiğini gören ve ilk gol yendikten sonra ve ondan da hatta skor 2-1'ken Whelan'ın topu direkten döndükten sonra, kenarda Reo-coker gibi bir topçusu varken hamle yapmayan Martin O'Neill da bu maça özel olarak suçlu. Tüm bunların (krizin sorumluları) arasından, taktiksel değişimi en altlara koyuyorum. 4-4-2'yi daha önce de savunmuştum. Yeni dizilimin bir sonucu, pas dağılımlarının daha kompakt olduğunu görüyoruz, ki yakındığım durum da buydu ve yine bunla ilintili olarak takımın oyunu tutma becerisi de daha iyi gözüküyor. Sorunu olaraksa Gabby'nin verimsizliği ve zaman zaman bloklar arası kopukluğu (4-2-4'e dönüş) gösterebiliriz, bunla ilgili de hemen yeni paragrafa geçelim.

Daha önce, deplasman serisinin 5-6. ayaklarına gelindiği dönemde, 4-3-3'ün bazı sorunlarından, oyunun kanatlardaki ikiliye çok yayılmasından, topu fazla tutamamaktan, ortasahadaki bir oyuncunun, -Reo-coker, Sidwell kim oynuyorsa- sanki fazla gibi gözükmesinden fakat bunların da oyuncu kalitesizliğinden değil oyunun tek tarafına yüklenişlerinden (Sidwell pek bir şey ifade etmese de, Reo-coker çok değerli bir oyuncu) kaynaklandığından bahsetmiştim. Geriden oyun kuran AMC çakması oyuncular bu aralar çokça beğenimi topluyor (bknz: Scholes'un West Ham maçı), bunu çok da iyi yapan Petrov zaten var, pas akışını ayarlayan Barry var, yanlarına oyunun hücum tarafında etkinliği bulunan bir oyuncu beklemek daha doğru. Bunun yanında oyun kurgusu gereği, direkt pas tercihinin fazla oluşu ve bunla beraber topa hükmedişin zayıf olduğundan yakınmıştım. Öyle ki, yazıda 3. kez geçen malum Stoke maçının son dakikalarında takım kısa pas yapmayı unuttu! Sonraki dönemlerde 4-4-2 hücum aksiyonları açısından beğenimi kazanmıştı, Young'ın ve Agbonlahor'un asıl yerlerine geçtiğini söylemiştim. Fakat zaman geçtikçe görülen o ki, yeni dizilimde Young'ın gerçekten daha iyi durduğu görülse de daha az direkt oyunda Gabby'nin verimi düşüyor; verim derken gol sayısının yanında elbette oyuna kattıklarından bahsediyorum. Gabby sağ açık-forvet oynadığı zaman güçlü yanlarını, muhteşem güç-hız-denge bileşimini örneğin daha iyi gösterirken, yeni düzende sanki daha sıradan duruyor. Bu; üçü de oyunun hücum yönünde çok önemli roller alan ve yeni dizilimle beraber daha önce oynanan oyundan daha dengeli bir yapı sunan Milner-Young-Gabby üçlüsünden birinin oturmasını gerektirecek ki, bunun O'Neill'ın şu an için istediği bir şey olduğunu sanmıyorum. Kupa 1'e terfiş edişle beraber O'Neill'ın istediği oyuncuların alınması; mesela Petrov-Barry ikilisinin yanına daha uygun bir orta saha takviyesi (oyunun 2 yönünü de kotaran, hücum aksiyonlarında da aktif: adamım Defour), buna bir çözüm olabilir. Ki önümüzdeki sezon hedefleri doğrultusunda bu 3'lünün daha fazla dinlenme süresi bulması da sağlanmış olacak. Asıl korkulan, orta sahanın 2'lenmesiyle bu noktada güç kaybedilmesiydi; Barry-Petrov ikilisi, testi şu an için geçti. Asıl sınav için iç sahada West Ham ve deplasmanda Bolton maçları ölçüt olabilir. Üst üste oynanacak Liverpool-Manchester United maçlarını daha ayrı tutuyorum, bu maçlar Reo-coker'ın sağlıklı olduğu bir kadroda Heskey-Agbonlahor-Young'lı 4-3-3'e uygun. Bizim amacımız bu ikilinin yeterliliğini gözetmek; 2 orta saha kullanan nispeten dengeli bir West Ham ve deplasmanda olması itibariyle önem kazanan Bolton maçlarını seçmemin nedeni bu.

Kaynak The Sun olduğundan doğruluk payı elbette yok, ama hoşa giden bir habere göre Aston Villa Joe Hart'la ilgileniyor. Guzan'ın hali ortada, 4 kulvarın bir kaleciyle gitmeyeceği ortada. Kaleci transferi yanında bir orta saha ve belki de bir defans elzem, gerisi MON'a kalmış. CSKA hezimetinin bir benzerinin bir daha yaşanmaması için seneye daha geniş kadro şart. CSKA demişken; en büyük favoriye karşı iç sahada 1-1'lik bir skor alıp, beklenmedik bir şekilde kendinizi ilk 4 yarışı içinde bulduğunuz bir ortamda yedeklerle başlamak gayet mazur. Ayrıca Freddie Bouma Chelsea rezerv maçında oynadı; hoşgelsin, Luke Young da sağa geçsin.