2009/11/22

Downing döndü


Elindeki oyuncuların özelliklerine göre bir dizilim belirlersin ya da belirlediğin dizilime göre oyuncularını seçersin veya bu belirlediğin dizilime oyuncularını uydurmaya çalışırsın. Oyuncuların yapısına göre bu dizilim bir karakter, bi düzen oluşturur; x takımı ve y takımı, her ikisi de 4-4-2 diziliminde, sahaya üç hat şeklinde, dört kişiden bir hat geride, 4 kişi onların önünde ve iki de en önde şekilde çıkarlar ama sorunları farklıdır, en iyi yaptıkları farklıdır. Genelde takımların işte bu sorunları ve bunun tersi, güzellikleri incelenirken karşılaştırma yapılır, bir önceki yapıyla karşılaştırılır. Herhalde çoğu zaman böyledir, ben bu yöntemi izliyorum. Çünkü takımlar çoğu zaman kimlik değiştirmiyorlar, oyuncu değiştiriyorlar yalnızca ve giden oyuncunun yerine gelen oyuncu bir önceki düzenden bir şeyler götürüyor ve bir şeyler ekliyor, bu da olabilir, ama biz bi öncesine ve sonrasına bakarak işte şöyle iyi olmuş, şöyle kötü olmuş diye değerlendiriyoruz. Bu tarz bir karşılaştırmayı Sunderland için şu an yapamayız. Seneye olabilir belki, deriz ki, bu düzeni iyileştirmek için şu bölgeye şöyle bir oyuncu almak uygun olur. Sunderland daha öncekinin üstünü çizdi, yeni bir şeyler yaptı çünkü. Bu yeni bir şeyleri anlamak, neler gerektirip gerektirmediğini kestirmek biraz daha zaman alabilir. Hocanın aklında ne olduğunu çok az kestirebiliyorsak, z transferi kötü oldu demek de yanlış olur o zaman. Biraz zaman geçince hocanın aklındakileri, yani takımı, takım hocanın aklındakilerinin yansımasıdır, anlarız; daha sağlıklı yorum yapılabilir. Tuncay, Stoke City'e transfer olduğunda, Pulis acaba oyuncu karakterinde değişikliğe mi gidecek, bunun sonucu olarak da Stoke'un oyun yapısı biraz yontulacak mı acaba diye düşündük. Hocanın aklında böyle bir şey yokmuş, o zaman bilemedik, Pulis'i de pek iyi tanımıyoruz. Sir Alex'in transferleri için iyi veya kötü damgası yapıştırmak, yani kendimizce böyle bir değerlendirme yapmak ve başarılı olmaksa daha kolay, az-çok kestirebiliyoruz sonuçta.

Buradan Aston Villa'ya geldim. Yazın Barry ayrıldı; yerine Delph geldi ve Downing geldi. Barry'nin yokluğu yaratacılıkta, orta sahadan gol katkısında, orta saha direncinde sorunlara yol açtı. Bu üçünü de yapabilen ama niceliğinde farklılık olan Delph, Barry'nin yerine konsa ve başka değişiklik yapılmasa, çok iyi bir hamle olmazdı belki de, Delph şu an Barry seviyesinde katkı veremiyor keza. 4-3-3 dizilimindeyken en verimli haldeydik ama illa ki bir üst aranacaksa, NRC'den becerilerini geliştirmesini bekleyebilirdik, veya Sidwell'den yeni opsiyonlar istenebilirdi, mesela bu sene ceza sahasına kafa toplarına çıktığı oldu, böyle bir güzellik sunması beklenebilirdi. 4-4-2'ye geçilince ben sevinmiştim, daha verimli olacağını düşündüm, ama olmadı, takımın fizik-zihin gücü bir sezonu daha kaldıramadı, ama verimsizliğin nedeni sahaya dağılıştaki sorundu. Halen de öyle. Top rakipteyken birbirinden inanılmaz uzakta oynuyor takım. 8 kişi yürürken, pozisyon bilgisi konuştururken, 1-2 kişi de oraya buraya koşup gereksiz yoruluyordu. Benim kıstas alacağım geçen sezonun ikinci devresi olmaz, o Arsenalleri yendiğimiz dönem olur. Bu seneyle ilgili yazdıklarım malum. Elemanlar birbirine biraz yakın oynayacaksa 4-4-2 tercihimdir, tersi durumda 4-5-1 iyidir ama Young'a göre çok daha da iyi olabilir, peki acaba 4-2-3-1 nasıl olur? Ashley Young şükür ki geri döndü. West Ham maçında orta açayım derken sezonun en güzel golünü attı, ama bundan öncesi de var. 2-3 maçtır gayet beğeniyorum, dün maçı kesik kesik izledim, ama o arada yakaladığım bir iki hareketi var ki 4-2-3-1 konusunda heveslendirici oldu. Bu maçtan öncesine gidersek, Young taç çizgisinden uzaklaşmaya başladı, ortaya geliyor, top takibinden gol yapıyor, daha az saçma çalım deniyor vesaire. Tek forvet oynanacaksa Young'ın gezici olması çok çok önemli, yoksa Birmingham City maçındaki gibi Agbonlahor'a, Sidwell'e ortalar yapar dururuz, iş Milner'ın çabalarına kalır. Agbonlahor sabit forvet değil, onun boşalttığı alanlara, Milner'dan başka 1-2 oyuncunun daha girmesi gerek. Şimdi paragrafın başında yazdığım üç eksikliğimize dönüyorum: yaratacılık, orta sahadan gol katkısı, orta saha direncinde sorunlar. Eğer Young şu gidişatını sürdürürse, öndeki dörtlü çok goller atacaktır, gerçekten böyle olacaktır. Downing zaten joker oyuncu, her yerde oynar, Young'ın tekniği, Milner'ın atletikliğinin yanına yaratıcılık ekler, kafası çalışan oyuncudur. Şayet Downing ve Young, kendilerine alan yaratıldığında ve kendileri de kendilerini doğru şekilde kullandığında çok verimli olacak oyuncular, Milner da bunların biraz dengeleyecisi gibi, hücuma gereken katkıyı verir, orta sahaya da yardımcıdır, candır. Mesela dün Downing girdikten sonra Young daha sık ortaya geldi, 72. dakikada olması lazım, ayağının üstüyle çok güzel bi pas attı, orada bir oyuncu duvar oldu ve sanırım Agbonlahor da yaptığı koşu sonrası kaleciyle karşı karşıya kaldı. Gol olmadı fakat güzeldi, Aston Villa'nın ortadan yaptığı her hücum değerli benim için. Gabby'nin daha temiz gol vuruşlarına ve daha iyi bir tekniğe ihtiyacı var. Umarım bu konuda kendi kendini geliştirir, zira O'Neill'dan oyuncunun teknik-yaratıcı yönüne katkı yapmasını beklemiyorum. Ne yazık ki böyle. Sonuç olarak Gabby'nin arkasındaki bu üçlü toplamda 15 golü çok rahat bulacaklardır ve 4-2-3-1 de cepte güzel bir seçenektir. Hatta Heskey'nin gol atması da bunun kadar güzeldir.

2009/10/25

Wigan, Birmingham City ve Sunderland

Yeni bir yazıya geçmek uygun olur diye düşündüm, Aston Villa kısmı fazla uzun olmuş şayet.

Bu aralar Jared Diamond'ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabına merak saldım. Tübitak yayınlarından çıkma kitap, ben 10 milyon gibi harika bi fiyata edindiğimde 19. baskıyı görmüş durumdaydı. Neden Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi de Avrupalılar Amerika'yı keşfetti sorusunu soruyor, buna cevap arıyor. Erich von Daniken kafasında biri değil, böyle bir şey beklememek lazım, ilgi çekici bir kitap. Wigan takımını gördükçe, o zencilerin paket yapılıp gemilere tıkıldığı, oraya buraya yollandığı dönem geliyor aklıma, hele Scotland soyadlı, Thomas soyadlı zencileri falan duydukça. Gomez'in de ilk 11'in banko ismi olmadığını hesaba katarsak, kaleci ve Scharner dışında kadronun tamamı siyahi. Benim ilgimi çekti bu durum.

Gerisini sonra yazayım, bi anda sıkıldım. Scharner'ın takımdaki rolü acayip, bunu söylemekle yetineyim şimdilik, bir de, Hugo'ya hayranım. Kendisi, Pizarro'ca kesilen Inkalılara pek bir benziyor gibi geliyor bana ayrıca, Afrika'dan gelme zencilere hiç benzemiyor.

Bir de, bence sezon sonu sıralaması şöyle olacak.

1-Arsenal
2-Manchester United
3-Chelsea
4-Aston Villa
5-Liverpool
6-Tottenham
7-Manchester City

2009/10/24

Aston Villa, Wigan, Birmingham City ve Sunderland


Sürekli ve sürekli aynı şeyi yapıyorum ama bir kez daha kendimi tekrar edip O'Neill'ın dördüncü senesine başladığı takımın karakterinden bahsedeceğim. Bir süredir yeni bir Aston Villa yazısı girmek istiyordum, artık bugün bunu başarmak lazım.

Aston Villa az önce ligdeki dokuzuncu maçını tamamladı. 5 galibiyet alındı, 2 beraberlik ve 2 mağlubiyet var. İlk haftada Wigan'a karşı, Villa Park'ta yenildi takım ve deplasmanda Blackburn'e. Beraberlikler Manchester City ve Wolves maçlarından. 5 galibiyetten biri Villa Park'ta Chelsea karşısında, diğeri Anfield'da Liverpool, bir tane de Second City Derby galibiyeti. Ligde atılan 13 golden 9'u duran toptan. Şimdi benim bir tezim var ve şu maçları kısa kısa değerlendirerken, bu ilk paragrafa geri döneceğim, haklı çıkmaya çalışacağım.

Taaa en başından beri söylüyorum. Bu 4 yıllık yapının bir süredir sorunu kurgusal açıdan birlik ve beraberliği yakalayamamak. Aston Villa; Birmingham City gibi bir hareket eden takımlara karşı çok zorlanıyor. Buna neden olan karakteri. Takımların ne kadar iyi ne kadar kötü olduklarını belirlerken, bu karakter mevzusu ciddi sorunlar yaratabiliyor, ülkemizden Beşiktaş iyi oynadığında bile bazı kesimler tarafından beğenilmeyebilir, çünkü Beşiktaş'ın iyi oynaması demek, maçı son yarım saate taşımak demek. Bazıları bu karakteri beğenmeyebilir, çıkış noktaları da Beşiktaş'ın büyük bir takım olduğunu söylemeleri olacak. Bir karakteri yıkmak gerçekten uzun zaman alabilir, öyleyse bu karakter üzerinde oynamalar yapmak, bu karakteri daha iyi şekillendirmek benim tercihim olur. Yani şöyle ki, Aston Villa bir sonraki transfer döneminde paraya kıyıp bir oyun kurucu orta saha alsa, uzun top oyununu tamamen bırakıp günümüzün üst sistemi tek pas-hızlı pasa dönmeye çalışsa öyle sanıyorum ki netice alamaz. Belki iyi oynar, keyif verir ama netice alamayabilir. Pragmatikliği bir kenara bırakır çünkü, 1966 Dünya Kupasında Brezilya'nın düştüğü durumlara düşer. Bu yeni oyuncunun varlığı, oyunu daha iyi kontrol eden ve farklı işler bekleyeceğiniz yeni bir oyuncuya sahip Aston Villa'ya olanak sağlar ama ilk etapta bu oyuncunun görevi Petrov gibi harika, uzun veya çabuk paslar atabilmek olmalı. Arda gibi ayağında topu tutmamalı, bir yandan Sidwell gibi fazlaca düz pas yapmalı ama bir yandan da takımın fazlaca sıkıntısını çektiği, ortadan hücum etme alternatifi doğurmalı ve oyun sete sete dönerse bir seçenek sağlamalı. Aston Villa hızlı oyunda çok iyi, geçen sene en iyiydi ve halen de iyi, geçen seneki başarısını ve bu seneye taşınan galibiyetleri hızlı oyununa borçlu. Baktığında Liverpool da çok hızlı oynuyor ama bunu top taşıyan oyuncularla değil, hızlı paslarla sağlıyorlar. Ama şu var ki, Aston Villa'nın bir sorunu var ve önemli bir sorun bu. 11 kişi hareket etme olgusu bir türlü her maçta sağlanamıyor, kötü oynanan veya zor kazanılan maçlarda hep bu sorunu görürsünüz. Arsenal 8-9 kişiyle aktif hücum yapıyor mesela, bu 11 kişi hareket etme konusunda çağ atlamış bir takım. Onlar bu konuda çok iyiler, çünkü herhangi birinden farklı seçenekler sunabilen oyunculara da sahipler aynı zamanda. Bizim oyuncularımız o kadar iyi değil ama hep beraber hareket ettiğimizde harikayız. Yine bir yaratıcı orta sahamız yok, yine derinden ortalarla gol aramaktan başka vizyonumuz yok, ama harikayız, çünkü güç-hız karakterini ortaya koyabiliyoruz. Bazı takımlar belli konularda özelleşerek, kopuk bir oyun yapısıyla başarıya ulaşıyorlar, bazılarıysa dengeli bir kadro içinden beklencek ufak-tefek günlük katkılarla. Sunderland aykırı yapısıyla fark yaratıyor örneğin, ben Sunderland'i, Chelsea maçındaki Sunderland'i sevemedim. Sunderland iyi bir takım mı derseniz, işte neye göre iyi? o günden bugüne yapı çok gelişmiş ama ana hatlarını korumuştur düşüncesinden yola çıkarak, oyun yapısı tatmin etmeyebilir ama bu kötü olduğu anlamına gelmez derim. Dengeli bir kadrodan bir oyuncunun sağlayacığı farklılıkla sonuç arayan, daha az riskli takımlar da pek tabii saygıyı hak ediyor, Birmingham City gibi, Wigan Athletic gibi. Özellikle Wigan'ı çok seviyorum, bu sene özenle izlediğim takımlardan biri.

Ve Aston Villa'yla başlıyorum. Öncelikle, bu 11 kişi hareket edememe mevzusunun çözümü 4-5-1 değil. Çözüm olarak 4-5-1'i sunmak ikinci yapı üzerine, az risksiz olan üzerine bir yapı inşa etmek demek, 4-4-2'deyse, herkesin herkes adına daha fazla çalışması gerekiyor sadece, bu da efor gerektiriyor, ama neticede çok daha komple bir takım ortaya çıkıyor 4-4-2'de. En ilerideki oyuncuyu destekleyecek bir ikincinin olması ve kanat oyuncularına gereğinden çok daha fazla yüklenilmemesi, daha güzel hücumlar izletiyor bize, ve bana. Benim 4-4-2 beğenimin ilk nedeni, daha komple bir oyun sunması o halde. İkinci nedeniyse, tam faydalı olan bir üçlü orta saha yaratamamamız. Sidwell hiçbir şey yapmıyor, tamamiyle, hakkaniyetiyle, hiçbir şey yapmıyor. Hiçbir şey yapmaması; bir ikili orta saha elemanı olmasıyla, dolayısıyla görevinin oraya buraya koşup, arada ayak, arada kafa, arada dirsek uzatmasıyla ve başka bir şey yapmama zorunluluğuyla nötrleniyordu. Biz Petrov'u neden beğeniyorduk? Bu adam ayrıca çok iyi pres yapıyordu, harikalığı buradaydı, bizim iskeletimizin 3 temel parçasından biriydi. Agbonlahor-Young-Petrov. Sonra bu üçlüye James Milner da katıldı, ama Milner bu iskeleti değiştirmedi, birtakım eklemeler yaptı. Şöyle ki, geçen sene 4-4-2 veya 4-3-3 de denebilir o size kalmış, geçen seneki düzende ortada Petrov-Barry, solda Young, sağda NRC oynardı. Bizim bu 11 olarak hareket edememe problemimizi bir nebze telafi ediyordu. Şöyle ki, orta sahada bir üçüncü gibi olduğundan, bloklar arası kopukluk olsa bile topun gidiş gelişleri daha az oluyordu. Milner, Reo-coker'ın verdiği katkıyı veriyor, takımın açık ara en çok koşanı, her maç böyle, her yere koşuyor, her işi yapıyor, geriden gelip top da alıyor. Yani NRC'nin yaptığı işlerin pek çoğunu yapıyor. Bunun üzerine aktif bir hücum oyuncusu olma özelliğini kullandırıyor, bu açıdan katkı yapıyor, hücumlarda aktif olarak rol alıyor ve özellikle 4-5-1'de Gabby'nin yanına sokulan bilhassa adam olup, kat ettiği alanlar bakımında supporter gibi oynuyor. Her işi yapıyor yahu. Ama bizim yapımız Milner üzerinden dönmüyor, dediğim gibi Petrov-Young-Gabby üzerinden dönüyor, daha çok da Petrov-Gabby. Young, yüzlerce binlerce kez söylediğim gibi çok uzun zamandır çok kötü oynuyor, keskinliğini ciddi biçimde kaybetmiş durumda. Keskinliğini kaybetmek demişken neyse ki Arda Turan kafa yapısında değil, çıkıp da ben milliyetçiğim ayaklarına yatmıyor. Arda Turan'dan nefret etmiyorum belki, aslında kimseden nefret etmiyorm, nefret kıskançlığa pek yakındır çünkü, ama o adamı hakkaten hiç sevmiyorum, Emre'lik görüyorum, daha çok Belözoğlu'luk görüyorum. Galatasaraylılık ayaklarına yatmakla olmuyor, zaten şu takımın sevdalısı olma olaylarına da aşırı derecede kılım. Takıma bağlılık, takıma laf edildiğinde ayaklanmakla olmaz, seyirciyle yapay değil gerçek bir bağ kurarsın, gerekirse sahada ağlarsın Milosevic gibi, şu abiye laf ettirmem gibi söylemlerle, şunla bunla olmaz. Her neyse. Ashley Young yaklaşık 1 senedir, düzenli olarak iyi orta açamıyor, adam geçemiyor ve çokça pas hatası yapıyor. Yine daha önce söylediğim gibi, bunda açık alanlar bulamaması, oyunun eskiden olduğu kadar mecburi olarak sol kanada yıkılamaması da etkili, ama bunun dışında da çok bariz bi düşüş var Young'da. Bu yazının ilerisinde değineceğim, Young, Chelsea maçında nasıl kullanılması gerekiyorsa aynen öyle kullanıldı, güzel de oynadı, önemli işler de hakkaten yaptı, sevindirdi, ama maçın adamı olamadı, hatta yaptığı pek çok olumsuzluk vasatın biraz üstüne çekebilildi toplam performansını. Young, keskinlikten çok uzak, bir oyuncunun bir kere adam geçip, sonraki iki pozisyonda topu kanatlı hayvanlara atması hoş değil. Daha iyi bir oyuncu olması için, daha çok içeri kat etmesi, daha verimli oynaması gerek, fazlası değil, belki bir de daha iyi şutlar atmayı öğrenebilir, böyle bir özellik de edinirse gerçekten de Ronaldo'nun boşluğunu, yani bu boşluğun yarısını doldurur.

Efenim, şimdi kafama estiği gibi yazdığımdan konuyu saptırıyorum, unutup gidiyorum. Petrov'un rolünü mutlaka anlatmam gerek sizlere. Evet bizim oyun karakterimiz tamamen Petrov ve Agbonlahor üzerine dayalı. Petrov olmadığında NRC-Sidwell defansif açıdan fena olmuyorlar ama ya o pasları atabiliyorlar mı? Hayır. Bu iki oyuncunun güzelliklerini somutlaştırmak adına birer örnek veriyim. Petrov, geçen senenin bilmem kaçıncı haftası, ama sonlarda bir hafta, Macheda'nın kendini tanıttığı hafta. 4-4-2'e yeni geçilmiş bizim takımda, Manchester'ın eksiği çok, hava toplarında zorlanıyorlar, çünkü hatırladığım kadarıyla stoperde O'Shea falan oynuyor ve Manchester çok kötü ayrıca. İyi oynamıyor. Skor 1-1, ama tüm bu durumlara karşın Manchester yükleniyor, 9-10 kişiyle bizim yarı alanda. Top Ronaldo da, kafayı kaldırıyor falan filan. O arada Petrov kapıyor topu, çok az sürüyor ki en uygun an gelsin, o an gelince harika açılı bir pas atıyor Young'a, Young sürüyor, sağdan kopup gelen Agbonlahor içerde topla buluşuyor, kafayla atıp 2-1 yapıyor. Agbonlahor'un bilmem kaç maç üst üste gol atamadığı döneme denk gelir, taraftarlarca yuhalandığı dönem. Sonra düne gidelim. Yine aynı şey, Stiliyan abimiz, yine o şok preslerinden birini yapıyor, hemen Heskey'i görüyor, Heskey de çok güzel bi karar verip hemen Gabby'i, ve gol oluyor. Böyle yani, hep bu şekilde. Aston Villa'nın oyunu fiziksel özelliklere dayanıyor, uzun boylu güçlü adamlar, bol bol koşanlar vs vs. Taç atarken bile bekliyoruz, bekliyoruz ki oyuncular iki pasta boş alan bulacak dizilime yerleşsin. hep böyle, biri kafayla indiriyor, diğeri hemen tek pasla ötekini görüyor ve ötekinin önü boş oluyor. Bazısı bunu pasla yapar, biz böyle yapıyoruz. Geride beklemeyi kabul ettiğimiz maçlarda, dolayısıyla büyük maçlarda zaten harika işliyor bu karakter. Çok da iyi bir defansımız var, hele ki Collins, müthiş bir oyuncu. Benim defans oyuncusundan en çok beklediğim agresiflik desen var, dalıp gitme yok, topla münasebet iyi, topu görünce korkma yok, uzun paslar yerini iyi buluyor, o neydi lan dedirtiyor, en önemlisi, gerek Dunne gerek Collins, sadece yapmaları gerekenleri yapıyor. Güzellikleri burada. Young'ın feyz alması lazım. Rakibe baskın geldiğimiz maçlardaysa bunu uygulayamıyoruz, o açık alanları pek de bulamıyoruz çünkü. Ben bu konunun çözümü nedir, buna geçicem ama ondan önce Gabby'den de iki hayvanlık örneği veriyim. Geçen seneki Arsenal maçlarından birinde, ikisi de senenin en güzel maçları arasındadır, Gallas'a kaç yüz metreden yetiştiği bir pozisyon vardır ki, sanırsın futbolcu değil atletizmci. Bir benzerini geçen hafta Villa Park'ta gördü herkes, 70-80 arasında bi dakikada, Ashley Cole'den yine metrelerce geride Gabby, Cole de artık dışarı gidecek diye bırakıyor, ne biçim bi depara kalktıysa, gitti taç olmasını engelledi, devamı çok tehlikeli pozisyon oldu. İşte bizim hücumlar, böyle bi anda hızlanmaya dayanıyor, böyle açık alan buluyoruz ve böyle etkili oluyoruz. Bu karakterin en önemli devam ettiricileri de Petrov ve Agbonlahor.

Büyük maçlara daha bir konsantre çıkıyor takım, haliyle, insanoğlunun huyu böyle. Herkes her yere koşturuyor, çabalıyor vesaire. İşte bu tip maçlarda o bir vücut halinde hareket edememe huyumuz ortadan kalkıyor, ben bizim savunmanın orta saha kadar geldiği, hücumcuların gerilere yardım ettiği, Milner'ın ceza sahasından top çıkardığı, tüm bunlar olurken Petrov'un da ceza sahası önlerine geldiği maçları çok seviyorum, hatta daha çok. Alan daraltınca, top hep bizde oluyor zaten, böylece çok uzun top oynuyoruz, topu fazla ayağımızda tutamıyoruz fikrinin de üstü çizilmiş oluyor. Mutlaka alan daraltmamız, herkesin daha fazla şey yapması gerek ki iyi oynayalım. Evet, iyi oynayalım. Her maç iyi oynamamız gerekmeyebilir ama iyi oynamanın formülü işte bu, gerek 4-5-1'de, gerek 4-4-2'de. Petrov mesela dar alanda o kadar etkili bir oyuncu ki. Ayrıca şunu da söyliyim, her özelliği vasatın üzerinde bu adamın. Çalım da atıyor, bunu yapabiliyor kesinlikle, şut da atıyor ki, en güzel gol seçilen malum bir golü var, ama yeterince serbestliği sağlayamıyoruz bu adama. Her hücumumuz ayrı ayrı değerli olduğundan, az şut kullanıyoruz, bu serbestliği tanıyamıyoruz takımın bilhassa şut çekebilen oyuncusuna. Alan dar olunca Petrov o müthiş top çalma özelliğini gösteriyor, rakip oyuncu onun çemberinin içindeyse mutlaka alıyor topu. Fakat kopuk oynadığımız maçlarda, ki bu maçlar işte Wolves maçıdır, veya Blackburn, kimse geri koşmaz veya savunma hep geride bekler, Petrov kayboluyor ve inanılmaz yoruluyor. Kayboluyor çünkü, 30 değil de 60 metrede oynamak zorunda kalıyor mesela ve yapabileceği tek şey o alanları pozisyon bilgisiyle kapatmaya çalışma oluyor, o ölümcül müdahelelerinden yoksun kalıyoruz. Ha Sidwell için n'oluyor? Hiçbir değişiklik olmuyor, çünkü hiçbir şey yapmıyor kendileri. İşte o boş alanları kapatmaya çalışıyor Sidwell, sanki topu her alışında Curtis Davies veya Carlos Cuellar vari bir telaşa kapılıyor, basit paslar oynuyor genelde. Bir orta saha oyuncusunun minimum yapması gerekenleri yapıyor, bu açıdan, oyunu basit oynadığı ve yapması gerekeni yaptığı söylenebilir ama adam silik yahu, br şey katmıyor yani. Onun yaptığı her şeyi daha da iyi yapabilen bir NRC varken, ben anlamıyorum, sahiden ne işe yarıyor? Daha önce hiçbir şey yapmıyordu, dünkü maçta bir de anlamsız penaltıya neden oldu, iyice gözden düştü. Sidwell'in sunduğu tek seçenek uzun boyu sanırım, özellikle 4-5-1 oynadığımız dönemde Scharner vari bir görev üstlenip ceza sahasına sızar, orada kafa topu beklerdi. Dünkü maçın ikinci yarısının ilk dakikasında Young'ın bir ortası vardı, Sidwell içeri kat etti, ama çok zayıf vurdu, golü yapamadı. Genel anlamda Sidwell'i hiç beğenmiyorum.

Çözüm nedir denirse, İngiltere için yaptıklarını bizim takım için de yapabilen bir Heskey, Carew yerine düşünülürse iyi olacaktır. Ama bundan önce, bloklar arası mesafenin kısaltıldığı maçların çoğalması ve benzeri şeyler gerek. Her maçta iyi oynanması gerekmiyor, bunu sadece Aston Villa'dan değil, herhangi bir başka takımdan beklemek de haksızlık ama seviyenin aşağıda tutulan maçlarda ortaya konan karakterin değişmesi gerekiyor olabilir. Belki bu tip maçlarda, favori olup olmadığımıza dikkat etmeden daha fazla geride bekleyebilir, maçın son yarım saatine enerjiyi saklayabiliriz veyahut maçın başında bir tempo yakalanıp sonlarına doğru skor korunmaya çalışılabilir, ki bu ikinciyi yapmayı daha çok tercih ediyoruz. Bununla beraber, bazen yeni oyuncuları da izlemek istiyorum, yeni oyuncunun takıma girmesinin oyuncuda sağlayacağı motivasyon, bu tip, kolay, çekilmez ama 3 puanın alınması zorunlu olan maçların aşılmasında tetikleyici olabilir. Mesela önümüzdeki 1 hafta için de 3 ayrı maç oynanacak, üçü de deplasmanda, bunlardan biri ilk haftalardan kalma erteleme maçı diğeri de Sunderland'e karşı kupa karşılaşması. Beye'yi, mümkünse Guzan'ı ve kesinlikle Heskey'i, ayrıca Reo-coker'ı bu maçların herhangi birinde ilk 11 başlamış görmek istiyorum. Uzun vadede Petrov'u ikileyecek olan Delph olacak, sağ beki de mutlaka Luke Young alacak. Bir kanat savunma oyuncusunun, stoperden dönme olmasını hiçbir zaman sevemedim. Beklerin illa ki ofansif olarak harika olmaları gerekmiyor, ama stoperden bek yapılanlar, benim hiç hoşuma gitmiyor. Cuellar gerçekten iyi oynuyor mesela, ama o sağ tarafta olmuyor işte, yani Young varken olmuyor. Her neyse. En sevdiğim bek tipi, ne savunmasıyla ne hücumuyla, atletikliğiyle öne çıkandır. Şu ana kadarki bölümde sezonun en iyi oyuncusu Collins, sonra Milner-Dunne-Agbonlahor-Petrov geliyor. Bu dördü birbirlerine üstünlük kuramadı benim nezdimde.

Tüm bu karmaşayı düzenlemek için ikinci paragrafa dönüyorum şimdi. Tekrar edelim. İstatistik gösteriyor ki nispeten zor maçlarda galip gelmeyi bilip kolay olanlarında zorlanıyor, hatta kaybediyoruz. Kaybedilen maçlar incelendiğinde ikisinde de 4-4-2 dizilimiyle sahada olduğumuzu görüyorum, Manchester City beraberliği bir yana -ki o maçta da 4-4-2 vardı-, berabere kalınan maçta da yine 4-4-2 dizilimi karşımızda. Sorun 4-4-2 midir peki? Ben hayır diyorum. Nedenini yukarıda açıkladım, buna belki de gereksiz bir somut dayanak noktası oluşturmak gerekebilir, o halde 4-4-2 düzeninde kazanılan Chelsea maçını gösteririm. Bu durumda, bu mağlubiyetlerle dizilimin bir alakası var mı, yoksa her şeyi anlamlandırmak gerekmiyor, tesadüf de olabilir mi? Bunu biraz irdelediğimizde, 4-4-2 diziliminde ortaya konan oyunda, takımın sahaya dağılışında sorunlar yaşandığını, defans-forvet boşluğunun çoktan daha çok olduğunu, orta sahanın edilgenleştiğini görüyoruz. Ama sonra yeniden Chelsea maçına dönünce aynı dizilimin farklı şekilde sahaya aktarılışıyla şapka çıkarttığım bir futbolla karşılaşıyorum. Ve sonuç olarak, kolay maçlarda oyunu daha rölantiye oynamaya çalışmamız sırasında 4-4-2'nin sorun yarattığı, ama sorunun 4-4-2'de olmadığı sonucuna varıyorum. Buradan, sözü geçen maçlarda orta sahayı daha kalabalık tutup daha rahat oynamanın bir çözüm olacağı çıkarımında bulunuyorum ve bir diğer çıkarımım da bu tip maçlarda, tempo tutturmayıp kazanmak istediğimiz maçlarda özellikle duran toplara daha fazla konsantre olmamız gerektiği oluyor. İpleri biraz salıverdiğimizde, O'Neill'dan da genelde maç içi hamleler görmeyiz, rakip biraz iyiyse bizi yenmeyi başarıyor. Wigan ve Blackburn çok iyi takım değiller, ama bizim şartlarımızdaki takımlara karşı her zaman çok tehlikelidirler, özellikle de Wigan. Çünkü Wigan dengeli bir takımdır, bu takımı bir adım öne taşıyan da Hugo Rodallega'dır. Aykırı bir yapıları yoktur, tabi aykırı yapıdan ne anlandığı önemli ama benim anladığım, belli alanlara özel olarak yoğunlaşmaktır. Wigan pek çok maçta benzer oyunu ortaya koyar, neticeyi birtakım maç içi dinamikler, Rodallega'nın oyunu veya Rodallega'nın varlığı ve duran toplar belirler. Bu yüzden Wigan her maçı kazanamayabilir, ama bazı özel maçları kazanmaları, Chelsea'yi yenmeleri ve Aston Villa'yı yenmeleri bu karakterlerinin bir sonucudur. Martinez hakkında pek bir şey bilmiyorum ama takımını sevdiğimi söylemem gerek. Şimdi de başlıkta geçen diğer üç takıma değinme vakti...

Saat, 13.10, 25 Ekim.

2009/10/01

Devrim demişken...


Pek çok Galatasaray blogu var. Bu blogların içeriklerine ithafen bir not düşmek istiyorum.

Devrim sözcüğünün kullanmasından çok, gerçekten çok rahatsız oluyorum. Teknik direktörümüz Rijkaard değil Skibbe, yardımcısı da Neeskens değil Ümit Davala olsun, bir de meşhur kondisyonerimiz olmasın. Bu durumda devrim ağza alınmazdı. Devrim, Rijkaard-Neeskens-Roca üçlüsünün varlığından ileri geliyor o halde, doğru mudur? Bu kısma katılıyorum. Böyle bir üçlüyü barındırmak, taraftar için çok sevindiricidir, harikadir, hatta devrim diyelim tamam. Ama devrim bundan sonrasını kapsamıyor, şu kadar pas yapmışız, şu kadar hızlı yapmışız, bunlar devrim kelimesinin karşıladığı muntazamlıktan uzak. Sahadaki oyunun devrim kapsamına girmesinden rahatsızım. Teknoloji daha etkin kullanılıyor, kullanım alanları ülkemizde gittikçe daha hızlı genişliyor ve sahada olanlar bu araçları kullanarak daha da irdeleniyor, hikayeler yaratılıyor. Her maçın hikayesi varsa bazısı uzun bazısı kısa olur. Bugüne kadarkiler kısa olmalıydı, fazla abartılmamalıydı belki de, ben böyle düşünüyorum. Skibbe'nin ekibi, bu bir elemanlı küme, Rijkaard'ın sahip olduğu rahatlıkta değildi. Güvenle getirilmediğinden, çabuk gönderildi. Dört aşağıdaki yazının ilk paragrafı şöyle der.
Diyeceğim şuydu asıl, tamam istikrar çok önemli de, o zaman doğru adamı seçtiğinize inanmanız gerekiyor. Ya da aslında inanmaktan çok güvenmek gerek. Güven olduğu sürece hiçbir teknik direktör kovulmaz, ölene kadar mesleğini sürdürür. Başka kulüplere gitmez mi derseniz, gidemez, ütopik olaylardan bahsediyoruz, eğer herkes iş başı yaptırdığı teknik direktöre güvenseydi, kimse başka takıma da geçemezdi. E hepsi dolu canım! Tabi her takım çok ciddi planlı, programlı değil. Teknik direktöre herhangi bir çalışan gibi bakılınca 2 hafta sonra gönderilmesi doğal. Güven yok ki çünkü, e geleceğe yönelik bir hedefle de almıyorsunuz sonuçta. Denizlispor Erhan Altın'ı çok beğenerek aldı da hayal kırıklığına uğrayıp da mı gönderdi? Yoo. Bu olmadı, ötekini dene. E demek ki işi baştan yanlış yapmışsın. Şimdi teknik direktörler de farklı farklı tabi. Yatırım yapan takımların alacağı teknik adamlar farklı, asıl bunlarda sabır gösterilmezse saçmalık. Şimdi o yatırım yapan takımların yerine Aston Villa'yı, bunlardanın yerine de Martin O'Neill'ı koyun. Bu adama haksızlık etmeye başladığımı fark ettim.
Skibbe'nin getirilişinde heyecan ve beklenti vardı, ama güven yoktu. Her teknik adam atanışında elle tutulur bir beklenti vardır, dersin ki mesela bu adam iyi oynatmaz ama ligde tutar, Alex McLeish gibi. Bu hoca, görev hocasıdır bir nevi. Takımı teslim ettiğiniz kişi değildir. Teknik direktör mertebesinde olan kişilerden biri takımı teslim ettiğinizdir, diğeriyse bir hedefi gerçekleştirmesini beklediğiniz. David Moyes'a Everton takımı teslim edildi, şimdi baktım ki 7 yıldır kentin mavi yakasında ve bu dönemde ligden düşme tehlikesi bile yaşadı takım, hoca değişmedi. Ben Moyes'ı çok severim, en sevdiğim teknik direktördür. Komple bir teknik direktör, İngilizlerin old-school dediklerinden değil, yeni nesil bir hoca. Yeni nesil hoca deyince, olayı futbol içi unsurlarla çözmeyen (futbol içi unsur derken taktik dışında farklı yollara başvurmak, motivasyon vs. Gerçi motivasyon çok iyi ve önemlidir, uygun bir örnek olmadı ya neyse.), baktığınızda ya bunun futbolcuğu çok iyiydi demeyi aklınızdan çıkardığınız, transferleri, taknik manevraları, oyuncu yönetimi, bunların hepsinde vasatın üstünde bir insan geliyor aklıma. Everton'a hiçbir zaman ikinci takım gibi bakmadım, ama Moyes'ı çok seviyorum. Michael Skibbe'ye gelince, kendisine görev yüklenen hocanın sıkıntısını yaşadı bu bağlamda. Halbuki yapmak istedikleri, takım teslim edilen hocadan beklenecek şeylerdi. Sürekli söylendi durdu, Barcelona şu kadar gol yedi, sonra şu kadar attı, alışma dönemi hep olur, Rijkaard'la şu kadarıncı da olsak devam etmeliyiz, destek vermeliyiz vesaire. Bu güvendir, haklı bir güvendir. Benim eleştirim, Rijkaard'a güvenilmesine veya burası Rotterdam değil vari yorum yapanlara çıkışanlara değil. Ben oynanan oyunun büyütülmesini anlamıyorum, insan psikolojisine olan eğilimi arttırıcı bir etki yapıyor şu Rijkaard sonrası yazılanlar. Skibbe'nin Rijkaard'dan eksisi var, artısı var, konu bunlar değil. Sorun şu ki bu takım basbayağı Skibbe'nin bıraktığı takımdan farklı değil, ha bir de moral olarak düzelmiş halde. Şu an için böyle. Bir daha söylüyorum ki, şu an için. Şu an için benim objektif Galatasaray bloglarından beklediğim; evet, kötü oynuyoruz, ama böyleyken kazanmamız çok iyi. Bu maçta iyiye giden yönlerimiz şunlar, geriye gittiklerimiz ise şunlardı vari bir yorum. Önyargıyla bakıp yanlış algılamış olmam da olası, bu da mümkün. Ama benim algılamam şu ki takım sadece övülüyor, kazanırken de eleştiriler yapılması olabilir, ahlaklıca, abartıya kaçmadan eleştiriler yapılmıyor, sonra skor alınamayınca biraz kızıyor bu kitle. Ankaraspor maçı başlangıç olmak üzere bir düşüşümüz var, bu düşüşümüzün nedenleri de bana göre şu şu diyen yok. Başlangıç Ankaraspor maçıysa, düşüşün nedeni Elano'nun varlığıdır yorumu yapılabilir, bahsolan maçta Arda'nın solda başlayıp çok çok ve çok verimsiz olduğu düşünülürse. Daha derine gidip başka nedenler de söylenebilir. Ama bu odakta yazılar görmedim, hatırlamıyorum. Skibbe oyuncuları dinlendirmediği, takımı fiziksel olarak çok aşağıda tuttuğu için çok eleştirildi, bu açıdan büyük takım hocası değil eleştirileri aldı. Doğrudur, ki bunun gibi özellikleriyle komple bir hoca değildir, ama yeni nesildir. Rijkaard'ın Skibbe'nin bıraktığına çok önemli eklemesi fiziksel yüklemesi oldu. Galatasaray, o klasik temposuz oynayan veya 4 defans-2 orta saha-4 hücumcuyla oynayan veya teknik ama fiziksel olarak düşük, bu tiplerden herhangi birini gösteren, başaltı lig (Rusya-Ukrayna-Yunan ligi takımları vs. Şahtar gibi, Dinamo Kiev gibi) takımlarından biri olmaktan çıktı. Daha komple bir takım oldu. Buna karşın dünkü maçın son 10 dakikasında, daha geniş bakarsak son yarım saatinde fizik olarak çok düşük bir Galatasaray vardı yine. Bu paragrafın özeti ve sonucu şudur arkadaşlar. Bu bir Skibbe-Rijkaard karşılaştırması değil. Skibbe'nin aleyhine olan psikolojik etkenler Rijkaard'ın, tersine, lehine işliyor. Taraftarın takım üzerinde sorun yaratmaması, oktan bok yapmaması çok güzel ve çok önemli. Karşı yakada Fenerbahçe çok güzel skorlar almasına karşın Galatasaray'ın tam tersine sürekli eleştiri alıyor taraftar grubundan. Halbuki çok kesin çizgilerle ayrılmıyor bu iki takım. Oyuncu değişikliği hamleleri Rijkaard hamleleri, hoş hamleler, ama bir de Güiza ısrarına veya Gökhan Gönül'ün sonuçlandırdığı bilmem kaç pas sonucu atılan sezonun en güzel golüne bakalım, emin olun Galatasaray blogları şu kadar dakikada şu kadar pas yapıldı, şu ayaktan şu çıktı gibi ibarelerle bunlar üzerinde çok durur, hikayeler yapardı. Rijkaard eksenli abartılı teknik yorumları komik, burası Rotterdam değil vari olanları da çirkin buluyorum.

Hertha Berlin ve Benfica maçları, bunlar benim izlediğim dönemde en keyif aldığım Galatasaray Avrupa maçları oldu. Ligde altıncı da olsa ısrar etmemiz gerek denilen Rijkaard değil Skibbe olsa, bu sene aynı adam takımın başında olurdu. Avrupa hikayesi farklı sonuçlanır mıydı derseniz, herhalde değişen bir şey olmazdı, çünkü Bülent'in başında olduğu takım Skibbe'nin takımıydı ve oyun da o dönemden kalmaydı, sonuçta Skibbe'nin varlığıyla farklı boyut kazanacak bir şey, bir değişken yoktu. Şimdi daha büyük şeyler beklediğimiz, daha iyi bir teknik kadroya sahibiz. Rijkaard konumunda bir teknik direktörden beklenecek hamleler yapması, 3lü savunması ve şansın diğer tarafta oluşu onu memleketine geri gönderdi, ben bir kez daha o günleri anmış ve kendisine teşekkür etmiş olayım. Varsın Arda Turan Skibbe'ye saygı duymasın.

Takımın bugünkü durumuyla ilgili yazacaklarım fazla değil. Rijkaard'ı seviyoruz ve güveniyoruz, oynamadan kazanmanın sevincini yaşıyoruz. Görünen o ki ligde Fenerbahçe'den başka rakibimiz yok ve Avrupa'da güzel şeyler olabilir. Bugün okulda bi arkadaşım 'abi Rijkaard uzun süre bu takımda kalmak istiyorum demiş' dedi. Şu zamana kadarki izlenimimden bunun politik değil de içten bir söylem olduğunu sanıyorum, böyle umuyorum aynı zamanda ve belki de daha çok ikincisi. Rijkaard'ın kariyeri toparlamayı değil de, bir süre nispeten uzak bir diyarda rahatlık ve huzur, bir rehabilitasyon istediğini, 3-4 sene kadar takımda kalmak istediği sonucunu çıkardım sanki, bu zamana kadar olanlarla yorumlayarak. Neyse bu çok da önemli değil.

Üslubunu en sevdiğim Borges'tir.

2009/09/19

Harika James Milner


Herkese iyi bayramlar, iyi sabahlar. Bu saatte (09.00) Aston Villa yazısına başlamak ironik. Telefon zırlamasıyla uyanmış oldum, sonra da kalkmış bulundum, olaylar böyle gelişti. Yoksa bilindik bayram adetlerinden değil, o işlerle pek aram olmadığı blog biraz karıştırılıp yorumlanabilirse görülecektir. Yine de herkese iyi bayramlar tabi ki. Bununla beraber Aston Villa... Takım, taraftarı son zamanlardaki gidişatıyla çok sevindiriyor, hele ki bazı adamlar var, havalarda uçurtuyor. James Milner bu adam benim için. Ashley Young'a karşı çokça cephe alışım yine eski yazılardan temin edilebilir' -kolaylık olsun diye dipnot olarak ekledim-, belki de bu yüzden Milner'a daha sempatiyle baktığım, sürekli daha iyi bir oyuncu olarak algıladığım söylenebilir ama adam iyi yahu! 2 maçtır harika oynuyor! Birmingham maçında bal yapmayan arı rolündeydi, Sabri Sarıoğlulukları da oldu aynı maçta, ama diyorum ya, bu adama bir şekilde bağlandım gibi, o yaptığı hareketler de olumlu karşılandı bende. O'Neill da oyundan almadı, teşekkür ettim. Bu duygularımı baştan söyleyeyim. Düşüncelerde elbet farklılıklar olabilir. Benim dikkatimi çeken Milner; genel taraftar kitlesiyse Collins'e, Collins-Dunne ikilisine hasta. Bu adamlar da aynı ölçüde harika, Davies-Laursen sonrası yeni ikiz kuleler bunlar oldu, ki olay savunma yönüyle de bitmiyor. Derbi maçından sonra Villa Blog'a bakıyordum, bir yorum dikkatimi çekti. Collins'in Reo-coker'a milimetrik bir pas geçirdiğini söylüyor, bu yönüyle de öne çıkartmış. Ben fark etmemiştim bunu. Çoğu zaman maç izlerken dağıldığım anlar oluyor, dalıp gittiğim dönemler, tanıdık insanlardan oluşan kalabalıkta maç izlediğimde belki de bütün maçı bu durumda izliyorum. Birçok kişide de böyledir. Bazen gerçekten de bir oyuncuyu özel olarak izlemeye çalışmadığımda o oyuncu hakkında fikir sahibi olamam. Çok ciddi söylüyorum ki şimdinin Barcelonalısı Çirginski hakkında çevreden duyduklarım üzerinden bir yorum yapabilirim ancak. Halbuki bu adamın maçlarını iki-üç kere izledik geçen sene. Bende bir fikir oluşturmadı, gördüğüm Şahtar'ın uyutan oyununda çok geride bekleyen iyi bir süpürücü olduğu. Konuyu buradan Aston Villa'ya getirirsek, Collins-Dunne ikilisinin savunma performansının çok üst olmasına ben de katılıyorum, buna kendi gördüklerimle onay verebilirim, ama ikisinin de paslarının bu derece iyi olduğunu fark etmemiştim. Dün izlerken özellikle dikkat ettim, hatta yarın akşam bloga yazar da bloga bir faydam dokunur diye düşünmüştüm. Şimdi net hatırlamıyorum bakın, ama Collins'in bir veya iki pasından -bu paslar hakkaten milimetrik, nokta, yumuşak paslardı- çok etkilenmiştim, Dunne'ın da 4-5 hazırlık pası sonrası, blok olarak ileri gelen rakip takımın arkasına, sol kanada çok iyi bir pas gönderdiğini biliyorum. Collins'in boyu 1.93 ve açıkçası görünüşüne bakarak hantal bir oyuncu bekliyorsunuz. Öyle değil. Bu yeni, üst ikilinin eksiği muhtemelen hız olacak, zamanı gelirse bir daha değerlendireceğim. Ve Gabriel Agbonlahor var... Onun için başka bir paragrafı uygun görüyorum. Rapid Wien elenişinden sonra düşüncelerimi kendime saklamışım, bunu göz ardı etmeden, o dönemden bugüne olanlardan da bahsedeceğim ayrıca.

Portsmouth bulunduğu yeri hak etmiyor. Arsenal maçında da izlediğimi hatırlıyorum bu takımı ama son günde oluşturulmuş kadro, kağıt üzerinde denge açısından bence gayet yeterli. Hücum elemanları eksik bu takımın, Piquionne dışında skor yapacak oyuncuları yok gibi gözüküyor, ama iyi bir orta sahaları var, direk pas oynamıyorlar, kaybettikleri altı maçta sadece Arsenal karşısında daha az pas yapmışlar. Defansta bir sakar adam var, bir de deli adam. Sakar olan Ben Haim, deli olan Belhadj. Hatta Belhadj'ın kategorisine Kaboul da dahil olabilir. Önceki maçları layıkıyla değerlendirmem mümkün değil, ama sorun oyunun hücum hattında değil savunma kısmında, böyle gözüküyor. Birazdan olayları Aston Villa tarafından anlatacağım ve sanki, takım çok önemli işler yapmış gibi görünecek, ama Pompey cephesinden bakarsak aslında bu maçı kendi elleriyle teslim ettiler. Villa'nın ikinci yarıdaki hayalet performansı; arada hortlayan, maçı bırakma karakterinden miydi, top rakipte daha fazla kalınca dengenin bozulması ve ilk yarının aksine rastgele uzun toplar atılmasından mıydı, Petrov-Sidwell'in pilinin bitip kafa ve ayağın birbirinden bağımsız çalışması mı? Üçü veya hiçbiri. Aston Villa ikinci yarıda berbat oynadı ve yine 4-4-2/4-5-1 karşılaştırmalarını gündeme getirdi. Nedeninin ne olduğunu kesin olarak bilemiyorum ama olayı açıklayabilirim. Bir kere ikili orta saha ilk yarıda da üstünlük sağlamamıştı, zaten ikili orta sahanın, iş top kazanma ve prese geldiğinde üçlüye galip geldiğini çok az hatırlıyorum, en son sezonun ilk maçında White Hart Lane'de gördüm. Ama buna karşın, ikili orta sahamız, karşıdaki üçlüye baskın gelemese bile, top daha çok Aston Villa'da kalıyordu, topla oynama yüzdesi bir ara %57 idi ve oyunu şekillendiren Aston Villa'ydı. Petrov'un ceza sahasına girdiğini, bu konuda çok ciddiyim, yaklaşık 6 aydır görmüyorum. Petrov ve Sidwell, üçlüyken ne yapacaklarını şaşıran bu adamlar o 50-60 metrelik alanı beraber gidip geldiler, arada ayak uzattılar, arada ani bir pres denediler. Bunlar çok hoşuma gitti benim, uzun zamandır bu kadar ileri gelen orta sahalar görmedim bizim takımda. Ve işte Petrov ceza sahası civarında, takım halinde hücum ederken kaybedilen topun ilk presini yapıyordu, kazandı topu ve dengesiz bi şekilde sağ çizgiye sürdü. Düşecek gibiydi sanki, en iyi ihtimal korner yaptırırdı, etrafı kalabalıktı, içerisi kalabalıktı. Belki bir karambol golü... Belhadj yardıma koştu, net bir şekilde penaltı yaptı. Avrupa Kupası maçından sonra penaltıcılık Young'dan Milner'a geçmişti (Bahsolan maçta Young penaltı kaçırdı, 10 dakika içinde bir penaltı daha oldu, Milner gole çevirdi). Milner kaçırmadı, iyi bir penaltı attı, golü yaptı. Üstünlük hala Aston Villa'da, bilinçli paslar yapılıyor, önce kısa garanti paslar, bunların çoğunluğu kendi alanamızda, sonra ufak çaplı bir direk top, ya kanatların önüne açılıyor, ya Carew alan yaratmaya çalışıyor. Zaman zaman Friedel'a bırakılıyor top, o da herkese ileri yapıyor, bir de böyle hücum deneniyor. İkinci gol de böyle geldi. Aston Villa, Friedel'ın başlattığı oyunlarda takım olarak sola yığıldı, bu senenin karakteri de aslında biraz bu: solda toplanmak. Sadece bu maçta değil, Fulham karşısında da mesela, Milner-Agbonlahor-Young, üçünün birden aynı bölgede olduğu anlar oldu. Milner'ın şutunun bloklandığı bir pozisyon var, İki pasta Milner ceza alanı sol çaprazında top almış oldu. Çok şaşırmıştım, ilk önce anlamadım, Milner top havaya atılırken koşmaya başladı diye düşündüm. Değilmiş, Friedel oyunu başlatırken oyuncuların büyük kısmı oraya toplanmış. İkinci gol Friedel'ın başlattığı bir oyundan geldi, bir anlık konstantrasyon eksikliği veya belki de yine sola top atılacağını düşündü Portsmouthlular. Ama Friedel ortaya attı, santranın biraz önünden Milner kafayla indirdi, Agbonlahor daha önce hiç görmediğim ama bu maçta iki kez gördüğüm üzere Ben Haim'e çok güzel bir vücut çalımı attı, vururken ayağı kaydı ama yine de köşeye gitti, 2-0 oldu. Öyle ya da böyle, Gabby'i ortadan kullanmak çok önemli; Downing'in gelişi bu konuda yardımcı olacaktır. Yazın vücut çalışmış Agbonlahor, hemen fark ediliyor, formanın kol-omuz bölümü farklılaşmış. Geçen günlerde Birmingham Mail'de bahsi geçti, takımdan herkesi outmuscle ediyormuş. İlk yarı 2-0 bitti, Portsmouth iki bireysel savunma hatasından iki gol yedi, kadere razı soyunma odasına gitti. İkinci yarı bambaşka bir Aston Villa var, top tutamıyor, savunma özenini kaybetmiş. Petrov geçen seneki etkileyiciğinden uzak, sadece bu maç özelinde değil ve takım acil değişiklik uyarısı yapıyor. Carew çıkıp Heskey girdi, ama bilinçsizçe uzun toplara devam edilince bu değişiklik anlamını yitirdi. Olan yine Heskey'e oldu, yine komik duruma düştü. Aktif dinlenme yapılacaksa bir orta saha alınabilirdi, takımın direnci yükselirdi böylece, bu da Sidwell-Petrov'u oyunda tutardı. Heskey 15 dakika sonra sakatlandı ve yerine Delph girdi, geç de olsa değişiklik gerçekleşti. Neyse ki üst üste üçüncü kez gol yemeden maçı bitirmiş olduk. Berbat savunma yaptı Villa, geri dörtlü esnekleşti, bundan öte beni bezdiren Petrov'un haliydi. Stiliyan Petrov, Reo-coker veya Darren Fletcher gibi akşama kadar koşan oyunculardan değil, ama her topa uçar, sıçar, zıplar, bazen acayip toplar kazanır, kontra başlatır. İkinci yarıda bir sürü top var ki kayıtsız kaldı hep bunlara. Hücum yönü gayet iyiydi, oyunun yönünü değiştiren ayarlı pasları var, ceza sahası civarına geldi, penaltı da yaptırdı. Peki ya Sidwell için ne söylemem gerekir, bilmiyorum açıkçası. 2li orta sahada ne yapacağını bileceğinden, bu sistemin ona uygun olduğunu düşündüğümden dikkatle izlemedim bu adamı. Dikkatimi çekmediğinden çok önemli bir katkısı da yoktu sanırım. Bazısı maçın en kötüsü olduğunu söylemiş, bir diğer kısım da gayet iyi olduğunu söylüyor. Bir sonraki 4-4-2 maçında izlemek gerek. Sonuç olarak Portsmouth'un hücumu gol atmaya yetmedi, yoksa daha iyi bir durumda bu Aston Villa ikinci yarı gol yer ve maçın sonunu stresle geçirirdi. Piquoinne'in çok güzel bir pozisyonu var, sol kanattan, laubali defans oyuncularını geçiyor, duvar pasını alıyor, sonra Friedel kurtarıyor. Bir iki tane de Boateng'e alan yarattı, onun uzaktan şutları yine kaleciden döndü. Maçın hikayesi böyle, bu kadar. Nigel Reo-coker hafta içinde teknik direktörle tartışıp eve yollandı, belki buna da değinirim yazı içinde.


Sıra geldi oyuncu değerlendirmelerine. Milner neden güzel, Young neden çirkin? Guardian tahtaları yardımcı olacaktır bu konuda. Bir de eski yazıdan alıntı var.
Bir oyuncunun pozisyonunu belirlerken bakılması gereken ilk şey hangi alanlarda oynadığıdır. Kesinlikle böyledir. Frank Lampard sahip olduğu özelliklerle baklavalı bir orta sahanın en öndeki adamını oluşturabilir, ama Lampard'ın kat ettiği bölgeler daha gerilerdir, onu asıl olarak orada kullandığınızda o özelliklerini daha net çıkarabilirsiniz. Keza Fabregas da öyle. Biraz daha esnek bir oyuncu Fabregas, ofansif orta saha oyuncusu gibi oynamaya daha yatkın, İspanya'nın final maçı kadrosundaki düzende veya Arsenal'in olası 4-2-3-1'inde oynadı, oynayabilir, ama asıl pozisyonu bence biraz daha gerisidir. Ashley Young. Bir yazı önce söyledim, gerçekten çok fazla özelliği var onun ve keskin bir oyuncu olmamasına rağmen onu bu kadar göz önünde tutan da takımın sisteminin uygunluğuyla beraber bu özellikleri. Ama oynadığı alan olarak, şu anki yapısıyla bir 4-4-2 oyuncusudur Ashley Young.
Ashley Young sivrildiği Aston Villa düzeninde hızlı sol kanat oyuncusu olarak bilindi. Hızlı, adam eksilten kanat oyuncusu. Capello'nun takım düzeninde bu oyuncu yapısına verdiği değer ve Lennon, Wright-Phillips gibi oyuncuların iyi sezon başlangıçlarıyla, bu oyunculara ilgi artmış durumda. Young, bunların aksine, etkileyicikten, iki senedir gösterdiği performanstan uzak. Bunu; hızlanacağı, açık alan bulamamasına bağlıyorum ve tabi ki her zaman en formda halinizde olamıyorsunuz. Bir anda hızlanan, böyle adam geçen bir oyuncu değil Ashley Young. Her yiğidin yoğurt yiğişi farklı; ilk adımı çok hızlı olanlar var, ayak hareketleriyle rakibinden kurtulan var, dar alan oyuncusu var, açık alan oyuncusu var, vesaire. Mesela ilk adımın hızlılığı konusunda Valencia'yı ligin en iyileri arasında görüyorum. Ronaldo'nun tekniği topla hızlanmışken değer kazanıyor, bu şekilde rakipleri yanıltıyor. Sabitken yaptığı cambazlıklar bana komik geliyor açıkçası, bu şekilde etkili olamıyor da zaten. Çok sağlıklı bir örnek olmayabilir ama La Liga'daki ilk maçında, Deportivo karşısında bu sıkıntıya sıkça düştü, birebirde sanırım maç boyunca adam geçemedi. Messi bu alanda en iyi oyuncu, Ronaldo da toplara en iyi vuran oyuncu olmasıyla ayrı. Buradan Ashley Young'a yapılacak çıkarım da Ronaldo'nunkiyle benzerlikler gösteriyor. Young'ın sahadayken duruşu biraz eğiktir, belden yukarısı 70 derece açıyla falan durur, 5-6 saniye rakibin üzerine üzerine gider, sonra sola doğru hızlanır, ortayı yapar. Orta yapmamışsa sol içle topu sağ ayağına geçirmiş demektir, muhtemelen yine ortayı açar veya belki de vurur. İzledikçe göz alışıyor. Rooney de soldan getirdiği toplarda önce hızlı gelirken, sonra şöyle bir yavaşlıyor, sağa çekiyor, sağ ayakla sol köşeyi görüyor, bu sene genelde böyle oldu. Daha üstün teknikli bir adam, Fernando Torres, bu hafta West Ham'a acaip bir gol attı, onun için açı pek fark etmiyor. Formda olduğu zaman. Young, topla hızlı değilken tekniği fazla da işe yaramıyor, şayet karşısındaki zayıf bir bek değilse ilk adımıyla farklılık yaratacak bir oyuncu da değil. Noat Samisa'nın onu Liverpool'a yakıştırması vardı. Liverpool'da muhtemelen doğru zamanlarda topla buluşurdu ve etkin olurdu. Şu ana kadar iyi değil ve bir büyük maç dışında, Liverpool maçı dışında da skora katkı yapamadı. Birmingham City çok sert bi takım, orta sahada pek çok kasap var, o maçta Young'a nefes aldırmadılar. Diğer maçlarda da vasatın altıydı. Daha çok şut atması gerek Young'ın. Grafikte görüldüğü üzere derbide sadece bir şutu var. Milner, Sabri Sarıoğluluk yaptı demiştim. Yine aynı grafikte var, çektiği altı şuttan bir tanesi bile isabetli değil Milner'ın ve bunların hemen hepsi de takımın en etkili olduğu hücumlarda atılan son şutlar. Hep o noktalardaydı Milner, hep denedi, hep koştu. Her yerdeydi, kaç ciğerle oynadı kim bilir. Belki maçın en kötüsüydü, sürüyle de kötü pas attı, ama ben seviyorum bu adamı. Milner, Ashley Young gibi kalmıyor, dinamik bir oyuncu. Agbonlahor'un yanına sokulan, ikinci forvet gibi oynayan oyuncu o. Carew'in oynadığı ve çabuk kopan Portsmouth maçında fark edilmedi, ama 4-5-1 düzeninde Gabby'e yaklaşan, o alanlara giren bilhassa oyuncu James Milner. Sidwell de elinden geleni yapıyor ama onun katkısı içeriye açılan ortalarda oluyor ancak. Sürekli deniyor Milner, bunun dışında ortaya geliyor, sağ beke geliyor, sola destek veriyor. Böyle dinamik oyuncuları çok seviyorum, Milner'ı, Pienaar'ı, Palacios'u, Anderson'u, bu adamların oyununu çok beğeniyorum. Keşke Young'dan da Lennon veya SWP'nin verdiği katkının benzeri alınabilse, adam eksiltip çizgiye inen oyuncunun verdiği katkı.

Bayramın ilk gününde olması nedeniyle Manchester derbisi kaçtı. Geniş özeti izledim, ne biçim maç olmuş. Robinho muhtemelen bu takımın karakterini bozacaktır, hele ki yerine geçeceği adamın gerek hızı gerek kişiliği olsun bu takım karakterinin bir vücutta toplanmış hali olduğunu düşünürsek. Bellamy müthiş oynadı. Solda o, sağda SWP, ortada Barry-Ireland, forvette Adebayor-Tevez. Ireland ve Barry'nin olduğu bir orta sahayla dönemin pek çok teknik direktörü sanırım üçlü orta sahayı öngörürdü. Hughes farklı düşünüyor, ister istemez Sir Alex'in öğrencisi olduğunu hatırlatıyor. Kötü de yapmıyor hani. Acaba maç neden o kadar uzadı, hiçbir fikrim yok. Bilgisi olan yorumlara not düşerse çok sevinirim. Everton'ın maçını da banttan izledim sonra. Heitinga'yı beğendim, ama Arteta'sız Cahill, duran toplar dışında sanki pek etkin değil. Everton sol tarafı çok iyi çalışıyor; Big Sam kontenjanından sağ beki almış Salgado, orada çok zayıf kaldı. Bu sene Blackburn'de öne çıkacak oyuncu David Dunn olabilir, çok da iyi bir maç çıkarmadı, ama öyle gözüküyor. Ancelotti'nin Chelsea'si henüz maç kaybetmedi ve kaldığı yerden devam ediyor. Sezonun oyuncusu Rooney olur demiştim ikinci-üçüncü hafta gibi ama yok, herhalde Drogba olacak. Sadece kağıt üzerinde görülen, 6 haftada 5 gol, 4 asist. En son Chelsea maçı izlediğimde takımın düzeni uğruna Anelka daha savruk bir görevdeydi, bunun etkisiyle oyunun skor yönüne fazla katkısı yok, Lampard'sa her zamanki işini yapıyor, Ballack daha aktif ve Ashley Cole 2 senede attığı gölü 1 aya sığdırmış durumda. Jirkov alınırken akılda baklavanın solunda kullanılması, sol bek-sol orta saha rotasyonunu Malouda-Jirkov-Cole'dan oluşturmak vardı büyük olasılık. Baklavadan 4-1-2-1-2'ye geçişle Malouda'nın rolü çalındı, Jirkov da bu kadar iyi bir Cole varken anca Cole sakatlanırsa öne çıkar gibi geliyor bana. Duruma göre Mikel-Essien beraber kullanılabilir ama Deco ve Joe Cole'un sağlıklı olduğu bir kadro hücumda kesinlikle çok rahatlık sağlayacak. Bu 11'de (Deco veya Cole'un olduğu), Anelka'nın rolü de çalınmamış olacaktır ve daha önce söylediğim gibi, Lampard'ın da orta ikilide görev alması, sanki daha uygun, bu açıdan da iyi olacaktır. Tottenham 2 maç üst üste kaybetmenin sıkıntılarını -ve dar kadronun sıkıntılarını aynı zamanda- yaşayabilir Burnley karşısında. Coyle'un takımı deplasmanda da iyi olduğunu göstermek zorunda, henüz Turf Moor dışında golleri yok.
Aston Villa, Blackburn'le oynuyor. Neyse ki deplasmanda, 3 puan banko.

'Benim Young’la ilgili düşüncem bellidir; oyun şekli gereği çok göz ardı edilen Milner’dan bence geridedir. Ama takım için çok önemlidir ve değişik bir oyuncudur orası ayrı. Rahat adam geçebilen bir yapısı yoktur aslında, ortaları da abartıldığı kadar değildir, sadece bu sistem onun için çok çok çok uygundur. Aaron Lennon’dan farkı frikik atabilmesi, daha iyi şutlar çekebilmesidir, ayrıca nispeten çok çok daha iyi orta açabilmesidir, çünkü Lennon kaç senedir orta yapmayı öğrenememiştir. Ondan daha bir kanat oyuncusudur başka özellikleriyle ve bakın söylüyorum yine kaliteli oyuncudur. Ama bana fazla abartılıyor gibi geliyor hep. Çok özelliği var, farklılık yaratabilecek bir kanat oyuncusu, Lennon veya Wright-Phillips delici oyuncular olmalarına rağmen Young delici bir kanat oyuncusundan fazlasıdır. Ama şu an en büyük sorunu silik oluşu, bazen çok iyi, bazen çok kötü oynaması ve keskinlikten uzak oluşu. Zamanla çok büyük bir oyuncu olacak, ama şu an, abartıldığını, keskin bir oyuncu olmadığını düşünüyorum. 2008/08/19, Sihirle 'Arry

2009/09/09

Futbol söylenceleri: Fatih Terim

Popüler oldukça ve bundan daha önemlisi zaman geçtikçe yeni imgeler o farklılıklarını kaybederler, dönemin ürünü olurlar, döneme uyarlar. Futbol. Daha önce Kuzey Amerika'da Mayaların özel top sahaları olduğunu biliyoruz, ama bundan sonra, benim özel ilgimin olduğu 19. yüzyılda gerçek anlamda hayat buldu, gelişti, popüler oldu. Daha önce her dönemin kendine özgü özelliklerini taşıyan, ama esasta aynı yapıdaki entel, ağırbaşlı bayan tiplerimizin izlemekten hoşlandığı bir spordu denebilir. Şu anda curling diye bir spor var örneğin, bu spor şu an bu tiplerimizin hoşuna gidebilir, futbol gitmeyecektir. Nedeni ilk bakışta futbolun popüler olması ve erkek sporu olarak adı çıkmasıdır. Hiçbir sosyetikliği yok. Bununla beraber sayıları hızla artan bloglardan ve bizzat kendi blogumdan af dileyerek söylüyorum ki, aslında her şey anlamsız, bir şeye anlam yükleyen bizleriz, tabi ki bu durum böyle ve futbol da öyle ya da böyle bizim anlam bulmak istediğimiz şeylerden. Herkesin kendine ait hissetiği bir zevki var, bu balık tutmak da olabilir, resim yapmak da veya fotoğraf çekmek de. Hayatını fotoğraf çekerek geçirmek bana her zaman boş gelmiştir, böyle bir hayat bir nevi boşa yaşanmıştır bana göre. Bu bakış açısına göre, eğer fotoğrafçı dediğimiz, dolayısıyla vasatın üstünde sayabileceğimiz bir insan bile boşa yaşadıysa ayvayı yedik. Ben bu açıdan söylemiyorum, bana göre boşa yaşamasının nedeni onlardan bağımsız da hareket etse de hitap ettiği kesimdir. Bu tür insanlar veya en kötü tiyatrolar bile bilinçten yoksun kalan birtakım kimseler tarafından her zaman rağbet görecek. Güya birtakım dokunulamaz sanatsal imgeler yüzünden. Futbol esasen public schoollarda başladı, sosyetik kesimin de dahil olmasıyla, gelişen, büyüyen, bir nevi yeni bir sanat dalı haline geldi. Sanat dalı benzetmesini yaparken, insanların iyi veya kötü belli bir saygıyla bahsetmelerini, ayak takımı oyunundan öte yeni bir gelişme olarak değerlendirmelerini kastediyorum. En kötü resimde bile her zaman yüce duygular, imgeler vardır, bunlara dokunulamaz, laf söylenemez, aksi takdirde sen öküzsün, duygusuzsun. Yıldızlara bakarak yüce duygular içine girmelisin, farklı düşünemezsin. İnsanların bilinçsiz olmasındansa anlamsız yaşaması kesinlikle daha iyidir. Futbol artık en önemli popüler imgelerden biri ve pek çok insan tarafından ilk değerlendirmede hor görülmesinin nedeni bu. Mamafih, kendine özgü, zaman geçtikçe her popüler imgede görüldüğü gibi birtakım yeni durumlar da yarattı ve bunların da savunulası bir yanı yok. Holiganlık ilk akla gelen. Futbol edebiyat kaygısıyla sürekli söylendiği gibi ne hayattır, ne hayat yuvarlaktır, ne futbol her şey. Başka pek çok özdeşi gibi bir eğlence, bir sosyallik bağlamı. Ben her zaman böyle baktım, böyle bakacağım, böyle bakmazsam kendime saygımı da yitiririm açıkçası. Futbol insanlar için bir tartışma odak noktası olduğunda benden uzak. İlk masumluğunu kaybedip bir oyunun dışına çıkan futbolu dinleştirmek, bir açıdan sorun değil. Yobazlaşmayacaksınız. Yoksa her hafta takımının maçına giden, orada beşeri ilişkiler kuran ve bunlardan öte futbol oyununu izledikçe keyif alan standart dindar tipimizseniz size çok teşekkür edebilirim. Yobazlık kötüdür. Dinden soğutan yobazlardır, aynı o sanat düşkünleri gibi bilinçten kopanlardır. Size sağladıkları açısından takımı sahiplenebilirsiniz, nasıl dinime laf edersin, ama küfür etmeyin, kavga etmetyin saçma salak nedenlerle. Bundan iğreniyorum. Futbol ilk masumluğunu kaybetti demiştim, aynı Jefferson'dan günümüze Amerika gibi. Umarım sonra baktığımda bu tarihsel imgeleri yanlış kullanmadığımı düşünmüş olurum. Futbol da işte insanlar üzerinden rant sağlayan yeni bir sektör, işin amatörlüğü vesaire bunlar hep palavra tabi. Yine de seçenekler arasından iyi bir seçim futbol, daha iyisi gelene kadar, takip ve izleme kolaylığıyla böyle kalabilir. İşte tüm bu laf kalabalığının, savruk yazıda bahsedilecek olan Fatih Terim olacaktı: futboldan soğuma nedeni. Terim'i görüp de, siz bu adamları mı beğeniyorsunuz, diyen bir bayana tüm içtenliğimle saygı duyardım. Ben 2000 yılına ve sonrasındakilere yetişemedim. Muhtemelen o aralar sağlığı yerindeydi. İkinci Galatasaray dönemini de bilmiyorum. Ama bilinci yakaladığımdan beri benim için futbol antipatisi olmuştur Fatih Terim. 100. yazıya giriş böyle olsun.

Bugünkü maçın bu eleştirisiyle alakası yok. İnandırıcı gelmediğini biliyorum ama bu konuda yapabilecek bir şey yok. Maç ön ayak oldu sadece. O malum pek saygıdeğer sanat budalalarımız gibi Terim de bir süredir bilinç kaybı yaşıyor. Söyleyeceklerimde hiçbir alay yok, gayet ciddiyim. Daha sonra bu konunun ileri gelenleri tarafından belki de incelenir kendine güven patlaması yaşayan bu insanların durumu. Kendine güvenen bir insan başkalarının dediklerini önemsemeyecektir, çelişkileri yoktur, bununla beraber yine de üst gördüğü bazı insanları önemseyebilir, görüşlerini dikkate alabilir. Bu kendine güvenme meselesi benim için iki şekilde ele alınabilir: bir kısım, yapabilecekleri konusunda kendine güvenlidir, kendine güvensizliğin en kötü şartlarda bakılacak olursa en azından hiçbir yararı olmadığını görür, kendine güvenlidir, ama diğer insanlar için anlaşılabilirdir. Diğer grup ise bazı durumlar sonucu, muhtemelen çok büyük başarı sonucu, artık diğerlerinden farklı bir yerdedir, kapsama alanından çıkmıştır, ulaşılamazdır. Fatih Terim. İnsanı genel anlamda ele alabileceğimiz pek çok durum olsa da bu ve benzeri şartlarda kişi özelinde bakmak gerekiyor. Terim'e ulaşmak, o ya da bu kişiyle, bence mümkün değil. Karşısına geçip de bir şeyler anlatmaya kalkışsanız muhtemelen anlamayacaktır, dinleyecektir kuşkusuz, aslında anlayacaktır ama anlamamış gibi olacaktır, herhangi bir sindirme yaşamayacak, size çok bilmiş bir havayla hitap edecek, komik olacaktır. Benzer durum ergenlik çağındaki kişiler için söylenebilir, tabi bunlarda kesinkes bir güvensizlik, doğru işler yapma isteği mevcuttur ve bu yönden ayrılır. Fatih Terim'in hal ve hareketleri artık gerçekten alay anlamında ilgimi çekmiyor, düşüncemi keskin biçimde dile getirmek için şöyle söyleyim bakın. Mustafa Denizli ve Fatih Terim bazı yönlerle birbirini hatırlatır, çok farklı değiller. Çıkıp Denizli croyça dese emin olun gülerdim, dalga geçebilirdim. Terim'le geçmiyorum, artık herhangi biri gibi kaale alınmaktan çoktan geçti. Konuşması, tavırları çok acayip, geçen Fuat Akdağgillerin programda çıkmıştı. Aynı programda Mehmet Demirkol -sevmem onu, daha iyisi gelene kadar en iyisi bu diyene de katılmıyorum, çünkü o düşüncem son zamanda değişti, şöyle bir yazı da vardır- "Hocam, şöyle bir enformasyon aldım." demişti. Ayrı bir yazı konusu o, duyar duymaz hani şunu da yazmak gerek diye düşündüm. Ama üşendim sonra, ne gerek var dedi insanın şeytan deme ve suçu kendinden atma ihtiyacında olduğu o üşengeçlik. Bu bir eleştiri konusu olabilirdi, enformasyon, deklare etmek, konfirme etmek ve diğerleri. Lakin burada bir ciddiye alma var farkederseniz. Aynı şekilde Terim'in Tanjevic'ten farkı da Tanjevic'in inatçı ve bazı özellikleriyle pek de çekilmeyen bir adam olmasında yatar. Hitler Rusya'daki barakalarda kendi adamlarından biri tarafından öldürülmeye çalışıldı, orada pek çok adam öldü, o kurtuldu. Beni Tanrı koruyor, benim görevim bu gibi bir söylemi oldu, yani olmuş. Bu olayları kendime güvenli konuşacak şekilde net, ayrıntılarıyla bilmiyorum ama farz edelim Hitler bunu gösteri amaçlı değil sahiden inanarak söylemiş olsun. Fatih Terim de o durumda işte. Çığrından çıkmış, komik adam.

Tüm bu futbol dışı muhabbetin ardından her zaman söylenenlere gelelim. Bizim takımın sistemi falan yok. Terim'in takımın başında olduğu süre zarfında verdiği en büyük zarar budur. Fakat bunun etkisiyle ve Terim faktörüyle, eğer sonraki dönemlerde kaybedilmeyecek, bir nevi Almanya-Dünya Kupası ilişkisi gibi sürecekse, çok önemli bir katkısı da oldu: Güven duygusu. Bu önemli. Şu anda saçma sapan şekilde her maçtan sonra bizim takımımız şundan daha iyi, bundan da daha iyi yorumları yaptıran da o, en zorlu maçta kazanabiliriz dedirten de. Bu hedef maçlarda elde edilenler taktiksel birtakım hamlelerin sonucu değil, şans ve psikoljik etkenler ağır basıyor. Hep mi şans olur? Evet efendim olur. Bazı işleri başarmak için dünyanın en iyi kadrosunu oluşturmanıza, en iyi oyuncuları almanıza gerek yok aslında. Futbolun belirleyicisi her zaman sistem olmuştur. Maradona gibi bunu yalanlamaya çalışanlar vardır ama çok da iyi olmayan bir takımla bazı doğru işlerle Maradona'nın takımı kadar iyi olabilirsiniz belki de. Aston Villa, Manchester City gibi bir kadroya sahip olmasa da an itibariyle dördüncü potansiyeli olan bir takım dememin nedeni bu. Keza Alman milli takımı, O'Neill'ın Celtic'i. Bu bazı doğru işler arasında, ilk olarak durgun bir ortam yaratma yatar, sonra oyun düzenini belirleme, sonra oyun disiplinini yaratma, sonra da takımın kendine güvenini getirme. Aslında her işte, kendine güvenmezsen en kötü ihtimalde hiçbir yararı olmayacağını bilmelisin deyip bu aşılmalı. Benim futboldaki kendine güvenden kastım, daha bilinen tabirle kazanma geleneği olarak çevrilebilir. Terim'in en önemli kazandırdığı bu kazanma geleneğidir ama enterasan şekilde kazanma geleneğinin olduğu bu takımda yukarıda sayılanlardan; takım huzur ve durgunluğu, taktiksel disiplin, bunlar yok. Halbuki o sayılanların sonucu olarak kendine güven gelir hemen her şartta, kazanma geleneği bu şekilde oluşturulur. Türkiye A Milli Futbol takımı, milli takım olmasının dışında bir heyecan vermekten uzak.

2009/09/07

Arda ve Elano nasıl beraber oynar?

Bir Galatasaraylı olarak, Galatasarayla ilgili ilk defa gerçek bir yazı yazacak olmam ilginç. Bunun nedeni basit aslında. Bu işi gerçekten iyi yapan, bu işe gerçekten zaman ayıran insanlar var ve benim de üstüne ekleyecek bir şeyim yok. Keita transferi sonrası Galatasaraylı bloglar Arda'nın orta üçlüye kayacağından haber vermişti bizlere, televizyonda rastladıklarımsa Arda'yı böyle kullanmanın doğru olmadığını veya ilginç olduğunu düşünüyorlardı. Bir iki NTVSpor yorumcusu beğenmemişti herhalde, Hıncal Uluç yazık olur demiş olabilir, Mert Aydın da değişik bir düşünce gibi bir ifade kullanmıştı. Mert Aydın'ın zaten tutkulu yorum yapanlardan olmadığını biliyoruz. Şimdi benim düşüncem, taktiksel yaratıcılığın üst düzeyde olduğu, dolayısıyla pek çok şeyi bekleyebileceğimiz bir ortamda Galatasaray'ın Arda ve Elano'yu nasıl kullanabileceği, bana göre nasıl kullanması gerektiği. Böyle bir yazıyı kesinlikle yazmazdım, ama etrafta gerçekten buna yakın bir düşünce görmedim, yazma ihtiyacı duyuyorum.

Bir oyuncunun pozisyonunu belirlerken bakılması gereken ilk şey hangi alanlarda oynadığıdır. Kesinlikle böyledir. Frank Lampard sahip olduğu özelliklerle baklavalı bir orta sahanın en öndeki adamını oluşturabilir, ama Lampard'ın kat ettiği bölgeler daha gerilerdir, onu asıl olarak orada kullandığınızda o özelliklerini daha net çıkarabilirsiniz. Keza Fabregas da öyle. Biraz daha esnek bir oyuncu Fabregas, ofansif orta saha oyuncusu gibi oynamaya daha yatkın, İspanya'nın final maçı kadrosundaki düzende veya Arsenal'in olası 4-2-3-1'inde oynadı, oynayabilir, ama asıl pozisyonu bence biraz daha gerisidir. Ashley Young. Bir yazı önce söyledim, gerçekten çok fazla özelliği var onun ve keskin bir oyuncu olmamasına rağmen onu bu kadar göz önünde tutan da takımın sisteminin uygunluğuyla beraber bu özellikleri. Ama oynadığı alan olarak, şu anki yapısıyla bir 4-4-2 oyuncusudur Ashley Young. Yine o yazıda söylediğim gibi, O'Neill'ın değişebilir (bana göre değişebilir) yapısında oyunculara yön verip vermeyeceğini de görmüş oluruz, belki 4-3-3 oyuncusuna kayar. Buradan Kewell'a, Arda'ya, Keita'ya, Elano'ya geliyorum. Kewell özellikle bu sene 4-3-3 diye klişeleşen düzenin sol tarafındaki bence en olmuş oyuncu. O düzeni sahaya yansıtmak istiyorsanız, bence en olmuş adam odur. Keita da sağın banko adamıdır. Aydın bunların alternatifi. Arda'nın Galatasaray'da ortada kullanılmasının nedeni ondan en verim alınabilecek bölgenin orası olması. Ama Estonya maçında gördük ki Arda kanattan acayip etkili bir adam ve kanat meziyetleri daha üst. Bunda tabi ki senelerce kanatta oynaması etkili. Bir kere topun sürekli Arda'da olması lazım, top az geldikçe oyunda silikleşiyor, top az geldikçe de bunları verimli kullanamıyor veya öyle gözüküyor. Son lig maçında solda başlayan Arda çok etkisizdi, top onda olmadığı zaman bir değeri yok, bununla beraber bu şekilde solda oynadığı zaman ondan yapılması istenenler farklı ve takımda bir dengesizlik oynuyor. Arda'nın önceliği oyun kurmak, yani özenti tabirle playmakerlık yapmak olmalı, Estonya karşısında harikaydı, daha ne beklenebilir bu adamdan dedirtti. Oyun kuruculuk derken takımı harika yönlendirdi, bu sadece paslarla değil. Buradan iki şey çıkıyor. Arda'nın mutlaka topla çok buluşması lazım, takımı yönlendireceği, oyun kuruculuk yapabileceği bir serbestliği tanımanız gerekiyor ve bir de kanatta oynayabilirse kaymağı olur, orada da meziyetleri var. 2 gün önceki maçın gösterdikleri, anımsattıkları bunlar. Galatasaray'da böyle bir rol yok, milli takımda var. Galatasaray'da solda başlayan Arda takımın hızını kesecek ve dengesini bozacaktır bir nebze, ama bundan önemlisi Arda'yı verimli kullanamıyorsunuz. Solda olduğu zaman bir şey değişmiyor: bir pasla, bir çalımla skor değiştirebilecek oyuncu kimliği. Ama oyuna ağırlığını koyan yapısı kayboluyor, daha doğrusu, bu pek de mümkün olmuyor. Galatasaray'ın 4-4-2'ye dönme olasılığı, Tony Pulis'in uzun top oynatmama olasılığıyla eş değer. Böyle bir yapıyı kaldıracak kadrosu da yok Galatasaray'ın. Öyleyse bu paragrafın çıkarımı şu: Arda'nın Galatasaray'daki yeri orta üçlü, milli takımdaki yeri 4-4-2 soludur. O milli takımın sağ kanadı Hamit'in, orta ikilisi de Topal-Emre (Aslında Nuri'nin olabilirdi, olmalıydı)'nindir ayrıca.

Peki Elano n'olacak? Geçen sene Kewell'ın yarattığı sorunların benzeri, sistemde yer bulamayan yıldız oyuncunun yaşattığı sorunlar yaşanır mı? Elano ortada oynayabilir, sorun bu değil. Ama dediğim gibi Arda'nın kesilmemesi gerekiyor ve ikisini de ortada kullanmak akıllıca değil. Orta sahanın hiçbir esprisi kalmıyor. Elbette savunma direnci düşecektir ama sorun bunun dışında bu oyunculardan hangisinin daha geride konuşlanacağı. Sürekli Xavi-Iniesta'lardan gidiliyor ya, bunlardan hangisi Xavi olacak öyleyse? Görünen 4-1-5'e döner, iki tane oyun kurucu serbestliğiyle de bu iş yürümez. Elano ve Arda'nın bir arada olduğu takımda biri oyun kuran adam, diğeri forvet görevlerini üstlenmek zorunda. Önceki paragrafa dönersek, Arda Turan her türlü meziyetiyle ve çok ciddi silahlarıyla beraber bir forvet oyuncusunun kat ettiği bölgede oynamıyor. Messi ve Initesta benzetmeleri yapılırken Arda Turan'ın Messi olmadığını söyleyebilirim, oynadığı bölge açısından. Galatasaray maçlarını izledikçe bu adam Iniesta'dır dedirtecektir fakat Estonya maçında kanatta başlayan Arda'nın hiç fena Messi olmadığını da gördük. -Bu ve benzeri uç benzetmeler abartı anlamı taşımıyor, herkesçe bilinenlerin örnek verilmesi karşı tarafa düşünceleri aktarmada kolaylık sağlar. Bunun için arkaplanda bir hikaye olmasına, Rijkaard'ın bu oyuncularla çalışmış olmasına gerek yok. Delfouneso'yu Henry'e benzeterek daha somut bir oyuncu yaratabilirim karşıdakinde. Mamafih çoğu zaman değişik beklentiler de yaratır.- Elano ise Arda'dan daha bir forvet oyuncusu, yine oynadığı bölge, sahada kat ettiği alanlar açısından, bence bunu kesinlikle söyleyebiliriz. Oyunu kuran, topları dağıtan bir oyuncudan öte, böyle bir adamı orta çizginin diğer tarafında herhangi bir şekilde kullanabilirsiniz. Diego veya Alex tarzında, ortodoks bir oyun kurucu değil. Onu ilerideki üçlünün efektif elemanlarından biri olarak kullanmak, Arda Turan olmasaydı bile daha doğru olurdu belki de. Bu açıdan, Afrika Uluslar Kupası'nın başlamasıyla zaten sağ açığa kayacak, Kewell da sola geçecek. Benim düşüncem artık takıma girme zamanın geldiği şu dönemde sol açık olarak kullanılması, ama bu şekilde kullanım özellikle Caner Erkin'in de sol bek olarak başlamısıyla çok değişik olabilir. Ters ayaklı Elano'nun hem fiziksel hem zihinsel olarak içe kaçmaya meyilli olduğu, geriden Hakan Balta değil de Caner Erkin'in destek verdiği bir düzen. Bu düzende Arda yine o meziyetlerini gösterip oyun içinde etkili olacaktır ama oyun şekli olarak da muhtemelen daha bir Iniesta olacaktır. Taktik bilgisi günbegün gelişiyor Arda'nın, bence bu düzende daha da sağlamlaşacaktır. Bu bahsettiğimi çok net olarak görmeyiz muhtemelen, kadronun genişliği ve dediğim gibi Afrika Uluslar Kupası'nın varlığı, Elano'nun sağa geçme zorunluluğu bunu mümkün kılmayacak. Hakan Balta, son Galatasaray maçlarında ve milli takımda daha farklı oynadı, verimli değildi, ama hücuma çıktı, destek verdi, en azından faydalı oldu. Yine de Elano gibi Brezilya usülü bir açıkla etkisiz olacaktır, onun ikileyicisi Kewell'dır benim için. Şu Canerli düzende Mehmet Topal'ın varlığı da kesinlikle elzem olacak, takımın hızını kesmemesi şartıyla. Mehmet'in Hakan Balta'nınkine benzer bir kıpırdanış göstermesi gerek, ilk aşamada gereken bu. 50 metrelik nokta paslar atmasını beklemiyoruz da, hızlı, doğru paslar atmaya başladığında takımın değişmezi olacak. Benim için bu takımın uygulanabilir, en üst düzeni şöyledir: Leo Franco/Uğur-Servet-Güngör-Caner/Topal-Ayhan-Arda/Elano-Baros-Keita. Ama Keita'nın sola, Elano'nun sağa geçmesi bu söylediğime kıyasla çok daha olası.

2009/09/05

Martin O'Neill'ın Aston Villa'sı

Barcelona herhangi bir kulüp değil. Mes que un club. Ama herhangi bir kulüpten bahsediyorsak eğer, teknik direktör istikrarı çok önemli, çünkü bu aynı zamanda takımın da istikrarlı olması demek, belirsizlik bulundurmaması demek. Kulüplerin kendine özgü bir yol çizmesi gerekiyor, bir hedefin, geleneğin sağlanması gerek. Barcelona'nın gelen gideni çok olur ama bazı temel değerler değişmez hepimiz biliyoruz. Kulüp yapılanması olarak değil ama benzer istikrar hikayesinde Alex Ferguson senelerdir Manhcester United'ın başında. Yalnız acayip medya mensubu havası takınıyorum ha, sanki bunları bilmiyordunuz. Doğru değil mi? Diyeceğim şuydu asıl, tamam istikrar çok önemli de, o zaman doğru adamı seçtiğinize inanmanız gerekiyor. Ya da aslında inanmaktan çok güvenmek gerek. Güven olduğu sürece hiçbir teknik direktör kovulmaz, ölene kadar mesleğini sürdürür. Başka kulüplere gitmez mi derseniz, gidemez, ütopik olaylardan bahsediyoruz, eğer herkes iş başı yaptırdığı teknik direktöre güvenseydi, kimse başka takıma da geçemezdi. E hepsi dolu canım! Tabi her takım çok ciddi planlı, programlı değil. Teknik direktöre herhangi bir çalışan gibi bakılınca 2 hafta sonra gönderilmesi doğal. Güven yok ki çünkü, e geleceğe yönelik bir hedefle de almıyorsunuz sonuçta. Denizlispor Erhan Altın'ı çok beğenerek aldı da hayal kırıklığına uğrayıp da mı gönderdi? Yoo. Bu olmadı, ötekini dene. E demek ki işi baştan yanlış yapmışsın. Şimdi teknik direktörler de farklı farklı tabi. Yatırım yapan takımların alacağı teknik adamlar farklı, asıl bunlarda sabır gösterilmezse saçmalık. Şimdi o yatırım yapan takımların yerine Aston Villa'yı, bunlardanın yerine de Martin O'Neill'ı koyun. Bu adama haksızlık etmeye başladığımı fark ettim. Bu yüzden böyle bir yazı var. Şimdi biraz aklayalım bakalım adamcağızı.

Martin O'Neill 57 yaşında. Öğrendiğimde şaşırmıştım, bilmem siz ne dersiniz? Kademe kademe buralara gelmiş birisi, künyesinde merdivenleri 5er 5 er çıktığı da oldu yazmıyor. Amatör lig takımlarında bu kariyere başlamış, sonra Wycombe Wanderers, sonra malumunuz Izzetli, Heskeyli dönem, Leicester City, aslında burda 5 merdiven atladığı söylenebilir: Celtic ve son olarak da Aston Villa. Bu yazıyı yazmaya başlarken her şey derli toplu olsun bir Martin O'Neill hikayesi dinleteyim diye başladım. Çok önemli gördüğüm, haksızlıkların yaşandığı geçen sezona sarıyorum filmi, kendi yorumlarımla bugüne kadarki gelişmeler neler acaba? Sezonun ilk dönemi çok, gerçekten çok başarılıydı takımın kendi standartlarında. Gabby hat-trickle başladıydı ki acayip bir hat-trick bu, 7 dakikadaydı sanırım, biri sol ayakla, biri sağ, diğeri de kafayla. Daha n'olsun? Sonra bu seneye de sarkan anlamsız bir ilk hafta mağlubiyeti vardı, şimdilerde Tuncay Şanlının takımı olarak bilinen Stoke City yendi bizim takımı. İvme yukarıya doğru gitti sürekli. Sistem özelleşti, yahu hakkaten acayip sezondu şimdi hatırlıyorum da. Sana ne elin gavurundan demeden de edemiyorum ama, hakkaten iyiydi be. Açık ara ligin en iyi kontraya çıkan takımıydı Aston Villa, Arsenal'i yenmişti 2-0, hem de ne güzel bir oyunla. Avrupa'da işler yerindeydi, hatta gençler de şans buluyordu. Bu all-English takımın bir sürü genç oyuncusu vardı ayrıca, Agbonlahor-Young-Carew bir anda ligin en verimli hücum üçlüsünü haline gelmişti. Takım yavaş yavaş, adım adım O'Neill'ın takıma haline geliyordu zaten bir süredir, bunun öne çıkarıldığı hikayeler dillendirilmeye başlandı. Bouma'nın çok ciddi sakatlanmasıyla Young'ın sola, Cuellar'ın sağa geçmesi, sonra sağın adamının Essien özentiliğiyle NRC'ye verilmesi; sezonun hikayesi hakkaten boldu ve ileriki yıllarda ne olacak, ne bitecek, bir eğitim oldu. Sezon içinde her şeye rağmen takım olgusu ve disiplini bozulmadı, bakın bu çok önemli, çünkü yerçekiminin gaddarca davrandığı o dönemde takıma güven kayboldu işte ve toparlanamayışın en temel sebebi bu. Cuellar'ı sağa, Young'ı sola şimdi koyun bakalım; sana da senin transfer politikana da diye sövmeye başlarlar adama. İşte fark burada. Yine herkes hatırlayacaktır, kulüp tarihinin deplasman rekoru kırıldı geçen sene, 13 maç boyunca kaybedilmedi. Hani geçen sene ileriki yıllarda yaşanacaklar için çok önemli olacak dedim ya, her türlü tecrübeyi, iyisiyle kötüsüyle yaşadı çünkü takım, işte onlardan biri de kadronun bu kadar dar tutulmaması gerektiğiydi. Takım bir ara üçüncülüğe kadar çıkmışken (ligin ilk haftalarında değil, fikstür yarılanmışken hem de) çözülmeye başladı, yavaş yavaş, ağırdan ağırdan. Buna mukabil oynanan oyun da iyice miskinleşti. Tek silahı kontra ataklar olan, hem fiziksel hem tekniksel olarak güçsüzlüşen bir takıma döndü. Bu yolda takım yine de çok ciddi bir hedefe odaklanmıştı, bağlar kuvvetliydi, taraftar arkasındaydı ve belli bir momentumla yola devam ediliyordu. Artık iyi oynanmadan kazanmaya başlamıştı takım, bu da mutlaka ki işte o momentumun sonucu. Çözülmeyi en net gözlemlediğim maç West Ham United maçı olmuştu. Rakibe orta sahayı teslim et, geride bekle, Young-Gabby-Milner da arada sıkıştırır, e yorulduk canım, hem sakatlarımız da var. Pas grafiğine baksanız guardian chalkboard'da, aman aman. Kesinlikle West Ham'ın hak ettiği maçtı, Aston Villa kötü olduğundan değil, West Ham iyi olduğundan hak ettiler. Aynı takımın (West Ham'ın) hak ettiği bir başka maç da Manchester United'a karşıydı, onda da Giggs sol çaprazdan vurup maçı bitirmişti. Bizim maçta Milner sağdan bi kaleyi göreyim dedi, Neill'a çarptı, gol oldu! Neyse sonra futbol tanrıları adaleti sağlamakla yükümlü olduğundan bu sefer Villa acayip acayip goller yemeye başladı. Defansı bir gömlek yukarı çıkartan adam, ayrıca golcü de bir adam, Martin Laursen sakatlanmıştı. Sonra futbol hayatı bitti. Ama bağlantıyı koparmadı, en son bu haftaki Fulham maçında Villa Park tribünlerindeydi. İşte takım böyle ite kaka giderken, hadi 10 maç kaldı, hadi 9 kaldı derken Moskova felaketi ibreyi birden terse döndürmüştü. Artık çok net biçimde hedefi gösteriyordu O'Neill: İstikamet Şampiyonlar Ligi. İlki İngiltere'de 1-1 biten maçın rövanşına, Moskova'ya, şimdinin Peace Cup kadrosunu götürdü O'Neill: Albrighton, boyu benim kadar olan Barry Bannan ve diğerleri. Çok çok çok büyük gürültü koptu, güven ortamının dağıldığı, O'Neill-taraftar iletişiminin koptuğu an o andır. Yoksa MON şu ana kadar hiçbir takımda taraftarla sorun yaşanmamıştır, özellikle Celtic'te, bir efsane olmuştur, başardıklarına bakarsanız kesinlikle hak etmiştir de. Kutsanmış adam oldu orada taraftarca, the Blessed Martin. O andan sonra her türlü yöntemi eleştirilmeyi başlandı, sürekli eleştiriler, geçmişteki başarılar, bu adamın nasıl bir yapısı olduğu ve her şeyden önemlisi bu takımın aslında amacının geleceğe yatırım olduğu unutuldu, aynı ifadeyi, geleceği yatırımın unutulmasını şu Kriz yazısında da görebilirsiniz. Geçen sene eldeki oyuncular arasında Laursen, Barry ve çok iyi bir Ashley Young olunca bu hedef biraz daha kısa vadeye indirilmiş gibiydi, ama O'Neill'ın gelme amacı başından beri belli, temeli de attı ve şimdi meyvelerini almayı bekliyor. Transfer döneminin kapanmasıyla şu an aklımda hiçbir tereddüt yok, aynı geçen senenin ilk dönemindeki gibi hissediyorum. İşte güven ortamını sağlamış bakın. Buna rağmen hâlâ aynı şeyleri söyleyen de var, O'Neill ne biçim adamsın diyenler var. Ama sayı bir hayli azaldı ve denge sağlandı gibi geliyor bana. Değişik transfer politikası Dunne'ın da alınmasıyla anlam kazanıyor benim için. Reo-coker, Sidwell; Ashley Young'ın, Agbonlahor'un olduğu bir ortamda anlam kazanıyor aynı şekilde. Takım aynısını (dördüncü olmak) yeniden deneyecek, geçmişten dersler alarak, daha geniş bir kadro, rotasyon imkanıyla. Ama her şeyden önce 3-4 sene sonra çok dengeli ve sağlam bir kadro oluşturma amacı taşıyoruz, bu çok net. İşte benim buna olan inancım kaybolmuştu, güvenim azalmıştı. Daha geçen Liverpool galibiyeti sonrası dedim: Aston Villa hafta içi 2-0 kaybedip elenebilir de. Dengeyi yitirmiştik. Şimdi o görüş değişiyor biraz, yeniden eski birlik günlerine dönüş var gibi. Herkesin belli bir rekabet içinde olduğu, herkesin gelişmeye açık olduğu, belli bir oyun düzeninin yapılabileceği, takım içi huzursuzlukların olmadığı yeni bir takım. Ben umutluyum, işin teknik yönüne de daha alt paragrafta değineceğim.

Peki acaba neden bir güvenemedik bu safkan İrlandalıya? Pek çok taraftar Moskova'yı unutmadı, Rapid Wien eşleşmesinde de bunla ilgili birtakım olaylar da oldu. Bir başka grup, O'Neill's pets dedikleri gruptan Heskey'i sevemediler, çok kötü hakkaten Heskey, şu oyun düzeninde faydalı olamıyor -eğer zamanı gelene kadar takımdan ayrılmış olmazsa 4-4-2'ye dönme vakitleri geldiğinde, benim düşündüğüm oyun düzeninde çok çok yararlı olacak-. Şu anda biraz haksız yere eleştiri almakta. Bir grup 4-5-1 diye bas bas bağırıyordu, bunlar, muradlarına erdiler. Bir de her zaman eleştirilen yönü, aldığı oyuncuların kalitesinin düşük olması. Benim güvenimin kaybolduğu yer kesinlikle burasıydı, diğerleri ilgilendirmiyor, hatta yukarıdaki 'Kriz' yazısına yine dönerseniz, CSKA vakasında O'Neill'ın arkasında olduğumu da görebilirsiniz. Yahu O'Neill dedim, yeni bir takım inşa ediyorsun çok güzel, ama aynı ligten oyuncu almak her zaman pahalı olmuştur, hem çok para veriyor, hem kaliteyi aşağıda tutuyorsun, takıma zarar veriyorsun, 3 sene sonra Liverpool gibi kalacağız diyordum. Yine fazla harcandı bence, ama taşlar yerine oturduktan sonra gerisi çok da önemli değil. Bu yeni kadronun bozulması zor; kendi yıldızlarını da yaratacak hem -Gabby, Young, Milner, Delph- ve gelişim sürekli olacak. Halen yaratıcılıkla ilgili çekingelerim var, O'Neill'ın yaratıcılığı, kontra-ataktan başka şekilde hücum edilebilmesi gerekiyor. Oluşturulan kadroya bakarak bu konuda da umutluyum açıkçası. Geçen biri Monk'a benzetti MON'u, Adrian Monk. Kriminalle çok ilgilidir O'Neill. Davalar üzerinde yardımları falan da oluyor. Hukuk da okumuş. İşin bir de bu boyutu olunca değişik geliyor tabi, içimizdeki Monk.


Nicky Shorey'nin Portsmouth'a transferi iptal olmuş. Storrie diyor ki, Shorey düzenli ilk 11 oynamak istiyordu, ama bunu hiçbir takımda garanti edemezsiniz. Portsmouth da olsa reddetmek için bir neden gerekiyor işte. Gitmemesi kesinlikle iyi oldu. Şu anda en son olması gereken şey oyuncuların pozisyonlarında geçen seneki gibi değişikliğe gidilmesi veya kadro darlığı çekilmesi. Shorey gitse, Warnock bir başına kalacaktı yine orada. Hem böylece Bouma'yı aceleye getirmemiş oluyoruz, Bouma gerekirse 1 yıl daha oynamasın ama faydalı şekilde dönsün. Carew, Bouma taraftarın sevdiği adamlar bunlar. Carew alemci, ama Kazım gibi değil, kadrodaki genç-mağrur tayfadan farklı bir adam. Ben de severim, oyununu da çok severim. Laursen ve Barry'nin yerlerinin doldurulmasından bahsederken bir şey unutuluyor. Bu adamlar kadar iyisi var mı ki? Barry'nin yerine kimi alabilirdi Aston Villa? Diyelim ki bir şekilde becerildi ve Sneijder alındı, O'Neill'ın tüm bu transferleri anlamsız hale gelirdi o zaman bana. Şu anda kimsenin kimseden üstün olmadığı, laf olsun cümlenin albenisi olsun diye değil, hakkaten birçok farklı oyunu oynayabilecek, dengeli, huzurlu, Avrupa kupası işkencesinin de boşverilmesiyle tamamen lige odaklı bir kadro. Yeniden her şey çok güzel görünüyor takımda. Manchester City gibi ilk dördü hedeflemek için o kadar da büyük transferler yapmak gerekmiyor bazen. Güzellik şu ki, işte ben de bütün transferler artık anlam kazandı derken bunu da kastediyorum, bu sene dördüncülükle bitirilse seneye takımdan ayrılacak oyuncu belki Ashley Young olur, başka yok. Aston Villa'nın hedefi kısa vadede başarı değil, bir anda çok iyi bir takım olmak değil hedef. O'Neill bunun için gelmedi. O'Neill bu takımı eski şaşaalı günlerine döndürmek için geldi. İlk gün açıklaması, bu takımı eski günlerini, Avrupa'da başarılı olduğu günlere döndürecğim şeklindeydi MON'un. Bu da Sniejder'le, Van der Vaart'la olmazdı. Delph'le olurdu, Milner'la olurdu, Agbonlahor'la olurdu, Warnock'la olurdu. Ama hem Warnock hem Delph alınmasa böyle konuşmazdım. Warnock transferiyle Luke Young transferi aynıdır benim için. Senelerdir orta sıra takımlarında sürten, bir sonraki aşamaya geçebilecek, baş altı takım oyuncusu olabilecek, takım iskeletinin oluşmasında önemli pay sahibi olacak, yerli statüsünde oyuncu. Barry ve Laursen sonrası sadece bunlar alınsa derdim ki, ve dedim, fazla umutlu konuşamam. Belli bir kalitenin altında, amaçsız bir şekilde yerli oyuncuların alındığı takım yapıyor, ah keşke parayı bölye kullanmasa derdim. Ama Delph de geldi işte, sonra da Dunne. Ve Collins. O'Neill, Celtic'te de Leicester City'de de kontra atak başlangıçlı oyun tercih etmişti, bununla beraber duruma göre dizilim değiştirmekte sakınca görmediği söylenebilir. Hangi dizilim eldeki oyuncuları en iyi oyunculara en çok yer veriyorsa onu tercih ettiğini söylemiştim, misal Leicester'ın 3-5-2'si ve geçen senenin son bölümündeki 4-4-2'yi bu şekilde değerlendirmiştim. Milner'ı kesemeyeceğinden 4-4-2'ye dönmek zorunda kaldı. Bu konuda, dizilim konusunda güveniyorum ona. Ama acaba taktiksel açıdan da benzer yaratıcılığa sahip mi? Veya oyuncuların gelişimindeki rehberliği ne derece olacak? Bunları bilmiyorum. Bundan kastım, Delph'i yönlendirmesi onu bir 4-4-2 orta sahası mı yapacak, 4-4-1-1 orta sahası mı? Daha önce hiçbir takımda bu şans verilmemişti ona: dilediği gibi bir takım inşa etmesi. Celtic'e kadar çalıştığı takımlarda yaratıcılıktan, futbol sanatçılığından bahsetmek zaten ayıp olur, hepsi alt lig takımları. Celtic'te de farkı, değişik bir takım yaratması değil çok iyi bir takım yaratmasıydı . Bakalım bu konuda nasıl, yenileyebilecek mi kendini? Gabby'nin, Reo-coker'ın sağa, Luke Young'ın sola geçmesi ümit verici bu bağlamda. Delph'i çok merak ediyorum, O'Neill için bu konuda en büyük test bence o.
Düzen değişiyor dedi MON. Artık rotasyon da yapılacak. Herkes ayağını denk alsın gibi söylemedi tabi ki bunu, ama böyle bir sözü var. Şu kadroda, Ashley Young ve James Milner dışında yeri banko olan oyuncu yok, onlar da alternatifleri olmadığından bankolar. Ama şişkin bir kadro değil bu, karıştırılmaması gerekir. Takım içinde bu durumdan memnun olmayan belki iki kişi vardır, iki iri adam: Carew ve Heskey. Başka yok. Carew bu takımın en iyi oyuncusu(ydu) bana göre, şu an bu oyuncu Dunne da olabilir, hatta Milner da olabilir. Potansiyelli olmak farklı bir şey. Arda Turan geçen sene Harry Kewell'dan daha iyi değildi, şu an daha iyi olduğu söylenebilir. Ben bir konuşmada Kewell-Arda ikilisini Milner-Young'a benzettiğimi söylemiştim. Birinin katkısı çok net, Milner'ın, Kewell'ın, ama diğeri de çok acayip futbolcu, Young ve Arda. Yine de Carew, her çıktığı maçta golü atsa da sık sakatlanıyor ve Agbonlahor da senelerdir alternatifsiz olduğundan sene sonunu zor getiriyordu, böylece bu ikili alternatifli kullanılabilecek. Birbirlerini kesmeleri belki çok lüks takımın geri kalanına göre, bir de Carew öyle diğerleri gibi 23ünde değil, takımın ağabey tayfasından. O'Neill'a en çok güvendiğimiz konu bu ve benzeri konuları çözmekteki başarısı. Carew'le Gabby'nin dışında, Heskey bu takıma farklı oyun sunan üçüncü forvet oyuncusu rolünde benim için, bu işler hep kafamdaki gibi gitse Aston Villa öyle bir takım olacak ki, ah... Downing katılınca, o da bir başka oyun sunacak takıma. Şöyle sıralayım bakın bu oyunları.

1-Agbonlahorlu veya Carewli 4-5-1. Özellikle Villa Park'taki maçlarda Sidwell yerine hazır değilse bile Delph, Delph karakterinde bir oyuncu tercihim olur. Deplasman maçlarında çok iyi yaptığımız uzun top-hızlı adam kullanımını uygulayabiliriz, benim için hiçbir sorun yok. Şöyle yok. Bunu belli bir karakterle yapmamız gerekir. Uzun topla oynamak demek, vur ileri gitsin demek değil. Rakip zaten üstüne gelecek, sağlam bir orta sahan var, ve sağlamlığını uyumdan alıyor bu orta saha, savunma anlamında zaaf yaşamazsın. Sidwell'in hücum ederkenki sıkıntıları da olmaz deplasman maçlarında. Şimdi aceleci davranıyorum, Sidwell 5 maç üst üste oynasa da elbet problem olmaz, işler kağıt üstünde olduğu gibi işlemiyor. 3-4 hafta bu kadroyu bozmamak en doğrusu olacak. Sidwell'in sorunu şu bakın. Bir ofansif orta saha oyuncusu değil. 4-3-3'ün ofansif orta saha oyuncusu değil. Fletcher mesela, Manchester United'ın en olmuş orta saha oyuncusu. Klasik İngiliz oyununda pasları doğru yere göndermenin dışında da hücumlara destek veriyor. Ama Giggs'in yerine (Arsenal maçı) koyamazsınız. Sidwell biraz o Giggs rolünde oldu Fulham maçında, en azından Giggs'in kat ettiği yerlerdeydi diyebilirim. Aston Villa'nın kanatları içe kat eden oyuncular değil, Villa'nın oyunu da çizgiye inip orta açan bir oyun değil. Ortalar daha derinden geliyor hep, oyuncuların içe kat etmeleri kontra ataklarda (daha az uzun top oynamamızla, böylece rakibin daha az alan bırakmasıyla bu kontraların sayısı da iyice azaldı) veya çok sıkıştıklarında oluyor. Young bazen sıkışır solda, ortaya gelir, şöyle bir koşturur, sağa döner mesela. Bakın farkındaysınız, yine ortadan oynamak yok. İki hücumu var takımın, açık alanda çok şaşırtıcı bir şekilde kontra, sete sette de kanatlara getirerek oralardan ortalar. Bu ortaları tamamlayan adam Carew oluyordu geçen sene, Agbonlahor ve Young kanatlardaydı. Peace Cup'ta Heskey de eklendi ona, Albrighton'ın güzelim ortaları hep gol oldu. Fulham maçında Gabby tek forvet oynayınca içerisi iyice boş kaldı, çünkü Agbonlahor bir forvet olarak yetişmesine rağmen 2-3 senedir başka yerlerde oynuyor ve başka özellikler geliştirdi. Aslında iyi bir pasör ve iyi bir tutucuyla Wayne Rooney etkisi yaratılabilir. Ama maçta sürekli kanatlara inince sol kanadı tamamen harap etmemize rağmen ortada tamamlayıcı adam olarak Sidwell girdi, bence verimsiz de oldu. Deplasman maçında ofansif özellikleri yeterli, içeride değil. Yerleşim olarak 4-3-3 oynayan bir takımın üçüncü orta sahası gibi oynadı Sidwell, kanatlarsa 4-5-1'in kanatları gibi. Delph oynasa Agbonlahor'a ortadan oynama şansı da verilirdi, pas atar sonuçta bu adam, Gabby'i oyuna sokamazsa kendi bir şeyler yapar, olmadı o Gerrardvari şutlarından atar. Son 20 dakika dahi olsa oyuna alınabilirdi, belli ki pek güvenilmiyor henüz. İkinci gol Gabby'nin ortadan sürdüğü top sonrası geldi, ceza sahası dışından güzel vurdu, maçı da bitirdi. Sidwell'le Carew daha iyi gidebilir, Gabby'le de Delph. Heskey ise başka bir stratejiye daha uygun, şimdi ona geliyorum.

2-Heskey-Agbonlahorlu 4-4-2. 4-4-2'nin adını anmak yasak gibi taraftar arasında. 4-4-2lü günler benim için de tabu, ama 4-4-2 değil. Hele O'Neill'ın yeni şeyler deneyeceğinden umutlandığım bir ortamda hiç değil. Heskey'nin layıkıyla kullanıldığı ve gerçekten çok yararlı olacağı, eşeklikten kurtulacağı (Donkey Heskey) düzen bu. Eninde sonunda buraya varılsa keşke. Orta 3lünüz de yukarıdaki gibi olunca, 4-5-1'in forvetinden mutlaka bir yaratıcılık bekliyorsunuz, mecbursunuz. Orada Heskey tutsun, diğerleri oynasın olmaz, çünkü bence amaç 3lü tutsun, diğerleri oynasın şeklinde zaten. Young barındırdığı ofansif çeşitliklere rağmen oynadığı bölge açısından 4-4-2 kanat oyuncusu. Milner zaten öyle. Downing öyle. Kanatların halen verimli olduğu, Agbonlahor'un da çok ciddi biçimde öne çıkacağı bu düzende orta saha ikilisi muamma. Bir tane pas atabilen oyuncu olması gerekiyor, aksi takdirde saydıklarımın hiçbir anlamı olmaz. Geçen sezonun son döneminde olduğu gibi 4-2-4 olur sistemin görüneni. O dönem takım bıkmıştı, disiplinden çok uzaklaşılmıştı. Muhtemelen O'Neill da çocuklar yerden oynayın direktifini vermemişti. Halbuki zaman zaman andığım üzere bir daha belki de gelmeyecek Petrov-Barry orta saha ikilisi tüm bu stratejiyi mümkün kılardı. Bloklar arası mesafenin kısa tutulması, Heskey'e takım adına çalışması emri verilmesiyle box-to-box midfielder oyuncusunun eksikliği kapatılırdı, bu rol tüm takımca paylaşılmış olurdu. Zaten hepsi bunu yapabilecek oyuncular. Young'a sanki Ronaldo yakıştırılması yapılıyor oyunuyla alakalı ama bir Aaron Lennon'dan çok daha fazla alakalı savunmayla. Bu oyun, topun hızlılığını değil, pasın hızlılığını getirecekti ve belki bir süre için layıkıyla uygulanabilse Tottenham'a gıptayla bakmayacaktım ve artık bu ortamdan sıkılan Barry belki de bir sene daha kalayım, nasıl olsa kontratım bitiyor zaten diyecekti. Hiçbiri olmadı. Zaman içinde Barry'nin bıraktıklarını sürdürecek adam Delph şu an için pek güvenilmiyor dediğim gibi. Ama uzun vadede şu strateji Delph'le beraber işler, hatta daha da iyi olur, çünkü Barry kadar kafası çalışmasa da daha o box-to-box tanımına uygun bir oyuncu Delph. Keşke olsa keşke. Olduğunda, Manchester United'ın şu anki Berbatovlu düzenine yakın bir düzen olabilir, klası farklı ama ana hatları benzer. Tabi uzun vade, uzun vade diyorum da uzun vadede bu takımdan ayrılabilecek 3 oyuncudan biri Emile Heskey. Milli takımdaki yerin garanti diyen olursa MON faktörüyle bence kalacaktır, aksi takdirde çok uzun kalmaz, belki ikinci yarıda Liverpool'a ivme katmaya gider. Bu düzende Carew'e yer yok, düzeni aksatabilir, topu çok tutabilir. Üçüncü alternatif, gerçekçi alternatif değil ama ütopik alternatif Delfouneso olur. Gol atma işini Gabby yapacak, yani yapması lazım. Gabby muhtemelen tekniğinin zayıf olması ve boyunun uzun olmasıyla bir forvet olarak önümüze sunuldu, yoksa kesinlikle kanat oyuncusu olurdu. Bu hızla, peh. Ben yine Rooney diyorum. Oyun onun üzerine kurulunca ne biçim bir etkisi oldu Rooney'nin, Agbonlahor da kendi çapında benzer bir etki yaratacaktır eminim.

3-Üç tane kanat oyuncusu aynı anda. Ashley Young'ın olduğu sol kanada Downing transferi yapıldı yaz döneminde, ilk transfer bu oldu. Sonra, kadro darlığının baş gösterdiği Peace Cup'ta, aslında forvet olan Weimann Agbonlahor'u hatırlatacak şekilde sol kanada kondu O'Neill tarafından ve Ashley Young 4-4-1-1'in o işte anladığınız birini oluşturdu. Downing'in dönüşüyle muhtemelen -çok muhtemel- bunun benzeri bir 4-2-3-1 oynanacak. Delph bu oyunculara yetişenceye kadar böyle de devam edebilir bir süre. Fulham maçında Delph değil de Carew girdi oyuna, sağa Agbonlahor, orta üçlüye de Milner geçti. Böyle niyetleri var O'Neill'ın, o kesin. Sanırım ortadaki adam olarak Downing'i kullanmayı düşünüyor, sağ veya sol kanatları bozmayacak. Downing-Young-Milner'ın sürekli yer değiştirdiği değişik bir şeyler de düşünebilir bununla beraber. Everton'da görüp de heveslendiğim böyle değişik hamleler göreceğiz sonuçta, bu olmadı, yukarıdaki olur, o da olmadı en yukarıdaki.

O'Neill'a belli dayatmalarla bakmamak gerekiyor, gelecek parlak. Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler, şunla bitiriyorum.
"But I also feel he is capable of not only playing on the left wing but also inside and off the centre forward too, which he has done at Middlesbrough to fantastic effect.

"I also believe he can play in off the right. In many aspects we are getting a multi-purpose player who, when fit, will be terrific for the club." Martin O'Neill

2009/09/01

Pencere kapanıyoo!

Geçen sene bu dönemler daha hareketli, daha heyecanlı geçmişti. Mesela Manchester City'nin Balı başlıklı yazı burada, 364 gün önceye kayıtlı. Acaba neden öyle bir başlık atmışım? Muhtemelen şimdi yaptığım gibi, sanat kaygısıyla. Hiç sevmem o işi, yani özel olarak sanat yapmaya çalışmayı, zaten yapamıyorum da. Heyecanlı dediğime falan bakmamak lazım, işin edebiyat yönünü kıvırayım diye böyle yazıyorum bu bağlamda. Yoksa Berbatov'a dünyanın parası ödenmiş, Robinho getirilmiş falan, bunlar işte o günün eğlencesi, fazlası değil. Berbatov-Robinho-Riera'dan David James- Kranjcar-Shorey'e geçiş yapılmış durumda, saat 12.35 itibariyle oluşan tablo bu. Hakkatan değişik transferi yapsa yapsa Moyes yapacaktır, başka sürpriz beklemiyoruz. 4 büyükler ve Manchester City transferleri daha önceden bitirdi; böyle bir durum oluştu. Ortalığı yine 'Arry Redknapp idare etmeye çalışıyor. Kranjcar'ı anladık, çok da güzel olur 3 milyon pound gibi bir fiyata ama David James nereden çıktı? Gomes'in zihinsel gidip gelişleri yerine daha dengeli ve kalitesi iyi James'i ben de tercih ederim, fakat yapma, etme; pek çok doğru transfer olabilir ama hepsini yapmak gerekmez. Takımın dengesi bozulur bu sefer. Levy'den izin çıkmamış, neyse ki alamıyorlar. Paul Hart kim boştaysa almaya çalışıyor, toplama takım denir, aynen ondan oldular, fakat bakıldığında bence Sunderland'den daha derli toplu oynuyorlar. Bu seneyi bir şekilde atlatabilseler geleceklerini o kadar da karanlık görmüyorum. Belki 2-3 sene yine aynı sıkıntılar yaşanacak ama yine de bir Hull City gibi belirsiz takım değiller. Telegraph Shorey'le anlaşıldığını yazıyor. Bunun Aston Villa boyutu, Bouma'dan ümit kesilmedi demek; bu kadar özveri, duygusal yoğunluk içinde sanırım 3-4 sene defansın solunda Bouma-Warnock ikilisini izleyeceğiz. Bouma dönecekse çok da önemli bir gelişme değil. Yok dönemeyecekse, aynı Zat Knight'ın gönderilişi gibi anlam veremediğim bir vaka olarak not düşülür. Çigrinski ve Turner, klasları farklı ama ikisi de kendi çaplarında iyi oyuncular. Biri an itibariyle Avrupa'nın, diğeri de Premiership'in en iyi son gün transferi. Yine de verilen paralar çok. Bazen tek bir oyuncu bile yetebilir savunma dörtlüsünün sertliğinin artması, bir gömlek yukarı çıkması için, Turner da böyle bir oyuncu. Bruce hakkaten iyi transferler yapıyor da, işte bu oyunculardan güzel bir takım yaratabilecek mi? Daha önce söyledim, yaratamamış. 4-4-2 diziliminde veya 4-3-3'de, farketmez, takımın blokları arasında bir kopukluk var, hem de çok büyük. Orta sahanın da yaratıcı gücü düşük ve uzun toplarla hücum aksiyonları belirleniyor. Belki yeni bir ofansif orta sahayla ya da kadro içinden çözümle Reid'i kullanarak 4-3-3'e yaklaşılabilir demiştim, Stoke City maçının son yarım saatinde iki kanat oyuncusunu çıkarıp bunu denemiş Sunderland. Maçı izleyemediğimden ne kadar verimli veya değil, bir şey söyleyemiyorum. Şu dizilim şu oyuncularla, bu dizilim de bu oyuncularla oynanır diye bir şey yok. Her oyuncunuzun farklı özellikleri var, bunlar üzerinden oyun yapınız ve diziliminiz şekilleniyor. Çoğu zaman yaratılmak istenen düzene uygun özellikte oyuncular alınıyor, dizilime şekil verenin oyuncu özelliği olduğu unutuluyor. Bazen sistemi kafasına göre çevirmek isteyen hocalar oyuncuları farklı şekillendiriyor, bazen iyi oluyor, bazen kötü. Kötüsüne örnek Babel, iyisine örnek Kuyt. İşte durum bu. Şimdi Sunderland 4-3-3 diziliminde çıkarsa yine de nasıl olur tam kestirilmez, çünkü asıl sorun oyuncuların takım hüviyetinden uzaklığı, fazla ofansif gibi görünmesi veya yaratıcılığın az olması esas sorun değil. 4-3-3 dizilimde Jones merkezde olur, yanına da Bent ve Campbell. Bence hiç de güzel olmaz böyle, ama az önce söylediklerimi tekrarlamadan aradan çekiliyorum. Mesela Agbonlahor bence ya 4-5-1'de tek forvet oynar ya da 4-4-2'de daha serbest, geriye de gelen, merkez forvetin tamamlayıcısı rolünü oynar. Yani kanat oynamaz. Ama Aston Villa'nın en başarılı olduğu, takımın doğrudan oyuncu özellikleri etrafında şekillendiği dönemde sağ açık oynadı, çok da verimli oldu. Nasıl oldu? Çünkü o takımda sağ açığın görevi deli dana gibi topu ileriye taşımak, kontradan golü yaratmaktı. Bellamy 4-4-2'nin solunda oynuyor, pek çok değişik durumda çok zor olur, ama şimdi oynuyor işte. Durum bu. Ama şu son iki-üç günün tartışmasız yıldızı Tony Pulis oldu. 4 güzel oyuncu aldı ve hepsi de takımı farklı boyuta taşıyacak oyuncular, yani şimdiki düzeni idare edecek veya şimdiki düzeni destekleyecek oyuncular değil. Stoke City artık Stoke City'likten çıktı, Tuncay Şanlı'nın takımı oldu. Bu sene daha çok sözü geçecek ve izlenecek Türkiye'de. Stoke City benzeri bir geçişi Sivasspor yapmaya çalışırken eriyip gitti çok çok yakın zamanda. Stoke City böyle olmayacaktır muhtemelen, ama takımı idare eden havadan çıkarıp orta sıra takımı haline sokalım derken düzensizlik, sistemsizlik baş gösterecek mi bakalım? Son olarak Sunderland'den Collins alındı; Huth, Tuncay ve Arismendi'nin ardından dördüncü transfer oldu. Son güne Everton ve Aston Villa telaşlı girdiler, tabi Everton daha çok. Martin O'Neill, Laursen-a-like Richard Dunne'ı alıyor, çok çok çok iyi transfer olacak. Çok fazla Collins var ligde, bir diğer Collins'i, West Hamlı olanı alınacak, %90 gerçekleşecek bu da. Collins zaten birinci adam olmayacağını bilerek geliyor, Curtis Davies de omuz sakatlığından dolayı -adamın sürekli omzu çıkıyor- ameliyat olmaya karar verdi. Yani stoperde bir süre Dunne-Cuellar kullanılacak. Taş gibi oldu taş. Cuellar bekten stoperliğe terfi edip beklediği devamlılığı bulunca kalitesini göstermeye başladı, Liverpool maçı harika, Fulham maçı da öyle. Fakat bir Martin Laursen değil. O role de Richard 'born-leader' Dunne kadar uygunu az bulunur. Orta sahada hücuma katılan eleman olarak Sidwell'i görüyoruz ve NRC ile uyumlarını Peace Cup'tan beri beğensem de hani piyasada Kranjcar var, keşke olsa demeden edemiyorum. Kranjcar'ın varlığı Agbonlahor'u tek forvet pozisyonunda daha banko yapacaktır, bu kesin. Kanatlar çok iyiydi Fulham maçında, ama ortadan çok zayıf. Zamanla ofansif görevi Delph alacak, O'Neill da muhtemelen bu yüzden orta saha transferinden kaçıyor. Barry'nin yerinin doldurulması kısa vadede mümkün değildi, uzun vadeli yolda mümkün. Hem Gerrard vari özellikleriyle Delph de o ofansif ama aynı zamanda sert orta saha oyuncusu kimliğine daha yatkın. Bakalım. O'Neill'ı yemek yiyip geldikten sonra yine eleştirebilirim, ama yine de şu kadro hakkaten gelecek vaad ediyor. Daha Gardner'ı var, Guzan'ı var, Albrighton'ı var, Delfouneso'su var. Everton'a ayrı bir yazı yazmak istiyorum. Ne biçim bir orta saha oldu yahu! Ama hepsi gelince. Ha belki de yazmam, belki de sıkılırım.

2009/08/25

Yerinde sayan Liverpool, ve Aston Villa?

Blog bir süredir özel olarak Aston Villa’yı anmıyor, ama ancak ikinci yarısını izleyebildiğim (ilk yarıda insanlar Fener maçını izlediler haliyle) şu güzel skorlu maça yer ayırmamak olmaz. Geçen sezonun tamamında iki yenilgisi olan Liverpool, bu sene aynı sayıya üç maçta ulaştı. Geçen seneki gibi keskin olmadıkları görülüyor, fakat büyük maç özelinde görülecek bazı yeni sorunların dışında genel sorunlar geçen senekilerden farkı değil. Nedir bunlar? Kadro darlığı, ikincil oyuncuların birincileri tamamlayamaması, üçüncüllerle uçurum olması, oyunun gidişatını değiştirecek, takım oyuncusundan farklı oyuncu varlığı. Büyük maç özelinde Lucas’ın niteliksiz oyunu sahne almıştı sezonun ilk maçında, Xabi’nin eksikliği, bence, hissedilmişti. Bu sene ilk 4’ü zorlayacak takımlar arasından Everton’ı artık siliyorum, çok sevdiğim Tataroğlu Bilyaletdinov'u almalarına rağmen bunu yapıyorum (bu sene için). Tottenham, Manchester City’den bile daha iyi gibi ve Aston Villa da dolaylı olarak bir takip yapacaktır. Liverpool, Tottenham karşısında oyun üstünlüğünü yitirdi ve maçı bu şekilde kaybetti. Belirttiğim gibi Tottenham, hiç de fena takım değil. İşte böyle maçlar senede en fazla 3-4 kere olabilir, eğer takım ciddi bir krize girmez, güven problemi yaşamazsa. Üç büyük takım ve diğer üç takım, bazı özel durumlara bağlı olarak bu takımlara karşı oyun üstünlüğü yitirilebilir. Liverpool’un geçen seneye göre güçsüz yanlarının olduğu buna mukabil güçlü yanlarının da olduğu, misal sezonu en az 5 gol-5 asist bitirir dediğim Glen Johnson’ın varlığı göz ardı edilmemeli. Bu 3 maçta 2 mağlubiyet durumu çok net yansıtmıyor ama aynı zamanda bir uyarıdır da. Hani dedim ya, takım oyuncusundan farklı oyuncu diye, Xabi onlardan biriydi. Arbeloa da kendi çapında böyle bir oyuncuya dönüşüyor gibiydi, ama görünen o ki ondan çok daha iyi bir oyuncu alınmış: Glen Johnson. Gerçekten iyi ve çok da güçlü. Dün ondan daha iyi oynayan Nigel Reo-Coker (NRC)’dan top alışları vardı ki, aman aman. Hücumcu sağ bek deniyor, işte Brezilya’dan Dani Alves çıkıyor, İngiltere’den Glen Johnson, ülkenin futbol karakterine göre değişiyor.

Lucas’ın hücum setlerine bir katkısı olmadığı gibi oyunun ilk başlangıç anlarında pas kurgusunu ayarlama işinden de kaçıyor, top rakibe geçtiğinde de Mascherano’nun tamamlayıcısı gibi oluyor. Orta saha üstünlüğünü ele geçirdiğinizde o kadar da sorun değil, Xabi’nin şutlarını ve skora katkı özelliğini ararsınız sadece, bence o kadar da olur. Liverpool’un iki pozisyonda etkileyiciliği arttıracak oyuncuya ihtiyacı var her şeyden önce, kulübeyi güçlendirmeden de önce. Orta saha sol kanatta ve Xabi’nin yerinde oynayacak faydalı oyunculara ihtiyaç var. Babel ile sorunlar çözülebilse, Liverpool’un ofansif çeşitlemeleri kesinlikle artacak, bir kere yeni ve bir farklı oyuncu katılacak setlere. Liverpool, Benitez döneminde kanattan akın eden forvet oyuncusu kullanmadı. Bir başka artısı şutları olur. Oyuncuyu son 20 dakikada oyuna alıp git şut at diyemezsiniz, maç içinde kendiliğinden olur. O iki mevki şu an için idare ediyor, fakat tekrarlıyorum, idare etmesi ne bu 2 mağlubiyetin nedeni ne de başka çoğu maçta sorun yaratacak. Büyük maçlarda sorun yaşanacaktır. Bununla beraber takımın kalitesi de düştü. Kesinlikle böyle. Ama Aston Villa, Tottenham’dan farklı bir takım ve Villa’ya kaybettiğiniz maçları fazla kafaya takmamanız, arada olur öyle şeyler deyip geçiştirmeniz gerekir. 2 mağlubiyet fazla kafaya takılmamalı derken de aslında en sonda buraya bağlayacaktım.

Aston Villa bir şekilde skor üstünlüğünü ele geçirdiği zaman veya avantajlı taraf gibi oynadığında çok çok iyi bir takım. Takım karakteri böyle. Bununla beraber takımın kendine güveni geliyor, takım içi disiplin geri geliyor, aksi takdirde, takımın genç oluşu ve liderden eksik oluşu bu durumda kesinlikle etkili, herkes silikleşiyor, biraz da vur gitsin futbolu oynanıyor. Mağrur bir takıma sahibiz, bunda Martin O’Neill da yöntemleri de mutlaka etkili. En sonunda, istenilen ama mümkün olmayan dizilime dönüş yapılmış. Şu kadro, eksiksiz şekilde hedef maç kadrosu. Rakip üstüne geldiğinde gol yemeyecek, o konsantreyle kornere çok daha dikkat edecek, oradan gol arayacak, ayrıca Young’ın-Gabby’nin hızına güvenecek, Milner’dan farklılıklar bekleyecek bir takım bu takım. Aston Villa hafta içi 2-0 kaybedip elenebilir de. 5 maç üst üste izlemeden takımın ruh halinden tatmin olmam. Bu arada Martin O'Neill ve Rafa Benitez belli yönlerden benzerlik gösteren hocalar. Sevenleri çok, sevmeyenleri de bir o kadar. İkisi de transfer işinde sınıfta kalmışlar, yöntemleri acaip. Bazı marifetleri var, hatta bayağı da iyiler. Sorulan soru aynı. Bu takımlar daha da iyi olamaz mıydı?



Voronin'in varlığı bir yönden sorun yaratıyor. Genel kanı gibi ben de Liverpool forvet rotasyonunun yeterli olduğunu düşünmüyorum. Forvet oynayabilecek oyuncuların hiçbiri o pozisyonun gerekliliği yetilere sahip değiller. Voronin forvet arkası, El-Zhar açık oynar. Forvet de oynayabilirler pek tabii ama sanırım verimsiz olurlar. Torres'i yedekleyecek oyuncunun Nicolas Anelka olmasına gerek yok, Voronin kalibresinde uygun özellikli bir oyuncuya kesinlikle ihtiyacı var Liverpool'un. Emile Heskey çok iyi olurdu, bir yedekleyici olarak. Andriy Voronin kurtarıcı olarak bir orta saha elemanın yerine girdiğinde Gerrard orta sahaya yaklaşmak, daha geride oynamak zorunda kalıyor. Böylece Lucas'ın yerinde Gerrard, Gerrard'ın yerinde Voronin oynuyor; skora katkı yapma amaçlı değişiklik, en önemli skor silahınızı daha geride oynamaya hükmediyor. Voronin de aynı Benayoun gibi Gerrard'ı dinlendirme amaçlı kullanılabilir, ama eğer sonradan oyuna girecekse Gerrard'ı kısıtlamadan yapılması gerekir. Ya orta sahayı Masch'a emanet edeceksiniz bir şekilde, ya da verimsiz olan sol taraf oyuncusu yerine girecek.

2 senedir geliştirilen oyun düzeni emrolunduğunda -geride bekleyen, az ama öz pozisyona giren düzen- ve layıkıyla uygulandığında, yenilmesi çok zor bir takım Aston Villa. Dün Liverpool çok denedi, yüksek konsantrasyonda oynandığından kimse hata yapmadı. Insua farklı bir şeyler denedi, içeriye daldı, Torres’e çıkarttı, Torres golü yaptı. Golün öncesinde benzer bir pozisyonda Insua’nın rolünde Glen Johnson vardı, sanırım yine Torres’e çok güzel bir pas çıkarmıştı. Bir de Kuyt’ın direkten dönen topu var, Shorey’nin kontrolündeydi. Cuellar-Davies etraflarını kapatan takımdaşları da olunca taş gibi stopere dönüşüyorlar; ne havadan ne yerden, hiç top bırakmadılar. Yine de değişen bir şey yoktu, rakibin ceza sahası kadar önlerine gelmesine müsaade edildi, doğrudan karşılamalar orada başladı, bir anlamda savunma yapan herkes o alana yığıldı ve kaos futbolunda stoperler çok etkili oldular. Dün güçlü bir orta sahası vardı Aston Villa'nın ama takımın orta saha karakteri gereği, rakibi bozan bir orta saha değildi bu. Baktığınızda Sidwell-NRC harika oynadılar, Petrov da iyiydi ama buna rakibi geride bekleyerek ulaştılar. Yani ek bir orta saha oyuncusunun eklenmesi, nicelikteki artışla, daha iyi bir organizasyonu beraberinde getiriyor ama oyun karakteri, geride bekleme devam ediyor. Downing'in gelişiyle, kanatlarında Downing-Milner olan bir takımın rakibi bozabilmesi gerekir, umarım bunu da görürüz. NRC'yi çok beğendim, işte ondan istenen bu. Dinamik, oraya buraya koşan, alan kapatmaya uğraşan oyunculuğunun yanında hücumlara nitelikli katkı verdi bugün, birinde de çok güzel bir penaltı kazandırdı, takıma maçı kazandırdı. Nur inmiş bir oyuncu olarak bilinir, hakeme itirazdan sarı görmesi beni sevindirdi. Bunlar hep güzel gelişmeler. İkililer bazında Sidwell-NRC ve Petrov-Delph şeklinde iki farklı tercihim olduğunu söylemiştim, bu konudaki düşüncem aynı. Petrov'un yerine kim oynar derseniz Delph olabilir. Petrov belki de kadrodaki en iyi orta saha oyuncusu, ama fayda da kesinlikle önemli ve sanki en faydalısı NRC-Sidwell oluyor. Delph'in içinde bulunduğu düzen daha sıradan maçlara uygun olacaktır, çünkü Delph orta sahanın en hücumcu elemanı olacak, Sidders-NRC'nin önünde oynayacak ve pek çok şey katacak olmasıyla beraber takımın sertliğinden bir şeyler götürecek. Bir süredir haber alınamayan Gardner de NRC'nin yedeği olur. Tabi Petrov'un sağlığı el verirse hemen her maçta ilk 11 oynayacağını düşünüyorum, o yüzden bunlar hep birer acaba.

Tekli forvete geçince harika bir forvet hattı oluştu aslında. Gabby, Carew ve donkey Heskey. Eğer Heskey de kadrodaki herhangi bir oyuncu muamelesi görecekse, bence kadronun geri kalanına göre forvet hattı çok da şişkin değil. Bir kere bu adamların hepsi tek forvetli düzende en verimli oluyorlar. Gol atmak veya sahada daha fazla görünmek ayrı bir şey, ama daha verimli oluyorlar. Dünkü maçta kimse Gabby'e gol dayatması yapmadı, takımın iyiliği uğruna bazı sorumlulukları vardı ve kendisinden istenenler zaten en iyi yaptığı işlerdi: oraya buraya koşmak, zaman zaman orta sahayla bütünleşmek, top tutmak vs. Onu ikinci forvet oyuncusu gibi kullandığınızda skor anlamında daha büyük beklentilere girilmiş oluyor fakat Gabby tam anlamıyla öyle bir oyuncu değil. Gayet iyi bir forvet, ama golcülük konusunda geliştirmesi gerekenler var. Carew an itibariyle takımın en iyi oyuncusu, en faydalı oyuncusu da ayrıca. Sağlıklı olduğunda genelde her maç gol atar, top tutar, top dağıtır, ceza sahasına ortaları gole çevirmede genelde sorun yaşamaz, böyledir. Heskey'i biliyoruz, antipatik görünmediği sürece (bu durum Heskey'nin kendisinden kaynaklanmıyor) yine çok değerli bir oyuncu.



Zatyiah Knight'ın gidişini bir türlü kabullenemedim. Vakt-i zamanında o da gidebilir dediğim oldu bu adama, ama o zamanki beklentiler farklıydı. Herkes sandı ki iki yeni stoper alınacak, öyle olunca, Knight gitsin dedim, her şeyi yapmasına rağmen bu adamı pek beğenemedim. Aston Villa taraftarıdır ve hiçbir zaman da berbat oynamamıştır aslında. Biraz Mustafa Sarp gibidir, her şey tamam, ya kalitesi? Mustafa abiye buradan tebrikler, şu performansıyla Zatyiah'lıktan çıkmış gibi. İşte Zatyiah böyle bir adamdı. Ligin başlamasına 2 hafta kala hala transfer yapılmayınca çok değerli bir elemana dönüştü. Ben baştan beri Cuellar-Davies ikilisini savunuyorum, Cuellar'a bir şans verilmesi açısından. Ama sandım ki Laursen'in üzerinde bu kadar durulunca savunmaya gerçekten para harcanacak. Değilmiş. Bakın Barry hakkında böyle düşüncelerim yoktu, onun yerinin doldurulmayacağını falan biliyordum, çünkü öyle bir oyuncu yok piyasada. Demek ki defans için de tercih buymuş. Knight o saydığım özellikleriyle harika bir dördüncü olacaktı, böyle bir konuma gelmişti. Pencerenin kapanmasına 1 hafta kala, takım daha rahat hareket edecekti, Portsmouth da Distin için 3 yerine 5 isteyemeycekti. Çünkü herkes biliyor ki defans transferi konusunda takımın eli kolu bağlı. Başkan Lerner'ın daha kısıtlı bütçeyle ilgili açıklamaları da var, o zaman kimi alıp kimi gönderileceğine karar vermek daha bir önemli. Daha önce buna pek dikkat edilmedi, çok para harcandı, değdi mi, tartışılır. Knight yeni bir defans gelene kadar pek tabii idare ederdi, güven veren bir oyuncuydu, çok kaliteli olmasa da. Zaten dördüncü defanstan daha fazla ne bekleyebilirsiniz? Ligin başlamasına iki hafta kala, 4 milyon pound'a Bolton'a gönderildi. Şimdi alınacak Distin daha pahalıya gelecek ve acaba Knight'tan da o kadar iyi mi? Distin çok daha değerli bir oyuncu, kalite bazında daha çok aranılan adam. Ama Distin, Knight'ın da olduğu bir takımda yer almalıydı. Gelse dahi, ki ben Hart'ın izin vereceğine ihtimal vermiyorum, bir oyuncu açığımız olacak halen. MON muhtemelen Beye'yi de stoperde kullanmak istiyor ve bu şekilde bir yeni stoper alıp transferi kapatacak. Knight'ın gönderilişi dünyanın en büyük hatası değildi, ama anlamsız, gereksiz ve en önemlisi, zamansızdı. Olur da antrenmanda stoperlerden biri sakatlansa, onun yerini alacak oyuncu Ayala veya Semih Kaya kontenjanından Ciaran Clark olacak. Daha bununla beraber yaratıcı orta saha bağırışması var, Tuncay halen Championship'te. Takıma hakkaten derinlik katacak adamken, 4-2-3-1'den dönme 4-4-1-1 oynatacak adamken Tuncay, bir dönem de takımın gündemindeyken, şu an hiçbir yerde yazılmıyor. Madem maddi açıdan sıkışık haldeyiz, Downing'e verilen paraya yazık, hakkaten yazık. Son olarak şunu söyleyeyim, Knight'ın kaldığı takımda stoper tercihim Wheater olurdu, hala da o olur.

2009/08/19

Hayal kırıklığı



Steve Bruce 4-4-2 seven hocalardan. Martin O’Neill, Harry Redknapp, Sir Alex Ferguson da öyle. Pek çok şeyler kanıtlayan Bruce’un elinde bu sefer yeterli bir bütçe ve imkanlar vardı ve ben de zamanında benzer imkanlarla yola çıkan Aston Villa’dan daha iyi bir takım yaratacağını öne sürmüştüm. Peki neden? Hem ligin dinamiklerini biliyor hem de gerekli yaratıcılığa sahip. Daha geniş kadrolar ve daha geniş transfer veritabanlarıyla çalışıyor. Parayı da daha verimli kullanacak kuşkusuz, bir başka beklenti buydu. Aynı ligden transfer yapmak benim tercihlerim arasında değildir, her zaman daha çok para verirsiniz. Fenerbahçe’nin yedek kulübesini doldurmak için harcadığı paralara bakın. Delph’in bir milyon eksiğine Cana’yı alabiliyorsunuz bu şekilde. Beklentim, bu sene kesinlikle değil ama 3 sene içinde farklı bir takım yaratmasıydı Bruce’un; daha güncel, daha az İngiliz bir takım. Dünkü takım bu açıdan, safkan İngiliz oluşundan dolayı büyük hayal kırıklığı oldu benim için. Bruce yeni ve dinamik bir takım yaratması için getirilmişti; iyi ama çok da farklı olmayan bir takım yaratması için değil. Hemen yukarıda yazılan teknik adamlara bakalım: MON, ‘Arry ve Sir. Bunlar da kendi kadro yapılarına uygun olarak, aynı dizilimi farklı yapılara sokuyorlar. Martin O’Neill’ın elinde hızlı oyuncular ve ligin en iyi kontra atağa çıkan takımı var, böyle olunca şu an Bruce’un uyguladığı 4-2-4’den dönme 4-4-2 oynatıyor. Orta saha rakibe teslim ediliyor, ortadaki ikiliden savunmanın önünü kapatmaları ve sahayı kat etmeleri, zaman zaman da ekstra olarak hücuma katkı yapmaları; paslar, goller atmaları bekleniyor. Böyle bir takımda kendi oyununu kabul ettirmek demek, topu rakibe verip onları bir anda az adamla savunmada yakalayacak duruma getirmek demek. Yani aslında oyunu kontrol ettiğinizde topa daha fazla sahip olan taraf rakip takım oluyor. Yaratıcı bir çözüm değil, basit bir oyun yapısı. Ama faydalı mıdır, kesinlikle. Kadro buna elveriyor ve iyi veya kötü sonuç alınabiliyor. Fakat yaratıcılıktan uzak, oyunu tamamen faydacı anlayış üzerine kurmayı imkanları sınırlı olan takımlarda görürsünüz. O’Neill da bu yönden, takımı bir adım ileriye taşıyamamasından eleştiriliyor. Diğer iki hoca, Redknapp ve Ferguson’ınsa 4-4-2’de günün gereklerini yerine getirebilen kadroları var. Bu nasıl oluyor? Forvetlerini orta sahaya çekiyorlar, bloklar daha kısa aralıklarla kuruluyor, takımın bütün yükünü aslında yine o ikili orta saha çekmesine karşın doğru bir oyunla orta saha üstünlüğü ele geçirilmiş oluyor. Yani aslında 4-3-3, 4-4-2, 4-5-1 çok da önemli değil; günün şartlarına uyum sağlayıp bunun üzerine bir şeyler koyabiliyor ve böylece farklılık yaratabiliyor musunuz? Daha büyük hedefleri olan takımlar için önemli olan bu.

Dünkü safkan İngiliz takımın sinyalleri ilk haftadan verilmişti aslında, benim de aslında hiç keyfim yokken gidip maç olan bir yeri bulmam da bu merakla oldu. Pazartesi chalkboard’ları incelemeye girişmiştim, Sunderland kendi yarı alanında 90 dakika boyunca herhalde 20 pastan fazla yapmamıştı, kanatlarda birtakım oyunlar vardı ve bir de beşinci dakikada Bent’in golü. 4-2-4 gibi oynuyor takım. Yapı gereği Bent en önde. Ve top dağıtan, oyun kurucu Jones onun biraz daha arkasında, orta sahaya daha yakın, ama zaman zaman da rakip defansı dağıtmaya girişiyor. Bent’in yedeği de aynı onun gibi, ne zaman ne yapacağı belli olmayan, hızlı, golcü bir futbolcu. Böylece rakibi çok zorlayıcı forvet ikilileri oluşturulabilir ve orta saha da yine çok sağlam bir ikili Cattermole-Cana’dan oluşuyor. Ama işte bu kadroya işlerlik kazandırabilmek için Bruce’da var olduğuna inanılan yaratıcılık ve ligin dinamiklerine uygun olarak faydacılığı kullanıp bir düzenleme yapılmasını bekliyordum. Tottenham’da Liverpool karşısında harika olan Palacios-Huddlestone benzer bir düzende aynı etkileyicilikte olabilir ama kesinlikle verimsiz olurdu. Rakibin Chelsea olmasından bağımsız konuşuyorum, çünkü Sunderland'in sorunları Chelsea özelinde değil. Tek hücum setleri var, o da top Jones’a yollamak ve o da indirebilirse Bent’e veya nadiren kanatlara açmak. Takım gerideyken, oyundan düşmüşken halen topu ilerideki oyuncuya şişirmeye çalışan takımları anlayamıyorum. Nasıl bir saçmalık? Gerekirse 5 dakika kadar al-ver şeklinde kendi yarı alanında pas yaparsın ve sonra yine istiyorsan uzun paslarla zorlayabilirsin ama rakip havayı arkasına almışken ve sen fiziksel ve zihinsel olarak sürünüyorken bunun hiçbir açıklaması yok. Aston Villa, Macheda’nın doğduğu o malum maçta, gol attıktan 10 dakika sonrasında dahi şişiriyor ve rakip de bir şekilde ribaundu alıyordu. Böylece kendi kendini bitirmişti. Aynı acı durumu dün Sunderland’de gördük. Zaman geçirmek o kadar da kötü bir şey değildir. 4-2-4 oynayan takımda açıklar forvetlerle beraber genelde yarı alanın diğer tarafında kalınca Chelsea’nin Hull City maçında yapamadığı oyunu iyi işledi: Cole ve Bosingwa kanatları çok iyi kullandılar. Oralara girecek ikinci oyuncular olsa, yani açıklarla oynayan bir takım olsaydı Chelsea çok daha rahat yıkabilirdi rakibi.


Bana kalırsa şu kadro yapısı Z şeklinde hücum setlerini gerektiriyor. Sunderland için konuşuyorum. Savunma düzeninin ve rakibi bozmanın gereği olarak da bloklar birbirine yaklaşmalı. Oyun uzun toplarla ve bu şekilde Bent’in ve kanatların önüne bırakılan toplarla başlayabilir, ki genellikle ilk anlarda gayet verimlidir. İlerleyen zamanda, bilhassa oyun üstünlüğü yitirilmişken, top yere indirilmeli, top kanatlara açılabilene, rakip yavaş yavaş kendi yarı sahasına geri çekilmeye zorlanana kadar gerekirse sürekli ileri geri yapılmalı. Sonunda orta saha ikilisi tandeme yaklaşıp topu kanada açtığında veya bunu bir savunma oyuncusu başardığında Jones’tan topu tutması, sonrasında dağıtması beklenebilir. En baştan alırsak top Z şeklinde bir yolu izleyecek: ortadan kanada, sonra kanattan ortaya ve ortadan sonra yeniden kanada. Bu da bir hücum setidir, aynı direk Jones’a atılan topla hızlı oyuncuları bir anda kaleciyle karşı karşıya bırakmak gibi. Bu şekilde iyice etkisizleşen kanat oyuncuları da verimlilik kazanabilir, ki hele de Chelsea gibi kanatsız oynayan bir takıma karşı, bu ikinci bahsettiğim düzen çok yararlı olurdu. Böylece hem Bosingwa ve Cole çıkamaz ve oyun yine ortaya yığılıp kısırlaşır hem de Sunderland topu muhtemelen daha fazla sahip olurdu. Sağda Henderson yerine sol taraf, Richardson tercih edilebilirdi bu tür aksiyonlar için. Bu sene resmi maçlardaki üç golü de sağ kanadından yedi Chelsea. Bu yeni kanatsız düzen, ilk zamanlarda savunmada sıkıntı yaratacak, ki gollerin kanatlardan gelmesi de bu yüzden sürpriz değil ama bu maçtaki golün özel bir Bent golü olduğunu kabul etmek gerek. Bunları çok yapıyor, bunlar için yaşıyor Bent. Golü dışında maçta hiç etkili olamadı ama yine de 90 dakika sahadaydı. Her an bir tane daha şişirebilir diye. Böyle bir oyuncu. Dediğim gibi Campbell da öyle ve bu ikililer farklı yollardan da olsa takım savunmasına katkıda bulunabilirler, yeter ki doğru kullanılsınlar. Defoe-Keane, Rooney-Tevez orta saha özellikleriyle 4-4-2’ye mutasyon geçirttiriyorlar, bu şekilde günümüze uygun hale getiriyorlar. Tabi bu dediğim Manchester United forvetleri için daha uygun. Sunderland, Aston Villa gibi takımlarsa bunu forvet özellikleriyle başarabilirler. Ama bunun uygulanabilmesi için, özellikle 4-4-2’de bir zorunluluk olarak takım olgusunun yerleşmesi gerekiyor, oyuncuların hepsinin önceliğinin takımın yapısını korumak uğruna çalışmaları gerekiyor. Mesela bu ikililer orta sahayı altılamak yerine rakibin savunma-orta saha köprüsünü çatlatmada etkili olabilir. “Ben x’in yerinde olsam Bent-Jones’a karşı oynamak istemem, gece uyuyamam.” sözleri vardır Rıdvan Dilmen'in. Öyle ya da böyle, takımın 6-4 düzeninden (altı savunan, dört hücum eden) kurtulması gerekiyor, herkesin daha çok her şeyi yaptığı, forvetlerin daha fazla savunma, orta sahaların daha fazla hücum yaptığı ortamda keskinlikleri göstermek daha kolay olacaktır.


Takım omurgası oluşturulurken şu ana kadar kendisinden istenilen neyse onu layıkıyla yapan Bent yerine ofansif bir orta saha oyuncusu tercih edilebilirdi ve belki bir tane de kanat oyuncusu alınabilirdi. Jones’ın ileride top tuttuğu, Campbell gibi farklı bir forvet ve Healy gibi 70’den sonra alıp maç kazandıracak bir forvet rotasyonu oluşturulabilirdi. Tabi bütün bunlar benim kafamın içinde gerçekleşiyor. Orta sahada daha gerideki ikili Cana-Cattermole verimli bir şekilde kullanılabilir, diğer orta saha oyuncusu uzun zamandır var olan orta saha-forvet iletişimsizliğini çözebilir ve kanatlar da çok daha öne çıkabilirdi. Reid’in sistemin emri üzerine kanatlarda kullanılmasını saçmalık olarak değerlendiriyorum. Bent’e harcanan meblağ yine onun gibi klas bir orta sahaya harcanırdı. Reid de gereken yedek olur, daha yararlı bir takım oluşturulabilirdi diye düşünüyorum. Her şeye karşın Sunderland fena bir takım değil. Şu an tahmin yapmak çok sağlıksız olsa da bence bu seneyi 11-12inci sıralarda bitirecekler. Değerlendirme yaparken esas aldığımız maçlardan birinin deplasmanda,diğerinin de Chelsea’ye karşı olduğunu göz önüne alıp daha zayıf bir maçı sonrası görüşlerin değişebileceğini not düşmek gerekir. Bir de Chelsea özelinde geriye düşülen durumlar var ve onlar şimdi Chelsea bölümünde yazılacak.

Chelsea’yi daha önce burada değerlendirmedim. En kısa şekilde söylemem gerekirse bu baklavalı düzen çok da sevdiğim bir uygulama değil. Scolari’nin 4-4-2’sinden kesinlikle daha iyi ve yararlı olacağını düşünüyorum fakat her yeni gelenin bu kadroyu denek olarak kullanmasından, sürekli farklı şeyler beklemesinden memnun değilim. Zamanla ufak tefek ayarlamalarla açıksız düzen en olumlu haline ulaşacaktır ama bu halde bile birtakım sorunlar yaşanacağını, hedef maçlarda, kanatları verimli kullanan takımların sıkıntı yaşatacağını ve ayrıca kanatları tekeline alan takımın da kendi oyununu kabul ettireceğini düşünüyorum. Bununla beraber şu an tam tersi gibi gözükse de gol atmakta daha az zorlanan bir Chelsea olacak, sistemin artısı bu. İlk maç diamond denen düzene daha yakında, tam anlamıyla öyle olduğunu düşünmüyorum, sahada ortadan hücumlarla sonuca gitmeye çalışan dizilim veremediğim bir takım vardı. Bu maç daha derli toplu, 4-1-2-1-2 oynayan bir takım gördüm ki kesinlikle daha ılımlı oldu, bir dizilim getirebildik en azından ve Lampard’ın daha geriden kullanılması ve onun rolünün Deco’ya verilmesinin ne kadar doğru olduğu görüldü. Ben açıkçası Ballack’ın farklılık katmadığını düşünüyorum bu takıma, sorun özelliklerinin olmamasında veya kalitesizliğinde değil, tersine ikisinde de dünya çapında bir oyuncu fakat eldekilere bir farklılık katmıyor. Mesela onun oynadığı pozisyona Mikel’i koysanız veya Essien’i, daha az verim alırsınız ama Ballack da sanki takımın değişmez oyuncusu değilmiş gibi bir yapıda. Lampard’a gelince o da Fabregas’ın İngiliz futbol kültürüyle yetişmiş hali gibi ve her ikisi de görüldü ki ofansif orta saha oyuncusu gibi kullanıldığında çok da verimli olmuyor. Böylece iki doğru saymış olduk; birincisi Deco’nun içinde bulunması gereken düzenin bu olduğu, ikincisi de Lampard’ın oynadığı alanın doğruluğu. Üçüncüsü, dediğim gibi takım belli bir dizilime girebilince, yani 4lü orta saha gerçekten ortaya yığılınca bekler de sistemin emrettiği görevleri yerine getirebildiler ve çok da etkili oldular. Geriden oyun kuran Lampard’ın açtığı ilk toplar genelde kanatlara oldu ve Drogba daha etkisiz gözüktü bu açıdan. Deco bence gerçekten iyiydi, hani zaten ondan istenen de bu. Kalou ve sonrasında giren Sturridge daha bir serbest oynadılar, bu da bir başka doğru. Drogba’nın tamamlayıcıları: Kalou, Sturridge ve Anelka hepsi de bu role, serbest oynayan orta oyuncusuna daha uygunlar. Tüm bunlar birleşince sahada ne yaptığını bilen, oyununu kabul ettiren bir Chelsea vardı, ki bu düzen zamanla daha da keskinleşecek, özelleşecek, oturacak. Bu özelleşen Chelsea’ye karşı, Chelsea’nin oyununu bozamazsanız topla münasebetiniz az olur, zorlanırsanız. Tabi her büyük takım için durum böyle. Daha mütevazı dediğimiz takımların dünkü Sunderland gibi çok ezilmemesi için o açığı bulmak, el verdiğince üzerine gitmek gerek. Tottenham, güçlü bir orta sahayla zaten hazır olmayan rakibi karşısında nispeten rahat başardı bunu. Sunderland’in yapabileceği olabildiğince kanatları zorlamaktı ve olabildiğince topu rakibe vermemek. Sunderland bunları yapamadı, böyle olunca Chelsea’nin oyununu bozamadı ve oyunu soğutmayı da denemeyip kazanılan topları rasgele ileri yolladı, Chelsealiler ribaundu aldı ve hücum etmeye devam ettiler. Ancelotti’nin Chelsea’si Community Shield’i kazandı ve ligde de ikide ikiyle yoluna devam ediyor. Gecenin diğer maçında Wolverhampton, Wigan’ı deplasmanda 1-0 yenmeyi başardı. Ah Aston Villa ah.

Sihirle 'Arry


*Bu yazıyı iki gün önce yazdım. İnternet yokluğundan ancak bugün yayınlayabiliyorum.

Tottenham kağıt üzerinde rakipleri olarak gözüken Aston Villa veya Everton’dan kadro olarak eksik değil, bir önceki yazıda, momentum saçmalamamda görülebilir, ama onlar kadar yararlı mı? Soru işareti buradaydı, Manchester City de yine benzer durumda bulunan bir takımdı. Tabi kendi adıma konuşuyorum. Bu iki takım, Manchester City ve Tottenham ilk hafta performansıyla kendilerini akladılar, o diğer iki takım Everton ve Aston Villa’ysa sezonu hüsranla açtılar. Everton’ın sorunları biliniyor, ama kaç maç daha bu kadar kötü savunma yapacaklar veya kaç maç daha şartlar aleyhlerine gelişecek? Everton çok kötüydü, fakat bazı maçların yıkımı daha fazladır, bu da onlardan biriydi. Benim beklentim yavaş bir başlangıçtan sonra sürekli yukarıya doğru bir ivmeyle devam etmeleri. Moyes’u hiç bu kadar sinirli görmemiştim, önce Lescott sorununun çözülmesi gerekiyor, sonra taşlar yavaş yavaş yerine oturacaktır. Geçen senenin tamamında 37 gol yemişlerdi, bu sezonu 6 golle açtılar. Sivasspor benzeri bir disiplin sorunu, belirsizlik, telaş yaşanıyor şu an. Haftanın sürprizi ödülü, skor avantajıyla açık ara Everton-Arsenal maçına gidecektir ama skoru göz ardı edebilsek Aston Villa da hemen arkalarında olurdu. Normalde biraz iyi, en azından kötü olmayan bir ölü sezon yaşanmıştı; bunun dışında yeni bir şey de yoktu Villa için. Transfer politikası, oyun düzeni ve bazı başka şeyler. Ama herkes iyi yönden bakmaya başlamıştı işlere, Peace Cup şampiyonluğu gerek taraftar gerek takıma özgüven ve umut aşılamıştı. “Yöntemlerinin başka gezegenden olduğu doğrudur ama ... O’Neill’ın başarılı olmasını herkesten önce ben istiyorum” temalı yorumlar artmıştı. Daha sindirilmişti bazı şeyler. Şöyle ki, bir ay önce forvete kesin ihtiyaç var denirken Delfouneso oynasın, gençlerimizi kaybetmeyelim, Gardner’a da Cahill’e baktığımız gibi bakmayalım deniyordu artık. Şimdi bakıyorum, eski defterler yeniden açıldı, aynı eleştiriler, yine MON’a lanetler okunuyor... Aston Villa’nın en iyi oyuncusu Carew yine O’Neill’ın kaprisi üzerine, O’Neill’ın has adamı Heskey’i oynatması uğruna yedek başladı. Her şey tamam ama bu kabul edilemez. Yöntemlerine herkes el verdiğince sabırlı davranıyor ve başarı geldikçe saygıyla yaklaşılıyor, bu çok ayrı bir konu. Ama Carew bir hiç uğruna takımdan uzak kalacaksa gerçekten çok kötü. Bu üçlüyü, MON-Carew-Heskey’i, biraz Denizli-Bobo-Nobre üçlüsüne benzetiyorum ben, her ne kadar Yusuf çakma Heskey rolüne daha uygun düşse de. Maçı izleyemedim ama anladığım şu ki orta sahadaki nicelik azlığından sorun yaşamışız. Milner’ın harika oynadığı, forvetlerin tutuk kaldığı ve Ashley Young’ın sadece topu alıp hızlıca rakibin üzerine yürüdüğü, maçı böyle bitirdiği söyleniyor. Benim Young’la ilgili düşüncem bellidir; oyun şekli gereği çok göz ardı edilen Milner’dan bence geridedir. Ama takım için çok önemlidir ve değişik bir oyuncudur orası ayrı. Rahat adam geçebilen bir yapısı yoktur aslında, ortaları da abartıldığı kadar değildir, sadece bu sistem onun için çok çok çok uygundur. Aaron Lennon’dan farkı frikik atabilmesi, daha iyi şutlar çekebilmesidir, ayrıca nispeten çok çok daha iyi orta açabilmesidir, çünkü Lennon kaç senedir orta yapmayı öğrenememiştir. Ondan daha bir kanat oyuncusudur başka özellikleriyle ve bakın söylüyorum yine kaliteli oyuncudur. Ama bana fazla abartılıyor gibi geliyor hep. Çok özelliği var, farklılık yaratabilecek bir kanat oyuncusu, Lennon veya Wright-Phillips delici oyuncular olmalarına rağmen Young delici bir kanat oyuncusundan fazlasıdır. Ama şu an en büyük sorunu silik oluşu, bazen çok iyi, bazen çok kötü oynaması ve keskinlikten uzak oluşu. Zamanla çok büyük bir oyuncu olacak, ama şu an, abartıldığını, keskin bir oyuncu olmadığını düşünüyorum.

Tottenham bir süredir havası bozuk takımlardan biri. Sorun, oluşturulabilen kadroda değildi, Jol’un da elinde imkanlar vardı, Ramos’un da; ‘Arry bu iki takımın karışımı yeni bir takımı devraldı, üzerine birkaç Redknapp eklemesi yaptı ve gereken pragmatik açılımı sundu. Palacios gibi dinamik bir oyuncu almıştı, orta sahaya onu yerleştirdi. Modric’i sol tarafa çekti, böylece daha rahat alan bulmasını, daha serbest oynayabilmesini sağladı, zaten 2li orta sahada takımı tutabilmesi de mümkün değildi. Sol beke de sol açıktan devşirme bir adam yerine o orjinde bir oyuncuyu koydu. Ama bunlar yeterli değildi, yoksa Tottenham sezon öncesi tahminlerinde muhtemelen daha üstlerde yer alırdı. Hâla yapılması gereken bilhassa şey takım olgusunu, takım disiplinini yaratmak, oyuncular arası sezgisel bağları kurmak; bu gibi şeyleri yapmaktı. Yoksa dün Liverpool’un attığı golü hatırlayalım; bunun gibi zaman zaman parlayan ve bunu da genelde iyi oyuncularının üzerinden şekillendiren bir takım görecektik.Geçen seneki Man City de bu tanıma uyar. Dünkü takım hiç de öyle değildi. Harika bir maç oldu, temposuyla, teknik olarak sunduklarıyla, bazı maç içi olaylarıyla (Carra-Skrtel aynı anda sakatlanabilmesi gibi)... İkili orta sahanın zaaflarını kapatabilen ve bunu takım olarak birbirine çok yaklaşarak, yere yakın forvet oyuncularını sürekli orta sahaya çekerek, alan daraltarak, verimli pres yaparak başarabilen, ne yaptığını bilen bir takım vardı sahada. İkinci golden sonra fiziksel olarak biraz düştü sanırım Tottenham, önde olmanın avantajıyla da oyunu yönlendirmekten vazgeçmiş olabilirler ama bence kuvvetleri yetmedi ve bu dönemde Liverpool’u daha geride karşıladılar.


Hemen Liverpool’a parantez açalım. Sorunlarının kadro darlığından kaynaklanacağını düşünüyordum, yani oyuncular arası sezgisel bağların, aynı işlekliğin sezon başı da olması itibariyle daha düşük olacağını, ama yine de bazı eksiklerle o geçen seneki oyundan bir şeyler göreceğimizi düşünüyordum. Liverpool takım olarak verimlilikten çok uzaktı, ileride ancak zaman zaman o üçgenler kurulabildi, sol kanattan Babel-Insua’dan hiç, yani gerçekten hiç verim alınamadı ve en önemlisi orta saha-forvet köprüsü kurulamadı, asıl sorun bence buradaydı. Alonso’nun yokluğu burada hissedildi, kendisine o görev verilen Lucas bunu gerçekten hiç beceremedi ve böylece Gerrard’a da top gelmedi ve Gerrard özellikle ilk yarı çok etkisizleşti. Yine de hızlı, düzenli, mekanik paslar yapmaya çalışan bilhassa adam da oydu. Liverpool yukarıda dediğim, zaman zaman oyuncuları üzerinden parlayan bir takım gibi oynadı dün, büyük olasılık Real Madrid de bu sezon böyle oynayacak ve Barcelona karşısında bu zıt akımı temsil edecek. İbrahim Altınsay, Guardian’ın Arbeloa-Glen Johnson karşılaştırmasından bahsetmişti, Johnson tam zamanında o çalışmayı somutladı, penaltıyı yaptırdı ve maçı döndürebilirdi de. Bir önceki yazıda da Gerrard-Torres şu maçları atlatabilirse sonraki maçlarda diğerleri onları idare edecek ve böylece sezon sonuna güçleri, formları kalacaktır demiştim; işte bu maç Gerrard’ın, Torres’in, unuttuğumuz Johnson’ın kazandıracağı maçlardandı. Kaptan penaltıyı gol yaptı ve maç çok kısa süreliğine yeniden başladı gibi oldu. O golden sonra, maçın adamlarından Bassong hemen golü atmasa Tottenham hak etmediği bir şekilde 3 puanı alamayabilirdi,hatta yenilebilirdi bile. Golün zamanlaması çok iyiydi. Liverpool, 4-2-3-1 oynuyor diyenlere karşılık, bence bu maç çok güzel bir antitez oluşturdu, 4-4-1-1 olarak yerleştiriyorum ben. Gerrard bariz bir şekilde çoklayıcıyı oynuyor, buna kimsenin itiracı yok. Kanatlardaki oyuncular zaman zaman ofansif seçilse de -Benayoun, Babel gibi- Benitez’in ana düzeninde kanat oyuncularının görevi, 4-2-3-1’in kanatları olacak Young gibi, Robinho gibi oyuncuların görevinden farklı. Skora katkı yaptıkları, kat ettikleri doğrudur ama forvet çoklayıcısı mı bunlar? Hayır. Mascherano-Gerrard arasında oynayan oyuncu da ne Mascherano’nun ne de Gerrard’ın karesine girebilir. Tek bir maç üzerinden değerlendirmek çok sağlıklı olmasa da benim gördüğüm Defour’un şu role hakikaten çok çok uygun olduğu. Sertlikten öte, ondan önce oyun kurabilen, bağı kurabilen bir oyuncunun varlığına ihtiyacı var Liverpool’un ve skor yeteneği olmayan, harika bir lider ve sahayı kuşbakışı gören genç Steven Defour sistemde çok iyi sivrilebilir. Insua, Glen Johnson’dan farklı bir oyuncu, daha çok Arbeloa olduğu Guardian Chalkboard arşivinden görülebilir. Babel’le iletişimi çok kötü olduğundan bunu gösteremedi, daha iyi bir ikinciyle Lennon’ın kanadı bol pasla delinebilirdi. Savunmada çok kötü kaldılar ve Tottenham atakları da hep o koridordan geldi. Babel bu haldeyken, Benayoun misali bir rol üstlenmekten başka şansı yok. Orada bir Riera olduğunu düşünelim; hem rakip ataklarının niteliği ve niceliği azalır, hem Insua oyuna katılır hem de bütün bunlarla beraber genel takım dinamikleri daha iyi işlerdi. Oyun sıkıştığında kenarda Babel, Benayoun, Voronin gibi oyuncular var; ama mesela Riera’nın bir ikincisi yok, onun ikincisini bulmak için bu sefer ideal 11’in sol bekini kesmek gerekiyor. Farklılık yaratacak oyuncuların yanı sıra ideal 11’e yerleştirilebilecek ikinci oyuncuyla birincisi arasında bir uçurum olmamalı. Dün Skrtel sakatlandığında Ayala girdi, daha önceden Hyypia giriyordu. Liverpool’un birtakım sorunları var ama onları bu kadar silik kılan da Tottenham’ın top rakip takıma geçtiğindeki harika oyunuydu.

Tottenham’ın uzun süredir var olan geniş, alternatifli kadrosunun işe yarar olma vakti geldi. Senelerdir sadece kağıt üzerinde bir heyecan yaratıyordu bu takım. Forvet ve defans rotasyonlarında düşüncem Bassong ve Defoe’nun değişmez adam olacağı. King-Woodgate-Dawson acaba ne kadar zaman aynı anda hazır olacaklar? Muhtemelen hangisi uygunsa Bassong’un ikincisi o olacak. Bassong kağıt üzerindeki ideal 11’de yer almasa bile sezonda 30 maçı geçer diye düşünüyorum. Kendi kalesine gol atacağı maçlar da olacaktır. Çok iyi bir ilk maç çıkardı; savaşçı, deli dolu, taraftarın seveceği bir adam. Güzel transfer. Crouch veya Keane muhtemelen Defoe’nun ikileyicileri olacaklar, benim gördüğüm bu ve Pavluçenko da kalan süreleri paylaşacak. Keaneli düzen takımın genel direncini arttıracaktır Defoe’ya katkı yapmaktan öte, Crouchlu düzendeyse forvetten daha fazla skor katkısı beklenebilir.Herhangi bir şekilde, bu diğer 3 oyuncu forvetle takımın gerisi arasındaki iletişimi sağlayacak. Oyuncuların her birinin rollerini benimsemesi çok yararlı olacak ve takım iyi gittikçe daha da kolaylaşacaktır. ‘Arry’nin idaresinde Jol devrindeki forvet bolluğu veya ertesinde Ramos’taki forvet kısırlığının tekrar edeceğini sanmıyorum. Huddlestone-Palacios bu maçta çok uyumluydular. Huddlestone’un daha geride bekleyip Palacios’a serbestlik tanıyan yapı bence gayet olumlu. Michael Carrick gibi topu oyuna sokma yetisi üstün bir oyuncu Huddlestone. Lennon, Redknapp’ın gelişiyle bu kimliği üzerinden attı ama Lennon da uzun bir süre aynı Huddlestone gibi, gelen geçen teknik direktörlerin ikinci tercihi durumundaydı. Yeterlilik olarak Jenas’tan geride, oyun stili olaraksa Palacios’u daha iyi tamamlayacağını düşünüyorum. Eğer Jenas’ın sakatlığı yoksa, Redknapp’ın da onu bu rolde kullanmakta hevesli olduğu söylenebilir.
Arsenal’den 4-2-3-1 bekliyorken sanırım şapkadan 4-3-3 çıktı. İzleyebilmek isterdim, olmadı. Haftasonu Spormax mümkün kılarsa ilk işim bu olur. Bir de Fulham, West Ham, Stoke City gibi kaldığı yerden devam eden takımlar var, bunları da takip etmeye çalışıyoruz el verdiğince.

2009/08/13

Momentum denen şey


Genelde kafada bir konu vardır, bu şekilde yazıya başlanır, bu konu işlenir. Şimdi benim aklımda hiçbir şey yok, o yüzden konu bulmam gerekiyor. Momentum denen şey üzerinden gidelim o halde, bir şekilde yazı kendi içinde düzenini bulur. Onun dışında, lig başlıyooo da olabilirdi buranın başlığı.

Momentumla kastım nedir? Momentum aslında benim sık kullandığım veya kullanmayı tasvip ettiğim bir kavram değil, ama kendi ürettiğim bir kavram falan da olmadığından affınıza sığınıyorum. Momentum iki ucu pis bir değnektir efendim, işler yolunda giderse lehinize çalışır, aksi durumda daha da berbat eder. Futbol oyununda payı büyüktür. Özellikle lig sisteminde çok büyük payı vardır. Her şeyiyle harika bir takım kurmak yetmez, tek maçlık performanslarla lig kazanılmıyor çünkü. Ligde özellikle, başarı için bu işi iyi yapabilmeniz, belki de sezonun büyük kısmı ne çok iyi çok kötü gitmeniz, form durumunu buna göre ayarlamanız gerekiyor. Kazanma geleneği ve zihinsel güç en az teknik güzellikler kadar önemli. Bu iş için sanatkar olduğu kadar biraz da zanaatkarlığı olan kenar adamlarına gerek duyulur. Bu arada bu sanatkar ve zanaatkar benzetmelerini de Mehmet Demirkol'dan aldım, kendisine teşekkür ederim . Bazı durumlarda gereken sanatkarlık, bazı durumlarda zanaatkarlık olabilir sadece. Martin O'Neill'ı ele alırsak, o iyi bir zanaatkardır, sanatkarlık yönündeyse çok da ağır bastığını düşünmüyorum. Çömez teknik direktör Maradona, kesin bir zanaatkar etkisi gösterecek milli takımda, ama başka tip bir zanaatkar. O tip takımlar için belki de zihinsel bir takım katkıların yeterli olacağını düşünüyorum ben, mesela Hiddink başında olsa Brezilya'nın, taktiksel açıdan şapkadan tavşan çıkarabileceğini sanmıyorum. Brezilya, Arjantin gibi takımların ihtiyacı olan biraz pragmatik bir teknik direktör ve bu teknik direktörde kesin olarak liderlik, kararlılık, saygı, kazanma geleneği gibi özellikler de olacak tabi. Baktığında teknik olarak çok etkileyici gelmeyebilir bu şekilde, ama işe yarayacaktır. İngiltere gibi belli bir sisteme, en yeni, en faydalı sisteme ihtiyaç duyan takım değil bunlar. İngiltere için söylediğim, tarihsel rakipleri Fransa için de geçerli. Bu Arjantin-Brezilya aşağı yukarı aynı seviyede olacak herhangi bir sistemde; ama uyum, keskinlik, kararlılık gerekiyor.

Kazanma geleneği hakkaten önemli bakın. Bu yapıda takımlar en kötü dönemlerinde bile fena iş çıkarmıyor. Mesela Aston Villa bu yaz flaş transferler falan yapmadı, ben hiçbir yerde de 6. sıraya layık görüldüğüne rastlamadım, ama güveniyoruz yani bu takıma, başka ne denebilir? Geçen senenin son bölümündeki serbest düşüş o havanın kaybedilmesiyle çok alakalı. Takımlar kötü gitmeye başladığında bunun tek nedeni kaybedilen kararlılıktır, momentumdur demek doğru olmaz; bunu düzelteyim. Şu ana kadar öyle bir hava yarattım. Ama o ayarlamaları iyi yapabilmek, takımı zihnen en yukarda tutmak çok önemlidir yine de. Bunu yapabilirseniz, takım durumdan minimum zararla çıkacaktır. Ülkemizden Mustafa Denizli iyi yapar. Villa'nın geçen seneki düşüşü kadronun darlığı ve oyuncuların yeni yıla girişten hemen sonra diller dışarıda gezinmeleriydi. Ama hep söylerim, o haldeyken nasıl oldu da Hull ve West Ham maçları kazanıldı? Bir parça şanstı bu, kesinlikle, merak eden atılan gollere bakabilir. Ama fark şu ki bu şanslara inanan bir takım vardı. Harry Redknapp bu bağlamda, iyi veya kötü, Spurs'ün ihtiyacı olan kenar adamı gibi görünüyor, zanatkar kontejanından. Gargamel muamalesi görür, ki ben de o kadar sevmem. Ama en azından kazanma geleneğini getirecektir. Şu var, bu sene yapabileceğini sanmıyorum, ama takım yavaş yavaş büyüyecektir. Yoksa kadro olarak rekabet ettikleri takımlarından hiçbir eksikleri yok, nasıl eksik denebilir anlamıyorum. Şu puslu hava yavaş yavaş dağılacak ve bir anda hesapta olmayan yeni elemanlar, rotasyon oyuncuları da katılacak. Düzgün bir ilk 11 oluşturabildi Tottenham, sırada bazı oyuncuları hatırlamak var, o da zamanla. Tabi 'Arry'nin huyunu bildiğimizden gelecek sene o hatırlanması gerekenlerin hepsini gönderip kendi adamlarını da getirebilir, ama bahsettiğim şey başka. Artık belli bir 11'i ve ikincil oyuncuları oluşan takımın oluşacağı.

Teknik olarak değil de diğer faktörlerle Hughes'un Manchester City'i beklenen yere getirebileceğini, en azından bu sene, düşünmüyorum. Daha önce de söylemiştim. Bu konu nereden açıldıya gelince, kimin şampiyon olacağı, kimin iyi işler yapacağı bu momentumla alakalıdıra bağlayacaktım. Ve 4 büyükleri değerlendirirken, en azından başarılarını değerlendirirken, zaman aralığını daha kısa tutmak gerek, bunu söyleyecektim. Takımları başarıları veya başarısızlıkları üzerinden değerlendirmek, değerlendirmelerde hep bunları el üstünde tutmak bence doğru değil. Neden kötü oldu, neden iyi oldu, bunlar elbette yazılabilir. Ama yense de yenilse de bazı doğrular değişmeyecektir, bu doğruların maçın skoruna o yana veya bu yana kaymaması gerekir. Şu an momentumu arkasına alan Chelsea gibi görünüyor, fikstürleri de iyi, ilk haftalar geçen sezonkine benzer bir seyir izleyebilir. Liverpool çok kötü başlayacak gibi geliyor bana, ta en baştan hedeflerine taş koyabilir. Çok dağınık giriyorlar sezona, Gerrard'ın ve geçen seneden borcu olan Torres'in ipleri eline alıp şu dönemi kayıpsız geçirmeleri gerekiyor. Sonra diğer elemanlardan daha yüksek katkı ve sezonun ortalarından itibaren maksimum seviyede Gerrard-Torres şeklinde bir yıl geçebilir. Manchester çok da etkileyici olmadan kazanacaktır büyük olasılık, Arsenal'in işiyse Allah'a kalmış. Hani şu momentumun yönünü ayarlamak sizin elinizde olduğu kadar sizden çıkan bir yönü de var. Yine şansslıklarla dolu bir sezon geçebilir, kim bilebilir? Aksi takdirde en azından 4. olmayacağını düşünüyorum bu takımın. Denilson-Fabregas-Arşavin'den oluşan orta saha gezegenin en iyilerinden fakat yeni formülde kanatlardan alınacak verim muamma benim için. Defansın ortasına gelince... Orası zaten yıllardır bir acayip.



Ancelotti de aynı Scolari gibi 4-4-2'ye dönmeye karar verdi, baklavalı bir düzende oynuyorlar. Genelde Lampard'ın rolü çok beğenilmiş, ya da daha doğru ifadeyle, çok daha fazla verim alınacağı söylenmiş. İlk yarıyı bir gözü açık, ikinci yarıyı iki gözü kapalı izlediğimden bir şey söylemem yanlış olur, ama illa ki söylenecekse sonu Scolari gibi olmasın diyelim. Şartlar lehine gelişiyor; ligdeki başarısızlığın çok önemi olmayacak, hazır bir Essien ve Drogba'sı ve yenilenmiş Malouda'sı ve Jirkov'u var. Tabi tüm kadro bir yaş daha tecrübelendi, bir de bu var. Joe Cole dönecek. Bu saydıklarım Scolari'nin şartlarına göre şanslı olduğu konular. Ancelotti'nin yapması gerekenler gayet iyi düzenlenmiş bir takıma Şampiyonlar Ligini kazandırmak ve bu arada takım içindeki saygınlığını kaybettirmemesi gerekiyor, çünkü o yolda giderlerken ligi de süpüreceklerini sanmıyorum. Aquilani yaklaşık 2 ay kaçıracak. Benitez bu şekilde fiyat düşürebildiklerini söylemiş. Sakat bir Aquilani'ye 20 milyonun hakkaten çok olduğunu düşünüyorum, umarım yeni oyuncu transferinde birini göndermek zorunda kalmazlar. Fakat bu gelişmenin çıkarımı Lucas olabilir. Liverpool cephesinde mutlaka öne çıkan bir isim vardır, Benayoun mu Lucas mı şeklinde. O cepheyi çok da sıkı takip edemediğimden durumu bilmiyorum, ama olur da Lucas kullanılırsa Liverpool'un çok lehine olur, verimli oyuncuları sayısı bir artar. Belli bir kumaşı var Lucas'ın, pasları olarak mesela hiç de bir ön libero diye tabir edilen bölgenin oyuncusu değil, ama geldiği günden bu yana verim alınabilen bir oyuncu olamadı. Aynı Babel gibi, rotasyonda var, ama Benayoun misali verim alınabilen, kadroda parlayabilen bir futbolcu değil. Xabi daha ofansif bir oyuncu olarak bu takıma gelmişti, Lucas defansif, sonuç olarak aynı rolün sahibi olabilirler. Xabi'nin ayrılışı bu takım için en büyük sıkıntı. Liverpool en iyi sistem takımlarından biri, ama bu sistemi sağlayan ona çok iyi adapte oluşmuş özel oyuncular. Ne Kuyt'tan ne de Gerrard'dan, başka bir takımda benzer bir katkı alabilirsiniz. Liverpool'un sistem özelinde oyunculara ihtiyacı var, Manchester United-Sir Alex-Ronaldo hikayesinden farkları bu. Sir Alex'in elinden geçen oyuncular belli bir özel sistemin parçası olmuyorlar, böylece bir şekilde Ronaldo'nun, Van Nistelrooy'un, Beckham'ın açıkları kapatılabiliyor. Doğru kelimeleri seçemediğimi biliyorum, ama umarım ne düşündüğümü anlatabildim. Benitez'in takımına adapte olmak o kadar kolay olmuyor, bu yüzden çok önemli bir oyuncunun kaybı çok önemli sonuçlar doğuruyor. İkinci sıkıntıysa kadroda nicelik olarak bir artış olması gerekirken, aynı şekilde kalması. Nitelikteki düşüş; sezona daha farklı amaçlarla başlanması, zamanın getirdikleri, Torres'in dönüşü gibi etkenlerle toparlanabilir ama bu takımın dar bir kadrosu vardı ve genşletilmesi gerekiyordu ve buna mukabil 3 yeni oyuncu katıldı. Ama 3 oyuncu daha önce ayrılmıştı. E öyleyse? Elde var sıfır. Arbeloa yerine Glen Johnson, Alonso yerine Aquilani ve ekstra olarak Voronin. Yapılması gereken bunun gibi ekstra hamlelerdi, ama olmadı, ki Voronin de kiralık kontratının bitişinde takıma katıldı. Şampiyonluk yolunda geçen seneden borcu olanlara çok iş düşecek, Degen bunlardan biri. Bununla beraber, olumsuz konuştuğuma bakmamak gerek, geçen yılki gidişatının aynısını izleyebilirlerse şampiyonluk öyle çok uzak da değil. Xabi Alonso'nun geçen sene bu dönemki piyasasını hatırlayalım, bu kadar dominant bir performans bekleniyor muydu?

Bu paragrafı kısa tutuyorum. Guardian güzel bir chalkboard çalışması sunmuş. Denilson varken ne gerek var Felipe Melo'ya? Avrupasever Dunga'dan neden hiç çağrı almıyor acaba Denilson?

2009/08/07

West Ham United


Şartlar onlar lehine gelişirse Everton'ın, Aston Villa'nın hemen altında yer alabilecek bir oluşuma; bunu sağlayabilecek kenar yönetimine, futbolcu kadrosuna ve altyapıya sahip West Ham United. Geçen sene Fulham'ın sezon sonundaki sırası ve Aston Villa'nın 2009'a girerken bulunduğu yer, kendi başarılarıyla beraber rakip takımların nispeten zayıf kalışının ortak bir sonucuydu. West Ham'ın geçen seneki rakiplerinin üzerine bu sene bir de Bruce'un Sunderland'i katıldı ve diğerleri güçlerini korumayı gayet de bildiler, hatta bir tanesi, Manchester City, belki o gruptan koptu bile. Alttan Big Sam'in Blackburn'ü ve kendi halinde takım Bolton da birer tehdit. Herhangi bir sırada bitirebilirler, bu sene ligin orta sıraları çok karışık.

İlk 11 olarak olmasa da kadronun genel kalitesi ve geniş oluşu açıkları kapatıyor. Oturmuş, belli oyun düzeni olan bir takım West Ham; topa sahip olma oranları gayet iyi, iyi top çeviriyor, iyi pas yapıyorlar; ama sorunları gol atmada. Geçen sene Tristan ve Di Michele alınmıştı ve istenen katkıyı verdiler; bu sene yine memleketini tercih etti Zola ve yine kiralık olarak Luis Jimenez'i kadroya kattı. Çok dengeli bir takım bir kere West Ham United, defansı-orta sahası-forveti aynı ölçüde iyi, zira hücumu ve savunmayı da benzer oranda iyi yapıyorlar; ama takımın yapısı gereği çarkı döndüren belli oyuncular ve bunların yanında farklı roller biçilmiş, değişken oyunculardan oluşuyor takım. Kadro genişliği buna olanak sağlıyor; Aston Villa, veya dengeli yapısı olarak bu takıma çok benzeyen Fulham, ilk 11'leri üzerinden bir oyun karakteri geliştiriyor, West Ham daha farklı. Bu iki takım için ilk 11, ve bunların yerini dolduran, bunların rollerini paylaşan oyunculardan oluşan bir yapıdan bahsedilebilir; Zola-Clarke'ın takımıysa her birine birer rol biçilmiş oyunculardan oluşuyor. Luis Jimenez, eğer oynayabilecek durumdaysa Kieron Dyer gibi oyuncular var; bir de altyapı ürünü olanlar: Jack Collison, Junior Stanislas, James Tomkins. Boa Morte yeni yıla kadar yok, böylece Stanislas için çok iyi bir fırsat doğuyor. Jack Collison'ın Manchester United karşısındaki pas performansı aşağıda.



Her sene Galatasaray'a gelen Lucas Neill takımdan ayrıldı ve sağ bek oynayacak bir tek Jonathan Spector kaldı. Futboldan soğuyan adam Faubert ve Behrami de orada oynayabilir ama bu şekilde kullanılacaklarını sanmıyorum. Şu anda sadece forvet arayışı var diye biliyorum, Toni kiralık olarak kadroya katılacak, sanırım her sene kiralık oyunculardan 10 gol katkısı alınacak bu şekilde ve daha önce de Mancini için girişimler vardı. İtalyadan bir hücum elemanı gelecek ve transfer kapanacak. Gerekirse yeni yılda bir transfer daha yapılabilir, bir sağ bek transferi. Dediğim gibi, çok oturmuş ve dengeli bir kadroları var. Kale Robert Green gibi çok klas bir kaleciye emanet, ben çok beğenirim bir de penaltı kurtarır Robert Green. Afrika kökenli Fransa çıkışlı oyuncular Premiership'e iyi uyum sağladılar; Herita Ilunga kiralık sezondan sonra 4 yıllık kontratı kaptı, bir başkası Bassong Woodgate-King-Dawson'ı yedeklemeye gitti ki çok çok doğru bir hamle ve Fortune da Mowbray'in peşinde Celtic'e katıldı. Kıta ötesinden tanınmayan oyuncular getirme veya Fransa'da oyuncu tarama artabilir de, bu sene iyi sonuç verdi. West Ham'a dönersek, Spector'ın ortalarına hayranım ben, hani Beckham'ın ortalarına hayran oluyor ya insan, onun gibi. Mesela Konfederasyon Kupası finalinde Dempsey'e açtığı orta, tam isabet olmasından bahsetmiyorum, topun süzülüşü, gidişi falan harika. Benim hayran olduğum o, yoksa çok daha iyi orta açan oyuncular tabi var. En son transfer gereken bölge orta sahanın ortası; diğer üçünden farklı özelliklere sahip, daha ofansif ve hızlı Dyer gibi çok iyi bir alternatif, Collison gibi ne kadar oynarsa kâr olacak bir genç, Hammer of the Year Scott Parker, şu anda ilk 11in bankosu ve ilerleyen dönemde bundan da çok daha iyi olacak Noble'dan oluşan 4 kişilik bir rotasyon var. Dean Ashton'dan artık çok şeyler beklenmiyor, yani Linderoth'a nasıl bakılıyorsa, ona da o şekilde bakılıyor; eğer bu sene toparlanabilirse seneye bir kez daha forvet kiralamak zorunda kalmayacaktır Zola. Ashton 10 golün altına düşmez, 15 gol de atar. 1 yıl yaşlanacak Savio-Cole-Ashton-dördüncü forvet gayet iyi gözüküyor. Aston Villa'dan sonra sevdiğim başka iki takım daha vardır aslında, bunlardan biri Arsenal, diğeri de West Ham.

West Ham United on edge as owner Stramur meets creditors
West Ham's future in fresh doubt

2009/08/06

Tahmin



1-Manchester United
2-Arsenal
3-Liverpool
4-Chelsea

5-Aston Villa
6-Everton
7-Manchester City

8-Tottenham
9-Sunderland
10-West Ham

11-Fulham
12-Blackburn
13-Bolton

14-Stoke City
15-Wigan
16-Burnley
17-Wolves
18-Birmingham City

19-Portsmouth
20-Hull City

Sezon öncesi tahmin yaparken, takımların bitirecekleri aralığı, kendimce belirlediğim grupların hangisinde bitireceklerini bilsem yeter, böyle düşünüyorum. Manchester City'nin yedinci sırası şaşırtmış olabilir, onları Big Four'u dağıtacak ekip olarak görmüyorum. Çok iyi bir kadro kuruldu, ama çok iyi takım olabileceklerini sanmıyorum; bu düşüncem Mark Hughes'la alakalı. Kötü bir teknik direktör kesinlikle değil, ama bu ağırlığı kaldırabileceğini sanmıyorum. Bu bağlamda bir eleştiri de Real Madrid'in Pellegrini seçimi için yapabilirim. Dediğim gibi, grupları doğru yerleştirmek daha önemli; sezon sonunda baktığımda takımlara doğru gözle bakabilmiş miyim, bunu görmüş olurum. Hemen aşağıda, bir önceki sezonun tahminleri var.

1-Chelsea
2-Manchester United
3-Arsenal
4-Liverpool
5-Tottenham
6-Aston Villa
7-Portsmouth
8-Everton
9-Manchester City
10-Newcastle
11-Blackburn
12-Sunderland
13-West Ham
14-Boro
15-Wigan
16-West Brom
17-Fulham
18-Bolton
19-Stoke City
20-Hull City

Sezon öncesi belli tahminlerde bulunup bunlarda başarılı olmak ya da olmamak çok da önemli değil. Başarılı tahminler elbette bir tebriği gerektirir ama bir de şu var, sezonun olağan seyrinde yaşanan gelişmeler sezon başında yapılanlardan daha fazla etkiliyor takımları. Bunları sezon öncesi tahmin etmek de mümkün değil. Portsmouth, sezonun ilk bölümünde eskisi kadar etkileyici olmadığını göstermişti; tahminler yaparken bunu da eldeki verilerin içinde değerlendirdik, ama Redknapp'ın ayrılacağını ve birtakım olaylar zinciriyle takımın kaosa sürükleneceğini kim bilebilirdi? Sezon öncesi tahmin yazılarını, yazarın takımların kaliteleri üzerine düşüncelerini gösteren belgeler olarak değerlendirmek yeterli. Geçen sezon yerini doğru tahmin edebildiğim tek takım Aston Villa olmuş, hiç tutturamamışım hiç. Ne Steve Bruce'u, ne de Hodgson'ı ciddiye almışım anlaşılan. Şu kalan 10 gün içinde tahmin üzerinden giderek belli takımları değerlendirebilirim sezon öncesi, ama herhalde değerlendirmem.

2009/08/03

Fabian Delph, ve Rıdman Dilmen gibi bazı başka şeyler


Son zamanlarda olağanın dışına çıktım, bilgisayarda daha fazla vakit geçiriyorum, böyle olunca yazılar çoğaldı. Aynı günde iki Dostoyevski yazısı, sonra Villa. Dün de güzel bir Juventus maçı, ondan önce Süper Kupa maçı vardı ama olağanın dışına çıkmamak için belki de değinme ihtiyacı hissetmedim. İlk paragraf çok kısa bunlara ayrılmış olsun. Bir kere yaz pek sıkıcı olmaya başladı benim açımdan, her zaman yaptığım şeylerin beni iyice sıkması, bununla beraber bir miskinlik, arkadaşların falan da buralarda olmayışı; mesela dünü futbola ayırdım hep. Önce U19 finalini izledim, sonra biraz Arsenal maçını falan derken aslında Süper Kupa maçını öyle oturup da izleyemedim. Günü de Juventus maçıyla bitirdik tabi. Öncelikli diyeceğim, Juventus maçında Ashley Young'ın kullanışı çok hoşuma gitti benim, bununla beraber takım yine çok iyiydi. Heskey cezalı olunca 4-4-1-1 gibi oynadı takım, Carew'in arkasında başladı Young, arada kanatlara da geldi, ortalar açtı, savunmaya yardım etti, ortadan top getirdi, adam geçti; çok çok iyiydi. Gençler harikalar, ama bununla beraber O'Neill'ın 5 transfere ihtiyacım var, bu transferler gelecek sözünü hatırlatan; bu gençlerin henüz olmadıkları, henüz piştikleri düşüncesini hatırlatan bir gelişme yaşandı kısa bir süre önce. Yazının yazılma amacı da bu. Delfouneso, Lichaj ve Albrighton; daha başka gençler de var bunların arkalarından gelen, Bannan gibi örneğin. Ama bu 3ü gerçekten çok umut vaad ettiler, hem kendilerine olan güvenlerini de tazelediler. Guzan'ı pişmemişler kategorisine almıyorum artık, sadece bir yedek kaleci olmadığını gösterdi. Bu nasıl olur, nasıl anlatılır bilmiyorum ama Orkun'u izleyip yedek kaleci demek ve Guzan'ı izleyip yedek kaleci demek farklı. Lichaj savunma özellikleri gayet iyi, bununla beraber duran toplar olsun, set oyunları olsun hücuma da katkısı yerinde (ama hücumcu bek değil bakın, zaten bizim takımımızda hücumcu bekin yeri bok; bakınız Shorey), bununla beraber günümüzün klasik hızlı beklerinden değil. Zaten bek gibi değil, daha çok stoper gibi, ama nasıl anlatsam, düz bir oyuncu değil, yani oyunu tek taraflı oynamıyor ve gayet umut verici pek çok özelliğiyle. Albrighton zaten turnuvanın oyuncusu bile olabilir bizim takım için, gerçi Sidwell-Young-Reo-coker bunlar da harikaydılar ama bu hazırlık kampında akıllara kazınan isim kesinlikle o. Çok hızlı, her zaman olmasa da çoğu zaman kaptırdığı topun peşinden deli gibi koşturan, süratli, tekniği yerinde, ortaları harika bir oyuncu. Ne kadar iyi olacağı bu özelliklerini ne kadar geliştireceğine bağlı olacak, yoksa sahip olduğu özellikler bakımından ciddi bir eksikliği olduğunu düşünmüyorum. 2 sene içinde, gerekli fiziğe ve gerekli kaliteye ulaşıp görev almaya başlayacaktır. Zaten bu söylediklerimin hepsinin 2 seneye ihtiyacı var, 1 sene az olur, 3 de fazla. Delfouneso'ya gelince, biraz da şansının etkisiyle, 7-1'lik Slovenya maçında attığı 2 gol ve 1 kişi eksik Fransa'ya uzatmalarda attığı 2 golle gol kralı tamamladı turnuvayı. Onu izleme şansı bulduk böylece ve bir dönem Gabby'e çok benziyor dediğim, yani söylenilenlerle bunu yakıştırdığım Fonz'un çok daha heyecan verici, eksikliğini çektiğimiz forvet tipine uyduğunu gördüm. Ligde oynadığı maçta top hakimiyeti hakkında birtakım fikirler vermişti, o zaman Gabby'nin daha yavaşı, daha tekniği demiştim. Değil aslında. Caner Eler, stili Henry'i hatırlatıyor dedi yarı final maçında. Hızı fena değil (Gabby'i gördükten sonra artık her oyuncuya çok hızlı demiyorum), ayaklarına hakim, bununla beraber oyun zekası da iyi bir oyuncu ve bitiriciliği de çok iyi. Biraz daha pişmesi gerekiyor sadece, tahminim yine zaman zaman, makaradan oynanan Avrupa Ligi maçları olsun, FA Cup maçları olsun, forma giyecektir. Dünkü maçta Cuellar yine soru işaretleriyle doluydu, umarım en kısa zamanda daha iyi olur. Şu an iyi olmadığı kesin ama bir kalitesinin olmadığı anlamına gelmiyor bu. Dün her şey bitti derken, Herd topu uçurduğunda (Buffon kurtarmış da olabilir, emin değilim) Del Piero öyle bir penaltı attı ki akıllara ziyan. Ve sonra da şampiyonluk geldi. Kendisine ayrıca teşekkürler. Juventus'a dün bakıyorum da gerçekten çok karizma bir kadroya sahipler. Buffon, Del Piero; ama Legrottaglie yakışmıyor oraya. Artık kendimi NTVSpor açmış dinler bulduğumda, sinirleniyorum, gerçekten, aç bir film izle, dizi izle diyorum en azından. O kadar sıkıcı olmaya başladı ki bazı şeyler, hele Rıdvan Dilmen'in şu anki karizması rahatsız ediyor beni. Ağırbaşlı yorumcularımızda bir büyük takım lakırdısıdır gidiyor, sakız olmuş, büyük takım büyük transfer yapar diye. Acaba Sir Alex'in transferlerine ne der Rıdvan Dilmen? Merak ediyorum. Manchester United hedef küçülttü. Yine de iyi futbol eleştirmenidir demek istemiyorum, çünkü eskiden anlatırken hem de eğlendiren adam, antipatik gelmeye başladı bana. Hem ayrıca, profilli oyuncu demek başarı getiren hamle demek değildir, takımın çapından büyük oyuncu sorun yaratır, takım da sadece saha dışı başarısıyla övünür. Villa forumunda Huntelaar, Sneijder falan heyecan yaratıyor mesela; keşke gelse diyorlar, ama devrede Inter var, olmaz tabi deniyor sonra. Ben Inter almasa da istemem Sneijder'i, kısa vadeli olur, 1 yıl-olmadı 2 yıl oynar ve ayrılır; takım içi sorunlara da yol açabilir. Aynı şey vakti zamanında Kaka-Man Citeh ilişkisi için de söylenebilir.

Asıl konuya gelemedim. Fotoğraftaki 19 yaşındaki gencin adı, Fabian Delph. Gol atıyor, koşuyor da; savunma-hücum görevlerini beraber yapabilen, pas da atabilen, komple bir orta saha oyuncusu işte. Böyle lanse ediliyor. Ayrıca bir de solak olması lazım. Kyle Naughton'la (Tottenham'la anlaştı) beraber, kesin Premier Lig yolcusu görünen alt lig oyuncularındandı. Uzun süredir MON'un takibindeydi, zaten kimlerin peşinde olduğumuzu Ağustos'a kadar öğreniyor, sonra da Ağustos'da peş peşe bunlardan bazılarını takıma katıyoruz. 2 alt ligden gelmesine rağmen 6 milyon pound'a mal olduğu sanılıyor ki zaten transferin çıkmazlarından birisi de yüklü bir meblağ istenmesiydi. Tottenham da istiyordu ve daha geçen günlerde Mark Hughes da istediğini açıklamıştı. İnsan bilmediği, tanımadığı etmediği oyuncudan bu kadar heyecanlanır mı diye sormak lazım. Ama bir transfer sonrası ortaya dökülenler vardır, hemen hikaye çıkarıcılar birer hikaye çıkarırlar; iyi özellikleri dökülür oyuncunun, heyecan yaratır; bir de önceden bilirsin, öyle değerlendirirsin. Inamoto gelir mesela, Arsneal günlerinden dem vurulur. Ama Delph öyle değil, dediğim gibi uzun süredir gündemde olduğundan, aynı Defour gibi, biraz bilgi sahibiyiz. Petrov'un partnerini, Barry'nin yerine geçecek elemanı da bulduk böylece. En kötü ihtimalde uzun vadede geçerli olacak bu, ama kısa vadede gerçekleşmesi de olası. Gereken her şeyi layıkıyla yapıyor, buna hücum gücü de dahil, bu yüzden Barry'nin yerini doldurmaya aday ve aynı zamanda bir orta saha oyuncusu olduğundan, 3lü orta sahaya geçişi de gerektirmez. Dedim ya, Sneijder deniliyor mesela. Hadi diyelim geldi, Premier Lig'de ikili orta sahayı kaldırabileceğini hiç sanmıyorum. Ki Sneijder Aston Villa gibi bir kulüp için o kadar zıt ki. 2li orta saha nasıl şekillenecek, Delph'e nasıl bir rol biçilecek tahmin edemiyorum. İkililer olarak bakarsak Delph-Petrov, Sidwell(Gardner)-Reo-coker diye ayırırım eldeki oyuncuları, uyumları bakımından. Delph'in ulusal takımda görev almaması çok da önemli değil, bunun farkında olduğumuzu belirtelim. Şimdi bakarsak, varan 2 oldu, kaldı 4 transfer. Newcastle'dan illa ki bir oyuncu alınacaksa (Habib Beye'nin adı geçti bugün) Bassong, gerek yaşı gerek potansiyeliyle o kadar doğru bir tercih olur ki... Hem Knight transferini anlamsızlıktan çıkarır. Söyleyeceklerim bunlar.

2009/08/01

Sahadaki diziliş çok da önemli değil


Sahadaki diziliş çok da önemli değil. 4-4-3'ten 4-4-2'ye geçerek iki önemli şey sağladık, dün gördüğüm bu. Birincisi, iyiden iyiye İngiliz takımı olduk, oyuncularıyla, sistemiyle, geleneğiyle. Bir sonraki aşama milli takıma düzenli oyuncu göndermek olabilir. İkincisi, Barry'nin eksikliğini, tahmin ettiğim gibi kadro içinden çözmeye çalışıyoruz. Hem o kalitede, hem bizim aradığımız oyun özelliklerine sahip fazla İngiliz oyuncu yok. Aslında bir başka şey daha var, takım çirkef bir görüntü sergiliyor adı Barış Kupası olan bu turnuvada. Çok da büyütelecek değil, 3 maçla hemen ahkam kesmek ayrıca hoş değil; ama şu var ki, O'Neill'ın bir maçlık tribün cezası alması, Heskey'nin rakibini kafasından sarsıp kırmızı kart yemesi (rakip bizi ilgilendirmez), MON'un sağ kolu olarak bildiğimiz John Robertson'ın her harekete el kol kaldırması, bunlar hoşuma gitmedi. Portoluların ulan böyle maç mı olur deyip sinirlendiğini düşünüyorum ben, gerçekten, laf olsun diye yazmıyorum, oyunu çok sertleştirdikleri doğrudur. Ama bizim takımımız tekmeyi yese de kafa önde koşan daha mağrur bir takımdı sanki, Barcelona da çok tekme yiyor. Oyundaki gereksiz agresifliği sevmediğimi daha önce söylemiştim.

Sahadaki diziliş neden çok da önemli değil? Aynı topu, aynı sistemi işletiyoruz da ondan. Ama ne var ki orta saha 2 kişiye düştüğünden, bu ikilinin defansif özellikleri daha yüksek oluyor ve kanatları da biraz daha savunmaya çekiyoruz. Yoksa aynı tas, aynı hamam. Maçı Heskey'nin kırmızı kartından sonra izlemeyi bıraktım, gittim yattım. Ama o dakikaya kadar, 70. dakikaya kadar, tüm atak başlangıçlarımız John Carew ve onun indirdiği toplar üzerinden oldu. Bir nevi takımın 10 numarası oldu Big JC. Gelecek için ümit veren Brad Guzan, Carew neredeyse topu oraya şişirdi. Sadece o değil, Cuellar da, başkaları da. Aynı oyun karakteri, artarak sürüyor. 2-0 önde olduğumuz ilk yarının 40 bilmemkaçıncı dakikasında, topa sahiplikte %43'le gerideydik, illa ki istatistik kullanmam gerekiyorsa. Ulan böyle maç mı olur demiştim ya, ben olsam ben de derdim hani, başka oyun planı olmayan, bilmeyen bir takım var, ortada pozisyon yok, bir bakmışsın 5 saniye sonra gol. Barcelona hızlı oynuyor ya, halt yemiş! Ben yeniden söylemek istiyorum; neden Total Futbol oynamıyoruz, artık uzun toplu oyunun modern futbolda yeri yok gibi zil zurna bir eleştiride değilim, eleştirim halen takımın bir ikinci planının olmaması ve bu tek planın ister istemez rahatsız etmesi. Hangi işi en iyi yapıyorsanız bu oyunda, onun üzerine gidip fark yaratacaksınız. Uzun topun veya defansif futbolun adı çıkmış. Kadro böyle emrediyorsa, sizin işiniz, teknik direktör olarak kadrodan en yüksek verimi almak. Yoksa ne Sivasspor'un ne Barcelona'nın bir B planı vardı. Var mıydı? Benim futbol oyunu üzerine genel kanım, her şeyi iyi yapabilmek üzerine, yeri gelmişken söylemek isterim. Belki en zor sistemi uygulamaktan daha zor olur bu alışkanlığı oturtmak, ama düşünsenize, rakibe göre, zaman geliyor 4-6-0, zaman geliyor 4-4-2 oynuyor, farklı sistemler sunabiliyorsunuz. Her neyse...

Taraftardaki karamsarlık yerini heyecana bıraktı. Delfouneso'nun golleri, diğer gençler, kupada alınan sonuçlar... MON üzerindeki baskıyı biraz olsun attı. Yeniden Porto maçına dönelim. Ofansif olarak değişen şeyler olmasa da, daha iyi takım savunması yaptığımızı gördüm ben. Bir kere Sidwell-Reo-coker ikilisi Barry-Petrov kadar rahat adam geçirmiyor. Bu ikili daha global bir takımın daha global oyuncularıydı, onlar daha global orta saha özellikleri sunuyorlardı; bu ikili daha farklı. Barry-Petrov gibisini uzun yıllar göremeyeceğiz, bunu 5-6 ay önce söylemiştim. Orta saha hücuma katkı verebiliyordu daha önceden, şu anki klasik oyun düzenindeyse orta saha hücuma katılma görevini yapıyor sadece. Orta sahalardan biri daha geride bekliyor ve diğeri beşinci eleman olarak hücuma katılıyor, ofansif görevini yapıyor. Dün layıkıyla bunu uygulayabildi NRC-Sidders ikilisi, hatta Sidwell maçın adamı bile seçildi. Petrov ve Barry top çalmada ustaydılar, özellikle Petrov'un bu huyunu pek sevdiğimi söylemiştim, ama markajda sınıfta kalıyordu orta saha. Zaten blokları oturtamamış, birbirinden çok uzak oynayan takımda, Barry hem yavaş kalıyordu hem de pek iyi markaj yapamıyordu. Barış Kupası yarı finalinde, bloklar arası mesafesi rakip takım yarı sahaya geçtiğinde azalan, dikine zor adam geçiren bir Aston Villa vardı. Ataklar hep Lichaj-Albrighton'ın olduğu koridordan geldi, ama olacak o kadar. Young'ın daha defansif bir rol aldığını görüyoruz, bununla beraber Shorey de savunmada hata yapmadı. Ama enterasandır, bu oyuncuların ikisinden de ilk bekleyeceğiniz şey iyi savunma yapmaları değildir. Shorey'nin Reading günlerindeki çıkışlarını çok nadir görüyoruz bir senedir, tabi bunun sistemle çok alakası var. Ashley Young sanırım yine beğenilmiş, bence de iyiydi, ama ofansif performansı vasattı. Bu arada, Petrov takımın ruhudur ama kaptanlık yetileri yoktur demiştim, topu Reo-coker'a atmıştım. Defansın önünde oynayan 2 farklı kaptanımızın olması oldukça iyi, bunu bir kere daha gördük. Bakın hatta iyice ileriye götüreyim, Reo-coker lider değil ama kaptan. Albrighton bu sefer ilk 11'de başladı ve o bir anda gelişen hücumlarımızdan birinde Heskey'e ortayı yapan, Heskey'e golü attıran oydu. Fotoğraf o golün fotoğrafı. Curtis Davies ilk yarıda omzundan sakatlanıp çıkmıştı, ama şu ana kadar hiçbir şeyin yazılmaması, önemli olmadığını gösteriyor. Neyse ki.

Sonuç olarak, Aston Villa kendi oyun yapısı içinde iyi oynadığı bir maçta Porto'yu 2-1 yenmeyi başardı. Hulk'un ilk 11 başladığı, daha da önemlisi çok daha iyi oynayan bir Porto bu sonuca bence izin vermezdi. Çok tutuktular, umarım Juventus iyi oynar da bir de iyi oynayan büyük takıma karşı neler yapabiliyoruz, onu görmüş oluruz.

2009/07/30

Ecinniler

Bu hikayenin ne gibi sözlerle anlatıldığı sonra gelir demişim ikinci cümlemde. Çok daha farklı şeyler yazabilirdim ama yazmaktan sıkıldığımı itiraf ediyor ve bu yazıyı iki karşılıklı konuşmayla geçiştiriyorum; ilki Şatov-Nikolay Stavrogin arasında geçen. Hem, bu kadar karamsarlık yeterli sanırım.
-Şu deyiminizi anımsıyor musunuz: "Tanrıtanımaz Rus olamaz", "tanrıtanımaz, Tanrı'yı tanımamaya başladığı andan sonra Rus değildir artık", anımsıyor musunuz?
Nikolay Vsevolodoviç de aynı şeyi sorar gibi,
-Evet? dedi.
-Siz mi soruyorsunuz? Unuttunuz mu? Oysa, Rus ruhunun sezinlediğiniz en önemli özelliklerinden biri için söyleyeceğiniz en doğru sözlerden biridir bu. Unutmuş olamazsınız! Biraz daha anımsatayım: "Ortodoks olmayan Rus olamaz," demiştiniz.
-Sanıyorum, Slavcı bir düşüncedir bu.
-Hayır, şimdiki Slavcılar yadsıyorlar bu görüşü. Artık akıllandı halk. Ama siz daha da akıllandınız: Roma Katolikliğinin Hıristiyanlık olmadığı görüşündeydiniz. Roma'nın, şeytanın üçüncü oyunuyla kandırdığı bir İsa'ya taptığını; bütün dünyaya İsa'nın, yeryüzünde bir krallığı olmadan yeryüzünde duramayacağını bildirerek ortaya yalancı bir İsa çıkardığını, böylece de Batı dünyasını yok olmaya sürüklediğini iddaa ediyordunuz. Özellikle, Fransa acı çekiyorsa, bunun tek nedeninin Katolikler olduğunu, çünkü Roma'nın iğrenç Tanrısı'nı yadsıdıktan sonra bir yenisini bulamadığını söylüyordunuz. O zaman böyle konuşabiliyordunuz işte! Söylediklerinizi anımsıyorum.
Nikolay Vsevoldoviç son derece ciddi,
-İnansaydım, hiç kuşku yok, şimdi de yinelerdim bunu, dedi. İnanın bir kişi gibi konuşurken yalan söylemiyordum. Ama inanın, eski düşüncelerimin bana anımsatılması çok kötü etki ediyor bana. Kesemez misiniz artık?
Şatov konuğunun isteğine hiç aldırmadan,
-İnansaydınız mı? diye haykırdı. Peki gerçeğin İsa dışında olduğunu matematiksel olarak kanıtlasalar bile, gerçeğin yanında olmaktansa İsa'nın yanında kalmayı yeğleyeceğinizi söyleyen siz değil miydiniz? Söylediniz mi bunu? Söylediniz mi?
Stavrogin sesini yükseltti:
-İzninizle, ben de bir şey sorayım, dedi. Bu sabırsız... öfkeli sınav nereye götürecek bizi?
-Bu sınav burada bir sonuca bağlanacak, bir daha da hiç açılmayacak size.
-Zamanın, yerin dışında olduğumuzda diretiyorsunuz hâlâ.
-Susun! diye bağırdı birden Şatov; budalanın, beceriksizin biriyim ben, varsın gülünç duruma düşeyim! O zamanki asıl düşüncenizi karşınızda bir daha açmama izin verecek misiniz... Ah, topu topu on satırlık bir şey, özetleyeceğim yalnızca.
-Yalnız özetleyecekseniz, anlatın bakalım...
Stavrogin saatine bakmak istedi ama, tuttu kendini, bakmadı.
Şatov yine masanın üzerine eğidi, bir an parmağını kaldıracak gibi bile oldu.
Satır satır okuyormuş gibi, aynı zamanda Stavrogin'e kötü kötü bakmayı sürdürerek başladı:
-Hiçbir ulus, hiçbir ulus bilim ile, mantık yasaları uyarınca oturmamıştır daha. Bir anlık, dalgınlıkla bile olsa böyle bir örnek görülmemiştir şimdiye dek. Sosyalizm, özü bakımından tanrıtanımazlığın öncüsü olduğunu; bilim, özellikle mantık yasaları uyarınca oturacağını duyurdu.
Ulusların yaşamında mantıkla bilim her zaman, dünya kurulalı beri de, şimdi de ikinci derecede, hizmete özgü bir rol oynamışlardır; dünyanın sonuna kadar da bu böyle sürecektir. Uluslar başka bir güçle biçimlenir, hareket ederler; buyurucu, hükmedici bir güçtür bu. Nereden, nasıl doğduğu bilinmeyen, açıklanamayan bir güç. Sona kadar varmayı doymak bilmez bir hırsla isteyen, aynı zamanda da sonu yadsıyan bir güç! Kendi varlığını durmadan pekiştirmenin, ölümü yadsımanın gücüdür. Yaşamın ruhu, kutsal kitabın dediği, Apocalypse'nin kuruyacağını haber verdiği "hayat sularının ırmağı"dır. Estetik başlangıç, filozofların dedikleri gibi, ahlakın başlangıcıdır. En basit olarak benim dediğim "Tanrı'yı arama"dır. Her ulusun yaşadığı süre içinde her kıpırdanışı Tanrı'yı, kendi Tanrısı'nı, özellikle kendinin olan Tanrısı'nı ve tek gerçek olarak ona olan inancını aramasıdır yalnızca. Tanrı, tüm ulusun, doğduğu günden yeryüzünden silinip gideceği güne kadar yaşayan aynı ulustan yaşayan insanların bileşimi bir kişiliktir. Şimdiye dek hiçbir zaman tüm ulusların, ya da çoğunluğunun ortak bir Tanrısı olmamıştır, ama her ulusun kendi Tanrısı olmuştur her zaman. Tanrılar ortak olmaya başlayınca milliyet kavramının ortadan kalkacağına bir işarettir bu. Tanrılar ortak olunca ölürler, onlara olan inanç da uluslarla birlikte yok olur. Ulus güçlü olduğu oranda Tanrısı ötekilerden değişiktir. Tanrısız, yani iyilikle kötülük kavramı olmayan bir ulus gelmemiştir yeryüzüne. Her ulusun kendisine özgü bir iyilik, kötülük anlayışı, kendisinin olan bir iyiliği, kötülüğü vardır, iyi ve kötü kavramı birçok ulusta ortak olmaya başladığında uluslar ölmeye başlarlar. İyilik ile kötülük arasındaki ayrılık silinmeye yüz tutar, yitip gider. Mantık hiçbir zaman iyi ile kötü arasındaki ayrılığı görebilecek, yaklaşık bile olsa, iyiyi kötüden ayıracak güçte olmamıştır. Tersine, pek çirkin, acınacak bir biçimde karıştırmıştır onları birbirine. Her zaman bilimsel yumrukla çözüm yoluna dürtmüştür insanı. İnsanlığın yüzyılımıza değin bilinmeyen, salgın hastalıktan da, kıtlıktan da, savaştan da korkunç, en büyük felaketi olan yarıbilim de özellikle bu yanıyla göstermiştir kendisini. Dünyanın bugüne dek görmediği bir zorbadır yarıbilim. Tutsakları, kulları olan, bugüne dek insanların hiç düşünmeden tutkuyla, bağnazlıkla önünde secdeye vardıkları, bilimin kendisinin bile tir tir titrediği, hiç utanmadan meydanı bıraktığı bir zorba! Yarıbilim dışında hepsi sizin kendi sözlerinizdir, Stavrogin; yarıbilim üzerine söylediklerim benimdir. Çünkü ben de ancak bir yarıbilim insanıyım, bu yüzden bütün kalbimle nefret ediyorum ondan. Düşüncelerinizden, kullandığınız sözcüklerden birini bile değiştirmedim.
...

Nikolay Vsevolodoviç soğuk soğuk baktı ona.
-Peki, dedi, başka sözcük kullanayım. Sizin Tanrı'ya inanıp inanmadığınızı öğrenmek istiyordum.
Şatov öfkeli,
-Ben Rusya'ya, onun Ortodoksluğuna... inanıyorum, diye kekelemeye başladı. İsa'nın bedenine inanıyorum... Onun bu kez Rusya'da ortaya çıkacağına inanıyorum... İnanıyorum...

-Ya Tanrı'ya? Tanrı'ya?
-Tanrı'ya... Tanrı'ya da inanacağım.
Stavrogin'in yüzünde bir kas bile çekilmedi. Şatov, bakışıyla onu yakmak istiyormuş gibi ateş ateş, meydan okuma dolu bir bakışla bakıyordu ona.
...

-Pek tuhaf bir şey söyleyeyim size, dedi Stavrogin, niçin herkes
bir bayrak tutuşturur benim elime acaba? Pyotr Stepanoviç de "onların bayrağını benim açabileceğim" inancında. Hiç değilse onun sözlerini böyle ilettiler bana. "Suç işlemekteki olağanüstü yeteneğim yüzünden" onlar için Stenka Razin rolü oynayabileceğim düşüncesine saplanmış kalmış.
-Nasıl? "Suç işlemekteki olağanüstü yeteneğiniz yüzünden" mi?
-Evet.
Kötü kötü gülümsedi Şatov.
-Hım. Peki, Petersburg'da, hayvanca tutkuları olan gizli bir topluluğa üye olduğunuz doğru mu? Marki de-Sade'ın bile sizden ders alabileceği doğru mu? Çocukları ayarttığınız, yoldan çıkarttığınız doğru mu? Söyleyin, yalana sapmay
a kalkışmayın, diye haykırdı. Kendini yitirmişti sanki.
Uzun bir sessizlikten sonra,
-Bu sözleri ben söyledim, ama çocuklara zararım dokunmadı, dedi.

Yüzü bembeyaz olmuş, gözleri birden çakmak çakmak olmuştu.
Şatov parlayan gözlerini ondan ayırmadan, kendinden emin bir tavırla sürdürdü konuşmasını:

-Ama siz söylediniz! Hayvanca bir şaka ile (isterse bir insanın canını vermesiyle kazanılmış olsun) bir kahramanlık arasında güzellik bakımından sizin için hiçbir ayrılığın olmadığını her yerde söylediğiniz doğru mu? İki ucun güzelliklerinin, zevklerinin, arasında benzerlik, birlik bulduğunuz doğru mu?
Pekâlâ kalkıp gidebilecekken oturuyordu Stavrogin,
-Böyle sorulara yanıt verilmez... diye homurdandı; yanıt vermek istemiyorum.
Tüm bedeni sarsılan Şatov ısrar ediyordu:

-Kötünün niçin iğrenç, iyininse hoş olduğunu ben de bilmiyorum. Ama bunları birbirinden ayırma duygusunun Stavrogin gibi baylarda niçin silikleştiğini, kaybolduğunu biliyorum. O zaman böylesine ayıp, aşağılık bir evlilik niçin yaptığınızı biliyor musunuz? Yüz karasıyla anlamsızlık bu evlilikte en yüksek dereceye çıkıyordu da onun için! Ah, uçurumun tam kenarında dolaşmıyor, cesaretle başaşağı uçuyorsunuz. Istıraba, vicdan azabına olan tutkunuzdan, hayvansal ahlak hazzınızdan evlendiniz. Bir sinir bozukluğuydu bunun nedeni... Sağduyuya bu meydan okuma pek gözalıcı, çekiciydi! Stavrogin'le çarpık, aklı kıt, dilenci, topal bir kız! Valinin kulağını ısırdığınızda bir haz duymuş muydunuz? Duydunuz mu? Serseri beyefendi evladı, duydunuz mu?
Stavrogin'in yüzü giderek beyazlaşıyordu.
-Gerçi evliliğimin nedenlerinde biraz yanıldınız ama, büyük bir psikologsunuz gene de... Ama bütün bu bilgileri kim vermiş olabilir size, zoraki gülümsedi, Kirillov mu yoksa? Ama o yoktu.
-Yüzünüz bembeyaz oldu.
...
Nikolay Vsevolodoviç soğuk bir tavırla,
-Sizi sevmek elimden gelmediği için ü
zgünüm, Şatov, dedi.
-Elinizden gelmediğini, yalan da söylemediğinizi biliyorum. Bakın, her şeyi düzeltebilirim: Tavşanı getireceğim size.
Stavrogin susuyordu.
-Tanrıtanımazsınız, çünkü beyefendi evladısınız, son beyefendi evladı! İyi ile kötü anlayışınızı yitirdiniz, çünkü ulusunuzu tanımıyorsunuz artık... Yeni bir kuşak doğuyor ulusun bağrından, ama hiç tanımıyorsunuz onu. Ne siz, ne baba oğul Verhovenskiler, ne de ben tanıyoruz... ben de beyefendi evladıyım çünkü, köle uşağınız Paşka'nın oğluyum... Dinleyin beni, çalışarak erişin Tanrı'ya. Yaşamın özü budur, yoksa aşağılık bir küf parçası gibi yitip gidersiniz. Çalışarak erişin.
İkinci vereceğim bölüm Kirillov ve özgürlük düşünceleri hakkında. Çarpıcı bir bölüm, fakat ne kendisinin deli ne de düşüncesinin delice olduğuna katılıyorum. Sonrasında kendini öldürüyor gerçekten. Kirillov ve kendini bu kadar öldürme isteği, bir önceki yazıda da bahsetmiştim, zaman ve mekanın insan kişiliği üzerinde ve düşünceleri belirginleştirmesindeki çok önemli payıyla alakalı.

"Ama bu düşünce şimdilik tek bir kavram sağlıyor bize, uyumsuzluk kavramını. Bu da bize cinayet konusunda bir çelişkiden başka bir şey getirmiyor. Uyumsuzluk duygusu, kendisinden bir eylem kuralı çıkarmaya kalktık mı, cinayeti en azından önemsiz kılar, bunun sonucu olarak da olanak sağlar ona. Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere 'evet' diyemiyorsak, her şey olanaklıdır, her şey önemsizdir. Ne evet kalır, ne hayır, katil ne haklıdır, ne haksız. Kişi kendini cüzamlıların b
akımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılacak ateşleri de tutuşturabilir. Kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici birer istektir." Albert Camus, Başkaldıran İnsan'dan...

-Gece çay içmeyi severim, dedi. Şafak sökene dek hem dolaşır, hem içerim. Yurt dışında geceleri pek gitmiyor çay.
-Şafak sökerken mi yatıyorsunuz?
-Her zaman. Çoktan beri böyleyimdir. Az yerim. Çay versinler bana, başka bir şey istemem. Liputin anasının gözü bir adam ama, çok sabırsız.
Konuşmaya can atması şaşırtmıştı beni. Fırsattan yararlanmaya karar verdim.
...
Bir dakika ikimiz de sustuk. Sabahki çocuksu gülümsemesiyle gülümsedi birden.
-Baş isteme masalını kendisi uydurdu, bir kitapta okumuş, önce o anlattı bunu bana, kötü bir şey olduğunu da biliyor hani. Bense yalnızca, insanların kendi kendilerini öldürecek kadar yürekli olamamalarının nedenlerini araştırdığımı söyledim, hepsi bu. Neyse, önemi yok.
-Yürekli mi olamıyorlar? Bunca intihar olayı az mı yani?
-Hem de çok az.
-Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?
Sorumu yanıtlamadı. Yerinden kalktı, odanın içinde dalgın dalgın dolaşmaya başladı.
-İnsanların intihar etmelerine engel olan ne sizce? diye sordum.
Ne üzerinde konuştuğumuzu anımsamaya çalışıyor gibi dalgın dalgın baktı yüzüme.
-Ben de... henüz ben de iyice bilmiyorum... iki önyargı, iki şey engelliyor. Yalnızca iki şey. Biri pek küçük, öteki pek büyük olan iki şey. Ama küçüğü de pek büyük.
-Küçüğü dediğiniz ne?
-Acı.
-Acı mı? Böyle bir şeyde acının da bu kadar önemi var mıdır?
-En önemli olan odur. İntihar edenler iki çeşittir: Büyük bir üzüntünün, öfkenin etkisi altında kalıp, ya da çıldırıp, ya da buna benzer durumlarda canlarına kıyanlar... böyleleri birden bitirirler her şeyi. Acıyı düşünmezler. Akılları başlarında olanlar ise çok düşünürler.
-Akılları başlarındayken intihar edenler de var mıdır yani?
-Hem de pek çok. Önyargı olmasaydı daha çok olurdu. Pek çok! Herkes intihar ederdi.
-Herkes mi?
Susuyordu.
-Acı çekmeden kendi kendini öldürme yolları yok mu acaba?
Gelip karşımda durdu.
-Şöyle düşünün, dedi, büyük bir ev kadar bir taş var; asılı duruyor, siz de tam altındasınız; birden üzerinize düşüp ezse sizi, acı duyar mısınız?
-Ev kadar bir taş mı? Korkunç bir şey bu kuşkusuz.
-Korkudan söz etmiyorum. Acı duyar mısınız? Onu söyleyin.
-Dağ kadar bir taş demektir bu, tonlarca ağırlığı vardır. Hiç acı duymam sanırım.
-Ama taş asılı dururken gerçekten de geçip altında dursanız, acı çekmekten korkarsınız. Her büyük bilgin, her en iyi doktor, hasılı herkes çok korkar. Herkes acı çekmeyeceğini bile bile, acı çekeceğinden korkar.
-Peki, ya büyük dediğiniz ikinci neden?
-Öteki dünya!
-Yani ceza, demek istiyorsunuz?
-Önemli değil bu. Öteki dünya, yalnızca öteki dünya.
-Öteki dünyaya hiç inanmayan dinsizler yok mu ki?
Yine sustu.
-Belki de kendinizden pay biçiyorsunuz, dedim.
Yüzü kızardı.
-Herkes kendinden pay biçmeyebilir. Kişioğlu için yaşamakla ölmek arasında bir fark olmayacağı zaman özgür olacaktır insanlık. Herkesin amacı bu olmalı işte.
-Amacı mı? Ama o zaman hiç kimse yaşamak istemezdi, öyle değil mi?
Kararlı bir sesle,
-Hiç kimse, dedi.
-Bence insan yaşamı sevdiği için ölümden korkuyor, dedim, doğa böyle buyurmuş.
Gözleri parladı.
-Bayağı bir şey bu, bizi aldatan da bu zaten! Yaşam baştan aşağı acı, korkudur. İnsan da mutsuzdur. Bugün her şey acı, korkudur. Bugün insan yaşamı seviyor, çünkü acı ile korkuyu seviyor. Böyle olagelmiş. Şimdi acıya, korkuya karşılık yaşam veriliyor, aldandığımız nokta da burası. İnsan o insan olmadı henüz. Bir gün gelecek, insan bambaşka, mutlu, mağrur olacak. Her kimse göre ölümle yaşamak bir olacaksa o olacak sözünü ettiğim yeni insan! Acı ile korkuyu kim yenerse Tanrı o olacak. Öteki Tanrı ise olmayacak.
-Demek öteki Tanrı'nın varlığına inanıyorsunuz?
-Öteki Tanrı yok ama, O var. Taşta acı yok ama taştan duyulan korkuda var acı. Tanrı, ölüm korkusunun acısıdır. Acı ile korkuyu yenen Tanrı olacaktır. O zaman yepyeni bir yaşam, yepyeni bir insan, her şey yepyeni... O zaman iki bölümde incelenecek tarih. Gorillerden Tanrı'nın yok edilmesine dek olan çağ, Tanrı'nın yok edilmesinden...
-Gorillere dek olan çağ, herhalde?
-... yeryüzünün, insanın bedenen değişmesine dek olan çağ. İnsan Tanrı olacak, bedenen değişecek. Dünya da, işler de, düşünceler de, tüm duygular da değişecek. Ne dersiniz, insan bedenen değişecek mi o zaman?
-Yaşamakla yaşamamak aynı şey olacaksa herkes kendi kendini vuracaktır, tek değişiklik bu olacak işte belki.
-Bunun hiç önemi yok. Yanılmayı öldürecekler. En büyük özgürlüğü isteyen herkes, kendi kendini öldürme cesaretini göstermek zorundadır. Kendisini öldürebilen kşi yanılmanın sırrına erişmiş kişidir. Bundan öte özgürlük yoktur. Her şey burada biter. Kendisini öldürebilen kişi Tanrı'dır. Bugün herkes Tanrı'yı da her şeyi de yok edebilir. Ama daha kimse yapmadı bunu.
-Milyonlarca intihar eden oldu.
-Ama hiçbiri bu amaçla, bunun için değil bu intiharların. Korkuyla olmuş şeylerdir. Korkuyu öldürmek için intihar etmedi kimse şimdiye dek. Yalnızca, korkuyu öldürmek için intihar eden insan bir anda Tanrı olacaktır.
-Belki hiç kimse yapmayacaktır bunu, dedim.
Durgun bir kendini beğenmişlik, neredeyse hafifsemeyle, hiç heyecanlanmadan,
-Olsun varsın, diye karşılık verdi.
Yarım dakika sustuktan sonra ekledi:
-Alay ediyormuşsunuz gibi bir tavır takınmanız üzüyor beni.
-Sizin de bu sabah öylesine sinirliyken, şimdi, heyecanlı konuşuyorken, böylesine durgun olmanız şaşırtıyor beni.
Gülümsedi.
-Bu sabah mı? Sabah gülünç bir durum vardı ortada. Üzgün bir tavırla ekledi: "Karşımdakine kötü söz söylemeyi sevmem, hiçbir zaman yapmam bunu."
Kalktım, şapkamı aldım.
-Çay içmekle geçirdiğiniz gecelerinizi, doğrusu, hiç de neşeli geçirmiyorsunuz.
Biraz şaşkın, gülümsedi.
-Öyle mi düşünüyorsunuz? Niçin? Hayır ben... bilmiyorum. Birden ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Bilmiyorum başkaları nasıldır ama, herkes gibi olamayacağımı da sezinliyorum. Herkes düşünür, düşünür, bakarsınız, bir dakika sonra bambaşka bir şeyi düşünüyor. Olağanüstü heyecanlanarak bağladı sözünü: Başka bir şey düşünemiyorum ben, ömrümce hep aynı düşünce var kafamın içinde. Ömrümce acı çektirdi bana Tanrı.


Bu arada... Üçüncü bir yazıya hiç gerek yok, ama Marc Albrighton ve Eric Lichaj'ın adlarını not düşmemek de olmaz. Bu ikili Peace Cup'taki iki maçta da harika oynadılar. Marc Albrighton, Milner'ın alternatifi olacak, buna kesin diyebilirim; Eric Lichaj da zaman zaman sağ bekte kullanılabilir. Ki stoper bek yerine kullanılmalı da. Kadro içinden alternatif yaratmak gerçekten güzel; manevi yönü var, para harcamıyorsunuz ve genelde bu oyuncular takım içi soruna da neden olmuyor. Albrighton dünkü maçta omzu çıkan Petrov'un yerine girip maçı 1 gol 1 asistle tamamladı, çok çok iyi ortaları var. Young'a kafa golü attırdı desem yeter sanırım. Lichaj fizikli, 1.88 boyunda olmasına rağmen, sağ taraftaki ofansif performansı da yükselten bir oyuncu olarak gözüküyor. Az önce biten maçta Nathan 'The Fonz' Delfouneso İngiltere U19 takımını finale çıkartan 2 gol attı, zaten akademimizin en meşhur yıldızı kendisi, daha önce de bahsetmiştim. Beklentilerimizin düştüğü bu sezonda, bu 3 oyuncuyu daha fazla görmek mutlu edecektir herkesi.

Ecinnilerden önce, Dostoyevski ve birtakım şeyler

Bir romanın kalitesini belirlerken bana neler kattığına, değerli bir hikayenin var olup olmadığına baktım hep. Bu hikayenin ne gibi sözlerle anlatıldığı sonra gelir. Dostoyevski'ninkilere benzer görüşlere sahip pek çok kişi olabilir, ama onun gibi kurgulayanı-anlatanı bilinmedi. Bir dostum kitaplarla ilgili olarak dayatmalardan bahsetmişti. Farklı diyarlardan, bize dayatılmamış, farklı üsluba sahip yazarlar da mevcut olabilir; ama ben Dostoyevski dayatmasından gayet memnun kaldım. Eserleri sanatsal nitelikten öte bilimsel bir nitelik taşır. Bir yandan realist çizgisinden kopmaz, ama ayrıca Gogolvari yazarların dışına çıkarak karakterlerine gerçek dışılık yükler (Sıradan insanların çok yoğun varoluş çelişkilerinde olması gibi) ve felsefe-psikoloji alanında eserler vermektense düşüncelerini karakterleriyle anlatır. Aslında karakterler her zaman hayal ürünü değildir, o dönemi çok çok net olarak bilmemekle beraber henüz öğreniyorum, ama Kirillovlar olmasa bile Stavroginler olmalıydı diye düşünüyorum. Stavrogin insanın ne kadar güçlü olabileceğinin, bununla beraber her şeyin anlamsızlığıyla hep bir sıkıcılığın, bayağılığın yansımasıydı. Bununla beraber her romanda olduğu gibi içinde biraz Ortodoksluk vardı evet! Mantığı rehber edinmekten acı duyan-kitabın sonunda ya deliren ya ölen, içlerinde ufacık da olsa Ortodoksluk bulunduran karanlık karakterler; sara hastalığı ve idam konuları; kötü bir şey yapmamasına rağmen kötü bir şeyin olmasına mani olmayan ve bundan dolayı beyin hummaları geçiren karakterler. Satır aralarında da olsa, hemen her romanda yukarıdaki konular işlenir. Dostoyevski delilik ile dahilik arasında gidip gelen bir yazar olarak tanımlanabilir bazı çevrelerce. Eğer bu delilikle düşünceleri kastediliyorsa, hepsine lanet olsun, fakat hastalıklı bir kişiliği olduğu, aslında tasvip etmediğim bir ergenlik dönemi geçirdiği de doğrudur ateş Fedya'nın. İnsani değerlerden uzaklaşmak delilikle ödüllendirilir, bu değerlendirmeyi yapanlar dar görüşlü veya farklı düşünmekten korkan, kendine güvensiz, acaba doğru bir düşüncenin tesirinde miyim telaşında olanlardır. Doğru bir mantığın oturtulmasıyla yine o insani değerler taşınanabilir, rasyonelliği bir kenara atmak, düşüncelerde mantığı kollamakla beraber nasıl gerekiyorsa öyle davranılabilir. Veya, veya, doğrunun o olmadığını, hiçbir anlam içermediğini bilmene rağmen de bir işe kalkışabilirsin. Bunda ne var? Aile kurumunu ele alalım, o dönemin Nihilist görüşlerinden birini irdeleyelim. Aile kurumu neden var, ben bana bakmış büyütmüş insanları sevmeli miyim vs vs. Bunların bir yanlışlığı olmadığı gibi bir doğruluğu da yoktu. Nihilizm ve İsa'nın her şeyden günahkar tutulma öğretileri, doğru uygulandığı takdirde insanı üst insan yoluna sokar işin aslı. Ama o kadar hayatı kavrayan biri de çoğunlukla bu yolu tutmayacaktır. Bence gereksizdir, hırs gerektirir. Yine bir arkadaşım, hayata bir kere geliyoruz yapabileceklerimin en iyisini yapmak istiyorum demişti. Hırstır işte bu, iyi veya kötü diyemem; kötü dersem elde edilen başarıyı hünharca yadsımış olurum. En iyisi nasıl istiyorsan öyle bir hayat yaşamak, istersen en iyisi olmayı hedeflersin, istersen de olabildiğince çok şey öğrenip arada da kendini tatmin edecek işler görürsün. Az önceki, doğru düşün-istediğin gibi davran'dan devam edelim bakın. Bir insanın her düşündüğünü uygulamaması, bir şeylerden etkilenmesi veya etkilenmemesi tamamen zaman ve mekanla alakalıdır. Doğrular değişmeyecektir hiçbir zaman. Mesela bir Nihilist düşünce olarak, bazı bilincini kaybetmiş insanlar gibi sanatı; müziği, resimi veya edebiyatı dokunulmaz, kutsal, dünyadaki en büyük güzellik olarak görmüyorum. Çünkü değil. En güzel yerine koyulan genel imgeler sadece. İkinci arkadaşım aynı konuşmamızda, 'Aman, bırak ama vakit geçiriyoruz. Yoksa canımız sıkılırdı.' demişti. Katılıyorum. Kişiliğin ve kendine göre doğruların oluşması zaman ve mekanla oluyor. Bu konu, sanatın dokunulmazlığı beni etkileyebilirdi başka bir dönemde, tabi eğer aynı düşüncelerde olsaydım. Şu an sadece bir doğrudan ibaret. Kirillov'un özgürlük uğruna intiharı da aynen böyle oldu, onu etkileyen dönemin düşünceleriydi, en çok sevdiği şey düşünmekti ve önceliği buydu. Bununla beraber kötü değildi, hatta o grupta insani özellikleri en iyi olanıydı bile denebilir. Fazla hırsı yoktu, hükmetme ihtiyacından öte kendini kanıtlama meraklısıydı. Hükmetme ihtiyacı olan bir adam biliyorum mesela, Hasan Sabbah. Bana sorarsanız yaptıkları delilik değildir, delilik üst insan düşüncesini öne sürmek de değildir, ama kendini üstün bir ırk ilan etmek deliliktir bakın. Burada mantıksal bir önerge yok. Hasan Sabbah hep bir şeyler yapma, dünyada iz bırakma hırsıyla doluydu ve bunu da insanlarla deney yaparak başardı. Anlamsız bir zalimliği, katı yürekliliği, insanlara nefreti yoktu bu adamın, fakat artık hayatı kavrayışı oturmuş, bayağılıklardan kurtulmuş bir adamdı. Çevirmenin de söylediği (Alamut kitabı-Wladimir Bartol) gibi bir planın eksiksiz işlemesini sağlıyordu sadece. Tolstoy'u Tolstoy, Yunus Emre'yi Yunus Emre yapan zaman ve mekandı. Dostoyevski diğer bilinen yazarlardan işte bu deliliği, her zaman doğru olanı yazmasıyla ayrılır benim için. Zaten ne biliyorsak yazan, toplumun hoşuna gitmeyecek şeyler yazmaktan korkan, şan-şöhret meraklıları gibi değildi. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Tanrıya inanmayan koyu bir Ortodokstu. Rus olamadığım için Slavyenist oldum diyen Şatov mudur sahiden? Dine bu kadar değer vermesi, böyle bir kişiliğinin oluşması, hep hep hep zaman ve mekanla alakalı. O da Nihilistlerle aynı açıklığa sahipti zaten, aile kurumu, her şeyi bir kenara bıraktığınızda anlamsız olabilir; ama bu çeşit çeşit kötülükler, yoldan çıkarmalar yapacağınız anlamına gelmez. Gençler her zaman kötüdür. O dönemin gençleri o doğru düşüncelerle daha bir serbestlerdi ve onların bayağılıklarıyla beraber toplumdaki Avrupai hareket, Avrupa özentiliği (Bize de bir Dostoyevski lazım!) o kadar rahatsız edici, iğrenç gelmişti ki bu yolu seçti. Cinler'de yüksek liberalizm ile yüksek liberal (Ha-ha-ha, bu ifade çok hoşuma gitmişti) Stepan Trofimoviç'in gençlikten umudunu kesip İncil satma isteğiyle dolup taşmasını hatırlayın. İlk cümleye dönersek, roman ve kalitesi hakkında başlamıştım. İşte bana göre eğer İnce Memed sadece o meşhur tasvirlerinden ibaret olsaydı, değerli bir kitap olmazdı. Değerli bir eser olurdu ama o kadar anlamlı olur muydu? Bakın burada bir mübalağa yapayım, düşüncemi vurgulamak için Nihilistçe bir düşünce öne süreyim. Benim nezdimde bir pastacının pastasıyla, İnce Memed aynı güzellik değerinde olurdu (Sadece tasvirden oluşan bir İnce Memed'den bahsediyorum). Sanat yapmak ayrı bir olaydır. Yazılı eserlerin sanat veya beğeni kaygısı taşımayanları benim için daha değerlidir. Bununla beraber emek veren her insan değerlidir: baletinden tutun Turgenyev'ine kadar. Ama bunlar benim için içten gelen, saygı uyandırıcı unsurlar değildir; sadece saygı duymam gerektiğini bilirim, emek verildiğini bilirim, bir iş başarıldığını da bilirim ve saygı duyarım; ama Dostoyevski'ye gelince saygıyla beraber sevgi ve aslında hayranlık gelir daha çok. Hepsi bu. İyi ki zamanında, henüz çömezken, kendini bunalımdan kurtarıp ve kendini Belinski'den kurtarıp yoluna devam etmiş. Belinski Dostoyevski'nin kendini soyutlayabilme ve böylece özgün-değerli eser bırakabilmesinde yardımcı olmuştur aslında o eleştirileriyle. Bu kadar yazdıktan sonra şunu da söylemeyi borç biliyorum, kişiliğine hayran olduğum bir insan değildir Dostoyevski. Nasıl bir kişiliğe hayran olunur bilmiyorum, Cantona bana göre şöhret budalasıdır mesela. Belki de benim hayran duyacağım tutarlı (daha çok sağduyulu da denebilir), rahat, çekingen olmayan, birtakım hırsları olup birtakım olmayan bir kişi olabilir, bilmiyorum. Fakat onun gibi aşırı hastalıklı, pek çabuk etkilenen insanları hani pek de tutmam. Ve ayrıca...



Hoşgeldin Elano, büyüksün Haldun Üstünel.
Şimdi bir tek stoper açığımız kaldı. Orta saha üçlüsü için uygun nitelikte bir üçüncü adam yok, ama nicelikle idare ederiz. Hem Ayhan'a ayıp edilmemiş olur. Seneye bir de Lucas Leiva falan alabilirsek (Şu hamlelere bakıp her şey olabilir diyorum ben. Hele bir de başarı gelirse...) artık bu futbolcuları gelişmeye salmaya kalır iş.

Bu uzun girişten sonra romana, Cinler'e, geçebiliriz.

2009/07/20

Downing transferi


Şu dönemde haberleri, yazılanları fazla takip edemiyorum. Ama okuduklarımdan, aklımda kalanlar üzerinden bir değerlendirme yapayım, bunlar üzerinden yazıyı şekillendireyim istiyorum.

Stewart Downing yeni bir Zatyiah Knight veya Marlon Harewood mudur? Aston Villa Blog bu şekilde yazmış. Bence James Milner'dır illa ki benzetme yapılacaksa. MON'un sürekli İngiliz oyuncu tercihi bilinç altında çok kötü bi etki yaptı, Downing bu kalibrede bir oyuncu değil. Rotasyona katılacak oyuncu değil Stewart Downing, kadroya derinlik katacak oyuncu. Transferin güzelliklerinden birincisi bu. Bir önceki yazıda bahsetmiştim, kanatlara mutlaka derinlik katacak bir oyuncu gerektiğinden. Ve Bentley'i uygun görmüştüm, ama bununla beraber Downing de kabulüm. İkinci güzellik, Downing'in Ashley Young'dan farklı olarak klasik 4-4-2'nin sol kenar oyuncusu olması. Aynı Milner gibi. Onun kadar atletik değil veya geriye gelip top almıyor, ama yaratıcı, ofansif anlamda oyunu üzerinden şekillendirebilceğiniz, bununla beraber savunma yönünü aksatmayan, dediğim gibi klasik 4-4-2 oyuncusu. Milner gerektiğinde sağ bek gibi kullanılmıştı, ama Downing orta saha gibi kullanılabilir. Hatta forvet olarak da beğendiğini söylemiş Martin O'Neill. Barry'nin de gidişiyle, ilk 11'de olmasa bile yaratıcı bir oyuncunun varlığına ihtiyaç vardı, bu yüzden daha da önemli. Öyleyse Stewart Downing gereken kanat oyuncusu transferidir, Knight değildir, hele ki Cuellar hiç değil (Cuellar'ı savunan biriyim aslında, içinde bulunduğu durumu-ödenen 9.5 milyon sterlini ve alınan verimi kast ediyorum). Ödenen 12 milyon sterlin gereğinden fazladır, orası ayrı. Bu transferle ilgili ironik bir not aktaralım, Downing'i sezonun sondan ikinci maçında sakatlayan Stiliyan Petrov yeni sezonda takımın kaptanlığını yapacak. Petrov, Laursen ve Barry'den daha farklı bir kaptan olacak. Bu iki oyuncu kaptanlık yetileriyle değil de takım içindeki rolleri ve klaslarıyla bunu hak etmişlerdi. Petrov ise taraftarın sevgilisi, oraya buraya koşan, atlayan, zıplayan, mücadele eden, takımın ruhu oyunculardan. Bununla beraber lider nitelikli bir oyuncu değil.

O'Neill transferde panik yapmayacağını söylüyor. Farklı bir açıklama bekliyor muyduk? Hayır. Ama sonrası daha ilgi çekici.
"I think that if you have five quality players in that would be excellent. You're talking about players that could immediately take their place in a decent Premier League side.

"We have enquired about quite a number of people and the ones we would like in I couldn't tell you that we would have anyone in by Thursday."
5 yeni oyuncudan bahsediliyor, benim için şaşırtıcı bir gelişme. Bu açıklamaya rağmen hala ocak transfer dönemine kadar 5 yeni ve açıklamada bahsedildiği üzere takımda hemen yerini alacak, kaliteli oyuncu transferi yapılacağını sanmıyorum. Bu bir tahmin elbet, MON'la transfer geçmişimize bakılarak yapılmış bir tahmin. Transferlerdeki yavaşlık, önünüze belli bir rakam koyduğunuzda, şu kadar oyuncu transfer edilecek dediğinizde sorun yaratacak muhtemelen. 3 transfer olacağını, o kalan 2 tanesinin de ocağa sarkacağını düşünüyorum. Aklımdaki 3 transfer: gerektiğinde sağ açık da oynayabilen sağ bek Kyle Naughton, tecrübeli bir üçüncü stoper -Sylvain Distin?- ve eldekilerden daha farklı bir orta saha transferi, belki de Fabian Delph'di. Martin O'Neill'ın daha önce şu kadar oyuncu alınacak gibi bir açıklamasını hatırlamıyorum bu yaz, sürekli panik yapmadıklarından, sakin hareket ettiklerinden, gerekli yerlerin doldurulacağından bahsetmişti. Ben geçen sene şans bulamayanların gerekli şansları bulacağını, daha dar bir kadroyla başlanıp 2010 başında bir-iki takviyenin yapılacağını, planın bu olduğunu düşünüyordum. Görünen o ki böyle olmayacak, bu 3 oyuncunun yanına bir forvet ve muhtemelen bir sağ açık daha düşünülüyor. Bu sevindirici bir gelişme elbette, bununla beraber transferlerin bu kadar gecikip zaten beklenilen, yazılan isimlerin, beklenilen fiyatlara alınması can sıkıcı oluyor. Mesela yine Downing transferini ele alalım. Kanat transferi için adı geçen 2-3 oyuncudan biriydi, oyuncuyla anlaşamama ve benzeri bir problemin, en azından ciddi bir problemin yaşandığını düşünmüyorum. Öyleyse neden bu kadar gecikiyor? Martin O'Neill'ın tasvip etmediğimiz yöntemlerinden biri bu, ama çok da önemli değil. O'Neill'la alakalı son olarak, Liverpool'u eleştiren şu linki vermek istiyorum. Konuya başından beri doğru, sağduyulu yaklaşmıştı, açıklamasını yine çok doğru buluyorum. Rafa Benitez zaman zaman Sir gibi çıkışlar yapmaya çalışıyor gibi geliyor bana, bu da onlardan biriydi.

3 gün sonra, ayın 24'ünde Peace Cup başlıyor. Beşiktaş'ın katılmasıyla ucundan da olsa takip edebileceğiz maçları. Ucundan da olsa diyorum, Futbol Smart diğer maçları vermiyor. Diğer takımları geçtim, Real Madrid'in bulunduğu bir turnuva Peace Cup. Aston Villa da katılıyor. Takım U21'den gelen oyuncular dahil, tam kadro gidiyor diye biliyorum, şu hazırlık maçlarını izleyebilsek çok iyi olurdu. Ortasahada Petrov'un ikincisinin kadro içinden bulunabileceğini, gelecek 5inci orta sahanın yalnızca diğerlerinden daha farklı özellikli -dikine oynayan, adam eksilten veya çok potansiyelli vs.- kullanılabileceğini düşünüyorum. En azından sezonun yarısı kadar sabredilebilir. Cuellar-Davies ikilisi için de aynı şey geçerli. Peace Cup'ta, ciddi rakiplere karşı defansta ve orta sahadaki ikilinin uyumunu, orta sahanın ofansif anlamdaki performansını görmek isterdim.

Son olarak tüm bu yazılanlardan bağımsız, Man Citeh'in son iki transferi Adebayor ve Tevez de hiç değilse bir paragrafı hak etmeli. City için Santa Cruz'un 18 milyonluk bir yedek olması hiç sorun değil, yani bence değil. Kaka'ya verecekleri parayı bu iki adama, Adebayor ve Tevez'e ödeyerek ellerindeki madeni iyi kullandılar. İkisi de çok çok iyi transferler, hem taraftar hem Arap patronlara gereken futbolcular, yıldız futbolcular. Ne kadar iyi oldukları, ne gibi bir sistemle oynayacaklarına fazla değinmeyeceğim, ama benim için halen bu transferler öncesi 4-3-3'lü takım çok daha net, çok daha oturmuş bir takımdı. Robinho ve SWP'nin ve ayrıca Ireland ve Barry'nin çok güzel oturacağı, daha az şaşaalı, ama daha heyecan veren bir takımdı benim gözümde. Üzerine bir forvet transferi yapılabilirdi yine, Santa Cruz hakkında için tek sorun takımda çıkaracağı olası arızalar olabilirdi ve bir kaliteli defansif orta saha transferi ve belki bir defans elemanıyla iş bitirebilirdi. Şimdilik bu kadar.

2009/07/04

4-4-2'yi zorunlu kılan adam: James Milner


Şimdiii, hiç yapmadığım bir şey yapıp Aston Villa hakkında yazacağım.

Üşenmedim, borges'in tahtalarından birini aldım, photoshop'ladım, Aston Villalaştırdım. Ben halen bu takımın 4-4-2 oynamasından yana değilim, oturmuş bazı düzenler yoksa -Arsenal, Man Utd- yeni takımların alternatif sistemlere yönelmesini de genelde daha doğru buluyorum. Ama niye değilim, sistem takıma olmadığından mı? Hayır. 3 orta sahalı oynayan bir takım görmek istiyordum sadece. 4-4-2 ilk geldiğinde çok sevindiğim olmuştu, arşivden de görülebilir, ama çıkış noktam farklıydı. Oyuncuların yerlerini daha iyi bulduğunu, mesela Gabby'nin forvete geçişini daha yararlı bulduğumu belirtmiştim. Bu kısmen doğru da olsa, yanıldığım noktalar da oldu. Mesela Young'ın 4-3-3 kanadında olmasını daha çok isterim, o zaman ise farklıydı. Şimdi baktığımda 4-4-2'yi beğenişim, onun bu takıma zorunlu oluşundan geliyor. Milner'ın takıma iyiden iyiye girdiği bir ortamda eski düzenin sürdürülmesi düşünülemezdi. Daha önce Milner-Gabby-Young'ı kanatlarda rotasyonlu kullanmak kafama çok yatıyordu aslında. Ama böyle bir rotasyona gitmenin çok yanlış olacağını anlıyor gibiyim, MON bunu daha önceden gördü. Bunlar birbirlerini rotasyona sokacak adam değil, bizim takımımızda devamlılığı olan, daha da önemlisi geleceği en parlak oyuncular. 4-4-2'yi zorunlu kılan bu 3lü. Varsın oyun kurgusu benim dilemediğim gibi olsun. Gabby-Carew zamanla iyi bir ikili olacak, fiziksel olarak en göze batıcı performans sakat defanslı Manchester United maçıydı, hani şu Macheda'nın gol attığı. Güç ve hız hat safhada. Gabby golcü özelliklerini geliştirdiği; savunma arkasına koşular ve daha iyi vuruşlar yapabildiği noktada daha da ölümcül olacaklar. 4-4-2'yi akladık öyleyse, transferlere geçelim.

Petrov'a uyumlu orta saha ikincisi çok sevdiğimiz, hayli hayli Arteta'mız olabilecek Steven Defour olmayacak ne yazık ki. Petrov-Defour çok çok cılız bir ikili olacaktır, orta saha zaten Barry ile bile zayıftı. Bundan daha önemlisi, bu orta saha Young ve Milner'ın rollerini çalacaktır. Bir nevi Downing vakası. Madem 4-4-2 oynuyoruz, katiyen bu adamların rollerinden çalmamamız gerekiyor. Çıkış noktası bu, eldeki 3lüye en uygun ortamı sağlamak. O yüzden ki defansif bir orta saha alınmalı ve Barry'nin yerini alacağından bu oyuncu, klası da olacak. Ortodoks 4-4-2'ye dönülüyor bir yanda: iki tutan orta saha oyuncusu ve kanatlardan olabilidiğince verim almak. Petrov'un ikincisi Didier 'Maestro' Zokora olabilir, 2-3 sene sonra Craig Gardner olur, arada Sidwell olur, ama Huddlestone olmaz . Geçen sene Barry-Petrov orta sahasının defolarından en önemlisi hızdı, bu oyuncuların ikisini de savunma performansında aşağı çeken hız eksikleriydi. Yoksa ikisi de komple orta saha oyuncuları. Reo-coker bu defoyu örtüyordu, ayrıca Barry'e daha fazla alan yaratıyordu. Bugünlerde Tim Borowski dedikoduları çok yoğun, Petrov'la beraber gereken orta sahayı da pek tabii oluşturabilir. Bu özelliklere mevcut. Sanırım van Gaal de düşünmüyor onu, geçen sene Sidwell'e ödenenden fazlası ödenmeyecek. Miguel Veloso'ya gelirsek, onun gibi göz önünde olan bir potansiyel transfer edilmedi O'Neill döneminde, genelde parlatan biz oluyoruz. Barry'nin yeri için uzun vadede en iyi hedef o. Olursa gayet güzel olacak, umarım o uyum sürecinde diğer rotasyon oyuncuları da işleri aksatmayacak. Zaman zaman stoper de oynayabilir ve adı geçen 8 milyon pound'un da her kuruşuna değer. Fakat belirtmek gerek, olasılıklar arasından en net ve çabuk katkı verecek Tim Borowski.



Onun dışında bi tane kanat adamı gerekiyor, ama sadece bir tane. Barry Bannan falan oynamayacaksa şu anda kadroda 2 tane kanat oyuncusu var ve Young-Milner'dan kalan süreleri paylaşan bir üçüncü gerekiyor. Bu üçüncü işte Bannan gibi idare eder veya gelecek vaad eden değil de klası olan biri olmalı, bence şakaya gelmeyecek bir mevki takım için. Gelmeyi kendi de isteyen Bentley çok da iyi olacaktır. Transferde şüphesi olanlar için, bir senede futbol oynamayı unutmadı elbet, Londra havası yaramıyor adama. Klası olan oyuncu gerekiyor demiştim, bir de onun yanında kadroda olmayan şeylere sahip Bentley. İyice azalan yaratıcı güç olabilir, zaman zaman değişik dizilimler gerekebilir, o zaman supporter olabilir ya da, böyle özellikleri var. Takım güç ve hızı kuvvetli oyunculardan oluşuyor, ek özelliklere sahip olanlar en azından bir B planı sunacak (Pek çok defoyu örten 4-3-3'lü kadronun en büyük eksiği o B planın olmamasıydı).

Gabriel Agbonlahor gol atmasa dahi ilk 11'de bulunması gereken bir oyuncu, Martin O'Neill böyle düşünüyor. Devamlılığa varın ötesine geçmiş bir oyuncu, 3 sezonda [ligde] 516 dakika kaçırmış! Benim de uç düşüncelerim yok, ama bu biraz da alternatifsizliğinden kaynaklanıyor. Gerekirse kadro içinden, gerekirse transferle rotasyona gireceği bir oyuncu kullanmamız gerekiyor. 2 senedir sezon sonunda pili bitiyor takımın, oyuncuları biraz daha tasarruflu kullanmamız gerek. Kim alınacak hiçbir fikrim yok. O yüzden son günlerde yazılan U21 turnuvasının yıldızı Marcus Berg'i yazdım. Tuncay olabilir, Gudjohnssen olabilir, Owen da olabilirdi. Transfer yapılacaksa daha farklı bir forvet olsun yeter. Başka bir seçenek -gençlerin önünü açma açısından- Nathan Delfouneso da şans bulabilir. Akademinin yeni mezunlarından. Daha önce sözü geçmişti, Agbonlahor'a benzer bir forvet, onun kadar hızlı değil ama dribbling'i daha iyi. O kadar büyük hedeflerimiz yoksa -benim tercihim böyle olması olur- şans verilmesi benim tercihim olur. Ama bu şans senelik 10 maçı ve bir-iki ilk 11 başlanan Premier Lig maçını içermeli. Mesela sıkışık Aralık fikstüründe, Liverpool-Arsenal maçları öncesi Villa Park'taki Stoke City maçı. Bu hamle kulüp politikası açısından önemli ve finansal yönü de var.

Defansa yeni stoper yazamadım, yazılanlar arasından seçebildiğim oyuncu yok. Geçen rahat uyuyabilirsiniz açıklaması geldi Sunday Mercury'den, resmi siteden Bramble'ı almıyoruz açıklaması yapılmıştı. Laursen'ın yerine birini bulmak çok zor, bence bu sorun kadro içinden halledilecek. Carlos Cuellar'ı yazdım oraya ve alınacak stoper oyuncusundan çok iyi bir üçüncü adamlık, gerektiğinde ikinci adamlık bekliyorum. Bu oyuncu Senderos olabilir. Bir de sağ beke ihtiyacımız var. Kyle Naughton çok yüksek değer biçilen bir oyuncu, aynı zamanda hücuma dönük(müş), güzel transfer olacaktır. Luke Young'ın kadro içinden alternatifi için stoperlere veya orta sahalara başvurmaktan kurtulmuş oluyoruz. Shorey'nin ayrılmasını hiç istemem, daha yapacağı işler var bu takımda. Ayrıca fark yaratan isim olacak, elde başka hücumcu bek yok. Bir de formasını aldık adamın, ondan istemem.

Bir sonraki yazı, David O'Leary'nin geçen haftaki açıklamalarıyla alakalı olacak muhtemelen. Bakalım ne demiş:
‘I read people now and they like Martin. He’s media savvy and he’s saying he’s dealing with a young, small squad. Yet, when I said that it was “Oh, he’s making excuses”. I said the club needed investment to keep it alive. Why did Martin need £50 million this summer? ‘At the end of the day, Martin, for all the money he has spent over three years – and they’re raving about him – hasn’t finished any higher than what I finished. Those are the facts.’

2009/06/30

Notlar


#Cristiano Ronaldo transferinde ayrılığın nedeni belli, yine Gareth Barry transferinde olduğu gibi oyuncunun ayrılma isteği. İkisinde de para öne çıkıyor gibi fakat değil, daha önce de dediğim gibi, para katalizör sadece. Sir, Ronaldo'yu takımda tutmak istese tutardı, bu kadar basit. Ronaldo, Messi ile beraber dünyanın en iyi iki hücum gücünden biri, dolayısıyla evet, Ronaldo değişilmez bir oyuncu. Fakat yine de Manchester United bir-iki seneye aynı etkiyle dönemez anlamına gelmiyor bu, Sir Alex Ferguson başta olduğu sürece pek de mümkün değil. Gördüğüm kadarıyla Manchester taraftarında olağan bir hüzünle beraber, bir sonraki sene aynı performans beklentisi var. Bence bu takımın adı Manchester United da olsa bir senelik krediyi hak ediyor şu iki senelik performans. Benim beklentim Manchester United'ın ligi ikincilik, Şampiyonlar Ligini de çeyrek finalle kapatacağı yönünde. Bu gerileme anlamına gelmiyor, duraklama demek daha doğru. Ronaldo'nun takım için önemi Messi'den daha büyük. Barcelona'da sistemi işleten Messi değil, takımın orta-sahası, Yaya-Xavi-Iniesta üçlüsü, Messi ise bu sistemi yücelten oyuncu. Yani söylemeye çalıştığım, Messi'nin yokluğunda Barcelona aynı topu oynamaya devam edecek ama bu kadar iyi olamayacaklar. United'da ise oyun şablonu Ronaldo'nun üzerine kurulu olduğundan, Rooney başta olmak üzere, bazı oyuncular sistemin işlenebilirliği uğruna kurban edildiğinden, Ronaldo'nun kaybı daha büyük sorun. Bu arada kurban ediliyor derken, Sir yanlış işler yapılıyor şeklinde algılanmasın, bu Rooney'nin ne kadar değerli bi oyuncu olduğunu gösterir aynı zamanda. Yeni şablonları irdelersek, Ferguson ortodoks 4-4-2 diziliminden vazgeçebilir, benim tercihim solda Rooney-ortada Berbatov-sağda Benzemalı bir 4-3-3 olur örneğin. Ribery'e astronomik paralar verileceğini sanmıyorum. Rooney ve Benzema yücelecektir bu düzende. Rooney'i sol çizginin adamı değil de soldan kat eden adam olarak düşünüyorum tabi. Berbatov da bir nevi 10 numara olacak. Diğer büyüklerle kıyaslandığında, Liverpool-Chelsea kadar dominant bir orta sahası yok Manchester United'ın, ki o sistemde de orta saha oldukça sırıtacaktır. Owen Hargreaves sakatlıktan bence çok iyi bi dönüş yapacak ve hani o dediğim bir senelik duraklama senesinde, orta saha ve sol kanat gereken şansı bulacaktır. Olası bir Joao Moutinho transferinin (Öyle bir şey yok da, hani mesela) bir sonraki seneye sarkacağını düşünüyorum. Bir de Ronaldo'nun Real Madrid'de bu kadar başarılı olamayacağını savunan bir görüş var. Dayanak, Ronaldo'nun bu kadar yücelmesinde takımın çok büyük payı olması. Doğrudur, fakat şu geldiği noktadan sonra böyle sıkıntıları minimum yaşayacağını, performans olarak 2 sene öncesine yaklaşacağını, hatta La Liga dinamiklerini düşünürek 25 golden az atmayacağını düşünüyorum (ligte 25 gol). Fotoğrafta United'ın yeni sezon forması görülüyor, The Sun yayınlamış. Bence güzel, ama takım geleneklerine uygun olmamış.

#"You can't compete in the top four of the Premier League unless you spend some money," Doğrudur. Ama Glen Johnson transferine 10 üzerinden ancak 6 verebildim. Arbeloa kontratının son senesine girdi ve onun dışında da takımda başka sağ bek yok (Degen mi, hadi ordan!). Babbel'den beri yok. Yani bi sağ bek gerekliydi. Glen Johnson da kriterlere uygun; hücuma katılan, Kuyt'ın varlığıyla daha da yükselecek, atletik, savunmadaki hatalarını iyice azaltan, ayrıca Brezilyalı değil İngiliz. Ben bi sağ beke bilmem kaç küsür milyon verilmesinde değilim, ama bu parayı veren takım Liverpool olunca işler değişir. Benitez'ın transferde başarısızlığının bu durumun oluşmasında payı var, Liverpool bi sağ beke o kadar para sayacak lükse sahip değil. Eleştirim bu yönde. Rafa'nın Dossena-Arbeloa-Voronin-Arbeloa-Babel... satışlarından yeni transfer parasını çıkaracağını okumuştum, herhalde öyle olacak. Real Madrid'in Arbeloa dışında Liverpool'dan hiç bi oyuncu alamayacağını düşünüyorum, kastım Xabi ve Mascherano. Onun da [Arbeloa] Madrid'e yollanması çok saçma olur. Muhtemelen sola David Silva alınacak ve bu sene gayet iyi maçlar çıkaran Insua da senelik maç sayısını 10-15 arttıracak. Kadro daha da darlaşıyor, Glen Johnson eleştirisi de burada devreye giriyor. Noat Samisa güzel yazmış, "Eğer başka hamleler gelmez ise Liverpool'un kaderi yine Steven Gerrard ve Fernando Torres'in EPL fikstürü dahilinde 35 maçı aşıp aşamamalarına bağlı olacak gibi görünüyor." Yine de benim nezdimde şampiyonluğun en büyük adayı Liverpool.


#Bazı transferler oluyor, mesela Robinho'nun Man City'e gelişi kadar heveslendiriyor insanı. Lee Cattermole ve Darren Bent'in olası Sunderland transferleri böyle. Steve Bruce düşük bütçeyle de takımı kümede tutardı ama eline iyi de para verdiler ve Sunderland bi anda ilk 10 potansiyelli takım haline geldi. Aslında enkaz devraldı Bruce, ve hiçbir mevki de geçer not alabilecek düzeyde değil. Önce tasviyeler yapılacak, omurga oluşturulacak. Cattermole ve Bent, ben ikisini de baş altı takımların önemli oyuncuları olarak görüyorum. İkisi de o sıraların takımları için ilk 11 garantisi olan adamlar fakat finansal açıdan eli en kuvvetli ve sportif açıdan en iyi ortamı sağlayabilecek Steve Bruce. Darren Bent devamlılığı sağlandığı ve doğru kullanıldığı takdirde Premiership'te 15 gol ve üstü potansiyelli bir oyuncu ve Jones'la da harika bir ikili olacaktır. Bu olası hamleyi, geçen transfer döneminde Peter Crouch'un Portsmouth'a geçişine benzetiyorum. Bentley, Huddlestone, Zokora, Hutton, Giovani... Bunların hepsi Bent kadar değerli oyuncular ve kurtarılmayı bekliyorlar. Özellikle Zokora için 5 milyon zikredildiğini hatırlıyorum ki, Everton için harika bir ekleme olabilir. Ashton-Stoke City, Defour-Everton, Veloso-Aston Villa hakkında okumuştum, üçü de harika olur. Bunlar bi çırpıda saydıklarım, daha vardır. Kesinleşenlerden Milijas-Wolves, Jimenez-West Ham hamleleri de çok başarılı.

#Man City hala yıldız peşinde. Hatta yıldızı geçtim, forvet arıyorlar. Bellamy, Jo, Santa Cruz, Robinho, Benjani, Vassell ve 38858584 başka forvetleriyle beraber 2-3 de sakat golcüleri var. Her şeye karşın, bir takımda birincil olması gereken istikrardır. Buna kadro kalitesi de dahil. Bi parantez açalım. Martin O'Neill'ın her gittiği takımdaki başarısı burada yatar, çok iyi oyuncular transfer etmesinde değil. Mustafa Denizli gibi değil ama düzgün bir ortam sağlar. Arkadaş ortamı iyidir, ki ben her gün birbirini destekleyen açıklamalar görüyorum bizim oyunculardan. Mesela Hittzfled daha büyük oyuncu yapar, O'Neill daha büyük oyuncu olacak ortam sağlar. Milner kadar O'Neill'ın takımına uygun adam yok. Souness'ın Milnerlarla dolu bi takımdan cacık olmaz mealinde bir açıklaması vardı vakti zamanında. Buyrun işte. Bir sonraki yazıya sarkacak David O'leary'nin Aston Villa değerlendirmesinde burdan devam edeceğim. City'e dönersek, Robinho denen denyo hem forvet-hem yıldız-hem de elzem olan adam geçme-hız gibi yetilere sahip. Özellikle, bakın vurguluyorum bunu, özellikle yeni bir omurga oluşturan takımlarda yıldız oyuncu olmamalı bile, olsa da anca bu kadar olmalı. Ben o kadar forvetin gönderilebileceğini düşünmüyorum, her birine talipili çıksa bile zor iş bu, ki hiçbirini isteyen takım yok. Eto'o alınacaksa Santa Cruz'un alınmaması gerekirdi, bu iki transfer birbirini kısıtlamalıydı. Halen bi orta sahaya ihtiyaçları var, forvet ve defanssa bence ilk 4'e giresiye kadar yeterli. Orta bütçeli takımların ilk bakacakları yer Man City veya Tottenham olmalı, mesela Zola'nın Jo'yu kiralamaktan kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünüyorum.


#Arsenal, Vermaelen'den sonra bir defansif orta saha alıp transferi kapatacak. Herhalde Felipe Melo olacak bu, yalnız Arşavin transferi gibi bu da iki-üç ay sürecekse işimiz var. Aslında şu kadro yapısıyla Arsenal'in sadece istikrara ihtiyacı olması gerekir, ama elde Denilson'ın arkasını dolduracak o ayara yakın bir oyuncu olmadığından oraya transfer zorunlu kılınıyor. Şu saatten sonra Wenger'i kadroyla ilgili sıkacak bilhassa şey oyuncuların ayrılma arzuları olabilir, onun dışında yeni bir kuşak hazırlandı bile. Fakat bu sefer pek de başarıyla yapılamadı, yani sonuç olarak yine iyi olacak ama o geçiş oldukça başarısızdı: kupasız geçen 3 sezon. As kadronun arkasını dolduracak adamlar daha erkenden alınabilirdi veya bu gençler daha erkenden adapte edilebilirdi. Mesela Craig Gardner 3 sene sonra Aston Villa'nın ilk 11 orta saha oyuncusu olacak veya Jonathan Evans dan diye ortaya çıkmadı. Senderos düşünülmüyorsa bir stoper daha alınmalı.

#Global lig Premier lig bundan böyle Arap derbilerine de sahne olacak. Portsmouth'un Gaydamak-'Arry işbirliğindeki güzel günleri geride kaldı, bir B planları ol(a)madan Suleiman al-Fahim'in takımın yeni sahibi olmasını bekliyorlar. Satış gerçekleştiğinde ligin başlamasına 2-3 hafta gibi bir süre kalmış olacak ama durum bundan daha vahim. Rakamları guardian'da Jamie Jackson'ın yazısından aktarıyorum. Portsmouth an itibariyle 3ü kaleci almak üzere 17 futbolcudan oluşan bir A takıma sahip ve yönetim kadrosundan da adını zikredebileceğimiz Peter Storrie ve gidici sahip Gaydamak kaldı. Ki Gaydamak'ın iyi bir yatırımcıdan öte olmadığını biliyoruz. Bununla beraber teknik direktör olarak hala Paul Hart'ın yerine biri bulunamadı. Premier ligle anılan egzotik adamlar Bilic veya Mancini'yi tatmin edebilecek değiller ve fazla zaman olmadığından [bknz. sezonun açılmasına 2-3 hafta gibi bir süre kalacak] muhtemelen Hart'la başlayacaklar. Ligten düşebilecek çok takım var, geçen seneden sarkanlar ve bu sene çıkan takımlar -Burnley hariç- birbirlerine oldukça yakın takımlar ve bu sene de keyifli bi ligde kalma mücadelesi izleyebiliriz. Portsmouth bu seneyi hasbelkader atlatabilir, sonrası yine muamma. Burnley'den bile daha dar bir kadroya sahip oldukları, hatta bu kadrodan Kranjcar-Crouch-Muamba gibi oyuncuların da ayrılacağı unutulmamalı. Takım şu an tam anlamıyla rezalet durumda ve komşuları Southampton'ın kaderini yaşamaları olası. Üzücü olan takımı bu hale getirenin yanlış transfer politikaları-takım içi uyumsuzluk gibi faktörler değil de finansal olması. Portsmouth futbol külübü Gaydamak için iyi bir yatırımdı, şimdi bir an önce elden çıkarılması gereken bir fiyasko. Bakıldığında böyle bir krize yalnızca 1 yılda gelindi. Takımın yalnızca bir sezon önce FA Cup şampiyonu olduğu unutulmamalı. Devamında yaz döneminde pek çok oyuncunun satışının sürdüğü doğrudur, fakat takım krizden ziyade gerileme içerisindeydi ve eksikleri olduğu, orta sahanın zayıf kaldığı görülüyordu. 'Arry'nin kendini kurtarıp Tottenham'a yollanmasıyla işler bir anda hızlandı ve bazı şeyler ayyuka çıktı. Sattıkları oyunculara bakalım, aşağıda kendimce en önemli gördüklerimi sıraladım. Hiçbiri takımda istenmediğinden dolayı yollanmadı, Mendes'den tutun Muntari'ye hepsi klası olan oyuncular ve çok da iyi para kazandırdılar. Takımın buna rağmen geldiği durum trajik. Tek alıcı Suleiman el-Fahim şu ana kadar olumlu sinyaller veriyor, en azından bir huzur, durgunluk getirecek gibi gözüküyor. Man City'nin sahibi şeyh Mansour'la karşılaştırma açısından söylüyorum. Gerçi şu kadroya bakıldığında gereken stabil bir ortam mı o da tartışılır, ama hiç yoktan iyidir. "I look forward not just to working with them, but listening to their views on how they want to take the club forward. I am the investor, but this is their club and their community – and it is a privilege to be taking charge." el-Fahim kalıcı olacaksa, daha mütevazi, daha planlı adımlı bir Pompey izleyebiliriz, gerçi onlar da zaten çok farklı bir yol izlemiyorlardı. Yeni alıcı futbolun içinden gelen biri değil, aynı Gaydamak gibi, ve büyük olasılık ipler Storrie'nin elinde olacaktır. Yukarıdaki yazıda kendisinin aynı görevlerdeki Peter Kenyon [Chelsea] ve David Gill [Man United]'den sonra en fazla para alan yönetici olduğu yazıyor, belirtelim. Bence şeyhin yapacağı en iyi iş, belki ilk iş değil ama, Fratton Park'ı büyütmek olacak.

Glen Johnson -
£17m
Djimi Traore - açıklanmadı

Jermain Defoe -
£15m
Lassana Diarra - £20m
Pedro Mendes -
£3m
Sulley Ali Muntari -
£12.7m


BARRY KILBY-Burnley başkanı

#Laursen sonrası Freddy Bouma'nın da futbolu bırakacağıyla ilgili söylentiler çıktı, 1 yıldır üst düzey arenada top oynamıyor, o yüzden bizler için korkutucu oldu. Neyse ki birinci ağızdan devam ediyorum açıklaması geldi. Bu seneyi de pek sağlıklı geçiremeyecek fakat Nicky Shorey de muhtemelen Reading günlerindeki kadar oynayabilecektir. Ofansif bi bek olması, o dönemlerde 10 küsür asist yapması [korner de atıyordu] ayrıca güzel. İlk sene O'Neill'ın yaz transferleri için sancılı geçti, buna Cuellar ve niceleri dahil. MON'un bu oyuncuları kaderlerine terketmeyeceğini biliyoruz ve Petrov'un çıkışı kadar olmasa da bütün bu adamlardan da yarım gömlek üst performans bekliyorum. Hatta şöyle söyleyeyim, bence stopere alınacak oyuncu, Cuellar-Davies ikilisini yedekleyen oyuncu olacak. 9.5 milyon sayılan stoperi, bir sezonluk sağ bek ve son 5 maç performansıyla yargılamamak gerekiyor. Ben açıkçası Rangers günlerini hiç bilmiyorum Cuellar'ın, fakat mevkisinde Laursen kadar etkileyici, lider nitelikli bir oyuncu olmasa bile Curtis Davies'den daha iyi bir kafası olduğuna eminim. Bu yazın ikinci transferi Arsenal U16 takımının kaptanı Samir Carruthers oldu. Bilmeyenler için ilki de Northampton Town'ın 16lığı Courtney Cameron'dı. Bu oyuncuların ikisi de wingermış. Bugün 21 yaşında bir forvet, Brezilyalı Taison'la ilgilendiğimizi okuduğumda inanamadım, inanmadım. MON ve Avrupa tecrübesi olmayan bir Brezilyalı ha?! Eğer doğruysa hadi bakalım, O'Leary günlerinden özlenen bir şey. Bir de Tuncay dedikoduları var, iyice alevlendi. Ama bunları bir sonraki yazıya bırakıyorum, asıl irdeleme orada olacak.

#Ligin yeni takımlarından Burnley'nin hikayesi Hull City'ninkine pek bi benziyor. Düşük bütçeli-yerel kulüp, beklenmedik başarı, ertesinde play-off'lardan Premier Lig yolu. Açıkçası adalıların bi alt ligini takip edecek kadar da kasmıyorum, o yüzden Owen Coyle nasıl bir adam bilemiyorum. İkinci bir Phil Brown izlemeye kimsenin niyeti yoktur. Yine bazı yerel kahramanlar var, 37 yaşındaki Graham Alexander gibi. Geçen sezon 60 maç civarında oynadığınnı okumuştum. Bugün itibariyle Hibernian forveti Steven Fletcher'ı 3 milyon gibi makul bi fiyata kadrolarına katmışlar. Aynı gün içinde daha önce de Mears katılmıştı, bi defans oyuncusu, bu oyuncuların ikisi de Derby'nin o felaket sezonunda takımda bulunan oyunculardı. Arkada sağlam oyuncular ve iyi bir forvet, yeni çıkan takımlar için elzem. 60 yaşındaki başkan Barry Kilby'nin taraftarla arası çok iyi, sevilen bi başkan. 1960'daki şampiyonluğu görmüş, 1962'te Wembley'de FA Cup finallerinde bulunmuş. Zengin oluşu şans oyunlarıyla, lotodan-oradan-buradan oluyor ve yaklaşık 10 yıl önce de takımı satın alıyor. Kısacası bizden biri. İşte bu tür yerel futbol hikayeleri üzerine bir şeyler yazılabilir ancak. Gidip de Napolilerin tren istasyonu basması taraftarlık açısından övülecek bir olay değil, en iyi ihtimal dalgacı bir anda hayata renk kattığı söylenebilir. Ben modern futbolun ilk dönemlerinde, henüz zenginlerin popülist oyunu olduğu dönemlerde, fair-play konulu hikayelerini seviyorum ayrıca. Arda'nın şu kadar Galatasaraylıyım demesi veya Barry'nin taraftarca protesto edilmesi bana bir şey ifade etmiyor, hatta ikincisi iğrenç geliyor. Her spor güzel, bence en güzeli de futbol, ama sporun da yerini bilmesi gerekiyor. O yerden gittikçe uzaklaşıyor şayet. Ve felsefe dersi bi kenara, diğer ekipler Wolves ve Birmingham herhalde bu sene ligte kalabilecekler. Özellikle Birmingham çok iddialı girdi sezona, çok da iddialı transferler yaptılar. Hatta Zatyiah Knight ve Craig Gardner'a da sulandılar ama net bir hands-off warning aldılar. Şimdiden yazayım benim Championship adaylarım Burnley-Portsmouth ve üçüncü olarak Wigan-Hull-Stoke City'den biri. Wigan'da Richard Martinez'in neler yapabileceği hakkında hiçbir fikrim yok, orası muamma. Stoke ve Hull da doğru hamleleri yapmaya devam edemezlerse oldukça zorlanacaklar. Pulis takdire şayan bir teknik adam ve en azından bir sene daha görmek güzel olacaktır. Eğer sağlıklıysa, Dean Ashton transferi bile onları ligte tutabilir. Aynı şey diğer cephede Hull-Owen için geçerli. Benim gönlümden Hull geçiyor, Brown'a iki sene yeter diyorum. Wolverhampton'ın çok iyi bi forvet ikilisi vardı, sanırım bozmayacaklar, onlar için de bir üst ligin topçuları olduklarını kanıtlamak için fırsat olacak. Ebanks-Blake bu ikilinin hızlı olanı, daha iyi piyasa yapanı. İlla ki bir şeyler yazmam gerekirse, yalan yok, bu adamı Football Manager 2008'de Shrewsbury Town'a kiralık almıştım, 20 gol atıp seneye Wolves oyuncusu olmuştu. Teknik direktör Mick McCarthy, vakti zamanında Sunderland'le 16 puan alabilmişti ve Premier lig tarihinin en kötü derecesini elde etmişti. Derby County geçen sene 11 puan alarak bu anlamlı mevkinin yeni sahibi oldu.


# Bi günü yemiş olduk. Bu uzuuun ve zaman alan yazıda son olarak u21 şampiyonası notu olsun. Konfederasyon Kupasıyla çakışması ve televizyonda izlenememesi nedeniyle turnuvayı öyle ahım şahım takip edemedim, okunulanlar ve not edilmesi gerekenlerle kalacak. Mesut Özil, final maçının adamı seçildi ve guardian minute-by-minute reporterını da kendine hayran bıraktı. Aynı tip bi oyuncu değil fakat herhalde Ballack'tan sonra o mevkinin adamı Mesut Özil olacak, bu da gayet mutluluk verici. İsveç'in golcüsü Berg 7 golle turnuvanın en çok gol atan adamı oldu ve ev sahibi avantajını gayet iyi değerlendirdi. Groningen'de oynuyor[muş]. Buraların ustaları İspanya ve Sırbistan yarı final göremediler, Sırplar galibiyet dahi alamadı. İngilizlerin alt klasmanda dahi kaleci sorunu var, Scott Loach'tan felaket bi final performansı geldi; ama buna karşın Man Citeh stoperleri ve orta saha parlak bi iki haftayı geride bıraktılar. Konfederasyon kupasına gelirsek, Üründül-Vuvuzela-ABD gibi konu başlıkları arasından ben Jonathan Wilson'ı seçtim. Diğerleri daha sıkıcı olurdu.

How is Brazil's 4-2-3-1 different from European 4-2-3-1?
Five things we've learned from the Conferadations Cup

2009/06/15

Gareth Barry



Barry'nin transferiyle ilgili tavrımı 2 yazı önce belirtmiş, kendimce iyi dile getirebildiğimi düşünmüştüm. Sanırım 3-4 gün önce, veya transferden hemen sonra yayınlanan açıklama mektubunda da olabilir, "Taraftara açıklamamı yaptım, fakat onlara bir özür borcum yok" demişti kaptan. Taraftarın tepkisini çeken her açıklamasıyla benim daha çok sevgi/saygımı kazanıyor açıkçası. 12 yıl hizmet ettim diyor. Bugün yine Birmingham Mail'e konuşmuş. Ben, en beğendiğim üç bölümü taşıyorum buraya.
“I can’t believe any other top players at the club will leave,” he said. “If I was 22 or 23 like Gabby and Ashley I would want to stay at Villa Park. It is different at my age, 28.”

“It is unfair to compare the two clubs. I just wanted something new that excited me,” he said. “Champions League football is very viable for Manchester City."

Barry signed a five-year contract with City but hinted that a similar wage was on offer at Villa: “If I signed a new contract with Villa I would have become a very, very wealthy man,” he said. “It wasn’t about money.”

http://www.birminghammail.net/birmingham-sport/aston-villa-fc/aston-villa-news/2009/06/15/villa-won-t-lose-any-more-star-players-insists-gareth-barry-97319-23879595/
Ben de olayı yeniden özetliyorum öyleyse. Gareth Barry, artık kariyerinin en verimli dönemlerini yaşayacak yaşa geldi. 28 yaşında. Gidip de en verimli dönemlerini 12 yıl hizmet verdiği kulüpte geçirmek istemedi diye bir oyuncuyu suçlayamayız. Kendi de diyor, zaten çok iyi anılarla dolu 12 yıl geçirmiş burada. Eğer artık yeni bir heyecan, yeni bir oluşum arıyorsa yapılması gerekenler yapılıp 12 yılın hatrına sorunsuz bir ayrılık gerekirdi. Bu da yapıldı. İlla ki bir yanlışlıktan bahsedeceksek, City tercihinden değil de bu tercihdeki riskten bahsedelim. Talipler arasında bir Liverpool varken, işler istenildiği gibi gitse bile, Manchester City doğru tercih midir? Bence değil. Fakat eğer ortada bir yanlış varsa da bunun kulüple-sadakatsizlikle alakası yoktur.

* * *

Bentley transferinin resmileştiği ve 1 Temmuz'da açıklanacağı yazıldı. Bi başka Tottenhamlı Huddlestone'un transferiyse ilerki günlerde açıklanacakmış bir başka yere göre. Bentley tam isabet ama Huddlestone fazla hoşuma gitmedi. Sidwell misali, kadro derinliği sağlayan bir rotasyon oyuncusu olur gibi geliyor bana daha çok, bu şekilde alınsa, 3lü orta sahalı dizilimin bozulmadığı ve Barry'nin hala takımda olduğu bi ortamda çok iyi olabilirdi. Bence Petrov'un partneri olarak bi oyuncuda karar kılıp onun üzerine gitmemiz gerekiyor ve bu oyuncu Reo-coker, Sidwell olabilir, Huddlestone olması gerekmiyor. Hatta Barry'nin gelişimine benzer bi seyir izleyen ve Birmingham City'e giderse Cahill gibi çıkış yapması çok olası Craig Gardner'ın üstünde durulabilir (ayrıca bknz: Craig 'The new Gareth Barry' Gardner ve "I can fill Gareth Barry's boots"). Zaten ben Defour'dan başkasını istemiyorum. Defour-Owen-Bentley ve 2 stoper=5 yeni oyuncu, daha fazlasına gerek yok. Hatta Zatyiah ve Harewood da ayrılabilir.

2009/06/10

Everton neden daha iyi?



Fink'in Beşiktaş'a transferi sonrası, dört-beş blogu ve sonra da Borges'i okudum. Beşiktaş'ın bu sene Denizli'yle temellerini attığı 6+4'ten bahsedilmiş orada, bunu görünce Everton neden Aston Villa-Fulham gibi takımlardan daha iyi, neden daha ilgi çekici, daha başarılı olduğunu dile getirmek istedim...

Everton'ın Villa veya Fulham'dan veya Wolfsburg'dan farkı, komple bi takım olmasında yatar. Futbol üzerine iki görüşten bahsedebiliriz, bu oyunda önemli olan nedir? Sadece kazanmak mı? Yoksa tatmin edici bir seyir midir daha önemli olan? Ben ikincisi derim. Bir şeyi çok iyi yapmaktansa, birçok şeyleri iyi yapmak daha iyidir. Büyük takım olma yolundan geçen de budur. İlki üzerine kurulan oyun, bu oyundan kastım daha çok oyuncuların bireysilliklerine ve b planı üretilemeden, belli özelliklerin güvenilirliğine yüklenen oyun genelde geçici başarılar sağlayacaktır. Sistem içerisinde bu oyunculların bireyselliklerini öne çıkartmak ise daha farklıdır. Wolfsburg'un şampiyonluğu üzerine Magath ne kadar övülse azdır veya Villa'ya getirdiği heyecan için teşekkür edilmelidir, ama bunlar kalıcılıktan uzaktır, takdir edilesi, zekice uygulanmış birer oyun planıdır. 11 kişilik bir düzeni yansıtarak bu düzen içinde yıldızlaşmak, pek çok şeyi iyi yapmak veya bu olmuyorsa, rakibin pek çok şeyi iyi yapamamasını sağlamak, devamlılık getirmek, böyle bir yapı daha makbuldur. Uzun vadeli planlar yapılması gerekir. Uzun vadeli plan derken, en büyüğü 19 yaşında oyuncularla sahaya çıkmaktan bahsetmiyorum; bahsolan, kalıcılık. Burada karşınıza finansal güç çıkar. Sonuçta sizi ayrı tutan o düzeniniz olsa da, sizi bi adım ileriye taşıyacak olan da barındırdığınız yüksek kaliteli oyuncular olacak. İstediğiniz kadar harika bir atmosfer yaratın, oyunculardan en yüksek verimi alın, yine de belli bir ortalamanın üzerinde oyunculara sahip olmak zorunluluğunuz var. Daha vasat kulüplerde, finansal yetersizlikten dolayı ve pek tabi başka nedenler de mevcuttur, elden gelenin en iyisi yapılır, belki en üst sistem değil ama en üste taşıyacak sistem hedeflenir bu yüzden: günlük çözümler. Elden başka bi şey gelmez şayet. Bu alanda başarılı takımlar sürpriz, beklenmedik sonuçlar alacak, antitezleriyle herkesi şaşırtacaktır. Sivasspor, 2004 Yunanistan, Aston Villa, Wolsfburg, Fulham... Başarılı olunmuştur, peki devamlılık var mıdır? Pek çoğu için erken olsa da (Fulham örneğin), pek mümkün gözükmüyor. Eğer gerekli ortam varsa, taraftar-başkan vs, benim takdirim o vasat kulübün hamlelerinin, en verimliyi elde etmeden öte, en iyiye doğru yavaş-kararlı atılması gerektiğidir. Felix Magath örneğin, inanılmaz bir iş başardı ve Schalke'ye de 4 yıl sonunda şampiyonluk vaad etti. Olur mu? Neden olmasın... Fakat 6 yıl sonra, isterse şampiyon olsun, Schalke'ye baktığımızda yine şu an olduğu yerde kalacağı belki daha olasıdır. Bir teknik direktörün 7-8 yıllık çalışmasının başarı getirmesinden öte, kademe atlatması kendi adıma çok takdir ettiğim bir durumdur. Bana kalırsa şampiyonluk kadar önemlidir.
"Mr. David Moyes is probably a fine example to everybody in government of stability and making the right decisions for the long term."

Andy Burnham, Secretary of State for Culture, Media & Sport
Everton'a gelelim. Moyes, ikinci kenar adamı göreviyle 2002'de başa geçtiğinden beri çok şeyler değişti, yukarıda bahsettiğim, takımı bir üst seviyeyi çıkarmayı başarıyla yaptı. Şu anda mesela Celtic'in başına geçse, takım bocalama elbette yaşayacak olsa da Bolton gibi bir değişim geçirmeyecektir. Önemli olan budur. Sistem, kendi yıldızlarını yaratmış ve bu oyuncular artık sistem oyuncusu olmaktan çıkıp pek çoğu gayet de kaliteli oyunculara dönüşmüştür ayrıca; başta Arteta olmak üzere. Daha da önemlisi, Moyes'ın bunu yaparken yine elde ciddi imkanların olmaması, bu başarının altında finansal kolaylık yatmamasıdır. Moyes, 7 yıl içinde takıma bir kimlik kazandırdı, ki başarı burada, olayların günlük yürütülmemesi ve ligin en iyi 5 orta sahasından birine sahip olarak da Big Four'un hemen altına yerleştirdi. Moyes, uzun vadeli planları olan ve günlük çözümlerde de çok başarılı bir deha. Çok iyi bir planlamacı olmasının yanı sıra, ana hedeften, verimli sistem değil en iyi sisteme gidişte, günlük oynamaları, maçlık mucizeleri de çok iyi yapan bir teknik adam. Her türlü olumsuzluğa rağmen önde kalabilmesi, maç içi hamlelerinin yerindeliği, yaratıcılığıyla (4-6-0); yalnızca iyi bir planlamacı değil. Yarattığı huzurlu ortamın yanı sıra transferde hiç sekmemesi ve yaptığı transferlerin ayrıca gayet kaliteli olması, onu Martin O'Neill'dan bariz ayıran yönü. Ki toplamda baktığımızda da O'Neill'dan öndedir. Örneğin MON, transferde sekteye uğramasının yanında, bir de genelde daha vasat oyuncuları transferi eder. Bunlardan 2 katı verim alır ve hakkını verir, süper de bir yöneticidir tabi aynı zamanda. Ama neresinden bakarsanız, bunlar aslında vasatın üstü oyuncular değillerdir. Eğer illa ki Sir'e bir veliaht aranıyorsa, benim takdirim David Moyes'un olması gerektiğidir.

2009/06/08

Paralı asker!



Ayrılışının ardından Barry'e denen bu, paralı asker, mercenary. Ya da başka anlamlara da gelir, siz nası çevirirseniz. Doğru bi yakıştırma değil bi kere, fakat tabi hep görüyoruz bunları, futbol oyununun iğrençleştiği durumlar olarak sayıyoruz. Futbolu oyun olarak çok seviyoruz, basketboldan, tenisten diğer bütün toplu sporlardan daha çok. Burada sosyolojik yanını da seviyoruz, ama bu sosyolojik yan burada olduğu gibi saçmalıklara, bilinç dışı holiganlıklara örneğin, yol açabiliyor ayrıca. Ha bakın bilinçli holiganlık güzeldir, diskoda sabah kadar danstan farkı yoktur, Leedslilerin götlerini cama yapıştırmaları da komiktir, bizim insanımız yapsa kendimizi üst insan hissetmediğimizden (İngiliz-Fransız-Amerikalı kadar kendini beğenen adam var mı?) haha kro, biz Türküz gibi tepkiler gelebilir, ama çirkin de olsa eğlencelidir, ve zaten mantığı kılavuz edinip eğlenmiyoruz ya? Ama onun dışında iş birbirini dövmeye, sen benim takımıma şöyle mi dersin ulana geldiğinde veya işte bu transferde olduğu gibi değişik anlamsız tepkiler vermeye geldiğinde iş kötü, olay 11 adamın peşinden koştuğu oyuna döner. Şayet bi futbolcu hakkaten ayıp bi haraket yaptıysa, buna tepkini de koyabilirsin, ama vatan elden gidiyor gibi tavırlar takınmaya, külhanbeyliğe de gerek yok, n'oluyoruz? Başka iş güç, kafa yoracak yer mi yok? Şurada yazmaktan, izlemekten keyif alıyorum da işin aslı banane Gareth Barry takımdan ayrıldıysa, başarılar diler geçerim, gidip de bunun için adama ana avrat sövecek değiliz, keyfimizi yapar iki muhabbet eder veya şöyle bi yazı gireriz. Nereden geldiyse bu ilk paragraf...

Evet, transferin hikayesi malum, 12 milyonluk bir meblağ karşılığı 2-3 günde sonlanan görüşmelerle, Barry kariyerinin uzun bi bölümünü, 12 yılını geçirdiği kulübü Aston Villa'dan ayrılıp Man City'e geçti. Bence riskli bir hamledir bu. Her ne kadar ilk düşündüğümde makul bir karar verdiğini düşünsem de, şu transfer piyasasına baktığımda çok net konuşamıyorum. Eto'o-Tevez, bunlara ister paranız yetsin, ister takımda huzurlu bir ortam sağlnasın, büyük takıma ilerleyişte bundan bahsedemiyoruz. Barry'nin de City'e asıl gitme nedeni, finansal gücün sağladığı çok daha büyük bir potansiyel. Aynı meblağ, aynı haftalıkla Everton'dan gelecek bir teklif, onu çok daha düşündürecekti kuşkusuz, Everton Big Four'un ardından en derli toplu takım olsa da. Barry'nin aklında new challenge vardı, herhalde ki kafasından artık Liverpool'da, daha fazla, daha büyük maçlarda oynamak, bu şekilde bir değişim yapma fikri vardı. Ama sonra Arapları tercih edip, potansiyeli çok büyük bir oluşumun temel parçası olmak istedi, anlaşılabilir bir durum, fikirler değişebilir. Benim açımdan şaşırtıcı olan transferdeki anilik oldu, bu yeni teklifin Barry'i Liverpool husunda biraz düşündürüceğini zannederdim mesela ben. Ama hiç de böyle olmadı, Hughes'dan doğru parçalar sözü alınmış olacak, imza hemen atıldı. Benim burada diyeceğim iki şey var, bir taraftarın olayı değerlendirişi, iki City'nin izlediği yol.

Taraftarın tepkisi, bir sene boyunca Şampiyonlar Ligi futbolundan yakınan Barry'nin Europa Cup'a bile gidemeyen City'i tercih etmesi. Sahiplerin Arap olmasıyla geyikler de hemen hazır. Bakın o konuda haklılar, bu gerçekten hoş değildir, fakat benim de genel taraftara tepkim bu hamlenin kuru parayla olduğu, yorumların hep bu açıdan yapılması. Toplamda 5 milyonluk maaş bir katalizör, ana nedense o bahsettiğimiz potansiyel. Kırgınlıkla nefret karıştırılmamalı. Yine büyük çoğunluk bu yaz olacak bir Liverpool hamlesinin 'her şey için teşekkürler kaptan' havasıyla karşılanmış olacağını söylüyor, ki hakkaten öyle olurdu. Biraz yaratıcı, biraz da psikopat bi taraftardan deve kafası malumatı bekliyorum. Hani şu Figo'nun domuz kafası olayı gibi. Onun dışında transferin Villa cephesinden yönüyle alakalı bir iki söyleceğim daha var, ama affola pek toparlayamadım, o yüzden daha önce yazdığımdan alıntı yapıyorum.

"Kaptanın gidişi beklenen bir durumdu, ama 12 milyon koparabilmemeiz ve benim şimdi öğrendiğim o Brighton olayıyla bunun da bi kısmının kaybedebilecek olması, gerçekten korkutucu. Barry olsun, Laursen olsun, bunlar hedef küçültücü gelişmeler. Beni bi taraftar olarak sevindiren, takımın hedefi küçük de olsa sevindirici bir gelişim izlemesi oldu her zaman, mesela varsa eğer bir Wigan taraftarı, Steve Bruce'i kaybetmek Palacios'u veya takımın piyasalı adamı Valencia'yı kaybetmek daha acı olmalı. Çünkü farkı yaratan adam bu, takım her ne kadar geriye gitse de... Her neyse, kaptanın ayrılığı elbet herkesi üzse de ele geçecek 10 milyonluk meblağ beni korkutuyor. MON'un transferlerde iyi bir ünü olmadığını biliyoruz ve gereğinden fazla para saçıyoruz, takımın en iyi oyuncusu ancak Defour'e vereceğimiz parayı karşılayacak ne yazık ki. Bu konuda senin bahsettiğin etkenler mevcut elbet, bununla beraber takım ve MON da 12 yıllık oyuncuya kıyağı yapmış ve fazla üstüne gitmemiştir, herhalde durum budur. City patronları da durumun garkında olarak, erken davranmış ve çok iyi bir iş yapmışlardır. Barry, Villa'dan daha önü açık bir kulübe gitmeyi tercih etti, Birmingham Mail'deki özür açıklamasında futbol açısından transferi yorumlamış ve bence söylediği doğrudur da..." vs vs.

İkinci konuya gelince, Manchester City için Eto'o-Tevez gibi hedefler gayet gerçekçi olsa, yani bunları yapabilecek güçte olsalar bile, böyle bir işe kalkışmamaları gerekiyor. Bir kere işin içinde bazı özel durumlar yoksa, Podolski-Köln ilişkisi misal, parası olan küçük kulübün büyük kulüpten oyuncu transferi yüzde doksan sakıncalı. Önce takımı o seviyelere çıkartacak bir omurga oluşturmak, sonra bunun üzerine koymak gerekiyor. Chelsea örneği çok taze ve çok çok iyi de bir örnek teşkil ediyor. Yine Chelsea örneğinde olduğu gibi, önemli olan parayı az saçmak değil, doğru oyuncuları bulmak... Eğer bu takımın ihtiyacı Miguel Veloso'ysa, karşı takım da 30 milyon istiyorsa, parayı basar alırsın. Böylece ilerleme yolunda olduğu gibi karizma yolunda da oldukça ilerleme kat edersin. Sen Veloso'yu koyduktan 3 yıl sonra Essien'i alırsın, gerekirse. Bu oyuncular geçişi temsil de olabilir, değişmez parça da... Gareth Barry, bu takımın Lampard'ı olmak için gerekli meziyetlere sahiptir, ama Micah Richards bir soru işaretidir ve geçiş oyuncusu olabilir. Geçiş oyuncusu derken, Damien Duff-Arjen Robben-Makelele bunlar geçiş oyuncuları. Bu oyuncular yeni ve heyecanlı bi oluşumun yapı taşları olmaya geldiler. Makelele de, zaten sürekli benzetme yapıyoruz, Barry misali bu işin ciddiliğini yansıtan karizma bir transferdi. Sonraki kuşak Ballack-Bosingwa vardıklarında ise Chelsea artık Premiership şampiyonuydu. Ve işte o yüzden, City'nin kadroyu iyice bir gözden geçirmesi, çok iyi bir kadro planlaması gerekiyor. Sakin sakin, kim gidecek, kim kalacak, şablon nedir, bu şablona göre nasıl transferler yapılmalı, bunlar belirlenmeli. Beceremezlerse, Gareth Barry'nin Manchester City kariyeri de büyük olasılık 1 sene sürecek ve Liverpool geç de olsa adamına kavuşacaktır. Şayet, milli takımın da banko oyuncusu olarak, çok çok kötü bir sezon geçirmezse, piyasası şu ankinden aşağı olmayacaktır.