2011/07/05

Sunderland Safraları Atıyor



Sunderland'in yolu, modern orta sıra takımının büyüme yolu. Takımların yarı yarıya geçmişleri ve bugünleriyle paralel olarak Sunderland bir alt yazıdaki Aston Villa'dan bir seviye aşağıdan geliyor, fakat takip ettikleri yollar genel hatlarıyla birbirine çok yakın. Süreci düzgün yönettiğine inandığım Bruce'la -ve elbet başkan Quinn'le- bu farklar zamanla daha da kapanabilir; nihayetinde de dünyanın en acımasız liginde kendi kendilerine yetecek ve yerlerini garanti edecek yapıya kavuşmaları bana kesin gözüküyor. Şimdi bunları açmak gerek...

Sunderland son 6 ay içinde golcüsünün ve gelecek vaad eden genç oyuncusunun satışını yaptı. Her birinden 18er milyon pound olmak üzere toplamda 36 milyona varan harika bir gelir elde etti. Hatta zaman dilimine 6 ay daha eklersek Kenwyne Jones'un 12 milyonluk satışıyla meblağ 48'i buluyor. Safralar birer birer atıldı. Safra derken... Benim safra metaforuna yerleştirdiğim iki anlam var. Birincisi gerçekten takımın gelişimine zararı olan oyuncular gönderiliyor; ikinci şeklindeyse bu oyuncular takım için değerli olsalar dahi zaman içinde değerleri düşeceğinden doğru zamanda kritik kararlar alınıp kesinlikle gönderilmeleri gerekiyor. Riveros, Angeleri gibi beklenenin alınamadığı oyuncular da Henderson gibi takımın geleceği olan bir oyuncu da bu şekilde benim kafamda aynı başlığa oturuyor. Alt başlıklar da atılabilir elbet, ama bunların vaziyetini kesinlikle birbirinden ayrı tutmuyorum.

Bruce'u anlatırken Wigan Athletic günlerine gitmek ve onun başardıklarıyla Martinez'inkileri karşılaştırmak hocayı tanımlamada kolaylık sağlayabilir. Wigan, Dave Whelan gibi sağduyulu bir başkana ligdeki tüm kulüplerden daha fazla muhtaç. Diğer hiçbir takım gibi bir geleneği, kültürü ve seyircisi olmayan bu kulüp, sürekli doğru adımlar atmak ve kesinlikle Premiership'te kalmak zorunda. Gelirlerinin %80'ini televizyon hakları oluşturuyor; yani bu %80lik kısım yalnızca Premier ligde bulundukları için geliyor. Zaten görüldüğü üzere başka hiçbir şey oldukları için de para gelmiyor. Bu güzel kulüp lige ilk adım attığı oyuncu grubunu (Leighton Baines, Jimmy Bullard, Jason Roberts, o zamanlar iyi bir Chimbonda vs) bir daha bulamadıktan sonra son iki teknik direktör seçimiyle yeniden fark yaratmayı başardı: Steve Bruce ve Roberto Martinez. İkisi de kulübü büyütmeye yönelik adımlar atan, uzun vadeli planların da parçası olabilecek kenar adamları; bir kere ikisi de klasik adalı hocalardan değiller ve transfer yaparken dünyanın dört bir tarafına bakıyorlar. Ama özellikle Bruce, bunları parlatıp yüksek paralara satmayı çok iyi başarıyor. Wigan, Güney/Orta Amerika pazarına Bruce zamanında girdi; Valencia 16 milyon pound'a Manchester United'a transfer oldu (gerçi Valencia onun gelişinden önce transfer edilmişti), Cattermole ve Palacios yine çok iyi paralar kazandırdılar ve henüz takımda kalan Figueroa ile Rodallega da piyasası vasatın üzerinde futbolcular. Wigan o dönemde sürekli ucuza al-pahalıya sat yaparak gerekli parayı kazandı, ki Zaki gibi bedavaya gelip yarım sezon lige damga vuran bir oyuncu da vardı. Ardılı Martinez rejiminde bu oyuncu satışlarının devamı gelmedi, son olarak N'Zogbia ayrılacak fakat bilindiği gibi o da bir önceki döneme ait bir futbolcu. Martinez'in getirdikleri Thomas, Diame, Stam, Alcaraz'sa bu tip büyük transferler yapacak oyuncular değiller, bir ihtimal McCarthy gözüküyor. Fakat bu İspanyol'un kötü hoca olduğu anlamına gelmiyor, hatta Bruce'dan daha üstün olduğu kesin. Sunderland'a ait bu bölümü daha fazla Wigan'la doldurmamak için kısa kesiyorum: Bruce mini-Porto (veya Lille de bu aralar popüler), Martinez mini-Barcelona yaratıyor. İşin özü bu.

Bununla beraber, Birmingham City ve Wigan'dan sonra daha büyük bir sermayeye ve kulübe gelen Bruce için yeni bir zorunluluk daha doğdu. Bu kulüplerde uzun vadeli bir oyun planı ikinci plandaydı; pastanın kremasıydı. Sunderland'de durumlar farklı. Kulüp 2009 Mayıs'ında Amerikalı iş adamı Ellis Short tarafından satın alındı ve kulüp daha az mütevazi bir hale geldi. Bruce ilk senesinde Wigan'daki düzeninden devam etmek istedi, oldukça benzer bir şablon uyguladı: aynı Wigan'daki gibi klasik 4-4-2 üzerinden ve aynı orta saha, forvet rollerinden. Beraberinde Cattermole'u getirdi, Palacios'un yerini Cana aldı, hedef oyuncu Heskey değil Jones oldu ve golcü de dengesiz Zaki yerine ligde o görevi en iyi yapabilecek Bent olarak seçildi. Onun yapabileceklerinden ve oyun fikrine güvenen biri olarak ben, hayal kırıklığı demiştim. Sonraları takım galibiyetler almaya başladı ve başarılı oldu ama sonra, tekrar dibe vurdu ve hem de çok kötü. 14 maç üst üste kazanamadılar, Sunderland sezon sonunu zor getirdi. Yaz döneminde kaptan Lorik Cana gönderildi, Bruce kötü süreçte 4-4-2'yi suçladı. Takım bölünmüştü, bu biraz da verilen görevlerde oyuncuların gerçekten en iyi olmaları ve kemikleşerek bunun takımda kohezyon sorunu yaratmasıydı. Bahsettim; Bent golcüydü, Jones indiriyordu, Cana ve Cattermole orta sahada savaşıyorlardı. Cana'yı biliyoruz, Cattermole'u bilmeyenler için gözü en az onun kadar kan bürümüş bir oyuncudur; sezon boyu gördüğü kırmızı kartlar yüzünden alternatif gerektirir. Bent son 3 sezon baz alındığında ligde en çok gol atan 3 oyuncudan biri -ki bu ilk üç birer ikişer golle ayrılıyorlar, istatistiği bulamadığımdan aktaramıyorum, fakat Rooney ve Bent arasında sadece 1 veya 2 gol var-, Jones'sa bir dönem Terry'nin en çok zorlandığım oyuncu dediği Andy Carroll'dan hallice bir oyuncu. Takım zamanla 4-2-4 şeklinde bölündü, orta ikilinin yaratma eksikliği kanatlara Andy Reid gibi takviyelerle çözülmeye çalışıldı. Kötüsü, takım oyunculara inanılmaz bağımlı hâle geldi; tek gol silahının Bent olması gibi bir durum oluştu (İstatistiğe göre iki golden birini Bent atıyor, ligdeki 48 golün 24'ü ondan). Bu kesinlikle Bruce'un istediği bir ekip değildi ve zamanla bu tip bağımlılık ve bütünlük sorunu yaratan oyuncular gönderildi. Yine de o günden bugüne bir bağ kurulduğunda, Bruce'un zihniyetinin değişmediği fakat yöntemin yanlış olduğunu görüp bunda değişikliğe gittiği görülebilir. Tempolu, dinamik oyunu seven bir hoca ve bunu lig şartları içinde iki orta saha ile yapabiliyorken Sunderland'de daha evrensel bir takım yaratma gereği ve bu sefer bunun başarısız olması onu çift forvetten vazgeçirdi. Sezonun sonlarında bol bol deneme yapıldı, kale hariç her yerde oynar -sol bek, orta ikili, sol açık, sağ açık, ikinci forvet oynadı- Kieran Richardson sol beke çekildi, böylece orta ikiliden beklenen yaratıcılık Reid'den sağlanırken onun içe kaçışları ve Richardson'ın genişlik sağlamasıyla hücuma alternatif sağlamaya çalışıldı. Richardson elinden geleni yaptı, ama haliyle o kanatta bir savrukluk oldu. Reid zaten Sergen'den hallice, göbekli ama yetenekligillerden. Bunun yanında esnek 4-5-1'i denedi ve sanıyorum aklına yatan bu oldu. Bu düzende zaman zaman forvette de kullandığı patlayıcı forvet Fraizer Campbell'ı kanada yerleştirdi ve orta sahayı kalabalık ama değişkenliği yüksek oyunculardan kurdu, Richardson gibi, ve ortada daha üstün görünüp tehlikeli de bir kontra atak takımı oldular. 2009-2010 sezonu burada bitiyor.


I: Görüntüler Danny Welbeck'in (altı kırmızıyla çizili) en formda dönemine rastlayan Blackburn maçından, 2011'in ilk maçı. Görüntünün öncesinde Welbeck orta sahada link oluyor, bir iki pas sonrasında bu durum oluşuyor. Sağdan orta açmaya hazırlanan oyuncu Elmohamady. Bu kareyi Welbeck'in demarke serbest rolünü göstermek için seçtim.


Orta Darren Bent'e geliyor, Bent karambolde topu Welbeck'e indirmeyi başarıyor. Pozisyon devamında Welbeck'in gelişine vuruşunda gol olacak.


II) Bundan 4 gün sonra oynanan maçta Sunderland bu sefer deplasmana, Villa Park'a gidiyor ve Welbeck kanatlara biraz daha yakın. Burada rakip sağ beki Cuellar'ı kovalıyor.


Sunderland bu kez hücum ediyor, top sağ kanatta, Mısırlı orta yapmaya hazırlanıyor. Soldan arka direğe doğru hareketlenen Welbeck kadrajda. Bu arada Elmohamady'nin sağ kanattan önemli bir opsiyon olduğunu görüyoruz 4 karede. Sunderland sağ kanadı en çok kullanan takım.

Büyük kulüplerin futbolcu eskisi olmak pek çok güzelliğinin yanında günümüz piyasasında da çok yararlı. İç piyasada oyuncular için istenen paralar bir anda iki katına çıkıyor, bu her ligde böyle. Eskilerin avantajı bu büyük kulüplerde istenmeyenleri veya kiralanmak istenen gençleri kolayca alabilmeleri oluyor. Aynı kalitedeki oyuncu daha düşük bir bedelle transfer edilmiş oluyor. Bir de buna bağlantılar aracılığıyla oyuncunun daha iyi tanınması eklenebilir. Şu an kulübün en versatil oyuncusu Kieran Richardson bu şekilde, Roy Keane zamanında geldi. Bruce'un da yine bir Manchester United eskisi olmasıyla ilişkiler devam etti, hocanın Welbeck'e de çok büyük yararları dokundu. Bunun yanında bir kez daha Mısır'dan oyuncu getirildi -Ahmed Elmohamady- ve bu seferki Zaki gibi savruk değil, ayrıca Premier Lig'e gayet uyumlu bir oyuncuydu. Sunderland'ın sezonun ilk bölümünde gol kısırlığı ve Bent bağımlılığı devam etti: ilk 9 lig maçında yalnızca 8 gol atabildiler (Zaten 5i de Bent'ten). Fakat zamanla takımın değişen yapısı belirginleşti,performans arttı ve bu yeni yapıda Bent daha sağlıklı bir role kavuştu. Artık durum şöyleydi: Bent verilen görevi ligde en iyi yapabilecek oyunculardan biri olsa dahi, o olmadan da işler yürüyebiliyordu. Çoğu zaman oyuncular takım mekaniğinin bir parçası olarak parlıyor fakat zamanla büyük başarıları, takımları yüksek oranda bu oyuncuya bağlıyor ve oyuncuyu daha iyi kullanmak adına takımın yaptığı ince ayarlar ileriki zamanlarda ciddi sıkıntılar doğurabiliyor. Manchester United iki sezon önce bu sürece girdi ve Rooney'nin sakatlandığı dönemde çok büyük darbe aldılar. Bunun gibi. Hatta gariptir, bu duruma net ve somut bir örnek olarak Bent'in oynamadığı maçta, Stamford Bridge'de şahane bir futbolla 3-0 kazandılar, bundan iki hafta önce de ezeli rakip Newcastle'a 5 gol attılar. Welbeck takımın çok önemli bir parçası haline geldi ve Bent'in sakat olduğu dönemde Gyan tek forvet, Welbeck de uzak forvet veya ikinci forvet oldu. Takım 4-4-2 gözüküyordu ve zaman zaman Welbeck önde Gyan'la beraber baskı yapıyordu fakat bu durumda ortadaki koheziv üçlüden solda olan - Zenden, Richardson, Malbranque kim varsa- o Welbeck'in yerine sola geçiyordu (Ne yazık ki Chelsea maçının tamamının linkini bulamıyorum, ancak bu şekilde görsellere ulaşabilirim). Takım genç kadronun dinamizmi üzerine kurulu olarak, presli bir oyun oynuyordu ve oyuncu özelliklerinin de katkısıyla oyun içinde bu tip dizilim değişiklikleri yapılabiliyor, uzak forvet kanada geçip veya link oyuncusu olup bu şekilde savunma yapılabiliyordu. Neticede Bruce'un forvet ve orta saha oyuncularındaki tanım değişikliği apaçık görülüyor. Geçen sezon bazı maçlarda orta ikilinin Henderson-Malbranque'dan oluştuğu oldu, Malbranque 2-3 sene önceye kadar kanat oyuncusuydu ve Henderson da bir önceki yıl - aynı Wilshere gibi- göbekte değil (Wilshere'den daha orta saha yetişmesine rağmen) orta sahanın sağında kullanılıyordu. Jones'un yerini Gyan gibi top indirmekten pek çok başka şey de yapabilen ve en önemlisi, istikrarlı bir oyuncu alıyordu; yani gol atmasa da takıma yararlı olacak biri. Sağ bek, sağ açık, Sabri Sarıoğlu Elmohamady de ters kanatta dengeyi kurmak üzere çoğunlukla sağ açık oynadı; bindirmeleriyle ve ortalarıyla etkili oldu. Sunderland bir ara 7.liğe kadar çıktı ve Avrupa Kupası ciddi bir şekilde ufukta belirdi. Ama sezonun ikinci yarısı bir önceki sezonu takip etti ve takım tablonun ikinci yarısına düşüp bu hedeften kesin olarak uzaklaştı. Bunu Bent'in yollanmasına bağlayanlar var fakat somut olarak ortaya koymasam da (Bunu halihazırda yapan var), bir şekilde açıkladığım üzere böyle bir durum yok. Hatta Bent sonrası Sessegnon ve Richardson ikinci forvet rolünde gayet başarılıydılar. Ben düşüşü orta sahaya bağlıyorum ve biraz da takımın fazla idealist takılırken, yani basit olamamaktan zorlanmasına. Çok forvet oynatmayacağız derken tamamen forvetsiz kalması vs ayrıca etkili. Ve bazen de savunma hataları -Baharda oynanan Stoke City maçı. Üç duran top golü yediler. Rakip Stoke da olsa, aynı maçta üç tane...- Bunların hepsi bir araya geldi ve önceki senenin kabusu tekrarlandı. Benim bu yazıyı yazış nedenim tüm bunlara bir kez daha değindikten sonra bu seneki transferler ışığında Sunderland'den beklentilerim ve takımdaki olasılıklara duyduğum heyecandı. Jones'dan alınan para hemen Gyan'a harcanmıştı; Henderson'dan gelen de yeni İngiliz prodigy Connor Wickham, Craig Gardner ve -Korelilerin Rooney'si imiş- Ji'ye paylaştırıldı. Bruce'un artık demarke, uzakta forvet kullanması ve yine sezon sonu travmasından dersler alarak ilk 11de kesin olarak bir uzak forvet olması gerektiğini benimsemesi ve son olarak da geleceğe yatırım yapmaya hevesi birleşince ortaya bu adamlar çıktı. Ben Ji Dong-Won'u elbette tanımıyorum, pek tanıyan da yok. Sunderland taraftar sitesi Roker Report, Koreli bir blogger'a sormuş. Açıkçası beklediğim gibi, ve Wickham gibi, esnek, gol atmaktan başka şeyleri de net yapabilen ama aynı zamanda doğuştan golcü bir futbolcuymuş. Kore'de Rooney diyorlarmış, fakat gol atmadaki rahatlığı nedeniyle yazar Raul Gonzalez diyor. Elbette gerçeği kadar değil diyerek de tevazuyu, efendiliği elden bırakmamış. Wickham'sa lanse edildiği ve görüntülerinden izlediğimiz kadarıyla Ji'nin İngiliz versiyonu ve Bruce bu gençleri bana kalırsa demarke forvet olarak kullanacak. Bu geçen sene olduğu gibi, sol orta sahayla maç içinde yer değişmelerle kanatta da olabilir, veya link oyuncusu gibi, demarke vaziyette. Hem bu oyuncuların kendilerini gösterebileceği ortam olacak hem de arka direkte veya herhangi bir yerde sürekli bir oyuncu. Ji'yle alakalı çekincem fiziği. Keza Koreli blogger da bunu söylemiş (Bu arada Kore'de kanatta oynadığı da oluyormuş) ve ben Sunderland'in bu oyuncu tercihiyle biraz gereğinden fazla risk almış olabileceğini düşünüyorum. Mısır'dan oyuncu almak daha farklı. Koreliler aynı bizim Tuncay'dan beklediğimiz gibi sürekli oynamasını bekleyecekler veya oyuncu da bunu bekleyebilir; fakat Sunderland'de bu kadar kesin birinci adam olması zor gözüküyor. Bunun yarattığı sorunlar olmazsa, takım Asya'da da bir taraftar kitlesi kazanacaktır, bunun için de tebrik etmek lazım.

Gardner, Westwood ve Larsson diğer transferler. Sebastian Larsson yine güzel bir transfer, istikrar beklenmediği sürece yararlı bir oyuncu. 100+ maça çıkan ve 5 golü bulamayan, buna rağmen her maç en az 1 karavana şut deneyen Malbranque'ın bulunduğu takıma ilaç gibi gelir; sanırım İskandinavların tamamı uzaktan iyi vuruyor. Çok da güvenilir bir serbest vuruşçu, N'Zogbia ile beraber ligde fazla göz önünde bulunmayan ama en iyilerden. Orta açamıyor, hızlı değil; ama bunlar da Mısırlıda var ve o ortalar da bu sene Koreliye ve Wickham'a çok goller attırabilir. Neticede gelmek istediğim nokta, Sunderland üstüne koyarak daha iyiye gidiyor ve çıkardığı dersler üzerinden güzel işler yapıyor. Halen orta sahaya ihtiyaçları var, önceden de vardı, Henderson gidip Gardner geldikten sonra hâla var. Bruce bir de, başkanı tutuklanan ve küme düşüp bir bir oyuncuları satacak olan Birmingham City'den stoper Scott Dann'i istiyor. Evet, Turner'ın yanına daha sağlıklı bir adam lazım. Tüm bu transferler sanırım henüz eksiye geçilmeden, satışlardan elde edilen paralar üzerinden yapıldı. Sunderland büyümek için ve ligde kalmak için para harcıyor ve bu yüzden iki senedir zarar ediyor. Ama bu politika sayesinde önümüzdeki yıllarda ibre tersine dönebilir, kulüp kâr edip gelirlerini arttırarak büyümeye devam edebilir. Hedef de bu zaten.

2011/06/11

Gerard Houllier: İyisiyle Kötüsüyle



Gerard Houllier çok sevdiği Premier Lig'e ikinci gelişinde fazla tutunamadı ve Aston Villa teknik direktörlüğünde yalnızca 9 ay kalabildi. Bu aynı zamanda Aston Villa'nın 1 yıl içinde değiştirdiği üçüncü hoca oluyor (O'Neill, MacDonald, Houllier), dördüncünün arayışıysa -ne yazık ki- hayal kırıklıklarıyla sürüyor. Burada kulübün kötü yönetilmesinden öte istatistiklerin üst üste binişi ve şanssızlıklar daha çok etkili; keza Aston Villa Randy Lerner'ın gelişinden beri hemen her zaman doğru kararlar aldı ve her zaman özveriyle yönetildi. Lerner takıma yatırım gözüyle bakmıyor, ki bunda yetiştiği ortamın payı büyük. Baba Al, Cleveland Browns futbol takımının (soccer olmayan futbol) sahibi; Randy'nin spora olan tutkusunda ön ayak olan bu oluyor. "Hiçbir zaman güzel kokulu üniformalara, çoraplara, havlulara boğulmadım" diyor Lerner. Al o disiplinli babalardan, ama anladığım kadarıyla sert ve huysuz değil; 30ların Amerikasından geçmiş biri olarak, oğlunun fanusta yetişmesinden yana değil ve kendi yolunu bulması için teşvik ediyor sadece, böylece Randy hayatı daha doğru tanıma fırsatı buluyor vesaire. Bugün kulübün en doğru şekilde yönetilmesinde bu tecrübelerin; Lerner'ın taraftar olma duygusunu ve taraftarların kulüpteki rolünü bilmesinin payı çok büyük. Aston Villa İngiltere'de okuduğu vakitlerde ilgi duyduğu üç takımdan biri; diğer iki takım Fulham ve Arsenal. Şans o ki Lerner'ın İngiltere'de eğitim aldığı 81-84 yılları, Aston Villa kulüp tarihinin en başarılı dönemi. Doug Ellis'in başkanlıktan çekilmesinin de yarattığı rahatlıkla kulüp efsane teknik direktör Ron Saunders'in elinde yeniden şekilleniyor ve 82'de takımı devralan yardımcısı Tony Barton'la şimdinin Şampiyonlar Ligi şampiyonu oluyor. Bugüne dönelim. Lerner'ın yatırımı başkan olduğu 2006'dan bu yana 140 milyon pound'a ulaştı, fakat sadece bu değil; değerlere de sahip çıkıyor, William McGregor (Aston Villa direktörü - 1888de Futbol Liginin kurucusu) anıtı bir örnek ama kesinlikle tek değil. Ayrıca çok güzel modern uygulamalar da var. Mesela son günlerde Houllier'nin koltuğu için McClaren'in adı geçiyordu, sonra rafa kalktı bu. Deniyor ki taraftar blogları ve forumlar takip ediliyormuş ve taraftarın Stevie'yi istemediği görüldüğünden hocadan vazgeçilmiş.

İstatistiklerin üst üste binmesi ve şanssızlıklar da şu: bu 3 teknik direktörden biri zor gün adamı Kevin 'Cevat Güler' MacDonald, diğeri taraftar ve başkanla anlaşmazlıkları yüzünden bıçağın kemiğe dayandığı, sezonun başlamasına bir hafta kala bırakıp giden Martin O'Neill, sonuncusu da sağlık sorunları yüzünden ayrılmak zorunda kalan Gerard Houllier. Houllier hasta olmasa dahi bırakmayacak mıydı? Bence hayır, bir sene daha devam edecekti. Öncelikle kulüp istikrardan yana. Bu, kötü olanın da istikrarlı olarak devam etmesi değil; Hou'da elbette bizim gördüğümüz gibi bir şeyler gördüler ve benim görüşüm, sezon sonunda onu göndermek acil bir karar olacaktı. Houllier, David O'Leary'den sonra muhtemelen en az sevilen hoca; ama onu bu raddeye getiren en çok da şanssız açıklamalar ve olaylar. Nereden başlamalı? Gençliğinde gelip hayran kaldığı, sonra bir dönem efsane olduğu Liverpool'a geri döndüğünde, takımın 3-0 kaybettiği maçtan sonra Kop'u selamlamasından mı? Ben olayları daha uzaktan takip ediyorum ve işin aslı böyle durumlara önem vermeyen biriyim, fakat bir de o asıl, genel taraftarın halini düşünün. Takım alt tabloya düşmüş ve sonuçlar gelmiyor, bunun gerginliği ve hocaya kızgınlığı varken, teknik direktörünüz rahat görünüyor ve rakip takım taraftarlarını samimice selamlıyor. Bunlar gerçekten ince hesaplar, ince işler. Houllier'nin Anfield'da mutlaka ki iyi diyaloglar kurması bekleniyor ve bana kalırsa gerekiyordu da, fakat böyle gerçekleşmesi herkes için kötü oldu. Düşünün ki Mesut Özil Türkiye milli takımına gol atıyor, Almanya 2-0 öne geçiyor; abartılı bir sevinç doğru olur muydu? Zaten Mesut'a karşı genel bir antipati varken ipler tamamen kopardı. Bir başka olay da FA Cup'ta Manchester City'e karşı yedek kadroyla çıkmasıydı. Bu benim için anlaşılamaz bir durum; olayın etik yönünü bırakıp tamamen faydacı bakıldığında da anlam verilemiyor. Gerekçe gösterdiği ligde Aston Villa Championship'i ensesinde hissetmiyor, bilakis son haftalardaki performansıyla uzaklaşmış durumda. FA Cup'ta muhtemel galibiyet finale doğru önemli bir adım ve FA Cup finali de şu umut kırıcı sezonun tek tesellisi olabilir. Gerçekten garip. Peki ya "Heskey gününde olursa Drogba kadar etkili olabilir" gibi talihsiz bir açıklama yapması? Anlatmaya çalıştığım aslında şu: Houllier'nin imajını zedeleyen sahadaki sonuçlardan pek çok başka olaydı. Keza bu sürecin tam tersi Wigan'da işledi, öyle ki takım kümeye düşse dahi muhtemelen Martinez'e olan sevgi ve güven devam edecekti. Olabildiğine geniş bakıp bu faktörleri de düşünmek zorundasınız, değer vermeseniz dahi. Ben Houllier'nin kaba, soğuk bir insan olduğunu düşünmüyorum. Tersine, kendince oyunun centilmenlerinden biri bile sayılabilir; bir futbol öğreticisi olarak düşünülmesi gayet makul. Kimse onun iş ahlakından dolayı yakınmıyor ve takımla günde 10 saati aşkın çalıştığı, çok çaba sarf ettiğini kimse reddetmiyor. Hatta babacan bir figür olduğunu da ve vesaire. Ama haddini aşan profesyonelliği -Manchester City örneği- zamanında Liverpool'da* olduğu gibi burada da başını yaktı. Benjamin Franklin'e kulak verelim:

"Bir insanın kredisini etkileyen en önemsiz eylemler onun tarafından dikkate alınmak zorundadır. Sana inananların sabahları saat 5'te ya da akşamları saat 8'de çekicinin vuruşlarını duymaları onları altı ay mutlu kılar; fakat eğer işinin başında olman gerekirken bilardo masasının başında görülürsen ya da sesin meyhanede duyulursa, o zaman ertesi sabah yekûnu hatırlatır ve sen daha kullanamadan geri ister. Bunun dışında bu şunu gösterir: Borçlarına sadıksan, bu durum senin şerefli bir insan olduğun gibi sorumlu olduğunu da gösterir ve bu da senin kredini arttırır." Yukarıda değer vermeseniz dahi demiştim ya, işte Houllier Franklin'e biraz daha kulak asabilirdi. Nihai hedeften sapmamak için şartlara göre manevralar yapmak gerekiyor. Bunu asil ve tek görev olarak sayma yanlısı değilim, yani hedef yolunda her şey mübahtır diyerek körü körüne bir inançtan bahsetmiyorum; ama pek çok durumda geçerlidir bu ve Houllier'nin City deplasmanına as kadrosuyla çıkması ve bunu taraftarı göz önüne alarak yapması benim için iki yüzlülük değildir. İki yüzlülük her şartta bunu yapması ve tutkuyla bağlanması olacaktır, ki az önceki manevra benim için sağduyu ve zeka belirtisiyken bu durumda (her şartta bağlanması, tutkuyla yapması meselesinden bahsediyorum) benim Houllier'i sevmem mümkün olmayacaktır.

Şimdi bu uzun girişten sonra Houllier'nin 9 aylık dönemini iyisiyle kötüsüyle, madde madde değerlendirmek istiyorum. Ek olarak Hou'nun Liverpool döneminin bir analizi yapılırsa sanıyorum bu yazı tamamlanmış olur, ama bilgim ve ilgim gereği yalnızca Aston Villa bölümünü ele alıyorum.

İstatistikler yalan söylemez: Houllier başarısız.

Elimde astonvillacentral'ın hazırladığı, İkinci Dünya Savaşı sonrası Aston Villa teknik direktörlerinin başarı çizelgesi var. Tam tarihini hatırlamıyorum, ama muhtemelen yine 9 ay öncesine ait; kulüp tarihinin ikinci British olmayan hocası Houllier gelirken hazırlanmıştı diye aklıma kalmış. Bunu Houllier'i de ekleyerek güncelledim, zaten net bir şekilde belli oluyor. Tablo aşağıda:



Houllier 28 maçla en az maça çıkmış teknik direktör; kendisi gibi birer sene kalan Billy McNeill ve Josef Venglos'dan daha az, çünkü ilk maçı ligin altıncı haftasına denk geliyor ve sağlık sorunlarından dolayı görevi son 5 haftada Gary McAllister'a bırakmak zorunda kalıyor. Bu açıdan, az maç sayısı sağlıklı yorum yapmak için elverişli değil, ama neresinden tutarsanız yine de bir gösterge. 1991'de efsane başkan (efsanedeki ironiye dikkat) Doug 'Deadly' Ellis'in 90 İtalya'daki Çekoslovakya'yı beğenip takımın Çekoslovak hocası -sonra Slovak- Josef Venglos'u İngiltere'ye getirmesi bir ilkti; ilk kez Britanyalı olmayan birisi İngiltere'nin en üst liginde teknik direktörlük yapacaktı. Sonuç iyi olmadı; Aston Villa ligi 17. sırada bitirdi, Venglos da buradan Fenerbahçe'nin yolunu tuttu. Houllier ondan sonra gelen ikinci yabancı ve yine onun gibi vadesi ancak bir sene. Bu da onları takımda en kısa süre çalışan üç teknik direktörden ikisi yapıyor. Üçüncüsü, listenin son sırasındaki Billy McNeill; zamanında, 86-87 sezonundaki takım küme düşmüştü. Bunların dışında, Houllier rejiminde Aston Villa West Brom'a 26 yıl, Wolves'a 31 yıl sonra ilk kez yenildi ve Martin O'Neill'ın üst üste 6 galibiyetle bıraktığı The Second City Derby rekabetinde Lig Kupası yenilgisi ve Villa Park'taki 0-0 beraberlik avantajı şehrin mavi yakasına geçirdi. 11 yıldır derbi kaybetmedim diyen biri için oldukça ironik. Giriş bölümünde de söylediğim gibi Houllier'i en çok ve asıl yakan bu talihsizlikler oldu; keza istatistikler onun başarısız olduğunu gösterse de asıl yakanlar bana göre bunlar. Şu 9 aylık dönemi sağduyu yoksunluğuyla açıklamak doğru gözüküyor.

Geride kalan sezonun iki kronik rahatsızlığı var: Korner golleri ve öndeyken kaybedilen puanlar. İkinci alanda 24 puanla ligin zirvesindeyiz, bir başka hayal kırıklığı Sunderland 23 puanla ikinci geliyor. Bu şekilde bir varsayımda bulunmak elbet çok anlamsız, ama bir fikir vermek açısından söyleyelim: bu 24 puanın yarısı alınsa 60 puanla tamamlanıyor ve bu da bir önceki sezondan 4 puan eksik demek. 3-2 kaybedilen Bolton deplasmanı ve The Hawthorns'taki -West Brom'la oynanıyor- 2-1lik mağlubiyet en vahim örnekler. Bolton karşısında oyunun büyük kısmı domine ediliyor, hatta 2-1 öndeyken Young bir de penaltı kaçırıyor, fakat maç skoru: 3-2 Bolton. İki gol kornerden yeniyor. West Brom maçı... İlk yarı 1-0 Aston Villa önde ve 60'a kadar bu böyle; 60'da Odemwingie atıyor 1-1 oluyor, ama hemen sonra da West Brom 10 kişi kalıyor. 20 dakikalık Aston Villa baskısının sonucu: 2-1 West Bromwich Albion. Kornerlerde yenilen gollerde de yine muhtemelen lig lideriyiz, ama bunun için kesin bir şey söyleyemem. Veriler Opta Sports'tan, fakat 5 Mart tarihli, ben bunların üzerinden güncelleme yaptım. Açıkçası Aston Villa ve Sunderland'e kimsenin yetişemeyeceğini düşündüğümden başka takımı kontrol etmedim. Kornerlerde ise Blackpool veya başka bir takım da en az Aston Villa kadar berbat olabilir. Nihayet, en kötü değilsek bile çok kötüyüz: kornerden yenilen 14'e tekabül ediyor. Ve toplamda yenilen 59 gole ilk 10 sırada bitirenler arasında en fazla yaklaşabilen 46 golle Tottenham. Son 5 sıradaki takımlar, yani ligde kalma mücadelesi vermiş takımlar hariç tutulduğunda Villa'dan daha çok gol yiyen -Di Matteo'nun serbest-akışkan futbolunun katkılarıyla- yalnızca West Brom var; açık ara öndeler, 71 gol yemişler. Savunma bir yana, duran top kullanımında ligin en iyi takımlarından biriydi Aston Villa; hele ki Martin Laursen'in henüz futbolu bırakmadığı dönemde. Aşağıda bunun da bir karşılaştırması var: soldaki tablo 09/10 sezonuna, sağdakiyse bu sezona ait.



Peki ya istatistik tek belirleyici mi?

Kesinlikle hayır. Hatta birçok durumda, yalancık şahitlik yaptığından dolayı matematiğin de adını kötüye çıkarabilir.

İngiltere'nin geçen hafta İsviçre'yle oynadığı maçın son 10 dakikasında ileri üçlüsü üç Aston Villalıdan oluşuyordu: Young, Bent ve Downing. Milner da eski bir Aston Villa oyuncusu; ama a) artık Villa oyuncusu olmamasından(!), b) milli takıma yükselişini bu üçünden farklı nedenlere borçlu olmasından -Martin O'Neill- dolayı onu bu kategoriye alamıyorum. 10 dakikalık görüntü hikaye yazmaya elverişli olabilir; ama başka bir şey daha var. Daha önceki iki resmi maçta, Galler'e ve Gana'ya karşı maçın adamı seçilenler yine Aston Villalı oyunculardı: Ashley Young ve Stewart Downing. Bent son maçta kaçırdığı gole rağmen, artık İngiltere'nin forvetteki ilk tercihi gözüküyor. Tüm bunları daha iyi bir temele oturtmak için önce elemeler yapmak istiyorum. Mesela Bent'in ilk tercih hale gelmesinde tek katkı Bent'ten mi geldi? Daha önce kullanılan forvetlerden Heskey milli takımı bıraktığını açıkladı; Crouch (Şampiyonlar Ligi yetmez Crouchy) ve Defoe çok formsuzlar, Andy Caroll henüz hazır değil ve nihayet Rooney kulüp performansının etkisiyle yeniden ikinci forvet rolüne döndü. Ama bu, Bent'in yerinde saydığı ve sahip olduğu pozisyonu salt kendinin dışında gelişmelere bağlı kazandığı anlamına gelmiyor. Capello ilk geldiği dönemde milli takımda kökünden değişimden değil, reformdan yana oldu. Bu öncelikle İngilizlerin yeterince evrensel olduklarına inanmamasından kaynaklanabilir, sonra da sahada alınan iyi neticelerden. Fakat Dünya Kupası'ndaki hezimet onu yeni bir yola itti ve İngiltere'de şu an bir şeyler çok farklı olmasa da değiştirme yolunda önemli adımlar atılıyor. Neticesinde takımın tamamı değişmiyor, değişen 3 veya 4 oyuncu; fakat bu 3-4 kişi felsefenin değişmesinde önemli rol oynayabilir. Neo-İngiliz oyunu yeniden arkaplana itildi; Bent değil, ama Wilshere, Young gibi oyuncular milli takımın hüviyetini değiştirmeye başladılar. Bu oyuncuların ortak özellikleri güzel futbol oynamaya çalışan takımlarda olmaları, böylece daha farklı koşullara adapte olabiliyorlar ve İngiltere'nin nihai evrensel futbol anlayışına uyum sağlayabiliyorlar. İngiliz oyun anlayışını değiştirmek Capello'nun yapabileceği bir iş değil; bu yüzden Houllier, Benitez, Mourinho gibi yabancı hocaların İngiliz yeteneklerin oyununu yönlendirmelerine aşırı derecede muhtaç. Bent, Capello'nun Aston Villa'ya transferine çok olumlu tepki verdiğini söylüyor. Şunu net olarak söyleyebilirim ki Bent'in Sunderland'de üstlendiği görevle Aston Villa'daki arasındaki farklar çok az; temeldeyse aynı. Hâla yeterince iyi top süremiyor ve zaman zaman çok izole kalıyor. Ama bu alanlarda bir iyiye gitme var ve Capello'nun bahsettiği de bu. Mourinho ve Benitez'in elinde bambaşka oyuncular olan Lampard ve Gerrard bilindik örnekler. Bu süreçlerin benzeri bir sene içinde Ashley Young için işledi. Aslında fark şurada: bu oyunculara evrensel futboldaki yerleri usulca gösteriliyor. Lampard da Gerrard da adanın en parlak box-to-box orta sahalarıyken, ilerki dönemde üçüncü orta saha ve ikinci forvetlere dönüştüler. Fark burada. Ashley Young'sa içeri kat eden, sol kanatta oynayan sağ ayaklı bir oyuncuyken ikinci forvete, merkez kanat oyuncusuna dönüştü. Premier Lig sahip olduğu hızla idealist hocalar için challenge olmaya devam ediyor; bana kalırsa süreç yabancı hoca akımının artması ve yerlilerin de bunlardan etkilenir olmasıyla daha hızlı işleyecek. Artık alt tablodan gelen takımlarda Burnley ve Blackpool örneklerinde görüldüğü gibi idealist futbol anlayışları benimsenebiliyor. Mevcut kaynaklar doğru yönlendirildiğinde, yani hız ve fiziksel üstünlük bilim ve eğitimle daha çok kaynaştıkça Premier Lig'in ve bununla beraber milli takımın seviyesi artacak. Bu yolu, bilim ve eğitimi adaya getirmenin öncülüğünü yapan hoca Arsene Wenger; ardından da Gerard Houllier geliyor. Houllier'nin -sürekli eleştirilen- Liverpool'daki kapalı, çekingen oyun anlayışını biraz daha ayrıntılı olarak savunmak isterdim, fakat şu an yeri değil. Bu aslında o zamanın kontra-atak anlayışı ve temelde Hou'yla aynı düşünceleri paylaşmamızdan -oyuncuların evrensel futbola doğru bir şekilde yönlendirilmeleri- öte geliyor olabilir. Dönemle alakalı bilgilendirici bir kitap için: Passing rhythms: Liverpool FC and the transformation of football.

Her şeye karşın Hou'nun kendinden önce gelenlerden önemli bir miras aldığını da kabul etmek gerek. Kyle Walker tamamen onun eseri, ama Young ve Downing kendinden önce gelenler tarafından benzer rollerde kullanılmışlardı. Young sezonun ilk maçında West Ham'a karşı bu rolde kullanıldı ve oldukça beğeni topladı. Houllier'nin bunun üzerine eklemesi kanatları daha ileriye atmak, rollerini de klasik İngiliz kanat oyuncuları olmaktan çıkarıp 4-4-1-1den 4-2-3-1ye geçmek oldu. Hâla Young'ın bu rolünü tartışanlar oluyor, ama nihayetinde önemli bir kesim Young'ın ne tip bir oyuncu olduğunu kavramış durumda. Linkte öne sürülen düşüncede ciddi çelişkiler var. Birincisi Young o maçta üç forvetli düzenin sağında oynuyor, yani Aston Villa'da oynayacağı düzenden oldukça farklı; benzer şekilde tavşan deliğine girebiliyor ve link oyuncusu olabiliyor. Ayrıca arkasında oynayan Glen Johnson gibi hücumcu bir bek var. Bu hücumcu bekin önemi çok büyük, daha sonra değineceğiz. Aston Villa'da ise durum farklı; kanatta oynamak zorunda olduğu zaman Downing'in sağı tapulamasından ötürü kesin olarak sola geçiyor ve beki de yine sağ ayaklı Luke Young oluyor (Yani sol kanatta iki sağ kanatlı oyuncu oynuyor). İlk olarak, 4-4-2 düzeninde bu olaylar gerçekleştiği için, takımın geri kalanıyla bağ kurması, yani içeri kat ettiğinde aynı oranda verimli olması çok kolay olmuyor. Bu düzendeki verimi oyunun olabildiğine hızlı oynanmasına bağlı, ki yıldızlaştığı 07-8 sezonunda (8 gol, 17 asist) aynen böyle oynandı. Kick-and-rush futbolunda Agbonlahor'la alan değişimini iyi yaptılar ve Aston Villa ligin kontra-ataktan en çok gol bulan takımına dönüştü. Şimdi durumlar değişti ve daha sabırlı bir anlayış hakim. Bundan önemlisi ve en önemli olarak, geçen senelerde yapılan hatalar aynen tekrarlanmış oluyor. Benim defalarca tekrarladığım gibi, Villa'nın iyiden iyiye bir başaltı takımına dönüşmesi ve bunun neticesinde nispeten daha sabırlı oynamasıyla (daha sabırlı uzun top oynaması da denebilir eş anlamlı olarak), Young alan bulamamaya başladı ve arkasında oynayan bekin de gerekli desteği verememesiyle sahanın sol kenarında sıkıştı. Sürekli ve zorlama karavana ortalar, ikili sıkıştırmalar sonrası kaybedilen toplarla formu inanılmaz düştü. Forvet arkasında kendi için daha fazla alan bulabildiği gibi rakibin düzenini de bozuyor ve arkadaşlarına alan yaratıp aynı zamanda link oyuncusu da oluyor. Young'ın rotası Manchester; Ferguson'ın uzun süreli Sneijder hayranlığı düşünüldüğünde Young'ı bu şekilde kullanmanın da aklından geçtiğini düşünüyorum. Ayrıca Valencia da Nani de kanatlarda ondan daha verimli olabilecek oyuncular. Young'a kulak verelim:

"Çocukken forvet oynardım. Her zaman forvet olarak tercih edildim, Watford'da bile. Sonra Aston Villa'ya gelmemle yeni mevkim kanat oldu. Ama şimdi pozisyonum değişti ve ikinci forveti oynuyorum.

Ortada oynamaktan gerçekten keyif alıyorum. Eğer teknik direktör benim orada oynamamı isterse ya da kanatta, fark etmeyecek, herhangi bir yerde işimi yapacağım.

Bence ortada oynamak gol atmak için daha çok fırsat tanıyor. Forvetin hemen arkasında oynuyorsunuz ve bu da ceza sahasına girmek ve şut kullanmak için daha çok fırsat demek. Danimarka'da bunu yaptım ve karşılığını aldım. Burada oynamaktan mutluluk duyacağım."

Varmak istediğim nokta; Young'ı merkezde oynatma fikrinin, bu yaratıcılığın Houllier'den çıkmış olmadığı ama son ve en iyi şeklini verenin de Houllier olduğu. Hou bunu ilk geldiği zamanlarda söylemişti: Young yeni pozisyonunda dünyanın en iyilerinden olabilir. Ama şimdi Young'ı bırakalım, tüm bunlara rağmen Villa'da yılın oyuncusu seçilen Ashley Young olmadı. 10/11 sezonunda yılın oyuncusu ödülüne layık görülen oyuncu Stewart Downing'di. Downing'in debut yılı hiç de hayalleri süsleyecek cinsten değildi. 12 milyon pound verilmiş bir oyuncu olarak sezonun ilk yarısını sakat olarak geçirdi (zaten sakat gelmişti), sonrasında oynadığı 2070 dakikada yalnızca 2 gol attı ve 1 asist yaptı, çoğunlukla da hayal kırıklığı yarattı. Downing'in dönüşüyle Martin O'Neill daha önce sağ kanatta oynayan Milner'ı orta ikiliye çekti ve Downing'i sağ kanat adamı yaptı. İki şekilde Villa'nın oyunu değişti. Birincisi orta sahadan hücuma katkı verebilen ve oyun vizyonu yüksek Milner orta sahadan oyunu yönlendirmeye başladı. İkincisi hayatı boyunca sol kanat oynamış ve yalnızca sol ayağını kullanabilen Downing, doğası gereği içe kaçıyor, bir nevi üçüncü orta saha oluyordu. Böylece O'Neill'ın Downing transferinin anlamı anlaşılmış oldu; Barry'nin boşluğunu doldurma bu iki oyuncuya paylaştırılacaktı ve aslında daha çok Milner'a. Downing o zamanlar yalnızca üçüncü orta sahaydı, ikinci forvet olmaktan henüz uzaktı. Aston Villa'nın sağ bekinin çoğunlukla stoper olması, yeni takımında ilk sezonu, rolüne alışamaması ve bu sene verildiği kadar serbestlik verilmemesi gibi faktörler bu başarısız sezonda etkili oldu. Sağda oynamaktan ve içinde bulunduğu şartlardan mutlu olduğunu sanmıyorum. Şimdi bu seneye ait açıklamalarına bakalım.

3 Şubat: "Middlesbrough'a ilk geldiğimde sadece sol ayağımı kullanabiliyordum. Oradaki antrenörler Steve Round ve Steve Harrison, sağ ayağına daha çok önem ver yoksa rakipler bunu fark edecekler diye beni uyardılar. İki şekilde de gidebilmek güzel, böylece defansları şaşırtabiliyorsunuz. Buna her zaman çalıştım.

Eğer sağ ayağımı kullanmaya hazırsam -bu sezon sağ ayağıyla attığı gollere gönderme- ve sağla goller atabiliyorsam, bu iyi bir şey ve beni daha iyi bir oyuncu yapacak. Sağ ayağıma güveniyorum. Çalıştıkça güven kazanıyorsunuz, bu futbolun her alanı için geçerli. Sağ ya da sol, fark etmiyor."


Merkez kanat oyuncusu Young'ın pozisyon gereği sağa geçişiyle, Downing'in içeri kat etmesi ve sağ ayağıyla golü!

17 Şubat: "Onunla ilk defa beraber oynuyorum ama açıkçası çok iyi bir oyuncuya benziyor. Kyle her maç daha iyiye gidiyor ve onun ileriye çıkışlarıyla ben de içe kaçışlarda daha çok opsiyona sahip olabiliyorum. Onunla oynamaktan zevk alıyorum ve ikimiz iyi bir ikili oluşturuyoruz.

İyi oynamadığınızda ve bir de rakip takımlar sizi harcadığında daha fazla yara alıyorsunuz. Ama bana kalırsa şu an doğru yoldayız, -beraberlikler almamıza karşın. Puanlar alıyoruz ve bugün Blackpool'u yenemememiz gerçekten üzücü. Eğer bu beraberlikleri galibiyetlere dönüştürebilirsek hak ettiğimizi almış olacağız ve bunu bir an önce yapmalıyız."

Downing özellikle ligin ikinci yarısında takımındaki konumundan mutluydu ve kontrat yenilemeye hazır görünüyordu. Ama sezon sonu ağız değiştirdi ve muhtelemen Young'ın ardından bir başka kırmızıya (Young'ın Manchester United'la anlaşması bekleniyor), Liverpool'a yol alacak. Bir sene içinde en sevdiğim oyunculardan birine dönüştüğünden Downing'e kızmam pek mümkün gözükmüyor, iyisi suçu 6 numaraya atalım (Barry gibi Downing de 6 numarayı giydi - Grafik The Villa Blog'a ait):



Darren Bent'in yolu şu an, ve gelecekte de bu iki oyuncudan farklı olacak gibi gözüküyor. Şu an Bent Aston Villa'nın sözcüsü durumunda; gerçekten mutlu, sürekli konuşuyor, bir şeyler anlatıyor. "Young'ın başının etini yiyorum, kalması için elimden geleni yapıyorum" diyordu milli takım kampında, ama zor. Sonra genel beklentiyi dile getiriyor: "Young çok iyi bir oyuncu olabilir ama hiçbir takım tek oyuncudan oluşmaz. Marc (Albrighton) bu sene oynadığı maçlarda etkileyiciydi, bir sonraki sene daha fazla süre alıp Young'ın boşluğunu doldurabilir" Şüphesiz beklenti bu. Ama beklenti tam olarak böyle olmamalı, Young sezonun büyük kısmını Albrighton'ın mevkisinin dışında geçirdi. N'Zogbia'nın transferi yazılırken de düşülen yanlış bu. Bu oyuncular Young'ın hücuma olan katkısını karşılayabilseler bile bu farklı bir yoldan olacak. Bent'se sürekli takım değiştirmekten yorgun ve bu yüzden içinizi rahat tutun diyor. İkincisi, Young ve Downing'in aksine Bent'in transfer olabileceği üst düzey bir İngiliz kulübü yok. Manchester City'nin de eklenmesiyle sayısı beş olan en büyükler bu tip İngiliz forvet tercih etmiyor. Bunların dışında yalnızca Tottenham kalıyor ki Bent'in burada iyi anıları yok. Houllier'nin takıma en büyük kazanımlarından biri de -hem de uzun vadeli bir kazanım- Darren Bent.



Sağ bek Walker'ın Bent'e asisti. Bu koşuları hep yapıyor. Burada da Fulham'a attığı gol var.

Ve son olarak Kyle Walker, Marc Albrighton, Ciaran Clark; hatta Barry Bannan. Bu dört genç oyuncu Houllier rehberliğinde önemli süreler aldılar ve kalitelerini ispatladılar; Kyle Walker sezonun görünmez kahramanı. Downing'i milli takıma taşıyan sürecin mimarlarından biri olmaktan çok daha fazlası, bireysel olarak da çok etkileyici. Sürekli ve etkili koşular yapıyor fakat çok hızlı olmasıyla savunmada da aksamıyor. Şunu rahatça söyleyebilirim, bu çocuk Bent'ten daha iyi top sürüyor. Downing'in de bir açık oyuncusuna kıyasla gayet iyi savunma yapması, onları Pienaar-Baines'ten farklı bir yere koyuyor -Everton'da bu ikili savunmada çok fire verdi zamanında-. Villa'nın sağ kanadı böylece sezonun ikinci yarısında ligin en iyileri arasına girmeyi başardı. O'Neill döneminde Bent'e, bir forvete 18 milyon pound verilmesi; veya Kyle Walker gibi tecrübesiz ve hücumcu bekin tercih edilmesi düşünülemezdi. Onun genç oyunculara verdiği önem, O'Neill'dan iyi yönde farkı olduğu gibi başarısızlığının da ana nedenlerinden biri oldu.

Bunu açıklamak için genç kavramını tecrübesiz ile eş değerde kullanmamız gerekecek. O'Neill için genç oyuncu tecrübesiz oyuncu demekti ve Premier Lig'in tecrübesiz oyunculara affı yoktu. Bunu defalarca belirtti ve gençleri yalnızca Europa Cup maçlarında kullandı. Gary Cahill, Craig Gardner gibi oyuncular Villa'da aradıkları şans bulamadılar ve ayrılmak zorunda kaldılar; gittikleri takımlarda oldukça başarılı oldular. Cahill'in adı 20 milyon pound ve Arsenal'le beraber anılıyor. Şu aralar İskoç Messi diye methiyeler düzülen Bannan, popüler olduğu dönemde yaptığı röportajlardan birinde sırf zayıf fiziği nedeniyle O'Neill'ın ona kesinlikle şans tanımadığından bahsediyor. Bu kadarı puritanlığa kaçıyor, ama diğer yandan İrlandalının haklı olduğu da görüldü: Premier Lig affetmiyor. Yazının başında verdiğimiz istatistiklerde başı çeken iki takım Sunderland ve Aston Villa sezonun belirli bölümlerinde orta saha direncini sağlamada ciddi sıkıntılar çektiler. Bu ligde ortadaki ikilinin performansı ve uyumu çok önemli, hatta en önemlisi. Houllier Liverpool zamanlarında oluşturduğu kare savunmayla, iki stoper ve iki orta sahanın defansif uyumuyla öne çıkmış; sezonunda 30 gol yemişti. Aston Villa'da orta saha yokluğu değil fakat çokluğu vardı ama hocanın tercihlerini daha evrensel veya genç oyunculardan kullanıp ligin tecrübelileri Petrov ve Reo-coker'ı bir kenara atması tabelaya iyi yansımadı. Işık hızıyla oynanan bu ligde orta sahadaki ikilinin önemi apayrı ve ayrıca Stiliyan Petrov saha içinde de bir liderdi. Ben de onu çok eleştirdim, ayakları yavaşladı ve eski dinamizminde değil; fakat ölüsü bile değerli, ki öyle de oldu. Sezon sonuna doğru performansı daha da arttı ve yeniden kaptan Petrov oldu. Bir dönem nokta paslarıyla taraftarı şaşırtan Jean Makoun, ligin temposuna henüz adapte olamadığı gerekçesiyle bir daha süre alamadı. Reo-coker-Petrov'un orta sahada kemikleşmesiyle Aston Villa daha dengeli bir takım oldu; diğer yandan topun ileriye taşınması ve akıcılık da yara aldı ama bunların önemi yok. Daha iyisi gelene kadar en iyisi bu. Bu geç de olsa görüldü ve risklerden kaçılarak Bradley, Makoun gibi yenilere yer verilmedi. Zaman zaman Delph şans buldu ve Bannan bir kez daha kiralık gönderildi.

Sonuç: Ölçüt ne olmalı?

Aslında sonuç basit: Houllier iyi şeyler yaptı fakat başarısız sonuçlar aldı. Peki onu değerlendirme ölçütümüz ne olmalı? Salt iyi şeyler yapması onun gibi birinin devam etmesi için yeterli miydi?

Bunu değerlendirmeden önce Aston Villa'nın ve Aston Villa gibi kulüplerin konumunu yeniden, doğru anlamak gerekiyor. Son 20 yılda futbolun geldiği noktada, mali imkanları kısıtlı ekipler için yukarıya oynamak, büyüklerin monopolünü bozmak oldukça zor. Orta halli takımlarda çalışan hocaları değerlendirirken, benim kıstasım bu adamların uzun vadede ne verebilecekleri ve kulübün sahip olması gereken hedeflerle ne kadar bağdaşdıkları. Bu, günlük olayların bir kenara bırakılması anlamına gelmiyor kesinlikle. Bahsettiğim hoca tipine birebir uyan Roberto Martinez -o zamanlar Swansea'yi çalıştırıyor- 2 sene öncesinden bugünün sinyallerini veriyor:

"İnançlarıma güvenim tam ve sonuç bu şekilde gelmeli. Eğer sonucu beklediğim yoldan alamazsak, o zaman mutlu olamam. Önemli olan performansınızın ne kadar iyi olduğu ve futbol kulübünü geliştirme yolunuzdur. Eğer doğru yaparsanız, sonuçları alırsınız. 10 maçın üzerinde, istikrarlı olarak devam etmek için çözümleri bulmak zorundasınız. Ama bir maç özelinde, oyun tarzı da skor kadar önemli.

Wigan'a gelmek için İspanya'yı terk ettiğimde, futbolda projelerin parçası olduğunuzu hissetmeniz gerektiğini anladım. Uzun vadedeki hedefleri bir kenara koymayın, onun hakkında kaygılanmayın, çünkü bu durumda günlük kargaşaya yoğunlaşamazsınız. Ve sonunda cezalandırılırsınz. Beni ilgilendiren bir sonraki maç, günlük olarak kulübün ilerlemesi. Yönetim 33 yaşında bana bu görevi teslim etmekle çok cesur bir karar aldı, aynı hedefleri güttüğümüz sürece sorun olmayacaktır."

Yol belli. Bütçeyi sürekli, sürekli daha yükseğe çıkarmak. Bu süreç çok kolay değil, ama bir planla gelen ve sabırlı yöneticilerin öncüllüğünde kulüplerin bu hedefleri karşılayacak teknik kadrolar seçmesi çok önemli. Lerner kulübe sürekli para yatırıyor, peki ya sonra? Kimse bu kulübün Leeds United trajedisini yaşamasını istemez. Dolayısıyla gelecek teknik direktörün felsefesi, kulübü kendi imkanlarıyla ayakta kalabilecek, seneler sonra Lerner gibi bir başkana ihtiyaç duymadan da rekabet edebilecek seviyeye çıkarmak olmalı. Son zamanlarda bu tip takım yapılanmasının başını Lille çekti, şampiyon oldular. Fakat orada süreç daha farklı işliyor, projenin en başında sahip Seydoux var ve Garcia da takımın uzun vadeli planlarının bir parçası, bir dişlisi. Villa'da böyle olmuyor. Lerner'ın da bir planı var, ama bu şekilde değil. Villa'da gidişatın belirleyen teknik direktör oluyor, Lerner ipleri onun eline bırakıyor ve gerekli destek veriliyor. O'Neill veya Houllier bilinçsiz tercihler değil; misal İrlandalı takımın başarıya ulaştırmada en ideal isim olarak seçilmişken, ardılı Fransız farklı şeyler göstermesi, güzellik ve bilimi kanıksatması, gençleri kullanması için getirildi. Bu raddeden sonra ipler onların eline bırakılıyor ve kulüp buna göre yönleniyor. Yanlış anlaşılmasın, Seydoux'nun soyunma odasına indiğini iddia edecek değilim; fakat orada genel bir politika var ve zamanı gelen oyuncu satılıyor. Burada politikalar gelen hocaların tarzına göre değişiklik gösteriyor. O'Neill'ın son yılında oyuncu maaşları gelirlerin %80inden fazlasına karşılık geliyordu. Bu inanılmaz bir rakam. Houlier başarısız olmasına rağmen takımı doğru yola götürebilecek yapıya sahip olduğundan benim gönlümü kazandı ve bana kalırsa, imkan olsaydı, kalmalıydı. "Az kalsın ölüyordum" diyor France Football'a verdiği röportajda. "Doktorlar Eylül'den önce başlamamam gerektiğini söylediler. Bu bir problemdi. Ayrıca yöneticiler benim geri dönüşümün bu tarihi de aşabileceğinden endişelendiler. Onları anlayabiliyorum. Onlar halen geçen yılın, Martin O'Neill'ın sezon başlamadan beş gün önce ayrılmasının travmasını yaşıyorlar." Böylece Houllier kulüp teknik direktörlüğü kariyerinin, muhtemelen, sonuna geldi. Yine de muhtemelen futbolun içinde aktif rol almaya devam edecek. "Koçluk benim işim, hayatım, tutkum."

Şimdi ne olacak? Kendi listemin başındaki iki İspanyol, Benitez ve Martinez görevi reddettiler. Ancelotti attan inip eşeğe binmeyeceğim dedi, peki ya adada kalmak istiyorsa hangi kulüpten teklif bekliyor? Hughes ve McClaren olasılık dışılar. Son hedef heyecan verici: David Moyes! Villa Wigan'ın menajerini dahi ikna edemedi diye dalga geçiliyor, fakat her daim maddiyat maneviyattan önce gelmiyor. Moyes da Martinez gibi kulübüne sadık bir hoca, ama Martinez'in durumu çok daha özel ve bana öyle geliyor ki Moyes'ı ikna edebilmek daha kolay olacaktır. Moyes olursa, işte o zaman kulübün geleceği hakkında endişelenmeye lüzum yok, hoca tüm kutuları dolduruyor: takımı mali açıdan daha dengeli hale getirecek, gençleri kullanmaya devam edecek, oyuncular üzerindeki hakimiyeti gayet iyi ve Şampiyonlar Ligi hedefi için her yönüyle uygun. Olmazsa... Hayırlısı diyelim.

* * *

*Bu gereğini aşabilen profesyonellikle ilgili ilginç bir not aktarayım. Liverpool 2001'de UEFA Kupası'nı 5-4 gibi epik bir skorla kazanıyor, -bu, o sezon aldıkları üçüncü kupa olacak- ardından da mikrofon Houllier'de. Eğer gelecek sezon için Şampiyonlar Ligi bileti alamazlarsa bunların pek bir anlamı olmadığını söylüyor Ged.

"Futbol kulübü satın alan biri kendini onların, kulübü en derinden önemseyen taraftarların, vasisi olarak benimsemeli." Randy Lerner

2011/05/18

Fakat Owen Coyle?

Öncelikle bu yazının yazılmasına ön ayak olan yazının linkini verelim: The Owen Coyle Myth. Ghostgoal blog Bolton'ın aslında hiç de 'güzel' futbol oynamadığını verilerle tasdiklemiş. Bu konu bir süredir benim radarımdaydı ve bu yazının da gösterdikleriyle yeni olmayan birkaç şey söyleyeyim.

Aynı yazıdan aktarıyorum.

“Coyle has won admirers for an attractive style of passing football at Bolton, where predecessors Sam Allardyce and Gary Megson were noted for their direct play.”
– Daily Mirror, Jan 7 2011

“The Trotters have confounded all expectations this term by playing a slick brand of pass-and-move football.”
– BBC, Dec 12 2010

“The team once regarded as schoolyard bullies are now using the Arsenal blueprint for how the game should be played”
– The Guardian, Nov 16 2010

Ucuz gazetecilik örnekleri. Geçmişte Paul Wilson'ın Wigan hakkında söylediklerini de bloga taşımıştım, "Wigan yetiştirdiği oyuncularla tanınan bir kulüp. Artık göz alıcı futbol oynamanın da zamanı geldi." yazmıştı. Öyle bir ifade ki, her sene baş aşağı düşüyor diye Arsenal'i iyi futbol oynamamakla suçlamakla birebir. Bu noktada, Owen Coyle'a arka çıkış nereden geliyor bunun bir tahlilinini yapmak amacındayım elimden geldiğince.

Öncelikle Bolton'ın bir Gary Megson gerçeği vardı. Hocanın taraftarlarla arası bir türlü iyi olamadı, hatta maçlara seyirci gitmemesine kadar vardı bu. Önceleri biraz şaşkınlıkla takip ettik. Yani Bolton standart bir sezon seyri izliyordu fakat 5-6 ay içinde Megson'a tepki kesin bir karşıtlığa dönüştü. Burada elde edilen sonuçlardan başka şeylere tepki vardı. Mesela Anelka'nın satılıp yerine Elmander'e tomarla para dökülmesi. En oyuncumuzu satıp karşılığında -kârın dörtte üçü bu transfere gitti- bunu mu alıyoruz dediler. Elmander Megson'ın 4-5-1'inde, sağ uzak forveti oynuyordu o dönem. Uzun top oynuyorlardı, heyecan yoktu, tek düzelikten bıkkınlık vardı ve şu halde Megson'ın takımı bir adım ileri götürmediğinden büyük şikayet vardı. Kötü gidişten değil de yeterince iyi olmayan organizasyondan sıkıntı vardı. Keza o dönem Bolton UEFA Kupası'nda çeyrek finalin kapısından dönmüştü. Megson ligdeki tehlikeli durumlarını neden göstererek eşleşmenin ikinci ayağına yedek oyuncularla çıktı ve bu bardağı taşıran son damla oldu. Üstüne 10 kişilik Wigan'a kaybettiklerini ekleyelim! Bolton sezonu 41 puanla 13. bitirdi. Bu sezonun bitimine bir hafta kala Bolton şu an 46 puanda ve 10. sırada ve son hafta Manchester City'le oynuyor. Kaybedeceklerini düşünürsek arada 5 puanlık fark var ve muhtemelen yine 13. sırada bitirecekler. Tezimi kuvvetlendirmek amacıyla gerçekleri saptırmak niyetinde değilim, varmaya çalıştığım nokta Megson'ın haksızca asılması değil. Fakat Coyle'u sempatik gösteren nedenleri anlatmaya çalışıyorum burada. Owen Coyle şüphesiz Megson'dan daha iyi bir hoca, övgüyü de hak ediyor, ama doğru şekilde mi yapılıyor bu övgü? Neticesinde böyle bir Megson gerçeği vardı ve üzerine Owen Coyle geldi. Takımın eski topçusu, Burnley'i Premiership'e çıkaran, ve 'güzel' futbol oynatan adam. Şüphesiz ki 'futbol oynamak istemek' önemli bir yer teşkil edecekti.

Coyle'un ilk yarım sezonundan bahsederken Jack Wilshere'den bahsetmemek olmaz. Bir nevi Ersun Yanal - Arda Turan ilişkisi. Arsenal'da o dönem ideal 4-2-3-1 çalışmaları sürüyordu, oyuncuların kendi kişisel gelişimi devam ederken orta ikiliye monte edilmeye çalışılan değişik isimler oldu, hatta Nasri bile. Fakat Wilshere henüz sadece Emirates Cup'ta parlayan, ve yalnızca kanatta düşünülen bir oyuncuydu. Coyle onu orta sahada kullandı ve bugünkü hale gelmesinde şüphesiz bu deneyimin ve bu deneyimle beraber oluşan kendine güvenin payı çok büyük. Aslında bu seçim de ve sonrasında gelen Holden da, Coyle'u aklamaya yeter. Coyle uzun top üzerinden prim yapıyor eleştirisine de karşıyım, son tahlil de buna ve O'Neill'la, Allardyce'la karşılaştırmalı olarak değineceğim. Ghostgoal'de orta sahada Elmander'in kullanımına dem vuruluyor, katılmıyorum. Coyle fikirlerinde revizyona gitmiş biri, yani klasik futbolcu eskisi adalı menajer değil, ama metafora başvurursak reformcu bir teknik direktör. Daha iyisi ve iyi olan hedeflenir fakat gerçekle de sıkı sıkıya bağlıdır. Devam edersek Benitez devrimcidir, Moyes uluslar arası çok güzel bir adamdır vs. Dolayısıyla Benitez gibi birinin fikirleri sabit ve ideala, hayale sıkı sıkıya bağlıyken, yani orada Elmander değil kesin bir orta saha oynatacakken Coyle'un tercihi sürpriz değil. Kötüye yormamak gerek.

Artık Bolton bu sene itibariyle ne tip bir takıma dönüştü bunu açıklamanın vakti geldi. Bir kere çizgi savunması uyguluyorlar, gariptir, çizgi savunması ve stoperleri 2.01lik Zat Knight ve 1.88lik Gary Cahill. Sağ bek delibaş Steinsson, sol bek klasik adalı bek Paul Robinson. Sıkıntı elbet oluyor, Vela'nın sezon başında gösterdiği gibi. Bolton, Megson'ın mirasıyla ultra-fiziksel bir takım ve bu şekilde farklılık yaratıyor. Bunu yaparken Stoke gibi doğrudan değil, 'stil'le yapıyor. Hücum başlangıçları genellikle ilk topların Kevin Davies'e oynanmasıyla oluyor, sonrasında rakibi boğan bir Bolton presi ve futbolun gereklerinin yapılması-kenar adamlarının kullanılması, ortadaki iki koca adamın duvar oluşlarıyla ortadan yüklenmeler vs. Coyle dinamizmi devam ettirmek için Ocak'ta Sturridge'i getirerek çok güzel bir iş yaptı, sezon sonuna gelindiğinde takımların daha reaktif bir oyunu tercih etmeleri normal; ki Hernandez'in ikinci dönemde Berbatov'u kesin olarak kesişi de buna yorulabilir. Bolton'ın en kesin özelliği rakibi 'boğması'. Topu bir daha aldıktan sonra hemen yeniden uzun gönderiyorlar, genellikle Davies zaten alıyor, alamazsa da bloklar arası mesafe az olduğu için düşen topu bir başkası alıyor ve yeniden yükleniyorlar. Setlerin yönlendirilmesinde sezonun yıldızı Stuart Holden'ın payı çok büyük, bu yaz muhtemelen onun alternatifini arayacaklar. Bu oyun düzeninde Elmander sezonun ilk yarısında çok büyük çıkış gösterdi, ceza sahası civarında daha çok varlığı ve takımın oyun gelişimindeki başarısı en çok ona yaradı. Sturridge'in gelişi takımdaki hızlı, delici oyuncu eksiğini kapadı ve Elmander de sağa geçti. Diyagramlar aşağıda:

devamı gelecek...

2011/03/14

Bir başka umut dolu sezona Arsenal

Arsenal son iki haftada üç kupaya veda etti ve son 5 yıldakinden farklı olacağa benzeyen yıl, yine beklentileri aşamadı. Barcelona'yı bir kenara koymak gerek, fakat FA Cup ve Carling Cup başarısızlıkları Arsenal'in 'loser' etiketinin devamı, birer yansıması nitelindeğiydi. Sıkça bu sorunu, genel oyun planını 90 dakikalık özel maça göre esnetememenin sıkıntısını yaşıyorlar. Proaktif oyunda da o kadar iyi olmadıklarından, kolayca alt edilebiliyorlar. Prematüre Barca sözü buradan geliyor, yani sandıkları kadar iyi değiller. Ferguson son eşleşmede en beklenmeyeni yaparken ana yoldan şaşmadı: Arsenal'i yenmek için iyi bir kontra atak takımı olun. Kazanan yine o oldu. Ben şimdi Manchester United-Arsenal maçı ayrıntılarıyla, ama esasında daha genel bir Arsenal yazısı takip edeceğim.

Eski Arsenal oyuncusu Emmanuel Petit konuşuyor. Bugünkü Guardian'dan.
"2005'ten bu yana, ve Vieira, Pires ve ekürisinin ayrılışıyla, onun (Wenger'i kast ediyor) genç bir takım üzerine yoğunlaştığını görüyorsunuz (burada çeviriyi kısa kestim). Arsenal'in sahada oynadığı oyun bir marka değeri taşıyor ama ne yazık ki takımda kazanma mantalitesine sahip çok fazla oyuncu yok. Bu beni üzüyor, çünkü ben bir Arsenal taraftarıyım ve son yıllarda kim şampiyon olmayı hak etti diye baktığımda Arsenal'i görüyorum. Gerçekte durum böyle değil.

Oyuncular biraz doğalarına aykırı oynuyorlar. Barça sıradışı bir futbol oynuyor ve çok küçük yaşlardan çocuklara aynı yolu öğretiyorlar. Arsenal'de durum böyle değil. Dediğim gibi, bazı oyuncular doğalarına aykırı durumda. Mesela Abou Diaby'i düşünüyorum. Oyuna fiziksel etkisi yeterince yok. Fabregas kalitesinde olmayan ama onun gibi oynamaya çalışan bazı oyuncular var."
Ben bunu oldukça beğendim, ve yazıya bu şekilde başlamayı uygun gördüm. Manchester United karşısında belki en net ve kesin değil, ama benim aklıma kazınan sorun Arsenal oyuncularının görevlerindeki belirsizlikti. Arsenal iyi futbol oynamaya çalışırken, ve bu yolda giderken kazanma formülünü bulamamanın sıkıntısını yaşayan bir takım. Süreç boyunca bu formüldeki değişiklikler, kadrodaki oyuncuların gelişimiyle de birebir alakalıydı. Bir yerde Barcelona takımdaki eksikliği fark edip o alana transfer yaparken, başka bir mali yapılanma içindeki Arsenal'de bu hamleler oldukça kısıtlıydı. Böyle bir ortamda sezonun yıldızı Nasri yeri geldi iki orta sahadan biri oldu, yeri geldi bugünün Mustafa Sarp'ı Denilson takımın çok önemli bir parçası oldu. Bu değişimlerde, en iyiye ulaşma yolunda aşamalı bir değişimdense; sürekli iniş çıkışları takip eden, ne iyiye ne kötüye kesin bir grafik izleyen bir değişim vardı. Bu sene değişti demek istemiyorum çünkü The Invincibles dağıldıktan sonraki ilk dönem kadro (Flamini'nin olduğu) yine bu senekine benzer bir sezon izlemişti. Çok önemli bir kısmı lider götürüp sezonun ikinci yarısında çuvallamış ve şampiyonluğu Manchester United'a kaybetmişlerdi (Az ama öz Arsenal yazarı Amy Lawrence, Carling Cup finali öncesi bu konuya değindiği yazı için tıklayın). Chamakh'ın en sonunda kontratının bitmesi ve Bosman kuralıyla takıma katılması, van Persie'nin nispeten daha uzun süre sağlıklı kalabilmesi gibi pek çok rastgele faktör Arsenal'in sezona başlarken daha iyi bir formül çıkarabilmesini sağladı ve neticesinde bu takım çıktı. Song geçen senenin en iyi tutucu orta sahasıydı, bir değilse ikinciydi. Wilshere'se oyununu daha sertleştirdiği ve kanattan orta sahaya geçtiği Bolton serüveninden dönüyordu. İlerleyen dönemde bu ikili Arsenal'in oyununun karakteristiği oldular. Song bir önceki sezon en iyi olduğu görevden başka bir göreve geçti, Wilshere'e de yine bambaşka bir görev verildi, ve sonuç muhteşem oldu. Ben bu yapıyı Dünya Kupası'ndaki Almanya'ya çok benzetirim ve elimde somut bir veri olmasa da Wenger'in bu düzeni kurarken Almanya'dan esinlendiğine inanırım. Kullanılan oyuncuların geçmişlerinin ve kullanımlarının benzer yol izlemesine gerek yok (S'steiger de Wilshere de kanat geçmişli ve ikisi de daha derinde oynuyor; Song ile Khedira da daha defansif doğaya sahip oyuncular olmalarına rağmen daha ileride pozisyon alıyorlar). Löw'ün sistemindeki felsefeyi özümsemek ve bunu bir şekildeki takıma uygulamak benim için yeterli: çift pivot. Bir başka yazı öneriyorum, Arsenal Column'dan, Arsenal'de tutucu orta saha kullanımından çift pivota geçişi zaman çizelgesiyle anlatan bir yazı. Burada da dendiği gibi, Arsenal'in artık orta sahada kullandığı oyuncular, gerekli taktik beceriye sahip ve oyunu tam anlamıyla iki yönlü oynayabilen oyunculardı. Artık iki göreve bölünmüş iki orta sahaya yer yoktu. Flamini-Fabregas çok başarılı olmuştu ve hâla başarılı olabilirdi fakat elde Song ile Wilshere varken ve Fabregas'ın link oyuncusu olarak oynaması herkesin yararınayken çift pivot kullanmamak için hiçbir neden yoktu. Düşünün ki, Song yine daha geride, savunma önünde pozisyon alıyor, Wilshere daha serbest, daha çok ofansif orta saha anlayışıyla oynuyor. Bu halde mecburen bekler daha çok ileride olacak ve Arsenal yine kontra ataklar karşısında sıkıntı yaşayacak bir takım olacak. Wenger bu konudan bahsediyor. İkincisi, Song savunma önünde sabitlenmek için nispeten fazla iyi bir oyuncu ve bu da onu tam anlamıyla verimli kullanamamak olacaktı. Song ile Wilshere sahada görevleri paylaştılar ve bunu Alman takımı anlayışıyla yaptılar. Song ataklar ilk olarak olgunlaşırken ileri koşuyor, harika Wilshere (çok severim) topu orta sahadan geçirebildiğinde de, Arsenal hücumları daha direk ve daha etkili olabiliyordu, keza ilerideki oyuncular çok daha geniş alan buluyorlardı. Bundan bahsettim daha önce.

Şimdi bir önceki paragrafın başına gelelim: Görevlerdeki belirsizlik. İki takım da maça çok fazla eksikle çıkarken, reaktif oyunu tercih eden takım ev sahibi Manchester United oldu. Bir seferliğine kötü adamı oynamak futbola ihanet değil. Beyaz yalan gibi düşünün. Arsenal bunu düşünmedi. Clichy'den daha ofansif, ve ama savunma zaafları olan Gibbs Arsenal'e bir gole mal oldu. Devamında Denilson anlamsızlaştı ve buna Diaby'nin maç boyu devam eden kafa karışıklığı eklendi. Diaby kuşkusuz şu aralar en çok kızılan adam. Newcastle maçı unutulmamıştır. Ama bununla beraber çok değerli bir oyuncudur. Hızlıdır, güçlüdür ve harika bir tekniği vardır (Clairefontaine çıkışlı tabi). Sorun, bu oyuncunun ne şekilde kullanılacağının bulunamaması. Wilshere başka herhangi bir pozisyonda bugün olduğu kadar değerli bir oyuncu olmayacaktı belki de. Oyuncuyu parlatacak şablonu yaratmalısınız. Downing bugün çok güzel bir oyuncu olabilir, arkasında Kyle Walker varken. Bununla beraber Wilshere gibi, Messi gibi oyuncular pek çok pozisyonda layıkıyla oynayabilirler. Maç sırasında Arsenal Fabregas'ı arıyordu, orta saha ile forvet arası köprü kuracak ve vizyon sahibi bir oyuncuyu. Diaby, Fabregas'ın pozisyonundaydı fakat bunların herhangi birini yapmaktan uzaktı. Wilshere bu ihtiyaçları Fabregas kadar olmasa bile, yine de sağlayabilecek bir oyuncu. Wenger düşünmedi. Orta ikilinin düzeni, zaten Denilson'la başlanıp bozulmuştu. Diaby neden olmasın? Hadi bunu geçelim. Çok önemli değil ya, Wilshere'in o pozisyondaki başarısı ortadayken bunu uygulamaması gayet doğal. Peki ya Nasri'nin maçın çok büyük kısmını sağda geçirmesi? Nasri takımın en önemli hücum silahı olarak belirirken, sıkça soldan içe kaçıyor ve iç forvet gibi bir bölgede bulunuyordu. Sağdayken bunu yapması mümkün değildi ve muhtemelen daha çok kendi insiyatifiyle sürekli içeri kaçtı, ama bu sefer topu orta sahada aldı. Sağda çakılı kalsa izole olacaktı ki bunu kesinlikle yapmak istemez. Oyun tarzı gereği içeri kaçtı, ve daha çok Fabregas benzeri bir oyun kurucu rolüne büründü. Eleştiri yine Diaby'e, bu görevi üstlenemediği için. Diğer kanatta Arshavin çok fazla bir şey üretemedi ve yine geçmiş senelerdeki patlayıcılığından uzaktı. Nasri ilk yarının sonunda sol bölgeden çok net bir şut çıkardı ve o soru geldi akıllara. Keza Gibbs'in sürekli hücum eden oyunuyla sol bölge çok etkin çalışabilirdi. Maç sonrası konuşmak kolay, ve bunların hiçbiri olmadı. Ferguson'ı ve Rooney'i ayrı ayrı çok tebrik etmek gerekiyor, tabi manşet olan da Silva ikizleriydi. Arsenal potansiyelini maç özeline yayamamanın sıkıntısını çekti. Bu konuda bu sene daha iyiler. Pek çok örnek gösterilebilir, yakınlardan Everton maçı var. Wenger Walcott'un yokluğunda onun alternatifi olabiliecek bir ikinciyi bulamıyor ve oyunu biraz kurcalayarak van Persie'nin yanına ikinci büyük adamı sokuyor, tercihen Bendtner, bu maçta Chamakh oldu. Oynamayan hücum oyuncularından biri de etki edecek adam olarak ikinci oyuncu değişikliği oluyor. Ramsey'i aldı. Rambo hoşgelsin. Valencia da öyle. Diaby öyle işe yaramaz bir adam değil. Sadece ne şekilde kullanılacağı muamma. Hatta Petit'in dedikleriyle ilişkilendirirsek, çok değerli bir adam da olabilir. Eğer Arsenal zaman zaman futbola ihanet etmeyi öğrenebilirse, Diaby bu tip daha farklı bir oyunda yıldızlaşabilir örneğin. Şu anda geleceği parlak görünmüyor, fena bir suç işledi, neler olacak göreceğiz.

Arsenal bir sezonu daha kupasız kapatacak görünüyor. Yazın ne konuşulacak? Fabregas gidiyor mu? Hangi kaleci, hangi stoper gelecek? Bunlar artık oldukça sıradanlaştı. Yine de Arsenal'in son formülü oldukça etkileyici. Walcott'a bir yedek, bir de savunmaya takviyelerle gelecek sene bir kez daha, umut dolu gireceklerdir. Eden Hazard, mükemmel olur. Çok çok önemli, Ramsey dönüyor. Ne durumda bilmiyoruz, yine Vermaelen, çok önemli. Hepsinden önemlisi Arsenal'in biraz daha esnek olabilmesi ve inanması gerekiyor. Ön şart bu.

Diğer taraftan Manchester United ve kanatlarda beklerin kullanımı bir başka yazı konusu olabilir. Seamus Coleman'ın sezon aşırı performansından sonra bu hafta sonu bir kez daha zirveye çıktı: güçlü ve hızlı 'fazla iyi' beklerin, birer forvet olarak kullanımı.

2011/03/03

Teknik Direktörlük ne ola ki?


Aston Villa Avrupa'ya bir sene ara veriyor. Bir sene ki, bu kendine güven de yazarın teknik direktörüne olan güveninin göstergesi. Birmingham City'nin Carling Cup'ı kazanmasıyla 6. sıra kontenjanı kalktı, ilk 4 Şampiyonlar Ligi'ne, 5. de Europa Cup'a gidiyor.

Akıllara ilk gelecek olan CSKA Moskva maçıdır muhtemelen. Villa ligde iyi gidiyor, 4. sırayı kovalıyorken eşleşmenin Moskova'daki ikinci ayağına rezerv oyuncularıyla çıkıyordu. Daha önce uzunca yazdığım üzere, O'Neill'ın sonunu getiren sürecin başlangıcı buydu. Megson benzer şekilde 2008'de Lisbon'a zayıf bir kadro götürüyordu ve kısa süre sonra kendisine daha fazla tahammül edilemedi. İki teknik direktörün de geçmişten gelen vukuatları vardı ve bu olaylar, daha çok da sonun başlangıcı oldu. Bu gerçeğe karşın, değinmek istediğim nokta belli; ve diyorum ki Houllier'in tercihi diğer ikisinden de daha saçma olmasına karşın biraz daha farklı bir noktada. Bunları bırakıp bir de Tony Pulis'e bakalım. Stoke City tarzını yaratan adam olarak, kendini görevi maçları kazandırmak olan bir çalışan pozisyonuna koyar. Açıklamaları böyledir. Bu yanlış değil, romantizm bir yana, teknik direktörlerin görevleri budur. Aynen bu doğrultudan gidelim, sonuçta bir çalışan olarak beklentileri karşılamalı, aksi takdirde görevinden olacak. Maçları kazanmak, esas hedef olsa da bir yerden sonra oldukça basit kalıyor. Etki eden elbette başka faktörler var, ve teknik direktörün pozisyonunu aynı zamanda bunlar belirliyor. Megson kötü gidiyordu ya, O'Neill takımı üç sene üst üste 6.lığa taşımıştı. Kağıt üstünde istifa etmiş gözükse de taraftarın desteğini tamamen kaybetmişti. Üstelik Moskova hadisesi dışında taraftarla arasında kötü giden bir şey de yoktu. Ama taraftar iyi futbol izlemeye açtı ve üst üste gelen 6.lıklar, üzerine Avrupa'daki başarısızlıklar doyurucu gelmiyordu. Takım mali açıdan berbat yerlere geldi, bunun şeceresini de yeni rejim ve Houllier çekiyor. Lerner sürekli cebinden harcıyor ve bunu Demirören gibi taht kurma amacıyla yapmıyor. Cebinden çıkan para 200 milyon pound'u buldu. Onu bırakın, O'Neill'ın döneminde her yaz takımın o sezonki en iyi oyuncusu ayrılırken, Houllier ile bu telaş neden daha az? Barry ve Milner aynı gerekçeleri gösterdiler; Villa onlar için kendini gösterdikleri bir arena oldu, ertesinde kupalar kazanma amacıyla Manchester'ın yolunu tuttular. Ashley Young şu an bu iki oyuncunun ulaştığı noktanın aynısında, ama ona kaptanlık veriliyor ve yeni oluşan, parlak bir takımın liderliği üstlendiriliyor. Young'ın kafası Houllier'le daha rahat. Şöyle bakın. Teknik direktöre maç kazandıran unsurlar, ve maç kazandırmaya devam edecek unsurlar arasında mali bilanço ve futbolcular da var. Oyuncuları kadroda tutabilmek de O'Neill'in stiliyle alakalıydı. Daha iyiye giden, proaktif bir futbol olmadığından, oyuncular kulüple beraber büyüyebileceklerini düşünmüyorlardı. Kalıcı, stabil bir başarıya güven yoktu. Villa her geçen gün daha iyiye gidiyor ve gelecek seneler için Houllier'nin elinde mükemmel bir omurga var. Şu kadroyu Liverpool'a benzetsek, gerçekten çok uzak olmaz. Yine altyapıdan gelenlerle iyi bir jel oluşturulacak ve işler iyiye gidecek. Sonrası? Sonrası da Liverpool macerasına benzeyebilir, keza pek çok teknik direktörün stili bir kulüpte uzun yıllar çalışması için uygun değildir. Efsane hoca Bela Guttmann bir takımı yönetme gücü kalmadığını anladığı anda ayrılır (Yazının sonuna kendisinin bir sözünü ekledim). Hiçbir takımda 3 seneden fazla kalmamıştır. Benitez, Liverpool'u en yükseğe çıkarır, sonra o yüksekteki takımı orada tutacak dinamiği geliştiremez. Bunda elbet istediği oyuncuların alınamaması ve başka etkenler de vardır, fakat suçlu aldığı tonlarca oyuncudan ettiği zarar ve kesin bazı karakterler isteyen proaktif oyunudur da aynı zamanda. Sacchi, Milan'a futbol tarihinin en etkileyici tarzlarından birini yerleştirir, ama sonrası için Sacchi'nin Milan'da kalmasındansa Capello'nun gelmesi çok daha iyidir. Bu, Capello Sacchi'den daha iyi olduğu için değil. Houllier, O'Neill üzerine kurulan ve onun ani ayrılışıyla boşluğa düşen Aston Villa için bulunmaz bir nimet oldu. Houllier'nin stili, Aston Villa'nın gereklerini en yüksek derecede karşılıyor. Beklenen nedir? İngiltere'nin en iyi genç oyuncuları belki de Aston Villa'da; bunları as takıma çıkarmak ve daha iyi bir bilanço. Takımın modern ve proaktif bir futbol oynamasını sağlamak; bu doğrultuda başarıyı hedeflemek. Aynen bu yöntem izlenebilir, eldeki malzemeye göre başarı yine maksimum 6.lığa gelebilir. Fakat görünen o ki, Aston Villa'nın potansiyeli gerçekten yüksek. Liverpool benzetmem de buradan geliyor. Houllier doğru yer, doğru zaman adamı. Onun da miadı, 2-3 sene içinde dolacaktır, bu zaman içerisinde ondan beklenilenleri yerine getirirse büyük minnet duyulur, teşekkür edilir. Onun gereğinden fazla profesyonel, nispeten soğuk mizacı ve teknik direktörlük geçmişinin gösterdikleriyle Aston Villa'nın Wenger'i olmasını beklemek zor. Wenger, başarıyı yakaladıktan sonra kalıcılığı da yakalayan bir dinamiğe sahip. Keza Sir Alex de öyle. Yeniden, yeni yollar çizebiliyor. Houllier ise, benim tahminim o ki çok yüksek ihtimalle mizacı yüzünden görevinden olabilir, bunların hepsi birer varsayımdan ibaret olsa da. Neticesinde Aston Villa'dan Redknapp'ın Tottenham'ı benzeri bir takım yaratmasından ve sonrasında olacaklardan bahsediyoruz. Hepsi varsayım. Bundan öte, başarılı takım yönetimleri vardır. Bana sorarsanız, Barcelona gibi olmamak daha iyidir. Barcelona çok iyi olduğu için sıkıcıdır bana göre ve takımın içinde bulunduğu şartlara göre yapılan teknik direktör tercihleri sadece işin eğlencesi yanından bakıldığında, daha iyidir. İşte, Sacchi sonrası Capello mükemmel bir tercihtir. Keza olası Houllier başarısı sonrası, yeniden bir şeyler yaratması beklenen biri değil, bu dengeyi koruyabilecek ama aynı zamanda modern, taktiksel bilgisi iyi olan bir teknik direktör Aston Villa'nın uzun vadeli seçimi olabilir. Ferguson sonrası Manchester United nasıl bir yapılanmaya gider, Wenger muadili bir futbol aklının etrafında farklı bir yapıya mı bürünür yoksa Ferguson geleneğinden devam edip fonksiyonel bir takım olmayı mı sürdürür, bu muallak. Ama fonksiyonel gelenekten hocaların sayıca daha az olmasını göz önüne alarak, United'ın da muhtemelen yol değiştireceğini düşünüyorum. Bir takımın başında çok uzun süre kalmak bir büyüklük, veya başarı kıstası olarak alınmamalı.Bu tamamen stille alakalıdır. Bela Guttmann konargöçer bir adamdır, efsane bir teknik direktördür. Mourinho, Sacchi, Benitez; yazıda geçen diğerleri de öyle. Uzun süre aynı takımı çalıştırmak sıkça en iyilikle karıştırılıyor ki, stabilite iyi olma kıstaslarından sadece biridir. Ferguson tarihin en büyük teknik direktörlerinden biridir; 20+ sene aynı takımda olup 10+ sene istikrarlı olarak başarılı olmak. Fakat bir başkası, bir seferliğine de mahsus olsa, çok düşük bütçeli takımla şampiyon olduğu için efsane olabilir; veya oyuna yepyeni bir bakış getirmesiyle. Bunun karıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bununla alakalı aklıma gelen bir Borges yazısı var, önerilir.

Houllier dün gece aptalca bir seçim yaptı. O'Neill ve Megson'ın seçimlerinin mantıklı açıklaması yapılabiliyor, tercih yapmak için nedenleri vardı. Fakat Houllier? Ligde zaten hiçbir hedef kalmamışken kupaya zayıf kadroyla çıkmanın hiçbir anlamı yoktu. Üstelik kupada bir üst tur, çok yüksek ihtimalde yarı final de demekti; Villa Park'ta Reading'le oynanacaktı. Bunun yanında oraya gelen taraftarlara büyük saygısızlık. Kendini savunuyor ve "Daha güçlü bir kadroyla çıksam da ilk golün yenilmesine engel olamazdım." diyor. Bu doğru. Ama devamında haftasonuki Bolton maçını gerekçe göstermesi inanılır gibi değil. Bunu her maç için söyleyebiliriz, gerçekten kadronun kalitesizliğinden bağımsız, bu maçta olduğu gibi savunmaya çarpıp yenen gollere yapılacak bir şey yok; ama o halde her maça daha zayıf bir kadroyla çıkalım. Nasıl olur? Houllier gelecek sezon için gerçekten çok önemli olan bir maçı, gereksizce, değersiz gördü ve seneye Avrupa'da oynama hayalleri tamamen tükendi. Ama bunun önemi yok. Houllier, Aston Villa için şu an doğru adam ve doğru işler yapmaya devam edecektir. Sevsek de sevmesek de. Ha benim canım sıkkın, ama genel durumdan gayet memnunum, o ayrı...

"Teknik direktör bir aslan terbiyecisi gibidir. Şovunda kullandığı hayvanlara hükmeder, bunu korkusuzca ve kendine güvenle yapar. Fakat hipnotize edici gücünden emin olmadığı, gözünde korku belirmeye başladığı anda, kaybetmiş demektir." Bela Guttmann, Inverting the Pyramid'den.


Ek okumalar:
Dünkü maçın ardından, futbolda romantizm üzerine.
City maçının analizi.
Ne ilginçtir ki, Houllier maç öncesi açıklamalarında güçlü bir kadroyla çıkacaklarını ima eden açıklamalar yapıyor.
O'Neill'in mirası: Dengesiz oyuncu maaşları.
Aynı konu üzerine daha da ayrıntılı bir inceleme, Swiss Ramble'dan.