2009/09/19

Harika James Milner


Herkese iyi bayramlar, iyi sabahlar. Bu saatte (09.00) Aston Villa yazısına başlamak ironik. Telefon zırlamasıyla uyanmış oldum, sonra da kalkmış bulundum, olaylar böyle gelişti. Yoksa bilindik bayram adetlerinden değil, o işlerle pek aram olmadığı blog biraz karıştırılıp yorumlanabilirse görülecektir. Yine de herkese iyi bayramlar tabi ki. Bununla beraber Aston Villa... Takım, taraftarı son zamanlardaki gidişatıyla çok sevindiriyor, hele ki bazı adamlar var, havalarda uçurtuyor. James Milner bu adam benim için. Ashley Young'a karşı çokça cephe alışım yine eski yazılardan temin edilebilir' -kolaylık olsun diye dipnot olarak ekledim-, belki de bu yüzden Milner'a daha sempatiyle baktığım, sürekli daha iyi bir oyuncu olarak algıladığım söylenebilir ama adam iyi yahu! 2 maçtır harika oynuyor! Birmingham maçında bal yapmayan arı rolündeydi, Sabri Sarıoğlulukları da oldu aynı maçta, ama diyorum ya, bu adama bir şekilde bağlandım gibi, o yaptığı hareketler de olumlu karşılandı bende. O'Neill da oyundan almadı, teşekkür ettim. Bu duygularımı baştan söyleyeyim. Düşüncelerde elbet farklılıklar olabilir. Benim dikkatimi çeken Milner; genel taraftar kitlesiyse Collins'e, Collins-Dunne ikilisine hasta. Bu adamlar da aynı ölçüde harika, Davies-Laursen sonrası yeni ikiz kuleler bunlar oldu, ki olay savunma yönüyle de bitmiyor. Derbi maçından sonra Villa Blog'a bakıyordum, bir yorum dikkatimi çekti. Collins'in Reo-coker'a milimetrik bir pas geçirdiğini söylüyor, bu yönüyle de öne çıkartmış. Ben fark etmemiştim bunu. Çoğu zaman maç izlerken dağıldığım anlar oluyor, dalıp gittiğim dönemler, tanıdık insanlardan oluşan kalabalıkta maç izlediğimde belki de bütün maçı bu durumda izliyorum. Birçok kişide de böyledir. Bazen gerçekten de bir oyuncuyu özel olarak izlemeye çalışmadığımda o oyuncu hakkında fikir sahibi olamam. Çok ciddi söylüyorum ki şimdinin Barcelonalısı Çirginski hakkında çevreden duyduklarım üzerinden bir yorum yapabilirim ancak. Halbuki bu adamın maçlarını iki-üç kere izledik geçen sene. Bende bir fikir oluşturmadı, gördüğüm Şahtar'ın uyutan oyununda çok geride bekleyen iyi bir süpürücü olduğu. Konuyu buradan Aston Villa'ya getirirsek, Collins-Dunne ikilisinin savunma performansının çok üst olmasına ben de katılıyorum, buna kendi gördüklerimle onay verebilirim, ama ikisinin de paslarının bu derece iyi olduğunu fark etmemiştim. Dün izlerken özellikle dikkat ettim, hatta yarın akşam bloga yazar da bloga bir faydam dokunur diye düşünmüştüm. Şimdi net hatırlamıyorum bakın, ama Collins'in bir veya iki pasından -bu paslar hakkaten milimetrik, nokta, yumuşak paslardı- çok etkilenmiştim, Dunne'ın da 4-5 hazırlık pası sonrası, blok olarak ileri gelen rakip takımın arkasına, sol kanada çok iyi bir pas gönderdiğini biliyorum. Collins'in boyu 1.93 ve açıkçası görünüşüne bakarak hantal bir oyuncu bekliyorsunuz. Öyle değil. Bu yeni, üst ikilinin eksiği muhtemelen hız olacak, zamanı gelirse bir daha değerlendireceğim. Ve Gabriel Agbonlahor var... Onun için başka bir paragrafı uygun görüyorum. Rapid Wien elenişinden sonra düşüncelerimi kendime saklamışım, bunu göz ardı etmeden, o dönemden bugüne olanlardan da bahsedeceğim ayrıca.

Portsmouth bulunduğu yeri hak etmiyor. Arsenal maçında da izlediğimi hatırlıyorum bu takımı ama son günde oluşturulmuş kadro, kağıt üzerinde denge açısından bence gayet yeterli. Hücum elemanları eksik bu takımın, Piquionne dışında skor yapacak oyuncuları yok gibi gözüküyor, ama iyi bir orta sahaları var, direk pas oynamıyorlar, kaybettikleri altı maçta sadece Arsenal karşısında daha az pas yapmışlar. Defansta bir sakar adam var, bir de deli adam. Sakar olan Ben Haim, deli olan Belhadj. Hatta Belhadj'ın kategorisine Kaboul da dahil olabilir. Önceki maçları layıkıyla değerlendirmem mümkün değil, ama sorun oyunun hücum hattında değil savunma kısmında, böyle gözüküyor. Birazdan olayları Aston Villa tarafından anlatacağım ve sanki, takım çok önemli işler yapmış gibi görünecek, ama Pompey cephesinden bakarsak aslında bu maçı kendi elleriyle teslim ettiler. Villa'nın ikinci yarıdaki hayalet performansı; arada hortlayan, maçı bırakma karakterinden miydi, top rakipte daha fazla kalınca dengenin bozulması ve ilk yarının aksine rastgele uzun toplar atılmasından mıydı, Petrov-Sidwell'in pilinin bitip kafa ve ayağın birbirinden bağımsız çalışması mı? Üçü veya hiçbiri. Aston Villa ikinci yarıda berbat oynadı ve yine 4-4-2/4-5-1 karşılaştırmalarını gündeme getirdi. Nedeninin ne olduğunu kesin olarak bilemiyorum ama olayı açıklayabilirim. Bir kere ikili orta saha ilk yarıda da üstünlük sağlamamıştı, zaten ikili orta sahanın, iş top kazanma ve prese geldiğinde üçlüye galip geldiğini çok az hatırlıyorum, en son sezonun ilk maçında White Hart Lane'de gördüm. Ama buna karşın, ikili orta sahamız, karşıdaki üçlüye baskın gelemese bile, top daha çok Aston Villa'da kalıyordu, topla oynama yüzdesi bir ara %57 idi ve oyunu şekillendiren Aston Villa'ydı. Petrov'un ceza sahasına girdiğini, bu konuda çok ciddiyim, yaklaşık 6 aydır görmüyorum. Petrov ve Sidwell, üçlüyken ne yapacaklarını şaşıran bu adamlar o 50-60 metrelik alanı beraber gidip geldiler, arada ayak uzattılar, arada ani bir pres denediler. Bunlar çok hoşuma gitti benim, uzun zamandır bu kadar ileri gelen orta sahalar görmedim bizim takımda. Ve işte Petrov ceza sahası civarında, takım halinde hücum ederken kaybedilen topun ilk presini yapıyordu, kazandı topu ve dengesiz bi şekilde sağ çizgiye sürdü. Düşecek gibiydi sanki, en iyi ihtimal korner yaptırırdı, etrafı kalabalıktı, içerisi kalabalıktı. Belki bir karambol golü... Belhadj yardıma koştu, net bir şekilde penaltı yaptı. Avrupa Kupası maçından sonra penaltıcılık Young'dan Milner'a geçmişti (Bahsolan maçta Young penaltı kaçırdı, 10 dakika içinde bir penaltı daha oldu, Milner gole çevirdi). Milner kaçırmadı, iyi bir penaltı attı, golü yaptı. Üstünlük hala Aston Villa'da, bilinçli paslar yapılıyor, önce kısa garanti paslar, bunların çoğunluğu kendi alanamızda, sonra ufak çaplı bir direk top, ya kanatların önüne açılıyor, ya Carew alan yaratmaya çalışıyor. Zaman zaman Friedel'a bırakılıyor top, o da herkese ileri yapıyor, bir de böyle hücum deneniyor. İkinci gol de böyle geldi. Aston Villa, Friedel'ın başlattığı oyunlarda takım olarak sola yığıldı, bu senenin karakteri de aslında biraz bu: solda toplanmak. Sadece bu maçta değil, Fulham karşısında da mesela, Milner-Agbonlahor-Young, üçünün birden aynı bölgede olduğu anlar oldu. Milner'ın şutunun bloklandığı bir pozisyon var, İki pasta Milner ceza alanı sol çaprazında top almış oldu. Çok şaşırmıştım, ilk önce anlamadım, Milner top havaya atılırken koşmaya başladı diye düşündüm. Değilmiş, Friedel oyunu başlatırken oyuncuların büyük kısmı oraya toplanmış. İkinci gol Friedel'ın başlattığı bir oyundan geldi, bir anlık konstantrasyon eksikliği veya belki de yine sola top atılacağını düşündü Portsmouthlular. Ama Friedel ortaya attı, santranın biraz önünden Milner kafayla indirdi, Agbonlahor daha önce hiç görmediğim ama bu maçta iki kez gördüğüm üzere Ben Haim'e çok güzel bir vücut çalımı attı, vururken ayağı kaydı ama yine de köşeye gitti, 2-0 oldu. Öyle ya da böyle, Gabby'i ortadan kullanmak çok önemli; Downing'in gelişi bu konuda yardımcı olacaktır. Yazın vücut çalışmış Agbonlahor, hemen fark ediliyor, formanın kol-omuz bölümü farklılaşmış. Geçen günlerde Birmingham Mail'de bahsi geçti, takımdan herkesi outmuscle ediyormuş. İlk yarı 2-0 bitti, Portsmouth iki bireysel savunma hatasından iki gol yedi, kadere razı soyunma odasına gitti. İkinci yarı bambaşka bir Aston Villa var, top tutamıyor, savunma özenini kaybetmiş. Petrov geçen seneki etkileyiciğinden uzak, sadece bu maç özelinde değil ve takım acil değişiklik uyarısı yapıyor. Carew çıkıp Heskey girdi, ama bilinçsizçe uzun toplara devam edilince bu değişiklik anlamını yitirdi. Olan yine Heskey'e oldu, yine komik duruma düştü. Aktif dinlenme yapılacaksa bir orta saha alınabilirdi, takımın direnci yükselirdi böylece, bu da Sidwell-Petrov'u oyunda tutardı. Heskey 15 dakika sonra sakatlandı ve yerine Delph girdi, geç de olsa değişiklik gerçekleşti. Neyse ki üst üste üçüncü kez gol yemeden maçı bitirmiş olduk. Berbat savunma yaptı Villa, geri dörtlü esnekleşti, bundan öte beni bezdiren Petrov'un haliydi. Stiliyan Petrov, Reo-coker veya Darren Fletcher gibi akşama kadar koşan oyunculardan değil, ama her topa uçar, sıçar, zıplar, bazen acayip toplar kazanır, kontra başlatır. İkinci yarıda bir sürü top var ki kayıtsız kaldı hep bunlara. Hücum yönü gayet iyiydi, oyunun yönünü değiştiren ayarlı pasları var, ceza sahası civarına geldi, penaltı da yaptırdı. Peki ya Sidwell için ne söylemem gerekir, bilmiyorum açıkçası. 2li orta sahada ne yapacağını bileceğinden, bu sistemin ona uygun olduğunu düşündüğümden dikkatle izlemedim bu adamı. Dikkatimi çekmediğinden çok önemli bir katkısı da yoktu sanırım. Bazısı maçın en kötüsü olduğunu söylemiş, bir diğer kısım da gayet iyi olduğunu söylüyor. Bir sonraki 4-4-2 maçında izlemek gerek. Sonuç olarak Portsmouth'un hücumu gol atmaya yetmedi, yoksa daha iyi bir durumda bu Aston Villa ikinci yarı gol yer ve maçın sonunu stresle geçirirdi. Piquoinne'in çok güzel bir pozisyonu var, sol kanattan, laubali defans oyuncularını geçiyor, duvar pasını alıyor, sonra Friedel kurtarıyor. Bir iki tane de Boateng'e alan yarattı, onun uzaktan şutları yine kaleciden döndü. Maçın hikayesi böyle, bu kadar. Nigel Reo-coker hafta içinde teknik direktörle tartışıp eve yollandı, belki buna da değinirim yazı içinde.


Sıra geldi oyuncu değerlendirmelerine. Milner neden güzel, Young neden çirkin? Guardian tahtaları yardımcı olacaktır bu konuda. Bir de eski yazıdan alıntı var.
Bir oyuncunun pozisyonunu belirlerken bakılması gereken ilk şey hangi alanlarda oynadığıdır. Kesinlikle böyledir. Frank Lampard sahip olduğu özelliklerle baklavalı bir orta sahanın en öndeki adamını oluşturabilir, ama Lampard'ın kat ettiği bölgeler daha gerilerdir, onu asıl olarak orada kullandığınızda o özelliklerini daha net çıkarabilirsiniz. Keza Fabregas da öyle. Biraz daha esnek bir oyuncu Fabregas, ofansif orta saha oyuncusu gibi oynamaya daha yatkın, İspanya'nın final maçı kadrosundaki düzende veya Arsenal'in olası 4-2-3-1'inde oynadı, oynayabilir, ama asıl pozisyonu bence biraz daha gerisidir. Ashley Young. Bir yazı önce söyledim, gerçekten çok fazla özelliği var onun ve keskin bir oyuncu olmamasına rağmen onu bu kadar göz önünde tutan da takımın sisteminin uygunluğuyla beraber bu özellikleri. Ama oynadığı alan olarak, şu anki yapısıyla bir 4-4-2 oyuncusudur Ashley Young.
Ashley Young sivrildiği Aston Villa düzeninde hızlı sol kanat oyuncusu olarak bilindi. Hızlı, adam eksilten kanat oyuncusu. Capello'nun takım düzeninde bu oyuncu yapısına verdiği değer ve Lennon, Wright-Phillips gibi oyuncuların iyi sezon başlangıçlarıyla, bu oyunculara ilgi artmış durumda. Young, bunların aksine, etkileyicikten, iki senedir gösterdiği performanstan uzak. Bunu; hızlanacağı, açık alan bulamamasına bağlıyorum ve tabi ki her zaman en formda halinizde olamıyorsunuz. Bir anda hızlanan, böyle adam geçen bir oyuncu değil Ashley Young. Her yiğidin yoğurt yiğişi farklı; ilk adımı çok hızlı olanlar var, ayak hareketleriyle rakibinden kurtulan var, dar alan oyuncusu var, açık alan oyuncusu var, vesaire. Mesela ilk adımın hızlılığı konusunda Valencia'yı ligin en iyileri arasında görüyorum. Ronaldo'nun tekniği topla hızlanmışken değer kazanıyor, bu şekilde rakipleri yanıltıyor. Sabitken yaptığı cambazlıklar bana komik geliyor açıkçası, bu şekilde etkili olamıyor da zaten. Çok sağlıklı bir örnek olmayabilir ama La Liga'daki ilk maçında, Deportivo karşısında bu sıkıntıya sıkça düştü, birebirde sanırım maç boyunca adam geçemedi. Messi bu alanda en iyi oyuncu, Ronaldo da toplara en iyi vuran oyuncu olmasıyla ayrı. Buradan Ashley Young'a yapılacak çıkarım da Ronaldo'nunkiyle benzerlikler gösteriyor. Young'ın sahadayken duruşu biraz eğiktir, belden yukarısı 70 derece açıyla falan durur, 5-6 saniye rakibin üzerine üzerine gider, sonra sola doğru hızlanır, ortayı yapar. Orta yapmamışsa sol içle topu sağ ayağına geçirmiş demektir, muhtemelen yine ortayı açar veya belki de vurur. İzledikçe göz alışıyor. Rooney de soldan getirdiği toplarda önce hızlı gelirken, sonra şöyle bir yavaşlıyor, sağa çekiyor, sağ ayakla sol köşeyi görüyor, bu sene genelde böyle oldu. Daha üstün teknikli bir adam, Fernando Torres, bu hafta West Ham'a acaip bir gol attı, onun için açı pek fark etmiyor. Formda olduğu zaman. Young, topla hızlı değilken tekniği fazla da işe yaramıyor, şayet karşısındaki zayıf bir bek değilse ilk adımıyla farklılık yaratacak bir oyuncu da değil. Noat Samisa'nın onu Liverpool'a yakıştırması vardı. Liverpool'da muhtemelen doğru zamanlarda topla buluşurdu ve etkin olurdu. Şu ana kadar iyi değil ve bir büyük maç dışında, Liverpool maçı dışında da skora katkı yapamadı. Birmingham City çok sert bi takım, orta sahada pek çok kasap var, o maçta Young'a nefes aldırmadılar. Diğer maçlarda da vasatın altıydı. Daha çok şut atması gerek Young'ın. Grafikte görüldüğü üzere derbide sadece bir şutu var. Milner, Sabri Sarıoğluluk yaptı demiştim. Yine aynı grafikte var, çektiği altı şuttan bir tanesi bile isabetli değil Milner'ın ve bunların hemen hepsi de takımın en etkili olduğu hücumlarda atılan son şutlar. Hep o noktalardaydı Milner, hep denedi, hep koştu. Her yerdeydi, kaç ciğerle oynadı kim bilir. Belki maçın en kötüsüydü, sürüyle de kötü pas attı, ama ben seviyorum bu adamı. Milner, Ashley Young gibi kalmıyor, dinamik bir oyuncu. Agbonlahor'un yanına sokulan, ikinci forvet gibi oynayan oyuncu o. Carew'in oynadığı ve çabuk kopan Portsmouth maçında fark edilmedi, ama 4-5-1 düzeninde Gabby'e yaklaşan, o alanlara giren bilhassa oyuncu James Milner. Sidwell de elinden geleni yapıyor ama onun katkısı içeriye açılan ortalarda oluyor ancak. Sürekli deniyor Milner, bunun dışında ortaya geliyor, sağ beke geliyor, sola destek veriyor. Böyle dinamik oyuncuları çok seviyorum, Milner'ı, Pienaar'ı, Palacios'u, Anderson'u, bu adamların oyununu çok beğeniyorum. Keşke Young'dan da Lennon veya SWP'nin verdiği katkının benzeri alınabilse, adam eksiltip çizgiye inen oyuncunun verdiği katkı.

Bayramın ilk gününde olması nedeniyle Manchester derbisi kaçtı. Geniş özeti izledim, ne biçim maç olmuş. Robinho muhtemelen bu takımın karakterini bozacaktır, hele ki yerine geçeceği adamın gerek hızı gerek kişiliği olsun bu takım karakterinin bir vücutta toplanmış hali olduğunu düşünürsek. Bellamy müthiş oynadı. Solda o, sağda SWP, ortada Barry-Ireland, forvette Adebayor-Tevez. Ireland ve Barry'nin olduğu bir orta sahayla dönemin pek çok teknik direktörü sanırım üçlü orta sahayı öngörürdü. Hughes farklı düşünüyor, ister istemez Sir Alex'in öğrencisi olduğunu hatırlatıyor. Kötü de yapmıyor hani. Acaba maç neden o kadar uzadı, hiçbir fikrim yok. Bilgisi olan yorumlara not düşerse çok sevinirim. Everton'ın maçını da banttan izledim sonra. Heitinga'yı beğendim, ama Arteta'sız Cahill, duran toplar dışında sanki pek etkin değil. Everton sol tarafı çok iyi çalışıyor; Big Sam kontenjanından sağ beki almış Salgado, orada çok zayıf kaldı. Bu sene Blackburn'de öne çıkacak oyuncu David Dunn olabilir, çok da iyi bir maç çıkarmadı, ama öyle gözüküyor. Ancelotti'nin Chelsea'si henüz maç kaybetmedi ve kaldığı yerden devam ediyor. Sezonun oyuncusu Rooney olur demiştim ikinci-üçüncü hafta gibi ama yok, herhalde Drogba olacak. Sadece kağıt üzerinde görülen, 6 haftada 5 gol, 4 asist. En son Chelsea maçı izlediğimde takımın düzeni uğruna Anelka daha savruk bir görevdeydi, bunun etkisiyle oyunun skor yönüne fazla katkısı yok, Lampard'sa her zamanki işini yapıyor, Ballack daha aktif ve Ashley Cole 2 senede attığı gölü 1 aya sığdırmış durumda. Jirkov alınırken akılda baklavanın solunda kullanılması, sol bek-sol orta saha rotasyonunu Malouda-Jirkov-Cole'dan oluşturmak vardı büyük olasılık. Baklavadan 4-1-2-1-2'ye geçişle Malouda'nın rolü çalındı, Jirkov da bu kadar iyi bir Cole varken anca Cole sakatlanırsa öne çıkar gibi geliyor bana. Duruma göre Mikel-Essien beraber kullanılabilir ama Deco ve Joe Cole'un sağlıklı olduğu bir kadro hücumda kesinlikle çok rahatlık sağlayacak. Bu 11'de (Deco veya Cole'un olduğu), Anelka'nın rolü de çalınmamış olacaktır ve daha önce söylediğim gibi, Lampard'ın da orta ikilide görev alması, sanki daha uygun, bu açıdan da iyi olacaktır. Tottenham 2 maç üst üste kaybetmenin sıkıntılarını -ve dar kadronun sıkıntılarını aynı zamanda- yaşayabilir Burnley karşısında. Coyle'un takımı deplasmanda da iyi olduğunu göstermek zorunda, henüz Turf Moor dışında golleri yok.
Aston Villa, Blackburn'le oynuyor. Neyse ki deplasmanda, 3 puan banko.

'Benim Young’la ilgili düşüncem bellidir; oyun şekli gereği çok göz ardı edilen Milner’dan bence geridedir. Ama takım için çok önemlidir ve değişik bir oyuncudur orası ayrı. Rahat adam geçebilen bir yapısı yoktur aslında, ortaları da abartıldığı kadar değildir, sadece bu sistem onun için çok çok çok uygundur. Aaron Lennon’dan farkı frikik atabilmesi, daha iyi şutlar çekebilmesidir, ayrıca nispeten çok çok daha iyi orta açabilmesidir, çünkü Lennon kaç senedir orta yapmayı öğrenememiştir. Ondan daha bir kanat oyuncusudur başka özellikleriyle ve bakın söylüyorum yine kaliteli oyuncudur. Ama bana fazla abartılıyor gibi geliyor hep. Çok özelliği var, farklılık yaratabilecek bir kanat oyuncusu, Lennon veya Wright-Phillips delici oyuncular olmalarına rağmen Young delici bir kanat oyuncusundan fazlasıdır. Ama şu an en büyük sorunu silik oluşu, bazen çok iyi, bazen çok kötü oynaması ve keskinlikten uzak oluşu. Zamanla çok büyük bir oyuncu olacak, ama şu an, abartıldığını, keskin bir oyuncu olmadığını düşünüyorum. 2008/08/19, Sihirle 'Arry

2009/09/09

Futbol söylenceleri: Fatih Terim

Popüler oldukça ve bundan daha önemlisi zaman geçtikçe yeni imgeler o farklılıklarını kaybederler, dönemin ürünü olurlar, döneme uyarlar. Futbol. Daha önce Kuzey Amerika'da Mayaların özel top sahaları olduğunu biliyoruz, ama bundan sonra, benim özel ilgimin olduğu 19. yüzyılda gerçek anlamda hayat buldu, gelişti, popüler oldu. Daha önce her dönemin kendine özgü özelliklerini taşıyan, ama esasta aynı yapıdaki entel, ağırbaşlı bayan tiplerimizin izlemekten hoşlandığı bir spordu denebilir. Şu anda curling diye bir spor var örneğin, bu spor şu an bu tiplerimizin hoşuna gidebilir, futbol gitmeyecektir. Nedeni ilk bakışta futbolun popüler olması ve erkek sporu olarak adı çıkmasıdır. Hiçbir sosyetikliği yok. Bununla beraber sayıları hızla artan bloglardan ve bizzat kendi blogumdan af dileyerek söylüyorum ki, aslında her şey anlamsız, bir şeye anlam yükleyen bizleriz, tabi ki bu durum böyle ve futbol da öyle ya da böyle bizim anlam bulmak istediğimiz şeylerden. Herkesin kendine ait hissetiği bir zevki var, bu balık tutmak da olabilir, resim yapmak da veya fotoğraf çekmek de. Hayatını fotoğraf çekerek geçirmek bana her zaman boş gelmiştir, böyle bir hayat bir nevi boşa yaşanmıştır bana göre. Bu bakış açısına göre, eğer fotoğrafçı dediğimiz, dolayısıyla vasatın üstünde sayabileceğimiz bir insan bile boşa yaşadıysa ayvayı yedik. Ben bu açıdan söylemiyorum, bana göre boşa yaşamasının nedeni onlardan bağımsız da hareket etse de hitap ettiği kesimdir. Bu tür insanlar veya en kötü tiyatrolar bile bilinçten yoksun kalan birtakım kimseler tarafından her zaman rağbet görecek. Güya birtakım dokunulamaz sanatsal imgeler yüzünden. Futbol esasen public schoollarda başladı, sosyetik kesimin de dahil olmasıyla, gelişen, büyüyen, bir nevi yeni bir sanat dalı haline geldi. Sanat dalı benzetmesini yaparken, insanların iyi veya kötü belli bir saygıyla bahsetmelerini, ayak takımı oyunundan öte yeni bir gelişme olarak değerlendirmelerini kastediyorum. En kötü resimde bile her zaman yüce duygular, imgeler vardır, bunlara dokunulamaz, laf söylenemez, aksi takdirde sen öküzsün, duygusuzsun. Yıldızlara bakarak yüce duygular içine girmelisin, farklı düşünemezsin. İnsanların bilinçsiz olmasındansa anlamsız yaşaması kesinlikle daha iyidir. Futbol artık en önemli popüler imgelerden biri ve pek çok insan tarafından ilk değerlendirmede hor görülmesinin nedeni bu. Mamafih, kendine özgü, zaman geçtikçe her popüler imgede görüldüğü gibi birtakım yeni durumlar da yarattı ve bunların da savunulası bir yanı yok. Holiganlık ilk akla gelen. Futbol edebiyat kaygısıyla sürekli söylendiği gibi ne hayattır, ne hayat yuvarlaktır, ne futbol her şey. Başka pek çok özdeşi gibi bir eğlence, bir sosyallik bağlamı. Ben her zaman böyle baktım, böyle bakacağım, böyle bakmazsam kendime saygımı da yitiririm açıkçası. Futbol insanlar için bir tartışma odak noktası olduğunda benden uzak. İlk masumluğunu kaybedip bir oyunun dışına çıkan futbolu dinleştirmek, bir açıdan sorun değil. Yobazlaşmayacaksınız. Yoksa her hafta takımının maçına giden, orada beşeri ilişkiler kuran ve bunlardan öte futbol oyununu izledikçe keyif alan standart dindar tipimizseniz size çok teşekkür edebilirim. Yobazlık kötüdür. Dinden soğutan yobazlardır, aynı o sanat düşkünleri gibi bilinçten kopanlardır. Size sağladıkları açısından takımı sahiplenebilirsiniz, nasıl dinime laf edersin, ama küfür etmeyin, kavga etmetyin saçma salak nedenlerle. Bundan iğreniyorum. Futbol ilk masumluğunu kaybetti demiştim, aynı Jefferson'dan günümüze Amerika gibi. Umarım sonra baktığımda bu tarihsel imgeleri yanlış kullanmadığımı düşünmüş olurum. Futbol da işte insanlar üzerinden rant sağlayan yeni bir sektör, işin amatörlüğü vesaire bunlar hep palavra tabi. Yine de seçenekler arasından iyi bir seçim futbol, daha iyisi gelene kadar, takip ve izleme kolaylığıyla böyle kalabilir. İşte tüm bu laf kalabalığının, savruk yazıda bahsedilecek olan Fatih Terim olacaktı: futboldan soğuma nedeni. Terim'i görüp de, siz bu adamları mı beğeniyorsunuz, diyen bir bayana tüm içtenliğimle saygı duyardım. Ben 2000 yılına ve sonrasındakilere yetişemedim. Muhtemelen o aralar sağlığı yerindeydi. İkinci Galatasaray dönemini de bilmiyorum. Ama bilinci yakaladığımdan beri benim için futbol antipatisi olmuştur Fatih Terim. 100. yazıya giriş böyle olsun.

Bugünkü maçın bu eleştirisiyle alakası yok. İnandırıcı gelmediğini biliyorum ama bu konuda yapabilecek bir şey yok. Maç ön ayak oldu sadece. O malum pek saygıdeğer sanat budalalarımız gibi Terim de bir süredir bilinç kaybı yaşıyor. Söyleyeceklerimde hiçbir alay yok, gayet ciddiyim. Daha sonra bu konunun ileri gelenleri tarafından belki de incelenir kendine güven patlaması yaşayan bu insanların durumu. Kendine güvenen bir insan başkalarının dediklerini önemsemeyecektir, çelişkileri yoktur, bununla beraber yine de üst gördüğü bazı insanları önemseyebilir, görüşlerini dikkate alabilir. Bu kendine güvenme meselesi benim için iki şekilde ele alınabilir: bir kısım, yapabilecekleri konusunda kendine güvenlidir, kendine güvensizliğin en kötü şartlarda bakılacak olursa en azından hiçbir yararı olmadığını görür, kendine güvenlidir, ama diğer insanlar için anlaşılabilirdir. Diğer grup ise bazı durumlar sonucu, muhtemelen çok büyük başarı sonucu, artık diğerlerinden farklı bir yerdedir, kapsama alanından çıkmıştır, ulaşılamazdır. Fatih Terim. İnsanı genel anlamda ele alabileceğimiz pek çok durum olsa da bu ve benzeri şartlarda kişi özelinde bakmak gerekiyor. Terim'e ulaşmak, o ya da bu kişiyle, bence mümkün değil. Karşısına geçip de bir şeyler anlatmaya kalkışsanız muhtemelen anlamayacaktır, dinleyecektir kuşkusuz, aslında anlayacaktır ama anlamamış gibi olacaktır, herhangi bir sindirme yaşamayacak, size çok bilmiş bir havayla hitap edecek, komik olacaktır. Benzer durum ergenlik çağındaki kişiler için söylenebilir, tabi bunlarda kesinkes bir güvensizlik, doğru işler yapma isteği mevcuttur ve bu yönden ayrılır. Fatih Terim'in hal ve hareketleri artık gerçekten alay anlamında ilgimi çekmiyor, düşüncemi keskin biçimde dile getirmek için şöyle söyleyim bakın. Mustafa Denizli ve Fatih Terim bazı yönlerle birbirini hatırlatır, çok farklı değiller. Çıkıp Denizli croyça dese emin olun gülerdim, dalga geçebilirdim. Terim'le geçmiyorum, artık herhangi biri gibi kaale alınmaktan çoktan geçti. Konuşması, tavırları çok acayip, geçen Fuat Akdağgillerin programda çıkmıştı. Aynı programda Mehmet Demirkol -sevmem onu, daha iyisi gelene kadar en iyisi bu diyene de katılmıyorum, çünkü o düşüncem son zamanda değişti, şöyle bir yazı da vardır- "Hocam, şöyle bir enformasyon aldım." demişti. Ayrı bir yazı konusu o, duyar duymaz hani şunu da yazmak gerek diye düşündüm. Ama üşendim sonra, ne gerek var dedi insanın şeytan deme ve suçu kendinden atma ihtiyacında olduğu o üşengeçlik. Bu bir eleştiri konusu olabilirdi, enformasyon, deklare etmek, konfirme etmek ve diğerleri. Lakin burada bir ciddiye alma var farkederseniz. Aynı şekilde Terim'in Tanjevic'ten farkı da Tanjevic'in inatçı ve bazı özellikleriyle pek de çekilmeyen bir adam olmasında yatar. Hitler Rusya'daki barakalarda kendi adamlarından biri tarafından öldürülmeye çalışıldı, orada pek çok adam öldü, o kurtuldu. Beni Tanrı koruyor, benim görevim bu gibi bir söylemi oldu, yani olmuş. Bu olayları kendime güvenli konuşacak şekilde net, ayrıntılarıyla bilmiyorum ama farz edelim Hitler bunu gösteri amaçlı değil sahiden inanarak söylemiş olsun. Fatih Terim de o durumda işte. Çığrından çıkmış, komik adam.

Tüm bu futbol dışı muhabbetin ardından her zaman söylenenlere gelelim. Bizim takımın sistemi falan yok. Terim'in takımın başında olduğu süre zarfında verdiği en büyük zarar budur. Fakat bunun etkisiyle ve Terim faktörüyle, eğer sonraki dönemlerde kaybedilmeyecek, bir nevi Almanya-Dünya Kupası ilişkisi gibi sürecekse, çok önemli bir katkısı da oldu: Güven duygusu. Bu önemli. Şu anda saçma sapan şekilde her maçtan sonra bizim takımımız şundan daha iyi, bundan da daha iyi yorumları yaptıran da o, en zorlu maçta kazanabiliriz dedirten de. Bu hedef maçlarda elde edilenler taktiksel birtakım hamlelerin sonucu değil, şans ve psikoljik etkenler ağır basıyor. Hep mi şans olur? Evet efendim olur. Bazı işleri başarmak için dünyanın en iyi kadrosunu oluşturmanıza, en iyi oyuncuları almanıza gerek yok aslında. Futbolun belirleyicisi her zaman sistem olmuştur. Maradona gibi bunu yalanlamaya çalışanlar vardır ama çok da iyi olmayan bir takımla bazı doğru işlerle Maradona'nın takımı kadar iyi olabilirsiniz belki de. Aston Villa, Manchester City gibi bir kadroya sahip olmasa da an itibariyle dördüncü potansiyeli olan bir takım dememin nedeni bu. Keza Alman milli takımı, O'Neill'ın Celtic'i. Bu bazı doğru işler arasında, ilk olarak durgun bir ortam yaratma yatar, sonra oyun düzenini belirleme, sonra oyun disiplinini yaratma, sonra da takımın kendine güvenini getirme. Aslında her işte, kendine güvenmezsen en kötü ihtimalde hiçbir yararı olmayacağını bilmelisin deyip bu aşılmalı. Benim futboldaki kendine güvenden kastım, daha bilinen tabirle kazanma geleneği olarak çevrilebilir. Terim'in en önemli kazandırdığı bu kazanma geleneğidir ama enterasan şekilde kazanma geleneğinin olduğu bu takımda yukarıda sayılanlardan; takım huzur ve durgunluğu, taktiksel disiplin, bunlar yok. Halbuki o sayılanların sonucu olarak kendine güven gelir hemen her şartta, kazanma geleneği bu şekilde oluşturulur. Türkiye A Milli Futbol takımı, milli takım olmasının dışında bir heyecan vermekten uzak.

2009/09/07

Arda ve Elano nasıl beraber oynar?

Bir Galatasaraylı olarak, Galatasarayla ilgili ilk defa gerçek bir yazı yazacak olmam ilginç. Bunun nedeni basit aslında. Bu işi gerçekten iyi yapan, bu işe gerçekten zaman ayıran insanlar var ve benim de üstüne ekleyecek bir şeyim yok. Keita transferi sonrası Galatasaraylı bloglar Arda'nın orta üçlüye kayacağından haber vermişti bizlere, televizyonda rastladıklarımsa Arda'yı böyle kullanmanın doğru olmadığını veya ilginç olduğunu düşünüyorlardı. Bir iki NTVSpor yorumcusu beğenmemişti herhalde, Hıncal Uluç yazık olur demiş olabilir, Mert Aydın da değişik bir düşünce gibi bir ifade kullanmıştı. Mert Aydın'ın zaten tutkulu yorum yapanlardan olmadığını biliyoruz. Şimdi benim düşüncem, taktiksel yaratıcılığın üst düzeyde olduğu, dolayısıyla pek çok şeyi bekleyebileceğimiz bir ortamda Galatasaray'ın Arda ve Elano'yu nasıl kullanabileceği, bana göre nasıl kullanması gerektiği. Böyle bir yazıyı kesinlikle yazmazdım, ama etrafta gerçekten buna yakın bir düşünce görmedim, yazma ihtiyacı duyuyorum.

Bir oyuncunun pozisyonunu belirlerken bakılması gereken ilk şey hangi alanlarda oynadığıdır. Kesinlikle böyledir. Frank Lampard sahip olduğu özelliklerle baklavalı bir orta sahanın en öndeki adamını oluşturabilir, ama Lampard'ın kat ettiği bölgeler daha gerilerdir, onu asıl olarak orada kullandığınızda o özelliklerini daha net çıkarabilirsiniz. Keza Fabregas da öyle. Biraz daha esnek bir oyuncu Fabregas, ofansif orta saha oyuncusu gibi oynamaya daha yatkın, İspanya'nın final maçı kadrosundaki düzende veya Arsenal'in olası 4-2-3-1'inde oynadı, oynayabilir, ama asıl pozisyonu bence biraz daha gerisidir. Ashley Young. Bir yazı önce söyledim, gerçekten çok fazla özelliği var onun ve keskin bir oyuncu olmamasına rağmen onu bu kadar göz önünde tutan da takımın sisteminin uygunluğuyla beraber bu özellikleri. Ama oynadığı alan olarak, şu anki yapısıyla bir 4-4-2 oyuncusudur Ashley Young. Yine o yazıda söylediğim gibi, O'Neill'ın değişebilir (bana göre değişebilir) yapısında oyunculara yön verip vermeyeceğini de görmüş oluruz, belki 4-3-3 oyuncusuna kayar. Buradan Kewell'a, Arda'ya, Keita'ya, Elano'ya geliyorum. Kewell özellikle bu sene 4-3-3 diye klişeleşen düzenin sol tarafındaki bence en olmuş oyuncu. O düzeni sahaya yansıtmak istiyorsanız, bence en olmuş adam odur. Keita da sağın banko adamıdır. Aydın bunların alternatifi. Arda'nın Galatasaray'da ortada kullanılmasının nedeni ondan en verim alınabilecek bölgenin orası olması. Ama Estonya maçında gördük ki Arda kanattan acayip etkili bir adam ve kanat meziyetleri daha üst. Bunda tabi ki senelerce kanatta oynaması etkili. Bir kere topun sürekli Arda'da olması lazım, top az geldikçe oyunda silikleşiyor, top az geldikçe de bunları verimli kullanamıyor veya öyle gözüküyor. Son lig maçında solda başlayan Arda çok etkisizdi, top onda olmadığı zaman bir değeri yok, bununla beraber bu şekilde solda oynadığı zaman ondan yapılması istenenler farklı ve takımda bir dengesizlik oynuyor. Arda'nın önceliği oyun kurmak, yani özenti tabirle playmakerlık yapmak olmalı, Estonya karşısında harikaydı, daha ne beklenebilir bu adamdan dedirtti. Oyun kuruculuk derken takımı harika yönlendirdi, bu sadece paslarla değil. Buradan iki şey çıkıyor. Arda'nın mutlaka topla çok buluşması lazım, takımı yönlendireceği, oyun kuruculuk yapabileceği bir serbestliği tanımanız gerekiyor ve bir de kanatta oynayabilirse kaymağı olur, orada da meziyetleri var. 2 gün önceki maçın gösterdikleri, anımsattıkları bunlar. Galatasaray'da böyle bir rol yok, milli takımda var. Galatasaray'da solda başlayan Arda takımın hızını kesecek ve dengesini bozacaktır bir nebze, ama bundan önemlisi Arda'yı verimli kullanamıyorsunuz. Solda olduğu zaman bir şey değişmiyor: bir pasla, bir çalımla skor değiştirebilecek oyuncu kimliği. Ama oyuna ağırlığını koyan yapısı kayboluyor, daha doğrusu, bu pek de mümkün olmuyor. Galatasaray'ın 4-4-2'ye dönme olasılığı, Tony Pulis'in uzun top oynatmama olasılığıyla eş değer. Böyle bir yapıyı kaldıracak kadrosu da yok Galatasaray'ın. Öyleyse bu paragrafın çıkarımı şu: Arda'nın Galatasaray'daki yeri orta üçlü, milli takımdaki yeri 4-4-2 soludur. O milli takımın sağ kanadı Hamit'in, orta ikilisi de Topal-Emre (Aslında Nuri'nin olabilirdi, olmalıydı)'nindir ayrıca.

Peki Elano n'olacak? Geçen sene Kewell'ın yarattığı sorunların benzeri, sistemde yer bulamayan yıldız oyuncunun yaşattığı sorunlar yaşanır mı? Elano ortada oynayabilir, sorun bu değil. Ama dediğim gibi Arda'nın kesilmemesi gerekiyor ve ikisini de ortada kullanmak akıllıca değil. Orta sahanın hiçbir esprisi kalmıyor. Elbette savunma direnci düşecektir ama sorun bunun dışında bu oyunculardan hangisinin daha geride konuşlanacağı. Sürekli Xavi-Iniesta'lardan gidiliyor ya, bunlardan hangisi Xavi olacak öyleyse? Görünen 4-1-5'e döner, iki tane oyun kurucu serbestliğiyle de bu iş yürümez. Elano ve Arda'nın bir arada olduğu takımda biri oyun kuran adam, diğeri forvet görevlerini üstlenmek zorunda. Önceki paragrafa dönersek, Arda Turan her türlü meziyetiyle ve çok ciddi silahlarıyla beraber bir forvet oyuncusunun kat ettiği bölgede oynamıyor. Messi ve Initesta benzetmeleri yapılırken Arda Turan'ın Messi olmadığını söyleyebilirim, oynadığı bölge açısından. Galatasaray maçlarını izledikçe bu adam Iniesta'dır dedirtecektir fakat Estonya maçında kanatta başlayan Arda'nın hiç fena Messi olmadığını da gördük. -Bu ve benzeri uç benzetmeler abartı anlamı taşımıyor, herkesçe bilinenlerin örnek verilmesi karşı tarafa düşünceleri aktarmada kolaylık sağlar. Bunun için arkaplanda bir hikaye olmasına, Rijkaard'ın bu oyuncularla çalışmış olmasına gerek yok. Delfouneso'yu Henry'e benzeterek daha somut bir oyuncu yaratabilirim karşıdakinde. Mamafih çoğu zaman değişik beklentiler de yaratır.- Elano ise Arda'dan daha bir forvet oyuncusu, yine oynadığı bölge, sahada kat ettiği alanlar açısından, bence bunu kesinlikle söyleyebiliriz. Oyunu kuran, topları dağıtan bir oyuncudan öte, böyle bir adamı orta çizginin diğer tarafında herhangi bir şekilde kullanabilirsiniz. Diego veya Alex tarzında, ortodoks bir oyun kurucu değil. Onu ilerideki üçlünün efektif elemanlarından biri olarak kullanmak, Arda Turan olmasaydı bile daha doğru olurdu belki de. Bu açıdan, Afrika Uluslar Kupası'nın başlamasıyla zaten sağ açığa kayacak, Kewell da sola geçecek. Benim düşüncem artık takıma girme zamanın geldiği şu dönemde sol açık olarak kullanılması, ama bu şekilde kullanım özellikle Caner Erkin'in de sol bek olarak başlamısıyla çok değişik olabilir. Ters ayaklı Elano'nun hem fiziksel hem zihinsel olarak içe kaçmaya meyilli olduğu, geriden Hakan Balta değil de Caner Erkin'in destek verdiği bir düzen. Bu düzende Arda yine o meziyetlerini gösterip oyun içinde etkili olacaktır ama oyun şekli olarak da muhtemelen daha bir Iniesta olacaktır. Taktik bilgisi günbegün gelişiyor Arda'nın, bence bu düzende daha da sağlamlaşacaktır. Bu bahsettiğimi çok net olarak görmeyiz muhtemelen, kadronun genişliği ve dediğim gibi Afrika Uluslar Kupası'nın varlığı, Elano'nun sağa geçme zorunluluğu bunu mümkün kılmayacak. Hakan Balta, son Galatasaray maçlarında ve milli takımda daha farklı oynadı, verimli değildi, ama hücuma çıktı, destek verdi, en azından faydalı oldu. Yine de Elano gibi Brezilya usülü bir açıkla etkisiz olacaktır, onun ikileyicisi Kewell'dır benim için. Şu Canerli düzende Mehmet Topal'ın varlığı da kesinlikle elzem olacak, takımın hızını kesmemesi şartıyla. Mehmet'in Hakan Balta'nınkine benzer bir kıpırdanış göstermesi gerek, ilk aşamada gereken bu. 50 metrelik nokta paslar atmasını beklemiyoruz da, hızlı, doğru paslar atmaya başladığında takımın değişmezi olacak. Benim için bu takımın uygulanabilir, en üst düzeni şöyledir: Leo Franco/Uğur-Servet-Güngör-Caner/Topal-Ayhan-Arda/Elano-Baros-Keita. Ama Keita'nın sola, Elano'nun sağa geçmesi bu söylediğime kıyasla çok daha olası.

2009/09/05

Martin O'Neill'ın Aston Villa'sı

Barcelona herhangi bir kulüp değil. Mes que un club. Ama herhangi bir kulüpten bahsediyorsak eğer, teknik direktör istikrarı çok önemli, çünkü bu aynı zamanda takımın da istikrarlı olması demek, belirsizlik bulundurmaması demek. Kulüplerin kendine özgü bir yol çizmesi gerekiyor, bir hedefin, geleneğin sağlanması gerek. Barcelona'nın gelen gideni çok olur ama bazı temel değerler değişmez hepimiz biliyoruz. Kulüp yapılanması olarak değil ama benzer istikrar hikayesinde Alex Ferguson senelerdir Manhcester United'ın başında. Yalnız acayip medya mensubu havası takınıyorum ha, sanki bunları bilmiyordunuz. Doğru değil mi? Diyeceğim şuydu asıl, tamam istikrar çok önemli de, o zaman doğru adamı seçtiğinize inanmanız gerekiyor. Ya da aslında inanmaktan çok güvenmek gerek. Güven olduğu sürece hiçbir teknik direktör kovulmaz, ölene kadar mesleğini sürdürür. Başka kulüplere gitmez mi derseniz, gidemez, ütopik olaylardan bahsediyoruz, eğer herkes iş başı yaptırdığı teknik direktöre güvenseydi, kimse başka takıma da geçemezdi. E hepsi dolu canım! Tabi her takım çok ciddi planlı, programlı değil. Teknik direktöre herhangi bir çalışan gibi bakılınca 2 hafta sonra gönderilmesi doğal. Güven yok ki çünkü, e geleceğe yönelik bir hedefle de almıyorsunuz sonuçta. Denizlispor Erhan Altın'ı çok beğenerek aldı da hayal kırıklığına uğrayıp da mı gönderdi? Yoo. Bu olmadı, ötekini dene. E demek ki işi baştan yanlış yapmışsın. Şimdi teknik direktörler de farklı farklı tabi. Yatırım yapan takımların alacağı teknik adamlar farklı, asıl bunlarda sabır gösterilmezse saçmalık. Şimdi o yatırım yapan takımların yerine Aston Villa'yı, bunlardanın yerine de Martin O'Neill'ı koyun. Bu adama haksızlık etmeye başladığımı fark ettim. Bu yüzden böyle bir yazı var. Şimdi biraz aklayalım bakalım adamcağızı.

Martin O'Neill 57 yaşında. Öğrendiğimde şaşırmıştım, bilmem siz ne dersiniz? Kademe kademe buralara gelmiş birisi, künyesinde merdivenleri 5er 5 er çıktığı da oldu yazmıyor. Amatör lig takımlarında bu kariyere başlamış, sonra Wycombe Wanderers, sonra malumunuz Izzetli, Heskeyli dönem, Leicester City, aslında burda 5 merdiven atladığı söylenebilir: Celtic ve son olarak da Aston Villa. Bu yazıyı yazmaya başlarken her şey derli toplu olsun bir Martin O'Neill hikayesi dinleteyim diye başladım. Çok önemli gördüğüm, haksızlıkların yaşandığı geçen sezona sarıyorum filmi, kendi yorumlarımla bugüne kadarki gelişmeler neler acaba? Sezonun ilk dönemi çok, gerçekten çok başarılıydı takımın kendi standartlarında. Gabby hat-trickle başladıydı ki acayip bir hat-trick bu, 7 dakikadaydı sanırım, biri sol ayakla, biri sağ, diğeri de kafayla. Daha n'olsun? Sonra bu seneye de sarkan anlamsız bir ilk hafta mağlubiyeti vardı, şimdilerde Tuncay Şanlının takımı olarak bilinen Stoke City yendi bizim takımı. İvme yukarıya doğru gitti sürekli. Sistem özelleşti, yahu hakkaten acayip sezondu şimdi hatırlıyorum da. Sana ne elin gavurundan demeden de edemiyorum ama, hakkaten iyiydi be. Açık ara ligin en iyi kontraya çıkan takımıydı Aston Villa, Arsenal'i yenmişti 2-0, hem de ne güzel bir oyunla. Avrupa'da işler yerindeydi, hatta gençler de şans buluyordu. Bu all-English takımın bir sürü genç oyuncusu vardı ayrıca, Agbonlahor-Young-Carew bir anda ligin en verimli hücum üçlüsünü haline gelmişti. Takım yavaş yavaş, adım adım O'Neill'ın takıma haline geliyordu zaten bir süredir, bunun öne çıkarıldığı hikayeler dillendirilmeye başlandı. Bouma'nın çok ciddi sakatlanmasıyla Young'ın sola, Cuellar'ın sağa geçmesi, sonra sağın adamının Essien özentiliğiyle NRC'ye verilmesi; sezonun hikayesi hakkaten boldu ve ileriki yıllarda ne olacak, ne bitecek, bir eğitim oldu. Sezon içinde her şeye rağmen takım olgusu ve disiplini bozulmadı, bakın bu çok önemli, çünkü yerçekiminin gaddarca davrandığı o dönemde takıma güven kayboldu işte ve toparlanamayışın en temel sebebi bu. Cuellar'ı sağa, Young'ı sola şimdi koyun bakalım; sana da senin transfer politikana da diye sövmeye başlarlar adama. İşte fark burada. Yine herkes hatırlayacaktır, kulüp tarihinin deplasman rekoru kırıldı geçen sene, 13 maç boyunca kaybedilmedi. Hani geçen sene ileriki yıllarda yaşanacaklar için çok önemli olacak dedim ya, her türlü tecrübeyi, iyisiyle kötüsüyle yaşadı çünkü takım, işte onlardan biri de kadronun bu kadar dar tutulmaması gerektiğiydi. Takım bir ara üçüncülüğe kadar çıkmışken (ligin ilk haftalarında değil, fikstür yarılanmışken hem de) çözülmeye başladı, yavaş yavaş, ağırdan ağırdan. Buna mukabil oynanan oyun da iyice miskinleşti. Tek silahı kontra ataklar olan, hem fiziksel hem tekniksel olarak güçsüzlüşen bir takıma döndü. Bu yolda takım yine de çok ciddi bir hedefe odaklanmıştı, bağlar kuvvetliydi, taraftar arkasındaydı ve belli bir momentumla yola devam ediliyordu. Artık iyi oynanmadan kazanmaya başlamıştı takım, bu da mutlaka ki işte o momentumun sonucu. Çözülmeyi en net gözlemlediğim maç West Ham United maçı olmuştu. Rakibe orta sahayı teslim et, geride bekle, Young-Gabby-Milner da arada sıkıştırır, e yorulduk canım, hem sakatlarımız da var. Pas grafiğine baksanız guardian chalkboard'da, aman aman. Kesinlikle West Ham'ın hak ettiği maçtı, Aston Villa kötü olduğundan değil, West Ham iyi olduğundan hak ettiler. Aynı takımın (West Ham'ın) hak ettiği bir başka maç da Manchester United'a karşıydı, onda da Giggs sol çaprazdan vurup maçı bitirmişti. Bizim maçta Milner sağdan bi kaleyi göreyim dedi, Neill'a çarptı, gol oldu! Neyse sonra futbol tanrıları adaleti sağlamakla yükümlü olduğundan bu sefer Villa acayip acayip goller yemeye başladı. Defansı bir gömlek yukarı çıkartan adam, ayrıca golcü de bir adam, Martin Laursen sakatlanmıştı. Sonra futbol hayatı bitti. Ama bağlantıyı koparmadı, en son bu haftaki Fulham maçında Villa Park tribünlerindeydi. İşte takım böyle ite kaka giderken, hadi 10 maç kaldı, hadi 9 kaldı derken Moskova felaketi ibreyi birden terse döndürmüştü. Artık çok net biçimde hedefi gösteriyordu O'Neill: İstikamet Şampiyonlar Ligi. İlki İngiltere'de 1-1 biten maçın rövanşına, Moskova'ya, şimdinin Peace Cup kadrosunu götürdü O'Neill: Albrighton, boyu benim kadar olan Barry Bannan ve diğerleri. Çok çok çok büyük gürültü koptu, güven ortamının dağıldığı, O'Neill-taraftar iletişiminin koptuğu an o andır. Yoksa MON şu ana kadar hiçbir takımda taraftarla sorun yaşanmamıştır, özellikle Celtic'te, bir efsane olmuştur, başardıklarına bakarsanız kesinlikle hak etmiştir de. Kutsanmış adam oldu orada taraftarca, the Blessed Martin. O andan sonra her türlü yöntemi eleştirilmeyi başlandı, sürekli eleştiriler, geçmişteki başarılar, bu adamın nasıl bir yapısı olduğu ve her şeyden önemlisi bu takımın aslında amacının geleceğe yatırım olduğu unutuldu, aynı ifadeyi, geleceği yatırımın unutulmasını şu Kriz yazısında da görebilirsiniz. Geçen sene eldeki oyuncular arasında Laursen, Barry ve çok iyi bir Ashley Young olunca bu hedef biraz daha kısa vadeye indirilmiş gibiydi, ama O'Neill'ın gelme amacı başından beri belli, temeli de attı ve şimdi meyvelerini almayı bekliyor. Transfer döneminin kapanmasıyla şu an aklımda hiçbir tereddüt yok, aynı geçen senenin ilk dönemindeki gibi hissediyorum. İşte güven ortamını sağlamış bakın. Buna rağmen hâlâ aynı şeyleri söyleyen de var, O'Neill ne biçim adamsın diyenler var. Ama sayı bir hayli azaldı ve denge sağlandı gibi geliyor bana. Değişik transfer politikası Dunne'ın da alınmasıyla anlam kazanıyor benim için. Reo-coker, Sidwell; Ashley Young'ın, Agbonlahor'un olduğu bir ortamda anlam kazanıyor aynı şekilde. Takım aynısını (dördüncü olmak) yeniden deneyecek, geçmişten dersler alarak, daha geniş bir kadro, rotasyon imkanıyla. Ama her şeyden önce 3-4 sene sonra çok dengeli ve sağlam bir kadro oluşturma amacı taşıyoruz, bu çok net. İşte benim buna olan inancım kaybolmuştu, güvenim azalmıştı. Daha geçen Liverpool galibiyeti sonrası dedim: Aston Villa hafta içi 2-0 kaybedip elenebilir de. Dengeyi yitirmiştik. Şimdi o görüş değişiyor biraz, yeniden eski birlik günlerine dönüş var gibi. Herkesin belli bir rekabet içinde olduğu, herkesin gelişmeye açık olduğu, belli bir oyun düzeninin yapılabileceği, takım içi huzursuzlukların olmadığı yeni bir takım. Ben umutluyum, işin teknik yönüne de daha alt paragrafta değineceğim.

Peki acaba neden bir güvenemedik bu safkan İrlandalıya? Pek çok taraftar Moskova'yı unutmadı, Rapid Wien eşleşmesinde de bunla ilgili birtakım olaylar da oldu. Bir başka grup, O'Neill's pets dedikleri gruptan Heskey'i sevemediler, çok kötü hakkaten Heskey, şu oyun düzeninde faydalı olamıyor -eğer zamanı gelene kadar takımdan ayrılmış olmazsa 4-4-2'ye dönme vakitleri geldiğinde, benim düşündüğüm oyun düzeninde çok çok yararlı olacak-. Şu anda biraz haksız yere eleştiri almakta. Bir grup 4-5-1 diye bas bas bağırıyordu, bunlar, muradlarına erdiler. Bir de her zaman eleştirilen yönü, aldığı oyuncuların kalitesinin düşük olması. Benim güvenimin kaybolduğu yer kesinlikle burasıydı, diğerleri ilgilendirmiyor, hatta yukarıdaki 'Kriz' yazısına yine dönerseniz, CSKA vakasında O'Neill'ın arkasında olduğumu da görebilirsiniz. Yahu O'Neill dedim, yeni bir takım inşa ediyorsun çok güzel, ama aynı ligten oyuncu almak her zaman pahalı olmuştur, hem çok para veriyor, hem kaliteyi aşağıda tutuyorsun, takıma zarar veriyorsun, 3 sene sonra Liverpool gibi kalacağız diyordum. Yine fazla harcandı bence, ama taşlar yerine oturduktan sonra gerisi çok da önemli değil. Bu yeni kadronun bozulması zor; kendi yıldızlarını da yaratacak hem -Gabby, Young, Milner, Delph- ve gelişim sürekli olacak. Halen yaratıcılıkla ilgili çekingelerim var, O'Neill'ın yaratıcılığı, kontra-ataktan başka şekilde hücum edilebilmesi gerekiyor. Oluşturulan kadroya bakarak bu konuda da umutluyum açıkçası. Geçen biri Monk'a benzetti MON'u, Adrian Monk. Kriminalle çok ilgilidir O'Neill. Davalar üzerinde yardımları falan da oluyor. Hukuk da okumuş. İşin bir de bu boyutu olunca değişik geliyor tabi, içimizdeki Monk.


Nicky Shorey'nin Portsmouth'a transferi iptal olmuş. Storrie diyor ki, Shorey düzenli ilk 11 oynamak istiyordu, ama bunu hiçbir takımda garanti edemezsiniz. Portsmouth da olsa reddetmek için bir neden gerekiyor işte. Gitmemesi kesinlikle iyi oldu. Şu anda en son olması gereken şey oyuncuların pozisyonlarında geçen seneki gibi değişikliğe gidilmesi veya kadro darlığı çekilmesi. Shorey gitse, Warnock bir başına kalacaktı yine orada. Hem böylece Bouma'yı aceleye getirmemiş oluyoruz, Bouma gerekirse 1 yıl daha oynamasın ama faydalı şekilde dönsün. Carew, Bouma taraftarın sevdiği adamlar bunlar. Carew alemci, ama Kazım gibi değil, kadrodaki genç-mağrur tayfadan farklı bir adam. Ben de severim, oyununu da çok severim. Laursen ve Barry'nin yerlerinin doldurulmasından bahsederken bir şey unutuluyor. Bu adamlar kadar iyisi var mı ki? Barry'nin yerine kimi alabilirdi Aston Villa? Diyelim ki bir şekilde becerildi ve Sneijder alındı, O'Neill'ın tüm bu transferleri anlamsız hale gelirdi o zaman bana. Şu anda kimsenin kimseden üstün olmadığı, laf olsun cümlenin albenisi olsun diye değil, hakkaten birçok farklı oyunu oynayabilecek, dengeli, huzurlu, Avrupa kupası işkencesinin de boşverilmesiyle tamamen lige odaklı bir kadro. Yeniden her şey çok güzel görünüyor takımda. Manchester City gibi ilk dördü hedeflemek için o kadar da büyük transferler yapmak gerekmiyor bazen. Güzellik şu ki, işte ben de bütün transferler artık anlam kazandı derken bunu da kastediyorum, bu sene dördüncülükle bitirilse seneye takımdan ayrılacak oyuncu belki Ashley Young olur, başka yok. Aston Villa'nın hedefi kısa vadede başarı değil, bir anda çok iyi bir takım olmak değil hedef. O'Neill bunun için gelmedi. O'Neill bu takımı eski şaşaalı günlerine döndürmek için geldi. İlk gün açıklaması, bu takımı eski günlerini, Avrupa'da başarılı olduğu günlere döndürecğim şeklindeydi MON'un. Bu da Sniejder'le, Van der Vaart'la olmazdı. Delph'le olurdu, Milner'la olurdu, Agbonlahor'la olurdu, Warnock'la olurdu. Ama hem Warnock hem Delph alınmasa böyle konuşmazdım. Warnock transferiyle Luke Young transferi aynıdır benim için. Senelerdir orta sıra takımlarında sürten, bir sonraki aşamaya geçebilecek, baş altı takım oyuncusu olabilecek, takım iskeletinin oluşmasında önemli pay sahibi olacak, yerli statüsünde oyuncu. Barry ve Laursen sonrası sadece bunlar alınsa derdim ki, ve dedim, fazla umutlu konuşamam. Belli bir kalitenin altında, amaçsız bir şekilde yerli oyuncuların alındığı takım yapıyor, ah keşke parayı bölye kullanmasa derdim. Ama Delph de geldi işte, sonra da Dunne. Ve Collins. O'Neill, Celtic'te de Leicester City'de de kontra atak başlangıçlı oyun tercih etmişti, bununla beraber duruma göre dizilim değiştirmekte sakınca görmediği söylenebilir. Hangi dizilim eldeki oyuncuları en iyi oyunculara en çok yer veriyorsa onu tercih ettiğini söylemiştim, misal Leicester'ın 3-5-2'si ve geçen senenin son bölümündeki 4-4-2'yi bu şekilde değerlendirmiştim. Milner'ı kesemeyeceğinden 4-4-2'ye dönmek zorunda kaldı. Bu konuda, dizilim konusunda güveniyorum ona. Ama acaba taktiksel açıdan da benzer yaratıcılığa sahip mi? Veya oyuncuların gelişimindeki rehberliği ne derece olacak? Bunları bilmiyorum. Bundan kastım, Delph'i yönlendirmesi onu bir 4-4-2 orta sahası mı yapacak, 4-4-1-1 orta sahası mı? Daha önce hiçbir takımda bu şans verilmemişti ona: dilediği gibi bir takım inşa etmesi. Celtic'e kadar çalıştığı takımlarda yaratıcılıktan, futbol sanatçılığından bahsetmek zaten ayıp olur, hepsi alt lig takımları. Celtic'te de farkı, değişik bir takım yaratması değil çok iyi bir takım yaratmasıydı . Bakalım bu konuda nasıl, yenileyebilecek mi kendini? Gabby'nin, Reo-coker'ın sağa, Luke Young'ın sola geçmesi ümit verici bu bağlamda. Delph'i çok merak ediyorum, O'Neill için bu konuda en büyük test bence o.
Düzen değişiyor dedi MON. Artık rotasyon da yapılacak. Herkes ayağını denk alsın gibi söylemedi tabi ki bunu, ama böyle bir sözü var. Şu kadroda, Ashley Young ve James Milner dışında yeri banko olan oyuncu yok, onlar da alternatifleri olmadığından bankolar. Ama şişkin bir kadro değil bu, karıştırılmaması gerekir. Takım içinde bu durumdan memnun olmayan belki iki kişi vardır, iki iri adam: Carew ve Heskey. Başka yok. Carew bu takımın en iyi oyuncusu(ydu) bana göre, şu an bu oyuncu Dunne da olabilir, hatta Milner da olabilir. Potansiyelli olmak farklı bir şey. Arda Turan geçen sene Harry Kewell'dan daha iyi değildi, şu an daha iyi olduğu söylenebilir. Ben bir konuşmada Kewell-Arda ikilisini Milner-Young'a benzettiğimi söylemiştim. Birinin katkısı çok net, Milner'ın, Kewell'ın, ama diğeri de çok acayip futbolcu, Young ve Arda. Yine de Carew, her çıktığı maçta golü atsa da sık sakatlanıyor ve Agbonlahor da senelerdir alternatifsiz olduğundan sene sonunu zor getiriyordu, böylece bu ikili alternatifli kullanılabilecek. Birbirlerini kesmeleri belki çok lüks takımın geri kalanına göre, bir de Carew öyle diğerleri gibi 23ünde değil, takımın ağabey tayfasından. O'Neill'a en çok güvendiğimiz konu bu ve benzeri konuları çözmekteki başarısı. Carew'le Gabby'nin dışında, Heskey bu takıma farklı oyun sunan üçüncü forvet oyuncusu rolünde benim için, bu işler hep kafamdaki gibi gitse Aston Villa öyle bir takım olacak ki, ah... Downing katılınca, o da bir başka oyun sunacak takıma. Şöyle sıralayım bakın bu oyunları.

1-Agbonlahorlu veya Carewli 4-5-1. Özellikle Villa Park'taki maçlarda Sidwell yerine hazır değilse bile Delph, Delph karakterinde bir oyuncu tercihim olur. Deplasman maçlarında çok iyi yaptığımız uzun top-hızlı adam kullanımını uygulayabiliriz, benim için hiçbir sorun yok. Şöyle yok. Bunu belli bir karakterle yapmamız gerekir. Uzun topla oynamak demek, vur ileri gitsin demek değil. Rakip zaten üstüne gelecek, sağlam bir orta sahan var, ve sağlamlığını uyumdan alıyor bu orta saha, savunma anlamında zaaf yaşamazsın. Sidwell'in hücum ederkenki sıkıntıları da olmaz deplasman maçlarında. Şimdi aceleci davranıyorum, Sidwell 5 maç üst üste oynasa da elbet problem olmaz, işler kağıt üstünde olduğu gibi işlemiyor. 3-4 hafta bu kadroyu bozmamak en doğrusu olacak. Sidwell'in sorunu şu bakın. Bir ofansif orta saha oyuncusu değil. 4-3-3'ün ofansif orta saha oyuncusu değil. Fletcher mesela, Manchester United'ın en olmuş orta saha oyuncusu. Klasik İngiliz oyununda pasları doğru yere göndermenin dışında da hücumlara destek veriyor. Ama Giggs'in yerine (Arsenal maçı) koyamazsınız. Sidwell biraz o Giggs rolünde oldu Fulham maçında, en azından Giggs'in kat ettiği yerlerdeydi diyebilirim. Aston Villa'nın kanatları içe kat eden oyuncular değil, Villa'nın oyunu da çizgiye inip orta açan bir oyun değil. Ortalar daha derinden geliyor hep, oyuncuların içe kat etmeleri kontra ataklarda (daha az uzun top oynamamızla, böylece rakibin daha az alan bırakmasıyla bu kontraların sayısı da iyice azaldı) veya çok sıkıştıklarında oluyor. Young bazen sıkışır solda, ortaya gelir, şöyle bir koşturur, sağa döner mesela. Bakın farkındaysınız, yine ortadan oynamak yok. İki hücumu var takımın, açık alanda çok şaşırtıcı bir şekilde kontra, sete sette de kanatlara getirerek oralardan ortalar. Bu ortaları tamamlayan adam Carew oluyordu geçen sene, Agbonlahor ve Young kanatlardaydı. Peace Cup'ta Heskey de eklendi ona, Albrighton'ın güzelim ortaları hep gol oldu. Fulham maçında Gabby tek forvet oynayınca içerisi iyice boş kaldı, çünkü Agbonlahor bir forvet olarak yetişmesine rağmen 2-3 senedir başka yerlerde oynuyor ve başka özellikler geliştirdi. Aslında iyi bir pasör ve iyi bir tutucuyla Wayne Rooney etkisi yaratılabilir. Ama maçta sürekli kanatlara inince sol kanadı tamamen harap etmemize rağmen ortada tamamlayıcı adam olarak Sidwell girdi, bence verimsiz de oldu. Deplasman maçında ofansif özellikleri yeterli, içeride değil. Yerleşim olarak 4-3-3 oynayan bir takımın üçüncü orta sahası gibi oynadı Sidwell, kanatlarsa 4-5-1'in kanatları gibi. Delph oynasa Agbonlahor'a ortadan oynama şansı da verilirdi, pas atar sonuçta bu adam, Gabby'i oyuna sokamazsa kendi bir şeyler yapar, olmadı o Gerrardvari şutlarından atar. Son 20 dakika dahi olsa oyuna alınabilirdi, belli ki pek güvenilmiyor henüz. İkinci gol Gabby'nin ortadan sürdüğü top sonrası geldi, ceza sahası dışından güzel vurdu, maçı da bitirdi. Sidwell'le Carew daha iyi gidebilir, Gabby'le de Delph. Heskey ise başka bir stratejiye daha uygun, şimdi ona geliyorum.

2-Heskey-Agbonlahorlu 4-4-2. 4-4-2'nin adını anmak yasak gibi taraftar arasında. 4-4-2lü günler benim için de tabu, ama 4-4-2 değil. Hele O'Neill'ın yeni şeyler deneyeceğinden umutlandığım bir ortamda hiç değil. Heskey'nin layıkıyla kullanıldığı ve gerçekten çok yararlı olacağı, eşeklikten kurtulacağı (Donkey Heskey) düzen bu. Eninde sonunda buraya varılsa keşke. Orta 3lünüz de yukarıdaki gibi olunca, 4-5-1'in forvetinden mutlaka bir yaratıcılık bekliyorsunuz, mecbursunuz. Orada Heskey tutsun, diğerleri oynasın olmaz, çünkü bence amaç 3lü tutsun, diğerleri oynasın şeklinde zaten. Young barındırdığı ofansif çeşitliklere rağmen oynadığı bölge açısından 4-4-2 kanat oyuncusu. Milner zaten öyle. Downing öyle. Kanatların halen verimli olduğu, Agbonlahor'un da çok ciddi biçimde öne çıkacağı bu düzende orta saha ikilisi muamma. Bir tane pas atabilen oyuncu olması gerekiyor, aksi takdirde saydıklarımın hiçbir anlamı olmaz. Geçen sezonun son döneminde olduğu gibi 4-2-4 olur sistemin görüneni. O dönem takım bıkmıştı, disiplinden çok uzaklaşılmıştı. Muhtemelen O'Neill da çocuklar yerden oynayın direktifini vermemişti. Halbuki zaman zaman andığım üzere bir daha belki de gelmeyecek Petrov-Barry orta saha ikilisi tüm bu stratejiyi mümkün kılardı. Bloklar arası mesafenin kısa tutulması, Heskey'e takım adına çalışması emri verilmesiyle box-to-box midfielder oyuncusunun eksikliği kapatılırdı, bu rol tüm takımca paylaşılmış olurdu. Zaten hepsi bunu yapabilecek oyuncular. Young'a sanki Ronaldo yakıştırılması yapılıyor oyunuyla alakalı ama bir Aaron Lennon'dan çok daha fazla alakalı savunmayla. Bu oyun, topun hızlılığını değil, pasın hızlılığını getirecekti ve belki bir süre için layıkıyla uygulanabilse Tottenham'a gıptayla bakmayacaktım ve artık bu ortamdan sıkılan Barry belki de bir sene daha kalayım, nasıl olsa kontratım bitiyor zaten diyecekti. Hiçbiri olmadı. Zaman içinde Barry'nin bıraktıklarını sürdürecek adam Delph şu an için pek güvenilmiyor dediğim gibi. Ama uzun vadede şu strateji Delph'le beraber işler, hatta daha da iyi olur, çünkü Barry kadar kafası çalışmasa da daha o box-to-box tanımına uygun bir oyuncu Delph. Keşke olsa keşke. Olduğunda, Manchester United'ın şu anki Berbatovlu düzenine yakın bir düzen olabilir, klası farklı ama ana hatları benzer. Tabi uzun vade, uzun vade diyorum da uzun vadede bu takımdan ayrılabilecek 3 oyuncudan biri Emile Heskey. Milli takımdaki yerin garanti diyen olursa MON faktörüyle bence kalacaktır, aksi takdirde çok uzun kalmaz, belki ikinci yarıda Liverpool'a ivme katmaya gider. Bu düzende Carew'e yer yok, düzeni aksatabilir, topu çok tutabilir. Üçüncü alternatif, gerçekçi alternatif değil ama ütopik alternatif Delfouneso olur. Gol atma işini Gabby yapacak, yani yapması lazım. Gabby muhtemelen tekniğinin zayıf olması ve boyunun uzun olmasıyla bir forvet olarak önümüze sunuldu, yoksa kesinlikle kanat oyuncusu olurdu. Bu hızla, peh. Ben yine Rooney diyorum. Oyun onun üzerine kurulunca ne biçim bir etkisi oldu Rooney'nin, Agbonlahor da kendi çapında benzer bir etki yaratacaktır eminim.

3-Üç tane kanat oyuncusu aynı anda. Ashley Young'ın olduğu sol kanada Downing transferi yapıldı yaz döneminde, ilk transfer bu oldu. Sonra, kadro darlığının baş gösterdiği Peace Cup'ta, aslında forvet olan Weimann Agbonlahor'u hatırlatacak şekilde sol kanada kondu O'Neill tarafından ve Ashley Young 4-4-1-1'in o işte anladığınız birini oluşturdu. Downing'in dönüşüyle muhtemelen -çok muhtemel- bunun benzeri bir 4-2-3-1 oynanacak. Delph bu oyunculara yetişenceye kadar böyle de devam edebilir bir süre. Fulham maçında Delph değil de Carew girdi oyuna, sağa Agbonlahor, orta üçlüye de Milner geçti. Böyle niyetleri var O'Neill'ın, o kesin. Sanırım ortadaki adam olarak Downing'i kullanmayı düşünüyor, sağ veya sol kanatları bozmayacak. Downing-Young-Milner'ın sürekli yer değiştirdiği değişik bir şeyler de düşünebilir bununla beraber. Everton'da görüp de heveslendiğim böyle değişik hamleler göreceğiz sonuçta, bu olmadı, yukarıdaki olur, o da olmadı en yukarıdaki.

O'Neill'a belli dayatmalarla bakmamak gerekiyor, gelecek parlak. Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler, şunla bitiriyorum.
"But I also feel he is capable of not only playing on the left wing but also inside and off the centre forward too, which he has done at Middlesbrough to fantastic effect.

"I also believe he can play in off the right. In many aspects we are getting a multi-purpose player who, when fit, will be terrific for the club." Martin O'Neill

2009/09/01

Pencere kapanıyoo!

Geçen sene bu dönemler daha hareketli, daha heyecanlı geçmişti. Mesela Manchester City'nin Balı başlıklı yazı burada, 364 gün önceye kayıtlı. Acaba neden öyle bir başlık atmışım? Muhtemelen şimdi yaptığım gibi, sanat kaygısıyla. Hiç sevmem o işi, yani özel olarak sanat yapmaya çalışmayı, zaten yapamıyorum da. Heyecanlı dediğime falan bakmamak lazım, işin edebiyat yönünü kıvırayım diye böyle yazıyorum bu bağlamda. Yoksa Berbatov'a dünyanın parası ödenmiş, Robinho getirilmiş falan, bunlar işte o günün eğlencesi, fazlası değil. Berbatov-Robinho-Riera'dan David James- Kranjcar-Shorey'e geçiş yapılmış durumda, saat 12.35 itibariyle oluşan tablo bu. Hakkatan değişik transferi yapsa yapsa Moyes yapacaktır, başka sürpriz beklemiyoruz. 4 büyükler ve Manchester City transferleri daha önceden bitirdi; böyle bir durum oluştu. Ortalığı yine 'Arry Redknapp idare etmeye çalışıyor. Kranjcar'ı anladık, çok da güzel olur 3 milyon pound gibi bir fiyata ama David James nereden çıktı? Gomes'in zihinsel gidip gelişleri yerine daha dengeli ve kalitesi iyi James'i ben de tercih ederim, fakat yapma, etme; pek çok doğru transfer olabilir ama hepsini yapmak gerekmez. Takımın dengesi bozulur bu sefer. Levy'den izin çıkmamış, neyse ki alamıyorlar. Paul Hart kim boştaysa almaya çalışıyor, toplama takım denir, aynen ondan oldular, fakat bakıldığında bence Sunderland'den daha derli toplu oynuyorlar. Bu seneyi bir şekilde atlatabilseler geleceklerini o kadar da karanlık görmüyorum. Belki 2-3 sene yine aynı sıkıntılar yaşanacak ama yine de bir Hull City gibi belirsiz takım değiller. Telegraph Shorey'le anlaşıldığını yazıyor. Bunun Aston Villa boyutu, Bouma'dan ümit kesilmedi demek; bu kadar özveri, duygusal yoğunluk içinde sanırım 3-4 sene defansın solunda Bouma-Warnock ikilisini izleyeceğiz. Bouma dönecekse çok da önemli bir gelişme değil. Yok dönemeyecekse, aynı Zat Knight'ın gönderilişi gibi anlam veremediğim bir vaka olarak not düşülür. Çigrinski ve Turner, klasları farklı ama ikisi de kendi çaplarında iyi oyuncular. Biri an itibariyle Avrupa'nın, diğeri de Premiership'in en iyi son gün transferi. Yine de verilen paralar çok. Bazen tek bir oyuncu bile yetebilir savunma dörtlüsünün sertliğinin artması, bir gömlek yukarı çıkması için, Turner da böyle bir oyuncu. Bruce hakkaten iyi transferler yapıyor da, işte bu oyunculardan güzel bir takım yaratabilecek mi? Daha önce söyledim, yaratamamış. 4-4-2 diziliminde veya 4-3-3'de, farketmez, takımın blokları arasında bir kopukluk var, hem de çok büyük. Orta sahanın da yaratıcı gücü düşük ve uzun toplarla hücum aksiyonları belirleniyor. Belki yeni bir ofansif orta sahayla ya da kadro içinden çözümle Reid'i kullanarak 4-3-3'e yaklaşılabilir demiştim, Stoke City maçının son yarım saatinde iki kanat oyuncusunu çıkarıp bunu denemiş Sunderland. Maçı izleyemediğimden ne kadar verimli veya değil, bir şey söyleyemiyorum. Şu dizilim şu oyuncularla, bu dizilim de bu oyuncularla oynanır diye bir şey yok. Her oyuncunuzun farklı özellikleri var, bunlar üzerinden oyun yapınız ve diziliminiz şekilleniyor. Çoğu zaman yaratılmak istenen düzene uygun özellikte oyuncular alınıyor, dizilime şekil verenin oyuncu özelliği olduğu unutuluyor. Bazen sistemi kafasına göre çevirmek isteyen hocalar oyuncuları farklı şekillendiriyor, bazen iyi oluyor, bazen kötü. Kötüsüne örnek Babel, iyisine örnek Kuyt. İşte durum bu. Şimdi Sunderland 4-3-3 diziliminde çıkarsa yine de nasıl olur tam kestirilmez, çünkü asıl sorun oyuncuların takım hüviyetinden uzaklığı, fazla ofansif gibi görünmesi veya yaratıcılığın az olması esas sorun değil. 4-3-3 dizilimde Jones merkezde olur, yanına da Bent ve Campbell. Bence hiç de güzel olmaz böyle, ama az önce söylediklerimi tekrarlamadan aradan çekiliyorum. Mesela Agbonlahor bence ya 4-5-1'de tek forvet oynar ya da 4-4-2'de daha serbest, geriye de gelen, merkez forvetin tamamlayıcısı rolünü oynar. Yani kanat oynamaz. Ama Aston Villa'nın en başarılı olduğu, takımın doğrudan oyuncu özellikleri etrafında şekillendiği dönemde sağ açık oynadı, çok da verimli oldu. Nasıl oldu? Çünkü o takımda sağ açığın görevi deli dana gibi topu ileriye taşımak, kontradan golü yaratmaktı. Bellamy 4-4-2'nin solunda oynuyor, pek çok değişik durumda çok zor olur, ama şimdi oynuyor işte. Durum bu. Ama şu son iki-üç günün tartışmasız yıldızı Tony Pulis oldu. 4 güzel oyuncu aldı ve hepsi de takımı farklı boyuta taşıyacak oyuncular, yani şimdiki düzeni idare edecek veya şimdiki düzeni destekleyecek oyuncular değil. Stoke City artık Stoke City'likten çıktı, Tuncay Şanlı'nın takımı oldu. Bu sene daha çok sözü geçecek ve izlenecek Türkiye'de. Stoke City benzeri bir geçişi Sivasspor yapmaya çalışırken eriyip gitti çok çok yakın zamanda. Stoke City böyle olmayacaktır muhtemelen, ama takımı idare eden havadan çıkarıp orta sıra takımı haline sokalım derken düzensizlik, sistemsizlik baş gösterecek mi bakalım? Son olarak Sunderland'den Collins alındı; Huth, Tuncay ve Arismendi'nin ardından dördüncü transfer oldu. Son güne Everton ve Aston Villa telaşlı girdiler, tabi Everton daha çok. Martin O'Neill, Laursen-a-like Richard Dunne'ı alıyor, çok çok çok iyi transfer olacak. Çok fazla Collins var ligde, bir diğer Collins'i, West Hamlı olanı alınacak, %90 gerçekleşecek bu da. Collins zaten birinci adam olmayacağını bilerek geliyor, Curtis Davies de omuz sakatlığından dolayı -adamın sürekli omzu çıkıyor- ameliyat olmaya karar verdi. Yani stoperde bir süre Dunne-Cuellar kullanılacak. Taş gibi oldu taş. Cuellar bekten stoperliğe terfi edip beklediği devamlılığı bulunca kalitesini göstermeye başladı, Liverpool maçı harika, Fulham maçı da öyle. Fakat bir Martin Laursen değil. O role de Richard 'born-leader' Dunne kadar uygunu az bulunur. Orta sahada hücuma katılan eleman olarak Sidwell'i görüyoruz ve NRC ile uyumlarını Peace Cup'tan beri beğensem de hani piyasada Kranjcar var, keşke olsa demeden edemiyorum. Kranjcar'ın varlığı Agbonlahor'u tek forvet pozisyonunda daha banko yapacaktır, bu kesin. Kanatlar çok iyiydi Fulham maçında, ama ortadan çok zayıf. Zamanla ofansif görevi Delph alacak, O'Neill da muhtemelen bu yüzden orta saha transferinden kaçıyor. Barry'nin yerinin doldurulması kısa vadede mümkün değildi, uzun vadeli yolda mümkün. Hem Gerrard vari özellikleriyle Delph de o ofansif ama aynı zamanda sert orta saha oyuncusu kimliğine daha yatkın. Bakalım. O'Neill'ı yemek yiyip geldikten sonra yine eleştirebilirim, ama yine de şu kadro hakkaten gelecek vaad ediyor. Daha Gardner'ı var, Guzan'ı var, Albrighton'ı var, Delfouneso'su var. Everton'a ayrı bir yazı yazmak istiyorum. Ne biçim bir orta saha oldu yahu! Ama hepsi gelince. Ha belki de yazmam, belki de sıkılırım.